🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
🔢🌟 UNUTUK MAKİNESİ 🔢🌟
Aşağıdaki metin, Platon’un Sokrates’in hapishanede son gecesini konu alan Kriton (Κρίτων, Crito) adlı diyalogunun eski Yunanca orijinalinden, satır satır, bütün unsurları tek bir kelime bile atlanmadan ve Türkçede tam yerine cuk oturacak raconlu deyimlerle çevrilmiş halidir. Çeviri, metnin yapısı, anlatımı ve üslubunda en ufak bir sapmaya izin vermeden, her ayrıntıyı titizlikle gözetir; karakterler ise tam anlamıyla racon keser, yeri geldi mi argo konuşur (olayların geçtiği yıl: MÖ 399; eserin yazıldığı yıl: MÖ 390 civarı).
SOKRATES: Ne işin var buralarda, Kriton? Daha sabah olmamış mı?
KRİTON: Aynen öyle.
SOKRATES: Saat tam olarak kaç peki?
KRİTON: Daha ortalık zifiri, tam sabahın körü.
SOKRATES: Nasıl oldu da zindancı sana kapıyı açtı, ona şaştım.
KRİTON: Artık alıştı bana, Sokrates. Buraya sık sık geliyorum, bir de biraz yardımımız dokundu, iyiliğimiz geçti hani.
SOKRATES: Yeni mi geldin, yoksa bayağı oldu mu?
KRİTON: Epey oldu be Sokrates.
SOKRATES: Peki niye hemen uyandırmadın beni de böyle sessiz sedasız oturuyorsun?
KRİTON: Yeminle bak Sokrates, ben de istemezdim böyle uykusuz ve kederli kalmayı, ama sana bakıyorum da, öyle tatlı uyuyorsun ki, insan şaşar. Bilerek de uyandırmadım seni, keyfine bak diye. Zaten defalarca hayran kaldım senin bu haline, özellikle şu başımıza gelen felakette, bu kadar rahat, bu kadar sükûnetle karşılıyorsun ya, pes doğrusu.
SOKRATES: Haklısın Kriton, bu yaştan sonra, hele artık gitme vakti geldiyse, hiddetlenmek, kızmak abes olurdu.
KRİTON: Başkaları da var Sokrates, senin yaşında, aynı felaketi yaşayan, ama yaşları hiç yaramıyor onlara, başlarına gelen bu şanssızlık için hırçınlaşıyorlar da hırçınlaşıyorlar.
SOKRATES: Doğru diyorsun. Peki sen niye bu kadar erken geldin?
KRİTON: Sana kötü bir haberim var Sokrates, bana göre, senin dostlarına göre hem ağır hem kötü bir haber. Bana sorarsan, hayatımda aldığım en ağır yük bu.
SOKRATES: Nedir o? Yoksa Delos’tan gelen gemi geldi mi, o gemi gelince benim de ipim çekilecek ya hani?
KRİTON: Yok, daha gelmedi, ama benim duyduğum kadarıyla bugün gelecek. Sounion’dan gelen haberci geminin orada bırakıldığını söyledi. Yani bu haberden anlaşılıyor ki bugün gelecek ve senin de işin yarına kalmayacak Sokrates, yarın hayatın sona erecek.
SOKRATES: Eh be Kriton, hayırlısı neyse o olsun, Tanrılar öyle istiyorsa öyle olur. Ama ben o geminin bugün geleceğini sanmam.
KRİTON: Bunu nereden çıkarıyorsun?
SOKRATES: Anlatayım sana. Çünkü ya ertesi gün ya da gemi geldiği gün ölmem gerekiyor.
KRİTON: Yöneticiler öyle diyor evet.
SOKRATES: Ama ben geminin yarın geleceğini sanmam, bence öbür gün gelecek. Bunu da bu gece gördüğüm bir rüyadan çıkardım. Sen galiba zamanında uyandırmadın beni.
KRİTON: Nasıl bir rüya gördün?
SOKRATES: Güzel ve alımlı bir kadın gördüm, bembeyaz giysiler içindeydi, bana yaklaştı ve dedi ki: “Sokrates, üçüncü gün verimli Phthia’ya varırsın.”
KRİTON: Tuhaf bir rüya bu, Sokrates.
SOKRATES: Bana sorarsan gayet net bir rüyaydı, Kriton.
KRİTON: Çok net, öyle görünüyor. Ama bak Sokrates, gözünü seveyim hâlâ bana güven, hâlâ kurtulabilirsin. Bak, sen ölürsen, bana tek bir dert değil, bir sürü dert olacak. Senin gibi bir dostu kaybetmek bir yana, benden ve senden tam haberdar olmayan birçokları parayı gözümde büyüttüğüm için seni kurtarmadım sanacaklar. Parayı dosttan üstün tuttum sanacaklar. Çoğu kimse inanmayacak ki asıl sen çıkmak istemedin biz istesek de.
SOKRATES: Aman Kriton, ne diye bu kadar kafaya takıyoruz kalabalığın ne dediğini? Asıl düzgün adamlar, onlar işin aslını bilirler, önemli olan da onların ne düşündüğü.
KRİTON: Ama işte görüyorsun Sokrates, halkın ne dediğine de bakmak zorundayız. Şimdi de apaçık ortada ki, halk en büyük kötülükleri yapabiliyor, hatta seni karalarlarsa seni yakar geçerler, hiç acımazlar.
SOKRATES: Ah be Kriton, keşke halk en büyük kötülükleri yapabiliyor olsaydı, o zaman en büyük iyilikleri de yapabilirlerdi, işler tıkırında olurdu. Oysa ne akıllı birini ne de akılsız birini değiştiremiyorlar, denk geldiklerini yapıyorlar o kadar.
KRİTON: Neyse, bunlar böyle kalsın. Peki Sokrates, bana şunu söyle: Sen bizden ya da diğer dostlardan endişe ediyorsun da, sen çıkarsan seni kaçırdık diye şikayet edilip, ya tüm servetimizi kaybederiz ya da bir sürü para ödemek zorunda kalırız ya da başımıza başka bir dert gelir diye mi korkuyorsun? Eğer böyle bir şeyden korkuyorsan, boşver gitsin, çünkü biz seni kurtarmak için bu riski göze alıyoruz, hatta daha fazlasını da göze alırız. Lütfen beni dinle, başka türlü yapma!
SOKRATES: Bunları da düşünüyorum Kriton, bir sürü başka şeyi de.
KRİTON: O yüzden bunları kafana takma—zaten seni buradan çıkarıp paçanı kurtarmak için isteyenlerin alacağı para da öyle aman aman bir şey değil. Sonra, şu iftiracıları görmüyor musun, üç kuruşa tav olan tipler; bunlar için öyle çok paraya falan gerek yok. Hem benim param sana yeter, öyle sanıyorum. Ama illa benim malıma kıyamıyorsan, burada bekleyen dostlarımız var, onlar da seve seve harcarlar. Hatta Simmias, Thebaili olan, sırf bu iş için yetecek kadar parayı getirdi, hem Kebes hem de daha bir sürü kişi hazır bekliyorlar. Yani, dediğim gibi, sakın bu paralar yüzünden kendini kurtarmaktan vazgeçme, bir de mahkemede söylediğin gibi, “kaçarsam dostlarıma yük olurum, nereye gitsem başımı sokacak yer bulamam” diye dert etme; çünkü nerede olursan ol, insanlar seni sevecek. İstersen Tesalya’ya gidelim, orada da benim arkadaşlar var, seni el üstünde tutarlar, başına bir şey gelmesin diye de güvence verirler, orada kimse sana yan bakamaz.
Bir de, Sokrates, bence sen hiç adil bir iş yapmıyorsun; kurtulma şansın varken kendi kendini yarı yolda bırakıyorsun, üstelik düşmanlarının sana yapmak istediği kötülüğü, kendi elinle başına bela ediyorsun. Bir de üstüne, çocuklarını arkanda bırakıp gitmekle, onları da satıyorsun bana sorarsan; hem bakıp büyütmek varken, eğitimini üstlenmen gerekirken, arkanda bırakırsan kaderlerine ne çıkarsa onu yaşarlar; muhtemelen de öksüzlerin başına ne gelirse onların da başına o gelir. Ya çocuk yapmayacaksın ya da yaptın mı hem dertlerine ortak olacaksın, hem bakacaksın hem eğiteceksin; sen bana göre işin en kolayına kaçıyorsun. Bir adam gibi, yiğit biri ne seçerse onu seçmelisin, hayatın boyunca erdemle böbürlenip duruyorsun, şimdi de ona göre davranmalısın. Vallahi ben hem senin adına hem kendi adımıza, dostların olarak, rezil olmayalım diye utanç duyuyorum, sanki bütün bu olup biten bizim korkaklığımızdan oldu, sanki mahkemeye gidip gitmemek elimizdeydi, mahkeme nasıl geçti herkes biliyor, ama sonunda olan şu ki, resmen işin şakası gibi, bizim acizliğimiz ve korkaklığımız yüzünden hem seni hem kendimizi batırmış gibi olduk, seni kurtaramadık, sen de kendini kurtaramadın, halbuki imkan vardı, ufak da olsa bir şansımız olabilirdi. O yüzden Sokrates, bak bu iş bize de sana da sadece bela değil, rezillik de getirecek. İyi düşün—hatta artık düşünmenin sırası geçti, karar verildi bile; bu gece her şeyin bitmesi lazım, daha beklersek iş işten geçer, elde avuçta bir şey kalmaz. O yüzden Sokrates, her şekilde sözümü dinle, başka türlüsünü yapma sakın.
SOKRATES: Be Kriton, niyetin on numara, hakkını vermek lazım, ama eğer içinde birazcık doğruluk payı yoksa, ne kadar iyi olursa olsun o kadar da başımıza iş açar. Yani, bence bizim şimdi asıl bakmamız gereken şey, gerçekten bunları yapmak lazım mı, değil mi? Ben yeni böyle biri olmadım, her zaman tek bir şeye kulak verdim; aklımda en doğru ne varsa, ona uyuyorum. Daha önce söylediğim şeyleri şimdi başıma bunlar geldi diye çöpe atacak değilim, hepsi bana hâlâ geçerli görünüyor, aynı düşüncelerime sadığım, onları eskisi gibi önemsiyorum. Şimdi bunlara daha iyisini bulamazsak, bilesin ki, sana izin vermem, ne kadar çok olursa olsun kalabalığın gücü bizi çocuk gibi korkutsa da, prangayla, ölümle, para kaybıyla tehdit etse de. Şimdi, bunlara nasıl sağduyulu bakabiliriz? Önce şu meseleyi açalım, senin kalabalığın lafı üzerine söylediklerini. Geçmişte iyi mi demişiz, kötü mü? Yani, bazı sözlere kulak vermek gerekir, bazılarına gerek yok mu demek doğruydu, yoksa şimdi idamım yaklaştı diye başka bir şey mi düşünüyorum, yoksa o laflar baştan beri hikâye miydi, lak lak mıydı? Ben istiyorum ki, şimdi seninle birlikte şöyle bir bakayım, şimdi bu durumda düşüncelerim değişti mi değişmedi mi, ona bakalım, ya bırakırız gider, ya da dediklerimize uyarız. Zannederim daha önce de konuşanlar hep şunu dedi: Benim demin dediğim gibi, insanların laflarının bazılarına kıymet verilir, bazılarına verilmez. Şimdi, Kriton, Allah aşkına, bu doğru değil mi sence?—Sen öyle ölümle burun buruna değilsin, başımıza gelenlerden etkilenmiyorsun, bir bak bakalım—bu söz doğru değil mi, insanların her lafına değil, sadece bazılarına, bazı kişilere kıymet vermek gerekir, değil mi, sence de öyle değil mi?
KRİTON: Aynen öyle, doğru diyorsun.
SOKRATES: O zaman, akıllıdan geleni sayacağız, cahilden geleni sallamayacağız, değil mi?
KRİTON: Aynen öyle.
SOKRATES: Akıllı olanınki sağlamdır, cahilinki ise çürük müdür?
KRİTON: Nasıl olmasın ki?
SOKRATES: Şimdi bak, mesele şöyle: Adam spor yapıyor diyelim, antrenman peşinde koşuyor; şimdi bu adam her önüne gelenin lafına mı bakar, yoksa işi bilen, hoca ya da doktor olan birinin lafına mı kulak verir?
KRİTON: Bir tek o işten anlayan ne derse ona bakar.
SOKRATES: O zaman eleştirileri de, övgüleri de, yalnızca o adamdan dikkate almalı, kalabalığın dedikodularına prim vermemeli, değil mi?
KRİTON: Tabii ki, aynen öyle.
SOKRATES: O zaman o adam kendi bedenini, yemesini, içmesini de, o tek bilenin dediğine göre ayarlar, başkalarının lafını da iplemez.
KRİTON: Doğru, öyle yapar.
SOKRATES: Şimdi diyelim ki, adam o tek bilenin lafını dinlemedi, onun övgüsünü hiçe saydı, gidip kalabalığın lafını dinledi, ki onlar hiçbir halt bilmez; bu durumda başına bir iş gelir mi?
KRİTON: Gelmez olur mu?
SOKRATES: Nedir peki bu başa gelecek şey, neye yol açar, adamı ne taraftan vurur?
KRİTON: Belli ki vücuda gelir, çünkü vücudu berbat eder.
SOKRATES: Güzel dedin. Şimdi diğer her şeyde de böyle, Kriton; ayrıntıya girmeyelim, adalet, adaletsizlik, çirkinlik, güzellik, iyilik, kötülük, bizim şimdi tartıştığımız her şeyde; bu konularda kalabalığın lafını mı dikkate alacağız, yoksa gerçekten işin ehli birinin lafını mı? Onun sözünden çekinmeli, onun lafına bakmalı, geri kalan herkes boş muhabbet mi? Eğer onun lafını dinlemezsek, o zaman kaybedeceğimiz, mahvedeceğimiz şey nedir? O şey ki, adaletle değer kazanır, adaletsizlikle yerle yeksan olur. Böyle bir şey yok mu sence?
KRİTON: Bence kesinlikle var, Sokrates.
SOKRATES: Şimdi diyelim ki, bedenimizin iyiliği, sağlıklı olmasından gelir; hastalık, onun sonunu getirir. Ama biz işi bilenin lafını dinlemezsek, onu harcarız. O zaman böyle bir vücutla yaşamak olur mu? Bu örnekte vücudu kastediyorum, değil mi?
KRİTON: Evet.
SOKRATES: Peki ya, vücut bozuksa, sağlığını kaybetmişse, yaşamak mümkün mü?
KRİTON: Hiç mümkün değil.
SOKRATES: Peki, ya işin aslı, o dediğimiz şeyin, adaletsizlikle mahvolan, adaletle değer kazanan, vücuttan da önemli olduğunu düşünmüyor muyuz, nedir o, insanın içindeki, bizim en değerli yanımız olan?
KRİTON: Öyle, Sokrates.
SOKRATES: Peki ya daha değerli değil mi o?
KRİTON: Hem de kat kat.
SOKRATES: O zaman, canım kardeşim, bizim derdimiz başkası ne der ne düşünür olmamalı, asıl adaletle, iyilikle, doğrulukla ilgili olan, işin ehli ne der, asıl ona bakmalı. Yani sen yanlış düşünüyorsun, böyle kalabalığın lafına kulak vererek adalet, iyilik, güzellik meselesini tartışamayız. Ama biri çıkar da, “Eee, Sokrates, kalabalık seni öldürmeye de kadir,” diyebilir.
KRİTON: Bu da apaçık doğru, Sokrates; dediğin gibi, sen haklısın.
SOKRATES: Ama bak canım kardeşim, şimdiye dek konuştuğumuz bu meseleler bana hâlâ aynı gibi geliyor, değişmiş bir şey yok. Şunu da bir tartalım, sende kalmış mı: Asıl olan, sadece yaşamak değil, adam gibi yaşamak, onurlu, adil yaşamak.
KRİTON: Bu da hâlâ geçerli.
SOKRATES: Peki, iyi, güzel ve adil yaşamak aynı şey mi, değişen bir şey var mı?
KRİTON: Aynen öyle, aynı şey.
SOKRATES: O zaman, şimdi bu uzlaşmadan şunu tartışmamız gerek: Beni Atinalılar bırakmıyor diye buradan kaçmam adil mi, değil mi? Eğer adilse, deneyelim; değilse, vazgeçelim. Senin ortaya attığın, para harcamak, insanların lafı, çocukları düşünmek… Bunlar, Kriton, inan bana, boş iş; eğer kalabalık öldürmekten ve yaşatmaktan anlasaydı, bir lafım yoktu, ama ortada akıl yok, mantık yok. Bizim yolumuz, bana göre, bunlardan başka bir şey değil, tek mesele, adil davranıp davranmadığımız; parayı bastırıp da beni kaçırmaya kalkarsak, borcumuzu ödesek de, hem yardım eden hem kaçan, hepimiz; tüm bunlarla adaleti çiğnersek, o zaman hiçbir bahaneyle “burada kalıp uslu uslu ölmek daha iyi miydi, başka çare var mıydı?” diye düşünmeye gerek yok, çünkü adaletsizlikten öte bela yok.
KRİTON: Bence doğru söylüyorsun, Sokrates, ama bak bakalım ne yapıyoruz.
SOKRATES: Gel beraber tartalım kardeşim; eğer bana itiraz edecek bir şey bulursan, söyle, ben de dinlerim. Ama itirazın yoksa, artık bırak da şu aynı şeyleri tekrar tekrar söylemeyi, illa da Atinalılar istemiyor diye kaçayım diye tutturmayı; ben de seni ikna etmekten zevk alıyorum, ama razı olmadan olmaz. Bak şimdi, tartışmanın başı yeterince açık mı, bakalım; soracaklarıma da elinden geldiğince net cevap ver.
KRİTON: Deneyeceğim.
SOKRATES: Peki, hiçbir şekilde, isteyerek kimseye haksızlık yapmak doğru diyebilir miyiz, yoksa bazı haksızlıklar yapılabilir, bazıları yapılamaz mı? Haksızlık yapmak, her türlü pislik, aşağılık bir iş değil mi, eskiden de hep böyle konuşurduk; yoksa, yaşlandık diye, tüm bu laflar üç beş güne saçılıp gitti, bütün eski kabullerimiz çöpe mi atıldı? Yoksa, hâlâ eskisi gibi geçerli mi, kalabalık ne derse desin, ister daha beterini yaşayalım ister daha azını, sonuçta, haksızlık yapmak yapan için hem bela hem ayıp, bu değişmez mi? Hâlâ aynı fikirde miyiz, değil miyiz?
KRİTON: Aynen öyle, Sokrates, hâlâ aynı yerdeyiz.
SOKRATES: O zaman asla haksızlık yapmamak gerek.
KRİTON: Kesinlikle öyle.
SOKRATES: Demek ki, sana haksızlık yapılsa bile, karşılık vermek, “dişe diş” gitmek, yani intikam almak, doğru değildir, çünkü hiçbir şekilde haksızlık yapılmamalı.
KRİTON: Doğru gibi görünmüyor.
SOKRATES: Peki, kötülük yapmak doğru mu, Kriton, değil mi?
KRİTON: Elbette doğru değil, Sokrates.
SOKRATES: Peki ya, başına gelen kötülüğe kötülükle cevap vermek, yani “misilleme” yapmak adil mi, yoksa değil mi, halkın dediği gibi?
KRİTON: Hiçbir şekilde değil.
SOKRATES: Çünkü başkasına kötülük yapmakla haksızlık etmek arasında zerre fark yoktur.
KRİTON: Tam da öyle söylüyorsun.
SOKRATES: O halde, ne intikam için haksızlık yapmalı, ne de hiç kimseye kötülük etmeli, kimden ne gelirse gelsin. Bak Kriton, bunları söylerken, sakın ha, sırf laf olsun diye onaylama, çünkü biliyorum, çok az kişi bu fikre katılır, katılacak olan da nadir çıkar. Yani, bu şekilde düşünenlerle düşünmeyenlerin kafa yapısı ortak olmaz, biri ötekinin aklını, niyetini hiçe sayar. O yüzden, şimdi sen de iyi düşün, gerçekten katılıyor musun, senin de kafanda aynı fikir oluştu mu, buradan devam edelim mi? Haksızlık etmek, intikam almak, sana yapılan kötülüğe kötülükle karşılık vermek, bunların asla yeri yoktur, diyoruz, yoksa sen farklı mı düşünüyorsun? Bana baştan beri hep öyle geldi, şimdi de fikrim değişmedi, ama senin kafanda başka bir şey varsa söyle, anlat. Yok, benimle aynı noktada duruyorsan, şimdi sıradaki soruya geçiyorum.
KRİTON: Yok, ben de aynı fikirdeyim, hem katılıyorum hem de onaylıyorum; devam et.
SOKRATES: Şimdi, devamında şunu söylüyorum, daha doğrusu sana soruyorum: Bir insan, adil olduğunu kabul ettiği bir şeyi yapmaya mecbur mudur, yoksa kandırmak, oyalamak, çark etmek de olur mu?
KRİTON: Tabii ki, neye söz verdiyse, onu yapmalı.
SOKRATES: O zaman, bak buradan düşün. Eğer biz şimdi bu şehirden kaçıp gidersek, şehri ikna etmeden, kimi kandırmış oluyoruz, hem de en az kandırmamız gerekenleri mi, yoksa değil mi? Ve biz, adil olduğuna söz verdiğimiz şeylere sadık kalıyor muyuz, kalmıyor muyuz?
KRİTON: Sokrates, bu soruna cevap veremiyorum; tam olarak ne demek istediğini çıkaramadım.
SOKRATES: O zaman şöyle bak. Diyelim ki biz buradan tüymeye kalktık, adına ne dersen de, o sırada yasal düzen ve şehir ortaya çıksa, karşımıza dikilse ve dese ki: “Söyle bakayım Sokrates, kafanda ne var, ne yapmaya niyetlisin? Bu hamleyle, bizim, yani yasaların ve tüm şehrin altını üstüne getiriyorsun, bize ihanet ediyorsun. Sence bu şehir hâlâ ayakta kalabilir mi, yoksa yerle bir mi olur? Hangi şehir, yapılan yargıların hiçbir kıymeti yoksa, herkes kafasına göre hükümleri çiğnerse, ayakta kalır?” Ne cevap vereceğiz Kriton, böyle laflara, buna benzer başka sorulara? Hele de bir hatip çıksa, yasaların verdiği hükümlerin geçerli olmasını sağlayan yasa adına, neler demez ki! Peki biz ne diyeceğiz, onlara “Ama şehir bize haksızlık etti, adil davranmadı” mı diyeceğiz? Ne diyelim?
KRİTON: Vallahi Sokrates, evet, böyle deriz.
SOKRATES: Peki yasalar ne der o zaman? “Sokrates, biz seninle aramızda şöyle anlaşmadık mı, şehrin verdiği kararlara sadık kalacaksın diye sözleşmedik mi?” Eğer biz onların dediklerine şaşırırsak, belki de şunu diyecekler: “Sokrates, şaşırma söylediklerimize, cevabını ver; çünkü soru sormakta da cevaplamakta da ustasın. Söyle bakalım, bize ve şehre neyi bahane edip de, bizi harcamaya kalkıyorsun? Önce seni biz dünyaya getirmedik mi? Senin anneni babanı biz evlendirdik, seni bu yüzden yetiştirdik. Şimdi, bu evlilik yasalarımızı mı beğenmiyorsun?” “Beğenmiyorum” demezdim. “Peki, büyüyüp eğitim aldığın, beslendiğin yasalar, onlar hakkında ne düşünüyorsun? Müzik ve spor eğitimi için babana görev veren yasalarımızı mı eleştiriyorsun?” “Onlar da iyiydi” derdim. “Peki, doğdun, büyüdün, eğitimini aldın; şimdi söyle bakalım, sen bize, yani yasalara, şehirle ilgili hak konusunda kendini eşit mi görüyorsun? Yani, bizim sana ne yaptıysak, sen de bize aynısını yapabilir misin, adalet bunu mu gerektirir? Babana karşı hakkın, efendin olsa, ona karşı hakkın, aynı şekilde mi? O sana kötülük yapsa, sen de ona kötülük yapar mısın? Kötü söz söylerse, aynen karşılık mı verirsin? Vurursa, sen de ona vurur musun? Şimdi, şehre ve yasalara karşı, diyelim ki biz seni yok etmeye karar verdik, sen de çıkıp bize, yani şehre, elinden geleni ardına koymadan karşılık verecek misin, yaptığın işin doğru olduğunu mu sanacaksın, gerçekten erdemin peşinde koşan biri olarak? Yoksa gözünden mi kaçtı; anne, baba, bütün ataların da ötesinde, insanın vatanı en kutsal, en değerli, en dokunulmaz şey değil mi, hem tanrıların hem aklı başında insanların gözünde? Vatanını, kızgın babandan bile daha çok saygıyla karşılaman, ona daha çok boyun eğmen, onu daha çok okşaman, onun gazabını dindirmek için elinden geleni yapman gerekmez mi? Ya ikna edeceksin, ya dediğini yapacaksın, ne isterse çekeceksin, ister dövsün, ister zindana atsın, ister savaşa sürsün, yaralanmaya ya da ölüme; çünkü adalet bunu gerektirir, ne geri çekilmek var ne kaçmak var ne de sıramı bırakmak. Savaşta da, mahkemede de, her yerde, şehir ve vatan ne derse onu yapacaksın, ya da onun ikna olmasını bekleyeceksin; ama zorbalık yok, ne anneye ne babaya, hele hele vatana! Ne diyeceğiz bunlara, Kriton, sence yasalar doğru konuşmuyor mu?
KRİTON: Bana göre de doğru konuşuyorlar.
SOKRATES: “Şimdi iyi düşün bakalım, Sokrates,” derdi herhalde yasalar, “biz burada doğruyu mu söylüyoruz; yaptığın iş bize hiç yakışıyor mu, sen şimdi kalkıp haksızlık yapıyorsun, haberin olsun. Biz seni doğurduk, büyüttük, yetiştirdik, sana da tüm vatandaşlara da elimizden ne güzellik geliyorsa verdik, yine de Atinalılardan kim isterse ona kapıyı açtık, işler nasıl dönüyor, yasalar nasıl işliyor, beğenmeyen alıp başını istediği yere gidebilir dedik. Hiçbir yasa, kimsenin yoluna taş koymaz, isteyen gider bir koloniye yerleşir, şehirden memnun değilse, yasaları beğenmiyorsa, ne malı varsa toplayıp başka yere göçer. Ama kim ki bizim aramızda kalmayı seçerse, biz burada mahkemeleri nasıl yürütüyoruz, şehri nasıl idare ediyoruz, bunları göre göre kalıyorsa, o adam da bizimle açıkça anlaşmış sayılır, biz ne dersek onu yapacak diye söz vermiştir; ve uymayan üç şekilde haksızlık eder: Hem bizi onu doğuranlar olduğumuz halde dinlememiş olur, hem besleyip büyütenler olarak dinlememiş olur, hem de açık açık bize uyacağına söz vermişken ne bizi dinler ne de yanlış bulduğu yerde ikna etmeye kalkar, halbuki biz öyle zorbalık da yapmıyoruz, ya bizi ikna et ya da dediklerimizi yap diyoruz, başka yol yok. İşte, Sokrates, sen şimdi aklından geçirdiğin şeyi yaparsan, bu üç haksızlığı da işlemiş olacaksın, hem de Atinalılar arasında en başta gelenlerden biri olarak.” Ben de çıkıp, “Peki, niye böyle diyorsunuz?” desem, bana gayet haklı olarak şunu derler: “Bak Sokrates, Atinalıların arasında bize en çok bağlı olanlardan biri sensin. Çünkü, bir başka Atinalıdan daha fazla burada kaldın, şehirden neredeyse hiç ayrılmadın; sadece bir kez İsthmus’a gittiğin oldu, başka yerlere hiç çıkmadın, orduda görev dışında şehri terk etmedin, diğer insanlar gibi yabancı bir yere gitmeye hiç heveslenmedin, başka şehirlerin yasalarını tanıyayım demedin; sana biz de şehrimiz de yettik, burada kalmaya kendin razı geldin, burada çocuklarını bile yetiştirdin, yani şehirden memnun olduğunu açıkça gösterdin. Üstelik o mahkemede sana sürgün cezası verilmesini de isteyebilirdin, ama istemedin, şimdi gizlice yapmak istediğin şeyi, o zaman herkesin önünde ve şehir razı iken yapabilirdin. Ama sen orada ahkâm kesiyordun, ölüme mahkûm edilsem de gam yemem, kaçmak yerine ölmeyi tercih ederim dedin; şimdi o laflarından da utanmıyorsun, yasalarımızı da hiçe sayıyorsun, kaçmaya kalkışıp anlaşmayı, sözü, verdiğin taahhüdü bir kenara atıyorsun, en rezil kölenin yapacağı işi yapmaya kalkıyorsun. Önce buna bir cevap ver bakalım, biz sana diyorsak ki, sen gerçekten burada yaşamak için bizimle açıkça anlaşma yaptın, lafla değil, bizzat yaşayarak, bu doğru mu, değil mi?” Ne diyeceğiz buna, Kriton? Başka çare yok, kabul edeceğiz.
KRİTON: Başka yolu yok, Sokrates.
SOKRATES: “O halde,” derlerdi yasalar, “bizzat kendi elinle bizimle yaptığın sözleşmeleri ve taahhütleri çiğniyorsun, hem de zorla değil, kandırılarak değil, kafan karışıkken ya da aceleyle değil, tam yetmiş yıl boyunca, istediğin an gidip gidebilecekken, bizimle yaşamanın adil olmadığını düşündüysen, çekip gidebilirdin. Ama sen ne Sparta’yı seçtin, ne Girit’i, ki bunları her fırsatta iyi yönetiliyor diye överdin, ne başka bir Yunan şehrini, ne de yabancı bir memleketi. Buradan topal körler kadar bile ayrılmadın; demek ki bu şehir ve yasalarımız sana diğer Atinalılardan bile fazla cazip geldi, çünkü yasa olmadan şehir mi olur? Şimdi sözünde durmayacaksın yani? Yani bize uyarsan, Sokrates, şehirden çıktığında kimse sana gülmez. Şimdi düşün bakalım, bu sözleşmeyi ve anlaşmayı bozup, işlediğin bu yanlıştan sonra, kendine ya da dostlarına ne iyilik yapmış olacaksın? Dostların, yani yakınların, hem seninle birlikte kaçmak zorunda kalacak hem de mallarını, mülklerini kaybedecek, bu neredeyse kesin. Sen kendin, ilk olarak en yakın başka şehre gittiğinde, ister Thebai ister Megara ki, ikisi de düzenli yönetilen yerler, bu şehirlerin kanunlarına düşman olacaksın, orada yaşayanlar seni kanun düşmanı görecek, seni yargılayanların doğru hüküm verdiğine inanacaklar; çünkü yasa düşmanı biri, gençleri ve akılsızları yoldan çıkaran biri diye anılacaksın. O zaman hem düzgün yönetilen şehirlerden hem de saygın adamlardan uzak durmak zorunda kalacaksın; sence bu kafayla yaşamak onurlu olur mu? Yoksa kalkıp utanmadan onlarla tartışacak, “erdem, adalet, yasa” diyecek misin? Sokrates’in haline bir bak, bu iş sana yakışacak mı, yakışmayacak mı? Hem de en çok utanman gereken yerde. Diyelim ki buralardan kaçtın, Kriton’un dostlarının olduğu Tesalya’ya gittin; orası zaten curcuna, başıbozukluk, belki de senin hapisten kaçıp, üstüne bir kılıkla, deriden bir paltoyla ya da mahpuslar gibi kılık değiştirerek oraya geldiğini duyduklarında gülecekler, bir de yaşlı başlı adam olarak, azıcık ömrün kalmışken, böyle rezilce yaşama tutunmaya çalışacaksın, en büyük yasaları çiğneyip, kim ne diyecek? Belki kimse ses etmez ama, yok eğer dillenirse, Sokrates, duyacağın laflar da sana yakışmaz. Bir ömür boyu herkese boyun eğmek, köle gibi yaşamak zorunda kalacaksın—ne için? Tesalya’da sanki ziyafete gitmiş gibi mi yaşayacaksın? Peki, yıllardır adaletten, erdemden dem vurduğun laflar nerede kalacak? Diyelim ki çocukların için yaşıyorsun, onları büyütecek, eğitecekmişsin. Peki, onları Tesalya’ya götürüp orada mı büyüteceksin, yabancı yapıp? Hem onları bundan mahrum bırakmış olacaksın. Yok bunu da yapmayacaksın, burada bırakıp gideceksin, hayattayken onlara daha mı iyi bakılır, yoksa yanında olmayınca mı? Senin dostların onlara göz kulak olur; Tesalya’ya gidersen bakarlar da, Hades’e gidersen mi bakmazlar? Eğer onlar sana dost olduklarını söylüyorlarsa, böyle düşünmek lazım.
“O yüzden Sokrates, bizi, yani sana bakan, seni büyüten yasaları dinle, ne çocuklarını ne yaşamı ne de başka hiçbir şeyi, adaletin önüne koyma; ki öte dünyaya vardığında, oradaki yargıçlara da hesabını verebilesin; çünkü burada yaptıkların ne senin için ne çocukların için ne de dostların için iyi, adil ya da doğru olur, orada da başına iyilik getirmez. Şimdi eğer sen mağdur edildim diye gidiyorsan, bunu yasalar değil, insanlar yaptı. Ama böyle kaçarak, bize haksızlık ederek, sözünü tutmayarak, en azından zararı dokunmaması gereken herkese kötülük ederek, kendine, dostlarına, şehrine ve bize zarar vererek yaşarsan, biz sana yaşarken de bela oluruz, öldüğünde de öteki dünyadaki kardeşlerimiz, yani Hades’in yasaları, seni hoş karşılamaz, çünkü sen de orada, burada bize ihanet ettin. O yüzden bırak Kriton’un aklına uyup da bizi dinlememeyi, bizim sözümüzü dinle!”
İşte böyle dostum Kriton, şunu iyi bil ki, ben bu sözleri öyle net duyuyorum ki, hani deli divaneler flüt sesi duyar, başka hiçbir şey işitmez ya, benim de kulaklarımda hep bu laflar çınlıyor, başka bir şey duyamıyorum; yani şimdi bana ne dersen de, başka bir şey söylemeye kalkarsan, boşuna konuşmuş olacaksın. Ama ille de daha iyi bir yolun varsa, buyur söyle.
KRİTON: Yok Sokrates, başka söyleyecek bir şeyim yok.
SOKRATES: O halde bırak Kriton, iş buraya vardıysa, biz de işin hakkını böyle verelim; madem Tanrı yolu böyle gösteriyor.






























Geri bildirim: Saikbilim Evirileri — özel sayfa | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Sophia: Platon’un sakladığı gizli diyalog | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Unutuk Makinesi — özel sayfa | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER