Alaylı Analiz Meselesi (1926) — Sigmund Freud

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

Giriş

Bu küçük yazının başlığı öyle hemen anlaşılıvermez. O halde açıklayacağım: Alaylı/Laien = hekim olmayanlar, ve söz konusu soru şudur: analizin hekim olmayanlarca da icra edilmesine izin verilmeli midir? Bu sorunun hem zamana hem de mekâna bağlı koşulları vardır. Zamansal olarak şu bakımdan: şimdiye dek psikanalizi kimin icra ettiğiyle kimse ilgilenmemişti. Evet, bununla çok az ilgilenildi; tek bir ortak istek vardı: hiç kimsenin psikanalizi icra etmemesi! Bu ortak isteğin gerekçeleri farklıydı ama hepsinin temelinde aynı hoşnutsuzluk yatıyordu. Yalnız hekimlerin analiz yapması gerektiği yönündeki talep, psikanalize ilişkin yeni ve görünüşte daha dostane bir tutuma tekabül eder—yani, eğer bu talep, önceki tutumun sadece biraz değiştirilmiş bir türevi olma şüphesinden sıyrılabiliyorsa. Şöyle deniyor: kimi koşullar altında analitik bir tedavinin uygulanması kabul edilecektir; ama eğer uygulanacaksa, bunu yalnız hekimlerin yapmasına izin verilmelidir. Bu sınırlamanın niçinini araştırmak gerekecektir.

Mekânsal olarak koşulludur, çünkü bu soru tüm ülkeler için aynı çapta bir önem taşımaz. Almanya ve Amerika’da bu soru akademik bir tartışma demektir; zira bu ülkelerde her hasta dilediği gibi ve dilediği kimse tarafından tedavi olabilir, isteyen herkes “şarlatan” sıfatıyla istediği kadar hastayı tedavi edebilir; yeter ki yaptıklarının sorumluluğunu üzerine alsın. Yasa, ancak bir hastaya verilen zararın kefareti için adlî mercilere başvurulduğunda işe karışır. Oysa benim yazdığım ve kendisi için yazdığım Avusturya’da yasa önleyicidir; hekim olmayan kişinin, sonucunu beklemeksizin, hastalar üzerinde tedavi girişiminde bulunmasını yasaklar (Dipnot: Fransa’da da aynısı.). Burada şu sorunun—Laien = hekim olmayanlar psikanalizle sinir hastalıklarını tedavi edebilir mi—pratik bir anlamı vardır. Ama bu soru ortaya atılır atılmaz, yasanın lafzı tarafından karara bağlanmış gibi de görünür. “Sinirli”ler hastadır; “alaylı”lar hekim değildir; psikanaliz, sinirsel dertlerin iyileştirilmesi ya da hafifletilmesi için kullanılan bir yöntemdir; bu tür tüm tedaviler hekimlere ayrılmıştır; şu halde, alaylıların sinir hastaları üzerinde analiz icra etmelerine izin verilmez ve bu yine de yapılırsa cezalandırılmalıdır. Durum bu denli açıkken alaylı analiz sorusuyla uğraşmaya kimse cesaret edemez. Ne var ki yasa ile ilgilenilmeyen bazı karmaşıklıklar vardır ve bunlar yine de dikkate alınmayı talep eder. Belki de şu ortaya çıkacaktır: söz konusu durumda hastalar öbür hastalar gibisi değildir, alaylılar aslında alaylı sayılmamalıdır ve hekimler de her zaman hekimlerden beklenecek ve hekimlerin hak iddialarını temellendirecek şeyler değildir. Eğer bu gösterilebilirse, söz konusu olaya kanunu değişiklik yapmaksızın uygulamamak meşru bir talep hâline gelir.

Bölüm I

Bunun olup olmayacağı, analitik bir tedavinin özelliklerini bilmekle yükümlü olmayan kişilerden bağımsız kalacaktır. Bizim görevimiz, şimdilik bilgisiz olduklarını varsaydığımız bu “tarafsız”ları bu konuda aydınlatmaktır. Ne yazık ki onları böyle bir tedavinin dinleyicisi hâline getiremiyoruz. “Analitik durum” üçüncü bir kişiyi kaldırmaz. Ayrıca tek tek seanslar birbirine hiç de eşdeğer değildir; izinsiz bir dinleyici herhangi bir oturuma denk gelse çoğu kez işe yarar bir izlenim edinemez; analist ile hasta arasında konuşulanı anlamama tehlikesi doğar ya da sıkılır. O hâlde istemese de bizim bilgilerimizle yetinmek zorundadır; bu bilgileri mümkün mertebe güvenilir biçimde kaleme almak isteriz.

Hasta, diyelim ki, hâkim olamadığı duygu durum dalgalanmalarından mustariptir; yahut, kendisini hiçbir şeye layık görmemesinden ötürü enerjisinin felç olduğunu hissettiren yüreksiz bir yılgınlıktan; yahut yabancılar arasında duyduğu endişeli sıkıntıdan. Mesleki işini yürütmenin kendisi için güçlükler doğurduğunu kavrar ama bu yalnızca mesleğinde değil, her ciddi kararında ve girişiminde de böyledir. Bir gün—nereden geldiği belirsiz—rahatsız edici bir kaygı atağı geçirmiştir; o günden beri kendini zorlamadan tek başına sokağa çıkamaz, trenle gidemez; belki ikisini de tümden bırakmak zorunda kalmıştır. Yahut, çok tuhaftır, düşünceleri kendi yollarına gider, iradesi onlara yön veremez. Kendisi için pek de önemsiz olan meselelerin peşine takılır ve onlardan kopamaz. Ona gayet gülünç ödevler dayatılır; mesela bina cephelerindeki pencerelerin sayısını toplamak; ve mektubu posta kutusuna atmak yahut bir gaz alevini kısmak gibi basit işleri yaptıktan bir an sonra bunu gerçekten yapıp yapmadığından kuşkuya düşer. Bu belki yalnız can sıkıcı ve zahmetlidir; ama, aniden, bir çocuğu bir arabanın tekerleğinin altına itmiş olabileceği, bir yabancıyı köprüden suya atmış olabileceği fikrinden yakasını kurtaramazsa; yahut bugün ortaya çıkarılan bir suçun faili olarak polisin aradığı katilin kendisi olup olmadığını sormak zorunda kalırsa, işte o zaman durum çekilmez hâle gelir. Bu besbelli saçmalıktır; kendisi de bilir; asla bir insana kötülük etmemiştir; ama gerçekten aranan katil olsaydı, duygusu—suçluluk duygusu—bundan daha güçlü olamazdı.

Ya da, bizim hastamız—bu defa bir kadın olsun—başka tarzda ve başka bir alanda ıstırap çeker. Piyanisttir ama parmakları kramp girer gibi kasılır ve görevini yerine getirmez. Bir davete gitmeyi düşündüğünde, hemen toplumsallıkla bağdaşmaz bir doğal ihtiyaç baş gösterir. Bu yüzden, davetlerden, balolardan, tiyatrodan, konserlerden vazgeçmiştir. Tam ihtiyacı varken şiddetli baş ağrıları veya başka ağrı duygulanımları tarafından yakalanır. Gerekirse her yemeği kusarak çıkarmak zorunda kalır ki bu gidiş uzun vadede tehditkâr olabilir. Nihayet, hayatta kaçınılmaz olan heyecanları kaldıramaması acınasıdır. Böyle durumlarda bayılır; sıklıkla kas krampları eşlik eder; bunlar ürkütücü hastalık hallerini andırır.

Başka bazı hastalar ise duygulanım yaşamıyla bedene yönelik taleplerin kesiştiği özel bir sahada rahatsızlık duyar. Erkekler olarak ötekicinsiyete karşı en şefkatli duygulanımlarını bedensel ifadeye dökmekte aciz bulurlar kendilerini; oysa belki pek az sevdikleri nesnelere karşı tüm tepkiler emre âmadedir. Yahut şehvetleri onları hor gördükleri, kurtulmak istedikleri kişilere bağlar. Yahut onlara, yerine getirmeleri kendilerine bizzat tiksinti veren koşullar dayatır. Kadınlar olarak ise korku ve iğrenme veya bilinmeyen engeller yüzünden cinsel yaşamın gereklerini yerine getirmekten menedildiklerini hissederler; yahut aşka boyun eğmişlerse, tabiatın böylesi uysallığa prim olarak koyduğu zevkten kendilerini yoksun bulurlar.

Bütün bu kişiler kendilerinin hasta olduğunu teslim eder ve bu tür sinirsel bozuklukların giderilmesini beklediğimiz hekimlere başvururlar. Hekimler de bu hastalıkları yerleştirdikleri kategorileri kullanırlar. Kendi bakış açılarına göre çeşitli adlarla teşhis ederler: nevrasteni, psikasteni, fobiler, zorlantı nevrozu, histeri. Belirti veren organları incelerler: kalp, mide, bağırsak, cinsel organlar; ve bunların sağlıklı olduğunu bulurlar. Alışılmış yaşam tarzında kesintiler, dinlenmeler, güçlendirici usuller, toni etkili ilaçlar tavsiye ederler; bunlarla geçici rahatlamalar sağlarlar—yahut hiç sağlayamazlar. Sonunda hastalar, bu tür dertlerin tedavisiyle özel olarak uğraşan kimseler bulunduğunu duyarlar ve onların yanında analize girerler.

Şimdiki anlatımda gözümün önüne getirdiğim tarafsız kişi, sinir hastalarının hastalık görünüşleri üzerine yapılan açıklama boyunca sabırsızlık işaretleri gösterdi. Şimdi kulak kesilir, merakla bekler ve şöyle konuşur: “Demek şimdi hekimlerin çare bulamadığı hastaya analistin ne yaptığını öğreneceğiz.”

Aralarında olup biten, birbirleriyle konuşmalarından başka bir şey değildir. Analist ne araç kullanır—hatta muayene için bile—ne de ilaç yazar. Mümkünse, hastayı tedavi boyunca onun kendi çevresinde ve ilişkilerinde bırakır. Elbette bu bir koşul değildir; her zaman da böyle yürütülemez. Analist hastayı günün belirli bir saatinde kabul eder; hastanın konuşmasına izin verir, onu dinler; sonra ona konuşur ve dinlemesini sağlar.

Bizim tarafsızımızın yüz ifadesi şimdi belirgin bir rahatlama ve gevşeme gösterir ama aynı zamanda apaçık bir küçümseme de ifşa eder. Sanki şöyle düşünmektedir: “Hepsi bu mu? Sözler, sözler ve yine sözler; Prens Hamlet’in dediği gibi.” Kuşkusuz ona, sözlerle iş görmenin ne kadar kolay olduğunu iğneleyen Mefisto’nun alayı da gelir; hiçbir Alman’ın unutmadığı dizeler.

Şunu da söyler: “Demek bir tür sihir bu; konuşuyor ve onun dertlerini böylece üflüyor, uzaklaştırıyorsunuz.”

Tam doğru; daha hızlı etkileseydi sihir olurdu. Sihir için kesinlikle hız, hatta şöyle denebilir: başarının ani gelişi şarttır. Ama analitik tedaviler aylar, hatta yıllar sürer; böylesine yavaş bir sihir harikalık karakterini yitirir. Yeri gelmişken, “söz”ü küçümsemeyelim. Söz güçlü bir araçtır; duygularımızı birbirimize bildirdiğimiz vasıta, başkasına etki etmenin yoludur. Sözler tarif edilmez bir haz verebilir ve dehşetli yaralar açabilir. Elbet, her şeyin başında eylem vardı; söz sonra geldi; eylemin söze indirgendiği yerlerde bu, kimi koşullarda kültürel bir ilerlemeydi. Ama söz başlangıçta bir sihir, büyülü bir edimdi ve eski gücünden hâlâ çok şey muhafaza eder.

Tarafsız kişi sürdürür: “Varsayalım ki hasta analitik tedaviyi benim anladığımdan daha iyi anlamaya hazırlıklı değil; onu sözün yahut söylevin sihrine—kendini dertlerinden kurtaracak olana—nasıl inandıracaksınız?”

Elbette ona bir hazırlık vermek gerekir ve bunun basit bir yolu vardır. Ondan analistine karşı tümüyle açık olmasını, aklına gelen hiçbir şeyi kasıtla geri tutmamasını; ardından, bazı düşünceleri ya da anıları paylaşmaktan alıkoyabilecek her tür engeli aşmasını isteriz. Herkes bilir ki başkalarına pek istemeden söyleyeceği yahut asla söylemeyi mümkün görmediği şeyler vardır. Bunlar onun “mahrem”leridir. Yine—psişik özbilgide büyük bir ilerleme sayılması gereken—şunu da sezer: kişi, kendisinin bile itiraf etmek istemediği, kendi kendisinden saklamayı tercih ettiği, ortaya çıkacak olursa hemen kesip atıp zihninden kovduğu başka şeyler de vardır. Belki bizzat kendisi, kendi düşüncesinin kendi benliğinden nasıl olup da saklı tutulabileceği olgusunda çok tuhaf bir psikolojik sorunun nüvesini fark eder. Sanki benliği artık her zaman sandığı o birlik değildir; benliğe karşı durabilecek başka bir şey içindedir. Benlik ile daha geniş anlamda bir ruh yaşamı arasında bir karşıtlık ona belli belirsiz görünebilir. Şimdi analiz talebini—her şeyi söyleme talebini—kabul ederse, bu denli alışılmadık koşullar altında bir temas ve düşünce alışverişinin tuhaf etkiler yaratabileceği beklentisine kolayca açık hâle gelir.

“Anlıyorum,” der tarafsız dinleyicimiz, “varsayımınıza göre her sinir hastasının onu bunaltan bir şeyi, bir sırrı vardır; siz onu bunu dile getirmeye sevk ederek bu baskıdan kurtarıyor, ona iyi geliyorsunuz. Bu, Katolik Kilisesi’nin zihinler üzerindeki egemenliğini güvenceye almak üzere öteden beri kullandığı itiraf ilkesidir.”

“Evet ve hayır,” diye yanıtlamak zorundayız. İtiraf—adeta bir giriş olarak—analizin içine girer. Ama analizin özüne temas etmekten ya da etkisini açıklamaktan çok uzaktır. İtiraf eden günahkâr bildiğini söyler; analizde ise nevrozlu olan daha fazlasını söylemelidir. Ayrıca, itirafın, doğrudan hastalık belirtilerini ortadan kaldıracak bir güç geliştirdiğini bildiğimiz yoktur.

“O hâlde yine anlayamıyorum,” diye karşılık gelir. “Ne demek daha fazlasını söylemek—bildiğinden daha fazlasını? Yine de şunu tasavvur edebilirim: siz analist olarak hastayla papaz–itirafçıdan daha uzun, daha yoğun ve daha bireysel bir biçimde iştigal ettiğiniz için, onda daha güçlü bir etki uyandırıyorsunuz; ve bu artmış etkiyi, onu hastalıklı düşüncelerinden uzaklaştırmak, korkularını ona unutturmak vb. için kullanıyorsunuz. Sırf bu yolla kusma, ishal, kasılmalar gibi tümüyle bedensel görünen belirtileri denetlemenin mümkün olması yeterince şaşırtıcıdır; ama hipnoz durumuna sokulan bir insanda bu tür etkilerin gayet mümkün olduğunu biliyorum. Muhtemelen, hastayla kurduğunuz uğraş nedeniyle, siz farkında olmasanız da, şahsınıza yönelik böylesi hipnotik bir ilişki, suggestif bir bağ kuruyor ve tedavinizin mucizeleri de hipnotik telkinin etkileri oluyor. Bildiğim kadarıyla, hipnotik tedavi, sizin aylar ve yıllar sürdüğünü söylediğiniz analizinizden çok daha hızlı çalışır.”

Bizim tarafsızımız, başta sandığımız kadar bilgisiz ve çaresiz değildir. Psikanalizi önceki bilgilerine yaslanarak kavramaya, onu zaten bildiği bir başka şeye bağlamaya çalıştığı besbellidir. Şimdi ona, bunun başarılamayacağını; analizin sui generis bir usul olduğunu; ancak yeni içgörüler—isterseniz varsayımlar—yardımıyla kavranabilecek yeni ve kendine özgü bir şey olduğunu açıkça anlatmak gibi güç bir ödev düşüyor bize. Ama onun son sözlerine karşı borçlu olduğumuz yanıtlar da vardır.

Analistin özel kişisel etkisi hakkında söyledikleriniz elbette çok dikkate değerdir. Böyle bir etki gerçekten vardır ve analizde büyük bir rol oynar. Ama hipnotizmdekiyle aynı rol değil. Size, buradaki ve oradaki durumların bütünüyle farklı olduğunu kanıtlamak gerekir. Şimdilik şu kadarı yeterli olabilir: biz bu kişisel etkiyi—“suggestif” momenti—hipnotik telkinde yapıldığı gibi ıstırap verici belirtileri bastırmak için kullanmayız. Ayrıca, bu momentin mutlaka tedavinin asıl taşıyıcısı ve destekçisi olduğunu sanmak yanlıştır. Başlangıçta belki; ama sonra, analitik niyetlerimize direnç gösterir ve bizi en kapsamlı karşı önlemlere zorlar. Bir örnekle analitik teknikten ne kadar uzak olduğunu, oyalama ve aklını çelmenin ne kadar yabancı kaldığını da göstermek isterim. Hastamız, sanki ağır bir suç işlemiş gibi bir suçluluk duygusundan mustaripse, ona, tartışmasız masumiyetini vurgulayarak bu vicdan azabını aşmasını önermeyiz; bunu kendisi zaten başarısızca denemiştir. Aksine, ona, böylesi güçlü ve kalıcı bir duygulanımın mutlaka bir şeyde—gerçek bir şeyde—temellenmiş olması gerektiğini; bunun belki bulunabileceğini hatırlatırız.

“Şaşarım,” der tarafsız kişi, “böyle bir ‘onama’ ile hastanızın suçluluk duygusunu yatıştırabileceğinize. Peki, analitik niyetleriniz nedir ve hasta ile ne yaparsınız?”

Bölüm II

Size anlaşılır bir şey söyleyeceksem, size muhtemelen analitik çevrelerin dışında bilinmeyen ya da kıymeti teslim edilmeyen bir psikoloji öğretisinin bir parçasını aktarmam gerekecek. Bu kuramdan, hastadan ne istediğimizi ve bunu hangi tarzda elde ettiğimizi kolayca türetebileceğiz. Size bunu sanki tamamlanmış bir öğreti yapısıymış gibi dogmatik tarzda sunacağım. Ama bunun, bir felsefe sistemi gibi baştan böylece ortaya çıkmış olduğuna sakın inanmayın. Onu pek yavaş geliştirdik, her bir parçası için uzun süre didiştik, gözlemle süreğen temas içinde durmadan değiştirdik; sonunda amaçlarımız için yeterli göründüğü bir forma büründü. Bundan birkaç yıl önce bu öğretiyi başka ifadelere büründürmek zorunda kalırdım. Doğrusu, bugünkü ifade tarzının kesin olarak yerinde kalacağını da size garanti edemem. Bilirsiniz, bilim bir vahiy değildir; insan düşüncesinin pek iştahla arzuladığı belirlenmişlik, değişmezlik, yanılmazlık karakterlerinden – başlangıçlarını çoktan aşmış olduğu halde bile – mahrumdur. Ama nasıl ise öyledir; elimizde olabilecek olanın tümü budur. Buna, bilimin henüz pek genç olduğunu, neredeyse yüzyıl kadar yaşında olduğunu ve insani araştırmaya sunulabilecek en müşkül malzemeyle uğraştığını eklersek, anlatıma karşı doğru tutuma kolayca girebilirsiniz. Yine de, dilediğiniz her defasında, beni izleyemediğinizde ya da daha fazla açıklama istediğinizde sözümü kesiniz.

“Daha başlamadan sözünüzü kesiyorum. Yeni bir Psikoloji anlatmak istediğinizi söylüyorsunuz ama bana kalırsa Psikoloji yeni bir bilim değildir. Yeterince psikoloji ve psikolog olmuştur ve okulda bu sahada büyük başarılar hakkında ders işittim.”

Bunu yadsımaya niyetli değilim. Ama daha yakından bakarsanız, o büyük başarıları daha ziyade duyu-fizyolojisi alanına yerleştirmeniz gerekecek. Ruh yaşamına dair öğreti tek bir esaslı yanlış kavrayış tarafından ketlenmiş olduğu için gelişemedi. Bugün, okullarda öğretildiği şekliyle, o neyi içeriyor? O değerli duyu-fizyolojik içgörülerin yanı sıra, dil kullanımının sayesinde tüm münevverlerin müşterek malı hâline gelmiş bir dizi ruhsal süreç tasnifi ve tanımı. Bunun ruh yaşamımızın kavranışına yetmediği besbelli. Dikkatinizi çekmedi mi: Her filozof, şair, tarihçi ve biyograf kendi psikolojisini kendine göre kurar; ruhsal edimlerin bağlantısı ve maksatlarına dair kendi özel önkabullerini ileri sürer; bunların hepsi az çok cazip ve hepsi eşit derecede güvenilmez. Demek ki ortada müşterek bir temel eksik. Bu yüzden psikolojik zeminde adeta ne hürmet ne otorite kalır. Orada herkes dilediğince “kaçak avcılık” yapabilir. Eğer fizik ya da kimya sahasında bir sual ortaya atarsanız, “uzmanlık bilgisi”ne sahip olmadığını bilen herkes susar. Ama psikolojik bir iddiada bulunursanız, herkesin hükmüne ve itirazına hazır olmalısınız. Muhtemelen bu alanda “uzmanlık bilgisi” diye bir şey yoktur. Herkesin bir ruh yaşamı vardır; o yüzden herkes kendini bir psikolog sayar. Fakat bu bana yeterli bir hak vesikası gibi görünmüyor. Anlatırlar: “Çocuk bakıcısı” olmak için başvuran bir kişiye, küçük çocuklarla nasıl ilgileneceğini bilip bilmediği sorulmuş. “Elbette,” diye cevap vermiş, “kendim de bir zamanlar küçük bir çocuktum.”

“Ve bütün psikologların gözünden kaçmış olan bu müşterek ruh yaşamı temelini siz, hastalar üzerindeki gözlemlerle mi keşfettiniz?”

Bu köken bulgularımızı değersizleştirmez kanaatindeyim. Mesela embriyoloji, doğuştan malformasyonların nasıl ortaya çıktığını açıkça açıklayamasa güvenilir sayılmazdı. Ama ben size, düşünceleri kendi yollarına giden, dolayısıyla kendilerini korkunç derecede ilgisiz buldukları meseleler üzerine kafa yormaya mecbur eden kişilerden söz ettim. Okul psikolojisinin böyle bir anomaliyi aydınlatmaya en ufak bir katkı yaptığına inanıyor musunuz? Ve nihayet hepimizin başına gelir: Geceleri düşüncemiz kendi yollarına gider ve sonra anlayamadığımız, bize yadırgatıcı gelen ve kaygı verici bir tarzda hastalıklı ürünleri hatırlatan şeyler yaratır. Kastediyorum ki rüyalarımız. Halk, rüyaların bir anlamı, bir değeri olduğuna, bir şey ifade ettiğine daima inanagelmiştir. Rüyaların bu anlamını okul psikolojisi hiçbir zaman veremedi. Rüyayla ne yapacağını bilemedi; açıklama denemişse de, bunlar psikolojik değildi: duyu uyaranlarına indirgeme, beynin çeşitli kısımlarında uyku derinliklerinin eşitsizliği gibi. Oysa denebilir ki rüyayı açıklayamayan bir psikoloji, normal ruh yaşamını anlamaya da elverişli değildir; bilime ad olma iddiasında bulunamaz.

“Saldırganlaşıyorsunuz; demek ki galiba hassas bir noktaya dokundum. Analizde rüyalara büyük bir değer verildiğini, onların yorumlandığını, arkalarında gerçek olay hatıraları arandığını filan duydum. Ama rüya yorumunun analistlerin keyfiyetine terk edildiğini ve bizzat analistlerin de rüyaların nasıl yorumlanacağı, onlardan sonuç çıkarmaya yetkinlik üzerine çekişmelerini bitiremediklerini de işittim. Madem öyle, analizin okul psikolojisine karşı kazandığı üstünlüğü bu kadar kalın çizgilerle vurgulamasanız iyi olur.”

Orada gerçekten epey doğru şey söylediniz. Doğrudur: Rüya yorumu, analiz için hem kuramda hem pratikte eşsiz bir ehemmiyet kazanmıştır. Eğer ben saldırgan görünüyorsam, bu benim için yalnızca bir savunma tarzıdır. Ama bazı analistlerin rüya yorumlarıyla ettikleri onca maskaralığı düşününce ben de ümitsizliğe düşebilirim ve büyük mizahçımız Nestroy’un şu kötümser sözünü haklı bulabilirim: “Her ilerleme, ilk bakışta göründüğünün ancak yarısı kadardır!” Ama insanların ellerine düşen her şeyi karmakarışık edip çarpıttığını başka türlü tecrübe ettiniz mi hiç? Biraz ihtiyat ve özdisiplinle rüya yorumunun tehlikelerinin çoğu eminlikle bertaraf edilebilir. Fakat böyle oyalanacak olursak anlatıma hiç başlayamayacağımı sanmayın?

“Evet, yeni psikolojinin temel önvarsayımından söz edecektiniz, doğru mu anladım?”

Onunla başlamak istemiyordum. Analitik çalışmalar sırasında ruhsal aygıtın yapısına dair kendimize nasıl bir tasavvur kurduğumuzu işitmenizi niyet ediyorum.

“Ruhsal aygıt dediğiniz nedir ve neyle inşa edilmiştir, sorabilir miyim?”

Ruhsal aygıtın ne olduğu birazdan açıklık kazanacaktır. Hangi maddeden yapıldığına gelince, bunu sormamanızı rica ederim. Bu psikolojik bir ilgi meselesi değildir; optik için dürbünün duvarlarının metalden mi mukavvadan mı yapıldığı suali ne kadar önemsizse psikoloji için de o kadar önemsiz olabilir. Biz maddi bakış açısını tümden bir kenara bırakacağız, fakat mekânsal olanı bırakmayacağız. Ruhsal işlevlere hizmet eden, ama henüz bilinmeyen bu aygıtı gerçekten bir alet gibi tasavvur ederiz: Birkaç parçadan – biz bunlara “instanzlar” deriz – kuruludur; bunların her biri özel bir işlev görür ve aralarında sabit bir mekânsal ilişki vardır; yani mekânsal ilişki, “ön” ve “arka”, “yüzeysel” ve “derin” ibareleri bizim için ilkin sadece işlevlerin nizami ardıllığının bir tasviri manasındadır. Hâlâ anlaşılır mıyım?

“Güçlükle; belki sonradan anlarım ama her halükârda bu, doğa bilimcilerde artık hiç bulunmayan garip bir ruh anatomisi.”

Ne yapalım, bu, bilimlerdeki nice yardımcı tasavvurdan biridir. En ilkin olanlar daima hayli kabadır. Bu gibi hallerde “revizyona açıktır (open to revision)” denebilir. Popülerleşen “sanki” (Als ob) fikrine burada atıf yapmayı gereksiz buluyorum. Böyle bir “kurgu”nun – filozof Vaihinger böyle derdi – kıymeti, onunla ne kadar iş görebildiğinize bağlıdır.

Öyleyse devam edelim: Gündelik hikmetin zeminine basar ve insanda, bir yanda duyu uyaranları ile bedensel ihtiyaçlarının algısı, öte yanda devimsel edimleri arasına yerleşmiş ve bunlar arasında belirli bir gaye ile aracılık eden bir ruhsal örgütlenmeyi tanırız. Bu örgütlenmeye onun ego’su deriz. Bu yeni değildir; aramızdan filozof olmayan herkes ve hattâ bazı filozoflar bile bu kabule sahiptir. Ama bu kadarıyla ruhsal aygıtın tasvirini tükettiğimizi sanmıyoruz. Bu ego’nun yanı sıra, ondan daha kapsamlı, daha heybetli ve daha karanlık başka bir ruhsal bölge tanırız ve buna Es deriz. Evvela bu ikisi arasındaki ilişki bizi meşgul edecektir.

Muhtemelen şu hususu yadırgayacaksınız: İki ruhsal instanzımızı veya vilayetimizi belirtmek için, onlara tam sesli Yunanca adlar takmak yerine, basit zamirler seçtik. Lakin psikanalizde popüler düşünce tarzıyla teması sürdürmeyi severiz; onun kavramlarını ıskartaya çıkarmak yerine bilimsel kullanım için elden geçirmeyi tercih ederiz. Bunda bir marifet yok; böyle davranmak zorundayız, çünkü öğretilerimizin, çok akıllı olmakla birlikte her zaman mütehassıs olmayan hastalarımız tarafından anlaşılması gerekir. Şahsi olmayan Es, normal insanın bazı deyişlerine doğrudan bağlanır. “Beni yıldırım gibi çarptı (Es hat mich durchzuckt),” denir; “İçimde, bu anda benden daha kuvvetli olan bir şey vardı.” “C’était plus fort que moi.”

Psikolojide ancak karşılaştırmalar yardımıyla tasvir edebiliriz. Bu aykırı bir şey değildir; başka yerlerde de böyledir. Ama bu karşılaştırmaları yineleyerek değiştirmemiz de gerekir; hiçbirisi bize yeterince uzun süre dayanak olmaz. O halde ego ile Es arasındaki ilişkiyi açıklıkla göstermek istiyorsam, sizden ego’yu Es’in bir tür cephesi, bir ön yüzü, adeta dışsal bir tabaka, onun bir kabuk katmanı olarak tasavvur etmenizi rica ederim. Sonuncu benzetme korunabilir. Biliriz: Kabuk katmanları, dayandıkları dış ortamın değiştirici etkisine borçludurlar özel özelliklerini. Biz de ego’yu, dış dünyanın (gerçekliğin) etkisiyle değişikliğe uğramış ruhsal aygıt katmanı, Es’in yüzeyleşmiş kısmı olarak tasavvur ederiz. Böylelikle, psikanalizde mekânsal tasavvurları ne ciddiyetle kullandığımızı görüyorsunuz. Ego bizim için gerçekten yüzeysel olan, Es ise derin olandır; elbette dışarıdan bakıldığında. Ego, gerçeklik ile, asıl ruhsal olan Es arasında bulunur.

“Bütün bunların nereden bilinebildiğini sormayı şimdilik bırakıyorum. Önce şunu söyleyin: Bu ego ile Es ayrımından ne elde ediyorsunuz, sizi buna zorlayan şey nedir?”

Sorunuz, doğru devamın yolunu gösteriyor. Önemli ve kıymetli olan şu ki ego ile Es, bir dizi noktada birbirinden pek ayrılır; ruhsal edimlerin akışına ego’da başka, Es’te başka kaideler hükmeder; ego başka maksatlar güder ve başka vasıtalar kullanır. Bu hususta çok şey söylenebilir ama yeni bir benzetme ve bir örnekle yetinmeye razı olur musunuz? Savaş sırasında cephe ile art bölge arasında beliren farkı düşünün. Cephede bir şeylerin art bölgede olandan farklı cereyan etmesine ve art bölgede müsaade olunan birçok şeyin cephede men edilmesine şaşmıyorduk. Belirleyici etki, tabii ki düşmana yakınlıktı; ruh yaşamı için belirleyici olan ise dış dünyaya yakınlıktır. Dışarı – yabancı – düşman bir zamanlar özdeş mefhumlardı. Ve şimdi örnek: Es’te çatışmalar yoktur; çelişkiler, karşıtlıklar aldırış etmeksizin yan yana bulunur ve çoğu kez uzlaşımlar aracılığıyla birbirini dengeler. Ego ise böyle durumlarda karara bağlanması gereken bir çatışma duyar ve karar, bir yönelimin diğeri lehine terk edilmesinden ibarettir. Ego, birlik ve senteze yönelik pek tuhaf bir meyil ile ayırt edilen bir örgütlenmedir; Es’te bu karakter yoktur, o – tabir yerindeyse – dağınıktır; tekil yönelimleri maksatlarını birbirinden bağımsız ve birbirini gözetmeksizin kovalar.

“Ve böylesine mühim bir ruhsal art bölge mevcutsa, analize kadar nasıl olup da gözden kaçtığını bana nasıl izah edeceksiniz?”

Böylece önceki sorularınızdan birine geri dönmüş bulunuyoruz. Psikoloji, yakında duran ama gene de savunulamaz bir önvarsayıma tutunarak Es alanına giden erişimi kendisi için kapamıştı. Yani, tüm ruhsal edimlerin bize bilinçli olduğu; bilinçli olmanın ruhsal olmanın ayırıcı işareti sayıldığı; ve eğer beynimizde bilinçsiz süreçler varsa, bunların ruhsal edim adını hak etmediği ve psikolojiyi ilgilendirmediği varsayımı.

“Bence bu zaten kendiliğinden açıktır.”

Psikologlar da böyle sanıyor; ama bunun yanlış, yani tümden uygunsuz bir ayırma olduğunu göstermek kolaydır. En rahat biçimiyle öz gözlem şunu öğretir: Hazırlıksız ortaya çıkmış olamayacak esinler gelebilir insana. Ama bu düşüncenizin ön-aşamalarından – ki bunlar da gerçekten psişik nitelikte olmak zorundadır – hiçbir şey öğrenmezsiniz; bilinç alanınıza yalnızca bitmiş sonuç girer. Ara sıra, sonradan, bu hazırlayıcı düşünce oluşumlarını adeta bir rekonstrüksiyon gibi bilinçli kılabilirsiniz.

“Muhtemelen dikkat dağılmıştır da, o hazırlıkları bu yüzden fark etmemiştir insan.”

Kaçamak! Böylece şu olgudan sıyrılamazsınız: İçinizde, çoğu pek karmaşık, psişik nitelikli edimler cereyan edebilir de, bilinciniz bunlardan hiçbir şey duymaz, siz bunlardan bir şey bilmezsiniz. Yoksa, biraz daha az ya da çok “dikkat”ınızın, psişik olmayan bir edimi psişik olana çevirmeye yeteceğini mi varsaymaya hazırsınız? Hem neye bu tartışma? Hipnotik deneyler vardır ki, öğrenmek isteyen herkes için bu tür bilinç dışı düşüncelerin mevcudiyetini çürütülemez şekilde gösterir.

“İnkâr etmeyeceğim; ama galiba nihayet sizi anladım. Sizin ego dediğiniz şey bilinçtir ve Es’iniz de şimdi çokça söz edilen sözde bilinçaltıdır. Ama o halde yeni adlarla bu maskaralığa ne gerek var?”

Bu bir maskaralık değildir; o öteki adlar kullanışlı değildir. Ve lütfen bana edebiyat sunup bilimin yerine ikame etmeye kalkışmayın. Birisi “bilinçaltı”ndan söz ettiğinde, onun bunu topik mi, yani bilinç altında yer alan bir şey gibi mi, yoksa niteliksel mi, sanki bir başka bilinç, adeta yeraltı bilinci gibi mi kastettiğini bilmem. Muhtemelen kendisine hiçbir şeyi açıklığa kavuşturmuyordur. Yegâne caiz karşıtlık, bilinçli ile bilinçdışı arasındadır. Ama bu karşıtlığın ego ile Es ayrımıyla çakıştığını sanmak vahim bir hata olur. Elbette, keşke öyle basit olsaydı; kuramımızın işi pek kolaylaşırdı; ama o kadar basit değildir. Doğru olan yalnızca şudur: Es’te olup biten her şey bilinçdışıdır ve öyle kalır; ego’daki süreçlerse bilinçli hâle gelebilir, yalnız onlar. Ama onların hepsi, her zaman, zorunlu olarak bilinçli değildir ve ego’nun büyük kesimleri kalıcı olarak bilinçdışı kalabilir.

Bir ruhsal sürecin bilinçli hâle gelişi karmaşık bir iştir. Size – yine dogmatik olarak – bu hususta ne varsaydığımızı sunmaktan kendimi alamayacağım. Hatırlarsınız: Ego, Es’in dış, periferik katmanıdır. Şimdi, ego’nun en dış yüzeyinde, doğrudan dış dünyaya dönük özel bir instanz, bir sistem, bir organ bulunduğunu varsayıyoruz; yalnızca onun uyarılması sayesinde “bilinç” dediğimiz fenomen meydana gelir. Bu organ tıpkı dışarıdan uyarılabildiği gibi – dolayısıyla duyu organlarının yardımıyla dış dünyanın uyarılarını alır – içeriden de uyarılabilir; böylece önce Es’teki duyumları, sonra da ego’daki süreçleri haberdar edebilir.

“Bu iş gittikçe fena hâle geliyor ve kavrayışımın daha da dışına kaçıyor. Siz beni, Laien = Nichtärzte yani alaylıların da analitik tedavilere girişip girişemeyeceği meselesine dair bir görüşmeye çağırmıştınız. O hâlde, hakkını veremeyeceğiniz, cüretkâr ve müphem kuramlar üzerine bu tartışmalar neye yarayacak?”

Sizi ikna edemeyeceğimi biliyorum. Bu, her imkânın dışında – dolayısıyla niyetimin de dışında. Öğrencilerimize psikanalizde kuramsal ders verdiğimizde, onlarda ilkin ne kadar az etki bıraktığımızı gözlemleyebiliyoruz. Analitik öğretileri, daha önce beslendikleri öteki soyutlamalar gibi soğukkanlılıkla karşılarlar. Bazıları belki ikna olmak ister; ama ikna olduklarına dair en ufak bir iz yoktur. Ayrıca, başkaları üzerinde analiz icra etmek isteyen herkesin önce kendisini bir analize teslim etmesini talep ederiz. Ancak bu “öz-analiz”in (yanıltıcı biçimde böyle adlandırılır) seyri içinde, psikanalizin iddia ettiği süreçleri bizzat kendi bedenlerinde – doğrusu: kendi ruhlarında – fiilen yaşadıklarında, ileride analist olarak kendilerini yönetecek kanaatleri edinirler. O hâlde nasıl bekleyebilirim: Bana kendi deneyimlerinizce teyit söz konusu olmaksızın, yalnızca eksik, kısaltılmış ve bu yüzden muğlak bir sunum yapabileceğim teorilerimizin doğruluğuna, Unparteiischer yani tarafsız olduğunuz iddiasındaki sizi ikna etmeyi?

Ben başka bir maksatla davranıyorum. Aramızda mevzu, analizin akıllıca mı yoksa abes mi olduğu, ileri sürdüklerinde haklı mı yoksa kaba hatalara mı düştüğü değildir. Teorilerimizi önünüze seriyorum; çünkü böylelikle analizin hangi düşünce muhtevasına sahip olduğunu, tekil bir hastada hangi önkabullerle hareket ettiğini ve onunla ne yaptığını en iyi böyle açıklayabilirim. Böylece alaylı analiz meselesi üzerine gayet belirgin bir ışık düşmüş olacaktır. Ayrıca müsterih olun: Eğer buraya kadar geldinizse en çetini atlattınız; bundan sonrası size daha kolay gelecektir. Şimdi ise bana bir soluklanma veriniz.

Bölüm III

“Benden, psikanaliz kuramlarından yola çıkarak bir sinirsel rahatsızlığın nasıl ortaya çıktığını tasavvur edebileceğim bir açıklama türetmenizi bekliyorum.”

Bunu deneyeceğim. Bunun için fakat ego’muzu ve Es’imizi yeni bir bakış açısından, dinamik bakış açısından incelememiz gerekir; yani aralarında ve içlerinde iş gören kuvvetleri göz önüne alarak. Az önce ruhsal aygıtın betimlenmesiyle yetinmiştik.

“Yeter ki yine bu kadar ele avuca gelmez hâle gelmesin!”

Umarım gelmez. Yakında yolunuzu bulacaksınız. Öyleyse şunu varsayıyoruz: ruhsal aygıtı etkinliğe sevk eden güçler, bedenin organlarında, büyük bedensel ihtiyaçların dışavurumu olarak üretilir. Şair-filozofumuzun sözünü anımsarsınız: Açlık ve sevgi. Bu arada, hayli saygıdeğer bir güç çifti! Bu bedensel ihtiyaçları, psişik etkinlik için dürtüleyici oldukları ölçüde, sevk diye adlandırıyoruz; pek çok modern dilin bizi kıskandığı bir sözcük. Bu sevkler şimdi Es’i doldurur; kısaltarak söyleyebiliriz ki Es’teki bütün enerji onlardan gelir. Ego’daki güçlerin de başka bir kökeni yoktur; onlar da Es’tekilerden türemiştir. Peki sevkler ne ister? Doyum; yani bedensel ihtiyaçların sönümlenebileceği durumların kurulması. İhtiyaç geriliminin düşüşü bilincimizde haz verici olarak, yükselişi ise kısa sürede rahatsızlık olarak duyulur. Bu dalgalanmalardan, bütün ruhsal aygıtın etkinliğini ayarladığı haz-rahatsızlık duygulanımları dizisi ortaya çıkar. Burada “haz ilkesinin egemenliği”nden söz ederiz.

Es’in sevk talepleri doyum bulmadığında katlanılmaz durumlar doğar. Deneyim, böyle doyum durumlarının ancak dış dünyanın yardımıyla kurulabileceğini kısa sürede gösterir. Bununla birlikte, Es’in dış dünyaya dönük payı olan ego işlev görmeye başlar. Aracı hareket ettiren bütün itici kuvvet Es tarafından sağlanıyorsa, rota tutturma işini de —ki olmazsa hedefe varılamaz— ego üstlenir. Es’teki sevkler derhal ve pervasızca doyuma zorlar, bu yolla hiçbir şey elde edemez ya da bizzat hissedilir bir zarara yol açarlar. Şimdi ego’nun görevi bu başarısızlığı önlemek, Es’in talepleri ile gerçek dış dünyanın itirazı arasında aracılık etmektir. Ego etkinliğini artık iki yönde açar. Bir yandan, kendi duyu-organı olan bilinç sistemi aracılığıyla dış dünyayı gözler, zararsız bir doyum için elverişli anı yakalamaya çalışır; öte yandan Es’i etkiler, onun “ihtiraslarını” dizginler, sevkleri doyumu ertelemeye, hatta zorunlu görülürse hedeflerini değiştirmeye ya da karşılıkla vazgeçmeye yöneltir. Es’in kıpırtılarını bu tarzda zapt ederek, eskiden tek başına geçerli olan haz ilkesini, sözde sahilik ilkesiyle değiştirir; bu ilke aynı nihai hedefleri gözetmekle birlikte, gerçek dış dünyanın koyduğu koşullara hesabı katar. Sonra ego, doyumu güvence altına almanın tasvir edilen dış dünyaya uyumdan başka bir yolu daha bulunduğunu öğrenir. Dış dünyaya değiştirici biçimde müdahale edebilir ve onda kasten doyumu mümkün kılan koşulları kurabilir. Bu etkinlik o vakit ego’nun en yüksek başarısı hâline gelir; tutkularını ne zaman zapt etmenin ve gerçeklik karşısında eğilmenin, ne zaman da onun tarafını tutup dış dünyaya karşı kendini savunmanın daha yerinde olduğuna ilişkin kararlar, hayat maharetinin alfabesidir.

“Ve Es, ego tarafından böylesi bir hâkimiyete razı olur mu; oysa, sizi doğru anlıyorsam, daha güçlü olan taraf odur?”

Evet, ego tam örgütlenme ve yetkinlik içinde bulunduğunda, Es’in bütün parçalarına girişi olduğunda ve etkisini onların üzerinde icra edebildiğinde işler yolunda gider. Ego ile Es arasında doğal bir düşmanlık yoktur; onlar bir bütündür ve sağlık hâlinde pratikte birbirinden ayrılamaz.

“Tümü kulağa hoş geliyor, ama bu ideal ilişkide bir hastalık bozukluğu için yer neresidir, göremiyorum.”

Haklısınız; ego ve onun Es’le ilişkileri bu ideal talepleri yerine getirdiği sürece sinirsel bir bozukluk da yoktur. Hastalığın gedik açtığı yer beklenmedik bir noktadadır; ne var ki genel patolojiye vâkıf olan kimse için şaşırtıcı değildir: tam da en anlamlı gelişmeler ve ayrışmalar, işlevin aksamasına, hastalanmaya ilişkin tohumu içlerinde taşır.

“Fazla bilgece konuştunuz, sizi anlamadım.”

Biraz daha geriden almak zorundayım. Değil mi ki küçük canlı, azametli dış dünya karşısında oldukça zavallı, güçsüz bir şeydir ve bu dış dünya yıkıcı etkilerle doludur. Yeterli bir ego-örgütlenmesi geliştirmemiş ilkel bir canlı, bütün bu “travmalara” açıktır. “Kör” sevk-arzularının doyumuna göre yaşar ve çoğu kez bu yüzden helâk olur. Ego’nun ayrışması her şeyden önce yaşamı korumaya doğru bir adımdır. Yıkımdan bir şey öğrenilemez; ama bir travmayı sağ salim atlatmışsanız, benzeri durumların yaklaşışına kulak kesilir ve tehlikeyi, travma esnasında yaşanan izlenimlerin kısaltılmış bir tekerrürüyle, bir kaygı afektiyle işaretlersiniz. Tehlikenin algısına bu tepki şimdi bir kaçış girişimini harekete geçirir; bu girişim, dış dünyadaki tehlikeli olana daha etkin bir tarzda, belki saldırı yoluyla karşı koyacak kadar güçlenene dek, hayat kurtarıcıdır.

“Bu söyledikleriniz, verdiğiniz sözden epey uzak.”

Sözümü yerine getirmeye ne denli yaklaştığımı sezemezsiniz. Daha sonra yetkin bir ego-örgütlenmesine sahip olacak canlılarda dahi bu ego önce çocukluk yıllarında cılızdır ve Es’ten pek az ayrışmıştır. Şimdi düşünün, bu güçsüz ego Es’ten gelen bir sevk talebini yaşadığında ne olur: ego, bunun doyumunun tehlikeli olduğunu sezer; dış dünyayla travmatik bir durum, bir çarpışma doğuracağını kestirir; ama henüz gücü yetmediğinden bunu denetleyemez; oysa artık direnmek de istemektedir. O zaman ego, sevk tehlikesini sanki dışsal bir tehlikeymiş gibi ele alır; bir kaçış girişimine kalkışır, Es’in bu payından geri çekilir ve normalde sevk kiplenmelerine yaptığı bütün katkıları ondan esirgedikten sonra onu kendi akıbetine terk eder. Şöyle deriz: ego, bu sevk kiplenmelerinin bastırmasını gerçekleştirir. Bu, o an için tehlikeyi savuşturma başarısını getirir; ama iç ile dışı karıştırmanın cezasız kalmayacağı da açıktır. Kişi kendinden kaçamaz. Bastırmada ego, normalde düzeltmeye alışık olduğu haz ilkesini izler ve bunun bedelini öder. Bu bedel şudur: ego artık kendi iktidar alanını kalıcı biçimde daraltmıştır. Bastırılan sevk kiplenmesi artık yalıtılmıştır, kendi hâline bırakılmıştır, ulaşılamaz, ama bir o kadar da etkilenemez durumdadır. Kendi yoluna gider. Ego çoğu kez daha sonra, güçlendiğinde dahi, bastırmayı artık kaldıramaz; sentezi bozulmuştur; Es’in bir bölgesi ego için yasak alan olarak kalır. Yalıtılmış sevk kiplenmesi ise boş durmaz; normal doyumu kendisine yasaklandığı için tazmin yollarını bilir, onu temsil eden psişik türevler üretir, başka süreçlerle bağlantıya girer ve bunları da etkisiyle ego’nun elinden kaçırır; en sonunda, tanınmaz derecede çarpıtılmış bir ikame oluşumuyla ego’ya ve bilince yarıp çıkar, adına belirti denilen şeyi yaratır. Birdenbire bir sinirsel bozukluğun durumunu gözümüzün önünde görürüz: sentezi ketlenmiş bir ego; Es’in parçaları üzerinde hiçbir etkisi kalmamış, bastırılmış olana yeni bir çarpışmadan kaçınmak için kimi etkinliklerinden vazgeçmek zorunda kalan; belirtilere —bastırılmış kiplenmelerin türevlerine— karşı çoğu kez nafile savunma eylemlerinde tükenen bir ego; ve Es’te, tekil sevklerin, tüm kişinin çıkarlarını umursamaksızın kendi hedeflerini güttüğü ve artık yalnızca Es’in derinliklerinde hükmeden ilkel psikolojinin yasalarına itaat ettiği, kendi başlarına buyruk hâle geldiği bir durum. Bütün tabloya tepeden baktığımızda, nevrozun ortaya çıkışına ilişkin yalın bir formül belirir: ego, Es’in belirli paylarını uygunsuz bir tarzda bastırmaya kalkışmıştır; bu girişim başarısız olmuş ve Es bunun öcünü almıştır. Demek ki nevroz, ego ile Es arasındaki bir çatışmanın sonucudur; ego bu çatışmaya, ayrıntılı soruşturmanın gösterdiği üzere, gerçek dış dünyaya boyun eğmeye, ona uyumda ısrar ettiği için girer. Karşıtlık, dış dünya ile Es arasında işler; ve ego, en içsel özüne sadık kalarak dış dünyanın tarafını tuttuğu için, Es’iyle çatışmaya düşer. Şunu iyi dikkat ediniz: hastalanmanın koşulunu yaratan şey bu çatışmanın çıplak olgusu değildir —çünkü gerçeklik ile Es arasındaki bu karşıtlıklar kaçınılmazdır ve ego’nun süreğen görevleri arasında bunlarda aracılık etmek vardır—; asıl belirleyici olan, ego’nun çatışmayı çözmek için yetersiz bir araç olan bastırmaya başvurmuş olmasıdır. Bunun da kendi nedeni, görevin ego’nun önüne geldiği sırada ego’nun gelişmemiş ve güçsüz bulunmasıdır. Belirleyici bastırmaların hepsi erken çocukluğa düşer.

“Ne tuhaf bir yol! Eleştirmemek yönündeki öğüdünüze uyacağım, zira bana sadece psikanalizin nevrozun ortaya çıkışı hakkında ne düşündüğünü, buna eklemlenerek de onunla mücadele etmek için neler yaptığını göstermek istiyorsunuz. Soracaklarım var, bazısını sonra soracağım. Ama önce, düşüncelerinizin akışına dayanarak devam etmeyi ve kendim bir kuram kurmayı ben de bir kez denemek istiyorum. Dış dünya–ego–Es ilişkisini geliştirdiniz ve nevrozun koşulu olarak ego’nun, dış dünyaya bağımlılığında, Es’e karşı savaşmasını ortaya koydunuz. Peki şu öteki durum da düşünülemez mi: ego, böyle bir çatışmada Es tarafından sürüklenip götürülsün ve dış dünyaya gözetimini inkâr etsin? Böyle bir durumda ne olur? Benim alaylı tasarımlarımla bir ruh hastalığının doğası hakkında, ego’nun bu kararı ruh hastalığının koşulu olabilir. Gerçeklikten böylesi bir yüz çeviriş, ruh hastalığının özlü yanı gibi görünüyor.”

Evet, bunu ben de düşündüm ve hattâ isabetli buluyorum; her ne kadar bu sanının kanıtı epey karmaşık ilişkilerin tartışılmasını gerektirse de. Nevroz ve psikoz apaçık sıkı akrabadır ve yine de birbirinden bir belirleyici noktada ayrılmak zorundadır. Bu nokta, muhtemelen ego’nun böyle bir çatışmada tuttuğu taraf olabilir. Es ise her iki durumda da kör inatçılık karakterini korurdu.

“Şimdi devam edin. Kuramınız sinirsel hastalıkların tedavisine ilişkin ne gibi ipuçları veriyor?”

Artık terapötik hedefimizi kolayca özetleyebiliriz. Ego’yu yeniden ihya etmek, onu kısıtlamalarından kurtarmak, erken bastırmaları yüzünden yitirmiş bulunduğu Es üzerindeki hükümranlığını ona iade etmek istiyoruz. Analizi yalnızca bu amaçla yaparız; bütün tekniğimiz bu hedefe yöneliktir. Vuku bulmuş bastırmaları bulup çıkarmamız ve ego’yu, şimdi bunları bizim yardımımızla tashih etmeye, çatışmaları bir kaçış girişimiyle olduğundan daha iyi çözmeye sevk etmemiz gerekir. Bu bastırmalar çok erken çocukluk yıllarına ait olduklarından, analitik çalışma bizi aynı zamanda bu yaşama dönemine geri götürür. Hastanın belleğinde yeniden canlandırmak istediğimiz ve çoğu kez unutulmuş çatışma durumlarına giden yolu, hastanın belirtileri, düşleri ve serbest çağrışımları bize gösterir; ne var ki bunlar Es psikolojisinin etkisi altında, bizim anlayışımız için yadırgatıcı ifade biçimleri almış olduğundan, önce yorumlanmaları, çevrilmeleri gerekir. Hastanın içsel bir isteksizlik duymadan bize iletemediği çağrışımlar, düşünceler ve anılar hakkında şunu varsaymaya hakkımız vardır: bunlar bir şekilde bastırılmış olanla bağlantılıdır ya da onun türevleridir. Hastayı, iletimdeki dirençlerinin üstesinden gelmeye zorlayarak, ego’sunu kaçış girişimlerine meyline galebe çalmaya ve bastırılmış olana yaklaşmayı tolere etmeye terbiye ederiz. Sonunda, bastırma durumunu belleğinde yeniden üretmek başarıldığında, onun uysallığı parlak biçimde ödüllendirilir. Zamanların bütün farkı onun lehine işler ve çocuk ego’sunu korkutup kaçmaya sevk etmiş olan şey, yetişkin ve güçlenmiş ego’ya çoğu kez artık sadece çocuk oyuncağı gibi görünür.

Bölüm IV

“Şimdiye dek bana anlattığınız her şey psikolojiydi. Sık sık yadırgatıcı, kuru, müphem tınladı, ama —diyeyim ki— hep temizdi. Oysa şimdiye kadar psikanaliziniz hakkında pek az şey bilmiş olsam da, bana ulaşan rivayet, onun ağırlıklı olarak bu sıfatı hiç hak etmeyen şeylerle uğraştığı yönündeydi. Şimdiye kadar benzer hiçbir şeye değinmemiş olmanız, bana kasıtlı bir sakınmanın izlenimini veriyor. Bir başka kuşkumu da bastıramıyorum. Nevrozlar, sizin de söylediğiniz gibi, psişik hayatın bozulmaları değil midir. O zaman, etikimiz, vicdanımız, ideallerimiz gibi önemli şeyler bu derin sarsıntılarda hiç mi rol oynamaz?”

Demek ki önceki görüşmelerimizde hem en aşağıdakinin hem en yukarıdakinin hesaba katılmasını yoksun buluyorsunuz. Bu ise, psişik hayatın içeriklerinden henüz hiç söz etmemiş olmamızdandır. Ama şimdi bir kez de ben, konuşmanın ilerleyişini durduran araya girenin rolünü üstleneyim. Size bunca psikoloji anlattım; çünkü analitik çalışmanın, analizin dışında bilinmeyen bir psikolojinin uygulanmış bir parçası olduğu izlenimini edinmenizi istedim. Analist, her şeyden önce bu psikolojiyi, saikbilimi ya da bilinçdışı psikolojisini —bugün bundan ne kadarı biliniyorsa hiç değilse o kadarını— öğrenmiş olmalıdır. Bunu, ileride çıkaracağımız sonuçlar için kullanacağız. Ama şimdi, ‘temizlik’ imasına ne demek istediniz?

“Şöyle ki, genel kanı, analizlerde cinsel yaşamın en mahrem —ve en bayağı— işlerinin tüm ayrıntılarıyla söz konusu edildiği yönünde. Eğer böyleyse —psikolojik irdelemelerinizden bunun ille de böyle olması gerektiği sonucunu çıkaramadım—, o zaman böyle tedavelerin yalnız hekimlere bırakılmasına ilişkin güçlü bir gerekçe sayılır. Ketumiyetlerinden emin olmadığımız, karakterlerine kefil olamayacağımız başka kişilere böyle tehlikeli serbestlikler tanımayı nasıl düşünebiliriz?”

Doğrudur, hekimler cinsel alanda bazı imtiyazlardan yararlanırlar; genital bölgeleri muayene etmeleri de mümkündür. Gerçi bunu Doğu’da yapamıyorlardı; kimi ideal ıslahatçılar —kimi kastettiğimi biliyorsunuz— bu imtiyazlara karşı da çıktılar. Ama siz ilkin şunu bilmek istiyorsunuz: Analizde gerçekten böyle midir ve niçin böyle olmak zorundadır? — Evet, böyledir.

Ama böyle olmak zorundadır: Birincisi, analiz temelden, bütünüyle açıklığa dayanır. Örneğin onda, mal varlığı ilişkileri de aynı ayrıntı ve açıklıkla ele alınır; kişi, rakip ya da vergi memuru olmasa bile her yurttaştan esirgediği şeyleri burada söyler. Bu açıklık yükümünün analisti de ağır bir ahlaki sorumluluğun altına soktuğunu yadsımayacağım, tersine özellikle vurgulayacağım. İkincisi, böyle olmak zorundadır; çünkü sinirsel hastalıkların nedenleri ve vesileleri arasında cinsel yaşamın momentleri son derece önemli, baskın, hattâ belki özgül bir rol oynar. Analiz başka ne yapabilir ki, hastanın getirdiği malzemeye —kendi konusuna— uymaktan başka? Analist hastayı hiçbir zaman cinsel alana çekip çıkarmaya çalışmaz; ona önceden şunu söylemez: ‘Söz konusu olacak olan, cinsel yaşamınızın mahremiyetleri!’ Onun, bildirimlerine dilediği yerden başlamasına izin verir ve hasta cinsel şeylere bizzat dokunana dek sakin sakin bekler. Hep öğrencilerime şu uyarıyı yapardım: Hasımlarımız bize, cinsel momentin hiç rol oynamadığı vakalarla da karşılaşacağımızı haber verdiler; dikkat edelim de onu analize biz sokmayalım, böyle bir vakaya rastlama şansımızı heba etmeyelim. Eh, şimdiye dek hiç birimiz bu talihi yaşamadı.

Elbette biliyorum ki, cinselliği kabul edişimiz —itiraflı ya da itiraftan kaçınarak— başkalarının analize düşmanlığının en güçlü saiki hâline geldi. Bu bizi yoldan çıkarır mı? Bu, yalnızca tüm kültür hayatımızın ne denli nevrotik olduğunu gösterir; çünkü sözde ‘normal’ olanlar da nevrotiklerden pek farklı davranmıyorlar. Almanya’daki bilim çevrelerinde psikanaliz üzerinde gösterişli bir mahkeme kurulmuşken —bugün ses epeyce kısıldı—, bir konuşmacı, kendi ifadesine göre, söz sırasını hastalara da vererek özel bir otorite iddiasında bulundu. Belli ki bu, teşhis niyetiyle, analistlerin iddialarını denemek içindi. Ama sözlerine şunu ekledi: Cinsel şeylerden söz etmeye başlar başlamaz, ağızlarını kapatırım. Böylesi bir ispat yöntemine ne dersiniz? O bilim cemiyeti, konuşmacı adına gerektiği gibi hicap duymak yerine ona alkış tuttu. Yalnızca, ortak önyargıların bilincinin verdiği o muzaffer emniyet, bu konuşmacının mantıksal pervasızlığını açıklayabilir. Yıllar sonra, o zamanki öğrencilerimden birkaçı, psikanalizin toplumun üstüne geçirmek istediği cinsellik boyunduruğundan insan topluluğunu azat etme ihtiyacına teslim oldular. Birisi, ‘cinsel olan’ın hiç de cinsellik demek olmayıp başka bir şeyi, soyut, mistik bir şeyi imlediğini ilan etti; bir ikincisi ise, cinsel hayatın yalnızca, insanın onu sevk eden iktidar ve hükümranlık ihtiyacını icra etmek istediği alanlardan biri olduğunu söyledi. En azından bir süre için, çok alkış topladılar.

“Ama burada bir kez taraf olmaya cesaret edeceğim. Cinselliğin, canlı varlıkların doğal, ilk ihtiyaçlarından biri olmayıp da başka bir şeyin ifadesi olduğunu iddia etmek bana pek cüretli görünüyor. Bunun için hayvanların örneğine bakmak yeterli.”

Farketmez. Cinselliğin korkulan tahakkümüne karşı panzehir diye ilan edildi mi, toplumun gönüllüce yutmayacağı kadar saçma bir karışım yoktur.

Yeri gelmişken itiraf edeyim: Sizin bizzat sergilediğiniz, cinsel momente nevrozların ortaya çıkışında bu denli büyük bir rol ayırma hususundaki isteksizlik, ‘unparteiisch’ —tarafsız— olma görevinizle pek telif olmaz görünüyor. Böyle bir antipati yüzünden adil bir hüküm vermeniz bozulmayacak mı, bundan korkmuyor musunuz?

“Bunu söylemenize üzüldüm. Bana güveniniz sarsılmış görünüyor. O hâlde niçin başka birini ‘tarafsız’ olarak seçmediniz?”

Çünkü o başkası da sizden farklı düşünmeyecekti. Ama eğer daha baştan cinsel hayatın önemini kabul etmeye hazır olsaydı, herkes şöyle bağıracaktı: ‘Bu tarafsız değil ki, bu sizin yandaşınız.’ Hayır, kanaatlerinizi etkileme beklentimden asla vazgeçmiyorum. Ne var ki itiraf ediyorum, bu vaka benim için az önce ele alınandan başka türlüdür. Psikolojik tartışmalarda, inanıp inanmamanız benim için bir sayılırdı; yeter ki, söz konusu olanın salt psikolojik problemler olduğuna dair bir izlenim edinesiniz. Bu kez, cinsellik meselesinde ise şunu isterim: Bilincinize, itiraz için en güçlü saikiniz, pek çoklarıyla paylaştığınız o önceden getirdiğiniz düşmanlık olduğu fikri girebilsin.

“Sizi böylesine sarsılmaz bir güvene kavuşturan deneyimlerden ben yoksunum.”

Peki, şimdi anlatıma devam edebilirim. Cinsel yaşam yalnızca bir pikantéri değildir; aynı zamanda ciddi bir bilimsel problemdir. Orada öğrenilecek pek çok yeni şey, açıklanacak pek çok gariplik vardı. Size daha önce söylemiştim: Analiz, hastanın erken çocukluk yıllarına kadar geri gitmek zorunda kaldı; çünkü bu zamanlarda ve ego’nun zayıflığı sırasında belirleyici bastırmalar vuku bulmuştur. Ama çocuklukta cinsel yaşam yoktur ya; o, ancak ergenlikle başlar, değil mi? Tam tersine: Biz, cinsel sevk kiplenmelerinin doğuştan itibaren hayatı eşlik ettiğini ve bastırmaları bizzat, onları püskürtmek için, çocuğun ego’sunun gerçekleştirdiğini keşfetmek durumunda kaldık. Ne tuhaf bir rastlantı, değil mi: daha küçücük çocuk, tıpkı daha sonra o bilim cemiyetindeki konuşmacının ve daha sonra da kendi teorilerini kuran öğrencilerimin yaptığı gibi, cinselliğin kudretine karşı diretiyor! Bu nasıl oluyor? En genel yanıt şu olurdu: Kültürümüz baştan başa cinsellik pahasına kurulmuştur; ama bunun hakkında söyleyecek daha çok şey var.

Çocuk cinselliğinin keşfi, insanın utanacağı buluşlardandır. Görünüşe bakılırsa bazı çocuk hekimleri bunu öteden beri biliyordu; kimi çocuk bakıcıları da öyle. Kendilerine ‘çocuk psikoloğu’ diyen zeki adamlar, sonra, suçlayıcı bir edayla ‘çocukluğun masumiyetinin elinden alınması’ndan söz ettiler. Yine duygusallıklar, yine duygusallıklar — argümanların yerine! Siyasi kurumlarımızda bunun benzerlerine her gün rastlanır. Muhalefetten biri kalkar, idarede, orduda, adliyede vb. bir su-i idareyi teşhir eder. Bunun üzerine bir başkası —mümkünse hükümetten biri— şöyle ilan eder: Bu tür saptamalar, devletin, ordunun, hanedanın ya da hattâ ulusun şerefini rencide eder. O hâlde doğru sayılmazlar. Bu duygular hakarete dayanamaz.

Çocuğun cinsel hayatı, elbette yetişkininkinden başkadır. Cinsel işlev, başlangıcından bize pek alışıldık gelen son biçimine kadar karmaşık bir gelişim geçirir. Özel hedefleri olan sayısız kısmi sevkten birleşerek yükselir, birkaç örgütlenme evresinden geçer ve sonunda üremenin hizmetine girer. Tekil kısmi sevklerin hepsi nihai sonuca eşit derecede elverişli değildir; saptırılmaları, yeniden biçimlendirilmeleri ve kısmen bastırılmaları gerekir. Böylesine geniş bir gelişim her zaman kusursuzca tamamlanmaz; gelişim ketlenmeleri, erken gelişim basamaklarına kısmi kazık çakmalar meydana gelir; daha sonra cinsel işlevin icrasına engeller çıktığında, cinsel yönelim —bizim dediğimizle libido— bu erken kazık çakma noktalarına memnuniyetle geri kaçar. Çocuk cinselliğinin ve onun olgunluğa dek dönüşümlerinin incelenmesi, bize, her zaman, bütün gerekli iğrenme belirtisiyle betimlenegelmiş ama ortaya çıkışı açıklanamamış sözde cinsel sapkınlıkların anlaşılmasının anahtarını da verdi. Bütün bu alan son derece ilginçtir; ama konuşmalarımız bakımından, size daha fazlasını anlatmam çok anlamlı olmayacaktır. Burada yol bulmak için, elbette anatomik ve fizyolojik bilgilere ihtiyaç vardır ki ne yazık ki bunların tümü tıp okulunda edinilemez; ama kültür tarihi ve mitolojiye aşinalık da aynı derecede vazgeçilmezdir.

“Bütün bunlardan sonra ben, çocuğun cinsel yaşamına yine de bir tasavvur getiremiyorum.”

Öyleyse konu üzerinde daha uzun oyalanacağım; zaten ondan kopmak bana kolay gelmiyor. Bakın, bana göre çocuk cinsel yaşamının en garip yanı şudur: Bütün o geniş gelişimini ilk beş yaşam yılı içinde tamamlar; oradan ergenliğe kadar uzanan dönemi, yani sözde gizil evreyi takip eder; bu evrede —normal olarak— cinsellik hiçbir ilerleme kaydetmez; tersine, cinsel yönelimler güçten düşer ve çocuk daha önce denemiş ya da bilmiş olduğu birçok şeyi bırakır ve unutur. Bu yaşam döneminde —cinsel hayatın erken çiçeklenişi solup gittikten sonra— ego’nun, utanç, tiksinti, ahlak gibi, daha sonraki ergenlik fırtınasına dayanması ve yeni uyanan cinsel arzuya mecralarını göstermesi için öngörülmüş tutumları biçimlenir. Cinsel hayatın bu sözde iki zamanlı başlangıcının, sinirsel hastalıkların ortaya çıkışıyla çok ilgisi vardır. İnsan dışında görülmüyor gibidir; belki de insanın nevrotik olma imtiyazının koşullarından biridir. Cinsel hayatın önzamanı, tıpkı psişik hayatın bilinçli yüzünün arka planı gibi, psikanalizden önce gözden kaçırılmıştı. Haklı olarak şunu sezeceksiniz: Bu ikisi de sıkı sıkıya birbirine aittir.

Cinselliğin bu erken dönemine ait içerikler, dışavurumlar ve başarımlar hakkında —alışıldık beklentinin hiç hazırlıklı olmadığı kadar— anlatılacak pek çok şey vardır. Örneğin: Küçük oğlanın, babası tarafından yenip yutulmaktan bu denli sık sık korktuğunu işiteceğinize kuşkusuz şaşıracaksınız. (Bu korkuyu cinsel yaşamın dışavurumları arasına yerleştiriyor oluşuma da şaşmıyor musunuz?) Ama sizi, okul yıllarınızdan belki hâlâ unutmadığınız mitolojik bir anlatıya anımsatmak isterim: Tanrı Kronos da çocuklarını yutar. Bu efsane, onu ilk duyduğunuzda size ne kadar tuhaf görünmüş olmalı! Ama sanırım, o vakitler hiçbirimiz bunun üzerine pek bir şey düşünmedik. Bugünse, kurdunki gibi yiyici bir hayvanın ortaya çıktığı nice masalı da anabilir ve bu hayvanda babanın bir kılık değiştirişini seçeceğimizden emin olabiliriz. Bu vesileyle sizi temin edeyim: Mitoloji ve masallar dünyası, bütünüyle ancak çocuğun cinsel yaşamının bilgisi sayesinde anlaşılır hâle gelir. Bu da, analitik çalışmaların böyle bir yan kazancıdır.

Hiç de az olmayacak bir şaşkınlıkla şunu da duyacaksınız: Erkek çocuk, babası tarafından cinsel organından yoksun bırakılma korkusuyla —iğdiş korkusuyla— azap çeker; öyle ki bu iğdiş korkusu, onun karakter gelişimi ve cinsel yöneliminin tayini üzerinde en güçlü etkiyi yapar. Burada da mitoloji, psikanalize inanmanız için size cesaret verecektir. Çocuklarını yutan o aynı Kronos, kendi babası Uranos’u da iğdiş etmişti ve ardından, ananın kurnazlığıyla kurtarılan oğlu Zeus tarafından, misilleme olarak iğdiş edilmiştir. Eğer psikanalizin çocukların erken dönem cinselliği hakkında anlattığı her şeyin analistlerin azgın fantazisinden türediğini varsaymaya eğilimliyseniz, en azından şunu teslim edin: Bu fantazi, ilkellik çağlarındaki insanlığın fantazi etkinliğinin ürettiğiyle aynı ürünleri yaratmıştır; mitler ve masallar da işte bu etkinliğin tortusudur. Daha ılımlı —ve muhtemelen daha isabetli— bir görüş ise şudur: Çocuğun psişik yaşamında bugün dahi, bir zamanlar insan kültürünün ilk çağlarında yaygın biçimde hüküm sürmüş olan aynı arkaik momentler saptanabilir. Nasıl ki embriyoloji bedenin gelişimi için çoktan göstermiştir, çocuk da kendi psişik gelişiminde soy tarihini kısaltılmış bir tarzda yineler.

Bir diğer erken çocukluk cinselliği niteliği şudur: onda aslında kadınsal cinsel organın henüz hiçbir rol oynamaması — çocuk için o daha keşfedilmemiştir. Bütün vurgu erkek uzuv üzerinde toplanır, bütün ilgi bunun bulunup bulunmadığına yönelir. Küçük kızın cinsel yaşamı hakkında, oğlanınkinden daha az şey biliyoruz. Bu farktan utanmamıza gerek yok; nitekim yetişkin kadının cinsel yaşamı da psikoloji için bir “karanlık kıta”dır. Ama şunu tespit ettik: kız, erkekinkine eşdeğer bir cinsel organın eksikliğini ağır biçimde hisseder, bu yüzden kendini daha aşağı görür ve bu “penis kıskançlığı” bir dizi tipik kadınsı tepkinin kaynağını oluşturur.

Çocuğa özgü bir başka şey de şudur: iki dışkısal gereksinim cinsel ilgiyle yüklüdür. Terbiye sonradan keskin bir ayrım geçirir, fakat fıkra pratiği bu ayrımı yeniden kaldırır. Bu bize iştah kaçırıcı görünebilir, ama bilindiği üzere, çocukta tiksintinin yerleşmesi epey zaman alır. Çocuk ruhunun serafî saflığını savunanlar dahi bunu inkâr etmemişlerdir.

Fakat dikkatimizi daha fazla hak eden başka hiçbir olgu yoktur ki, çocuğun cinsel dileklerini düzenli biçimde akrabalıkça kendisine en yakın kişilere yöneltmesi — yani ilk elde anne ile babaya, ardından kardeşlerine. Erkek çocuk için anne ilk sevgi nesnesidir, kız içinse baba; yeter ki aynı anda karşıt yönelimi de destekleyen bir çiftcinsiyetli yatkınlık bulunmasın. Öteki ebeveyn rahatsız edici bir rakip olarak algılanır ve azımsanmayacak sıklıkta güçlü bir düşmanlıkla anılır. Beni doğru anlayın: demek istediğim, çocuğun, yetişkinlerin ebeveyn-çocuk ilişkisinin özünü görmeyi pek sevdiği o türden bir şefkati yalnızca tercih edilen ebeveynden istemesidir değil. Hayır; analiz, çocuğun dileklerinin bu şefkatin ötesine geçerek, çocuğun tasavvur kudreti nereye kadar yetiyorsa, bizim duyumsal doyum diye kavradığımız her şeye yöneldiği hususunda en ufak bir kuşku bırakmaz. Çocuğun, cinslerin birleşmesinin gerçek mahiyetini asla tahmin edemeyeceğini anlamak kolaydır; onun yerine, kendi deneyim ve duyumlarından türetilmiş başka tasarımları ikame eder. Genellikle dilekleri, bir çocuk doğurmaya ya da — belirlenemez bir tarzda — bir çocuk meydana getirmeye niyetlenmede düğümlenir. Bir çocuk doğurma dileğinden, bilgisizliği içinde, erkek çocuk dahi kendini dışarıda tutmaz. Bu tüm ruhsal yapıya, meşhur Yunan efsanesini izleyerek, Ödip müşkülatı diyoruz. Normal olarak, cinsel erken dönemin sonunda bunun terk edilmesi, iyice sökülüp dönüştürülmesi gerekir; ve bu dönüşümün sonuçları, sonraki psişik yaşamda büyük edimlere namzettir. Ama bu, çoğunlukla yeterince köklü gerçekleşmez; ergenlik de o vakit bu müşkülatın yeniden canlanmasını çağırır ki, ağır sonuçlar doğurabilir.

Şaşıyorum, hâlâ susmanız dikkatimi çekiyor. Bu pekâlâ bir kabul anlamına gelemez. – Analiz, teknik terimi kullanacak olursak, çocuğun ilk nesne seçiminin ensestli olduğunu iddia ediyorsa, hiç kuşkusuz yine insanlığın en kutsal duygularını incitmiş olur ve buna tekabül eden ölçüde bir inançsızlığa, itiraza ve suçlamaya hazır olmalıdır. Bunların hepsini de bolca yaşamıştır. Çağdaşlarının nezdindeki itibarına, Ödip müşkülatının genel-insani, akıbet-bağlı bir formasyon olarak ortaya konulmasından daha çok zarar veren başka bir şey olmamıştır. Gerçi Yunan efsanesi de harfiyen aynı şeyi kastetmiş olmalıdır, ama günümüz insanlarının, ister okumuş ister okumamış olsun, ekseriyeti doğanın ensest imkânına karşı bir koruma olarak doğuştan bir tiksinti yerleştirdiğine inanmayı tercih eder.

Önce tarih bize yardım etsin. G. Julius Caesar Mısır’a girdiğinde, kısa sürede kendisi için pek manidar olacak genç kraliçe Kleopatra’yı, kendisinden de genç olan kardeşi Ptolemaios’la evli buldu. Bu, Mısır hanedanında olağanüstü bir şey değildi; aslında Yunan kökenli Ptolemaioslar, kendilerinden birkaç binyıl önceki selefleri olan eski Firavunların sürdürdüğü âdeti sadece devam ettiriyorlardı. Ne var ki bu yalnızca kardeşler arası ensesttir; bu da günümüzde nispeten daha yumuşak değerlendirilir. O halde yüzümüzü ilkçağ koşullarına dair baştan sona tanıklık sağlayan baş şahidimize, mitolojiye çevirelim. O, bize sadece Yunanların değil, tüm halkların efsanelerinin, baba ile kız ve hatta anne ile oğul arasındaki aşk ilişkileri bakımından son derece zengin olduğunu bildirir. Hem kozmoloji hem de kraliyet soylarının soyağaçları ensest üzerine temellenmiştir. Sizce bu şiirsel uydurmalar hangi maksatla oluşturulmuştur? Tanrıları ve kralları suçlu diye damgalayıp insan cinsinin nefretini onların üzerine çekmek için mi? Daha ziyade, ensest dileklerinin çok eski bir insani miras olduğundan ve hiçbir zaman bütünüyle aşılmadığından; öyle ki, sıradan insanların büyük çoğunluğu çoktan ondan vazgeçmek zorunda kalmışken, onun gerçekleştirilmesini hâlâ tanrılara ve onların nesline yakıştırdıklarından. İşte tarihin ve mitolojinin bu öğretileriyle tam bir uyum içinde, tek tek bireyin çocukluğunda ensest dileğinin bugün dahi mevcut ve etkili olduğunu buluyoruz.

“Size, çocuk cinselliği hakkında bütün bunları benden esirgemek istediniz diye gücenebilirdim. Bana, özellikle insanlığın ilk-tarihine (urgeschichte) temasları nedeniyle pek ilginç görünüyor.”

Korktum, niyetimizden bizi epey uzağa sürükleyecekti. Ama belki yine de kendi yararı olur.

“Şimdi söyleyin bana, çocukların cinsel yaşamına dair analitik sonuçlarınız için elinizde ne tür bir güvence var? Kanaatiniz yalnızca mitoloji ve tarihle olan uygunluklara mı dayanıyor?”

Ah, asla. Doğrudan gözleme dayanıyor. Şöyle gelişti: Önce, yetişkinlerin analizlerinden —yani olaydan yirmi ile kırk yıl sonra— cinsel çocukluk içeriğini çıkarsamıştık. Sonra analizleri bizzat çocukların üzerinde yürüttük ve aradan geçen süre boyunca üst üste binmiş örtmeler ve biçim bozucu etkiler olmasına rağmen, onlarda her şeyin tahmin ettiğimiz gibi doğrulanmasına azımsanmayacak bir zafer olarak tanık olduk.

“Ne, küçük çocukları analize mi aldınız, altı yaşından küçük çocukları mı? Bu hiç mümkün mü ve bu çocuklar için epey sakıncalı olmaz mı?”

Gayet iyi gidiyor. Dört beş yaşındaki böyle bir çocuğun içinde şimdiden neler olup bittiğine inanmak güçtür. Çocuklar bu yaşta zihnen pek hareketlidirler; cinsel erken dönem onlar için aynı zamanda entelektüel bir çiçeklenme devridir. Gizil evreye girişle birlikte zihnen de ketlenmiş, daha aptal hâle geldikleri izlenimini ediniyorum. Pek çok çocuk o andan itibaren bedensel cazibesini de yitirir. Erken analizden doğabilecek zarara gelince, size şunu bildirebilirim: Bu denemenin neredeyse yirmi yıl önce göze alındığı ilk çocuk, o zamandan beri sağlıklı ve yetkin bir genç adam hâline geldi; ağır psişik travmalara rağmen ergenliğini yakınmadan geçirmiştir. Erken analizin diğer “kurbanları”nın da umarım ondan aşağı kalır bir hâli olmaz. Bu çocuk analizlerine türlü türlü ilgi bağlanıyor; gelecekte daha da büyük önem kazanabilmeleri mümkündür. Kuram bakımından değerleri zaten tartışma dışıdır. Yetişkinlerin analizlerinde kararsız kalan sorular hakkında tereddütsüz bilgiler verirler ve böylece analisti, kendisi için sonuçları ağır olacak yanılgılardan korurlar. Nevrozu biçimlendiren momentleri tam iş başındayken ansızın yakalarsınız ve onları gözden kaçırmanız mümkün olmaz. Ne var ki çocuğun iyiliği için, analitik etkilenimin terbiye edici tedbirlerle kaynaştırılması zorunludur. Bu teknik hâlâ kendi ayrıntılı biçimlenişini beklemektedir. Pratik bir ilgi ise şu gözlemle uyanır: Çocuklarımızın çok büyük bir kısmı gelişimleri sırasında belirgin biçimde nevrotik bir evre geçirir. Görmeyi daha keskin öğreneli beri, çocuk nevrozunun istisna değil, kural olduğunu söylemeye meyleder olduk; sanki çocukluk yatkınlığından toplumsal kültüre giden yolda bundan kaçınılamıyormuş gibi. Çoğu durumda bu çocukluk yıllarının nevrotik atakları kendiliğinden aşılır; yine de ortalama sağlıklı olanlarda dahi düzenli biçimde iz bırakıp bırakmadığı sorusu baki. Buna karşılık, daha sonra nevrotik olanların hiçbirinde, o vakitler pek de göze batmamış olması gerekmeyen çocukluk hastalığıyla bağlantının eksik kaldığını görmeyiz. Tıpkı bununla bütünüyle benzeşik bir tarzda, sanırım bugün dâhiliye hekimleri her insanın çocukluğunda bir kez tüberküloz geçirdiğini iddia ediyorlar. Nevrozlar içinse aşı bakış açısı elbette söz konusu değildir; yalnızca yatkınlık (predispozisyon) söz konusudur.

Sorularınıza, güvencelere dair olanınıza dönmek istiyorum. Böylece, çocuklar üzerine yaptığımız doğrudan analitik gözlem sayesinde, yetişkinlerin çocukluklarına ilişkin bildirdiklerini doğru yorumlamış olduğumuza pek genel bir tarzda kanaat getirdik. Ama bir dizi vakada bize başka türden bir teyit daha imkânlı hâle geldi. Analiz malzemesinden, hastaların bilinçli anısının hiçbir şey saklamadığı bazı dışsal seyirleri, çocukluk yıllarının etkileyici olaylarını yeniden kurmuştuk ve sonra, ebeveynlere ve bakıcılara danışmaya elverişli şanslı rastlantılar bize, bu yoldan çıkarılmış bu vakaların gerçekten de tam da öyle cereyan etmiş olduğuna dair çürütülemez kanıt sağladı. Bu, elbette pek sık başarılamadı; ama nerede olup bitti ise, ezici bir etki yaptı. Bilmelisiniz: böyle unutulmuş çocukluk yaşantılarının doğru rekonstrüksiyonu, ister nesnel bir teyide izin versin ister vermesin, her zaman büyük bir terapötik etki yapar. Bu olaylar, önemlerini kuşkusuz şu olguya borçludurlar: öylesine erken vuku bulmuşlardır ki, hâlâ pek zayıf olan ego üzerinde travmatik etkiler yapabilmişlerdir.

“Peki analiz yoluyla bulunması gereken ne tür olaylar söz konusu olabilir?”

Çeşit çeşit. Her şeyden önce, çocuğun filizlenmekte olan cinsellik yaşamını kalıcı olarak etkileyebilecek mahiyetteki izlenimler: yetişkinler arasındaki cinsel muamelelere dair gözlemler ya da bir yetişkinle yahut başka bir çocukla yaşanmış kendi cinsel tecrübeleri — hiç de az rastlanır vakalar değildir bunlar —; bunun ardından, çocuk tarafından o sırada ya da ancak sonradan anlaşılmış, ona gizemli veya tüyler ürpertici şeyler hakkında bir açıklama sunduğuna inandığı konuşmaları işitmesi; ayrıca, çocuğun bizzat kendi söyleyiş ve edimleri ki, bunlar onun öteki kişilere karşı kayda değer bir şefkatli ya da düşmanca yönelişini kanıtlar. Analizde özel bir önem taşıyan şey, çocuğun unutulmuş kendi cinsel etkinliğini yeniden hatırlatabilmek ve bununla bağlantılı olarak, buna bir son vermiş olan yetişkinlerin karışmasını ortaya koyabilmektir.

“Bu, uzun zamandır sormak istediğim bir soruyu dile getirmem için benim açımdan tam fırsat: Öyleyse, sizin dediğiniz gibi, analizin başlamasından önce gözden kaçmış olan bu erken dönemde çocuğun ‘cinsel etkinliği’ nelerden ibarettir?”

Şaşırtıcı biçimde, bu cinsel etkinliğin düzenli ve esaslı yanı gözden kaçmış değildi; yani pek de şaşırtıcı değil: gözden kaçırılabilecek gibi değildi zaten. Çocuğun cinsel kıpırtıları, en başlıca ifadelerini, kendi genitalini uyarma yoluyla yapılan özdoyumda bulur; gerçekte bunun erkeksel payında. Bu çocukça “yaramaz”lığın olağanüstü yaygınlığı her zaman yetişkinlerin malumuydu; bu fiilin kendisi ağır bir günah sayılır ve sıkı bir şekilde kovuşturulurdu. Çocukların sözde edepsiz eğilimlerine dair bu gözlemi — zira çocuklar bunu, kendi söyledikleri gibi, hoşlarına gittiği için yaparlar — onların doğuştan saflığı ve şehvetsizliği teorisiyle nasıl bağdaştırabildikleri hususunda bana bir şey sormayın. Bu muammayı muarız taraftan çözmeyi talep edin. Bizim açımızdan daha mühim bir mesele kendini gösterir: Erken çocukluğun cinsel etkinliğine karşı nasıl bir tutum takınılmalıdır? Onun bastırılmasıyla üstlenilen mesuliyet bilinir; ama onu kayıtsız şartsız serbest bırakmaya da cesaret edilemez. Daha alt kültür basamaklarındaki topluluklarda ve kültür uluslarının alt tabakalarında çocukların cinselliğinin serbest bırakılmış göründüğü olur. Bununla muhtemelen ileride bireysel nevrozlara yakalanmaya karşı güçlü bir koruma sağlanmıştır; ama aynı anda kültürel başarılara ehliyet bakımından fevkalade bir yitim de söz konusu değil midir? Birçok şey, burada yeni bir Scylla ile Charybdis’in önünde durduğumuzu düşündürür.

Ne var ki, nevrotikler arasında cinsellik yaşamının tetkiki yoluyla uyarılan ilgilerin şehvet uyandırmaya elverişli bir atmosfer yaratıp yaratmadığı meselesini ise, doğrusu, kendi yargınıza bırakmaya cüret ederim.

Bölüm V

“Sanırım niyetinizi anlıyorum. Bana, analizi icra etmek için insanın ne tür bilgiler gereksindiğini göstermek istiyorsunuz ki, sadece doktorun buna yetkili olup olmadığına hükmedebileyim. Peki, şimdiye dek pek az Tıbbi olan geçti, çokça Psikoloji ve bir parça Biyoloji yahut Cinsellikbilim. Ama belki daha sona varmamışızdır?”

Elbette değil, doldurulacak boşluklar hâlâ kalıyor. Sizden bir ricada bulunabilir miyim? Şimdi bir analitik tedaviyi nasıl tasavvur ettiğinizi bana tasvir eder misiniz? Sanki onu bizzat sizin uygulamanız gerekecekmiş gibi?

“Peki, bu iyi olabilir. Gerçekten de anlaşmazlık konumuzu böyle bir deneyle karara bağlamak niyetinde değilim. Ama size bu iyiliği yapmak isterim, sorumluluk zaten sizin üzerinize düşerdi. Öyleyse varsayıyorum ki hasta bana geliyor ve yakınmalarından şikâyet ediyor. Kendisine, eğer talimatlarıma uymak isterse, şifa ya da iyileşme vaat ediyorum. Ondan, bildiği ve aklına gelen her şeyi bana en yüksek içtenlikle söylemesini ve bu niyetten, bazı şeyleri söylemek kendisine nahoş olsa bile, vazgeçmemesini talep ediyorum. Bu kuralı iyi bellemiş miyim?”

Evet, şunu da eklemelisiniz: aklına gelenin önemsiz ya da saçma olduğunu düşünse bile.

“Onu da. Sonra anlatmaya başlar ve ben dinlerim. E, sonra? Onun bildirdiklerinden, ego’su henüz zayıfken karşısına çıktıkları ve onlarla uğraşmak yerine onlardan korktuğu için hangi izlenimleri, yaşantıları, arzu devinimlerini bastırdığını sezgilerim. Bunu benden öğrendiğinde, kendini o zamanki durumların içine yerleştirir ve şimdi benim yardımımla bunu daha iyi biçimde halleder. O vakit ego’sunun zorunlu kaldığı kısıtlamalar ortadan kalkar ve o da düzelmiş olur. Böyle midir?”

Bravo, bravo! Görüyorum ki, bana yine bir hekîm olmayan birini analist olarak yetiştirdiğim suçlaması yapılabilecek. Bunu kendinize pekâlâ mal etmişsiniz.

“Sadece sizden duyduğumu, sanki ezberlenmiş bir şeyi söyler gibi tekrarladım. Bunu nasıl yapacağımı zaten gözümde canlandıramıyorum ve böyle bir işin niçin aylar boyunca her gün bir saat gerektirmesi gerektiğini hiç anlamıyorum. Sıradan bir insan genellikle o kadar çok şey yaşamamıştır ve çocuklukta bastırılan şey de muhtemelen bütün vakalarda aynı olan değil midir?”

Analizin gerçek icrasında daha neler neler öğrenilir. Mesela: Hastanın yaptığı bildirilerden, unuttuğu yaşantılara, bastırdığı sevk devinimlerine varmayı o kadar da basit bulmazdınız. Size, ilkin sizin için de onun için olduğu kadar az anlam taşıyan bir şey söyler. Analizan’ın kurala itaatle size sunduğu malzemeyi çok özel bir tarzda kavramaya karar vermek zorunda kalacaksınız. Nitekim, tıpkı belirli işlemlerle içindeki kıymetli metalin elde edildiği bir cevher gibi. O zaman, belki aranan kıymetli maddeden az bulunan, ama çok ton cevheri işlemeye de hazırlıklı olursunuz. Kürün uzun uzadıya sürmesine dair ilk gerekçe burada bulunur.

“Ama bu ham maddeyi, sizin benzetmenizde kalacak olursak, nasıl işler insan?”

Hastanın bildirilerinin ve aklına gelenlerin, arananın sadece çarpıtmaları, adeta ima’ları olduklarını, bunlardan perdenin gerisinde neyin saklı olduğunu sizin tahmin etmeniz gerektiğini varsayarak. Tek kelimeyle, bu malzemeyi –ister anılar, ister aklına gelenler veya rüyalar olsun– önce yorumlamalısınız. Bu da elbette, dinlerken bilgi birikiminiz sayesinde içinizde oluşmuş beklentileri göz önünde tutarak yapılır.

“Yorumlamak! Bu berbat bir kelime. Bunu hoş duymuyorum, bununla bütün güvenimi elimden alıyorsunuz. Her şey benim yorumuma bağlıysa, doğru yorumladığıma kim kefil olur? O zaman her şey keyfî irademe bırakılmış demektir.”

Ağırdan alın, durum o kadar vahim değil. Kendi ruhsal süreçlerinizi niçin, başkasınınkiler için tanıdığınız nizamilikten muaf tutmak istiyorsunuz? Eğer belli bir özdisiplin kazanmış ve belirli bilgiye sahip olmuşsanız, yorumlarınız kişisel hususiyetlerinizden etkilenmeden doğruya isabet edecektir. Bu işin bu kısmı için analistin kişiliğinin önemsiz olduğunu söylemiyorum. Herkeste eşit ölçüde bulunmayan, bilinçdışında bastırılmış olana karşı belirli bir ince işitme söz konusudur. Ve her şeyden önce burada analistin, derinlere inen kendi analizinden geçerek analitik malzemeyi önyargısız kabul etmeye liyakat kazanma yükümlülüğü bağlanır. Yine de bir şey baki kalır ki, bu da astronomik gözlemlerdeki “kişisel denklem”e denktir; bu bireysel moment psikonalizde her zaman başka yerlerden daha büyük bir rol oynayacaktır. Anormal bir insan düzgün bir fizikçi olabilse bile, analist olarak, psişik hayatın imgelerini çarpıtmadan kavramada, kendi anormalliği tarafından engellenecektir. Kimseye anormalliği kanıtlanamayacağı için, saikbilimin konularında genel bir uzlaşmaya varmak özellikle güç olacaktır. Bazı psikologlar hatta bunun tümden umutsuz olduğu ve her kaçığın kaçıklığını hikmet diye ileri sürme konusunda eşit hakka sahip bulunduğu kanaatindeler. İtiraf ederim, ben bu hususta daha iyimserim. Deneyimlerimiz gösteriyor ki psikolojide de hayli tatmin edici uzlaşmalar sağlanabiliyor. Her araştırma alanının kendine mahsus bir güçlüğü var ve biz de bunu gidermeye çabalamalıyız. Ayrıca, analizin yorumlama sanatında da, tıpkı başka bilgi alanlarında olduğu gibi, öğrenilecek şeyler vardır; mesela, sembollerle kendine özgü dolaylı sunumla ilgili olanlar.

“Peki, artık düşüncede bile bir analitik tedavi üstlenmeye hevesim kalmadı. Kim bilir, daha ne sürprizler beni beklerdi.”

Böyle bir niyetten vazgeçmekle doğru ediyorsunuz. Ne kadar eğitim ve alıştırmanın daha gerektiğini fark ediyorsunuz. Doğru yorumları bulduğunuzda yeni bir görev peyda olur. Yorumunuzu hastaya başarı umuduyla iletmek için doğru ânı beklemek zorundasınız.

“Her defasında doğru ân nasıl tanınır?”

Bu, deneyimle pek ince bir hale getirilebilen bir takt meselesidir. Analizi kısaltma gayretiyle, yorumlarınızı bulur bulmaz hastanın yüzüne fırlatarak ağır bir hata işlersiniz. Bununla onda direnç, reddetme, öfke dışavurumları elde eder, ama ego’sunun bastırılmış olana el koymasını başaramazsınız. Kural, onun, sizin yorum önerinizin kılavuzluğunda artık sadece birkaç adım atması gerekecek kadar ona yaklaşana dek beklemektir.

“Bunu asla öğrenemeyeceğimi sanıyorum. Peki, yorumda bu ihtiyatları gözettiysem, sonra ne olur?”

O vakit, hiç hazırlıklı olmadığınız bir keşif yapmak kaderiniz olacaktır.

“O da ne olurdu?”

Hastanız konusunda yanıldığınızı, yardımına ve uysallığına hiç de güvenemeyeceğinizi, ortak çalışmaya her türlü güçlüğü çıkarmaya hazır olduğunu, tek kelimeyle: onun aslında iyileşmek istemediğini.

“Hayır, bu şimdiye kadar anlattıklarınızın en çılgıncası! Buna inanmıyorum. Bu kadar ağır acı çeken, yakınmalarını bu denli dokunaklı biçimde dile getiren, tedavi için bu kadar büyük özverilerde bulunan hasta, iyileşmek istemeyecek öyle mi! Bunu elbette o anlamda söylemiyorsunuz.”

Sakin olun, öyle demek istiyorum. Söylediğim doğrudur; gerçi tamamı değil, ama hakikatin çok dikkate değer bir parçasıdır. Hasta elbette iyileşmek ister, ama aynı zamanda istemez de. Ego’su birliğini yitirmiştir, bu yüzden bir tekil irade gösteremez. Başka türlü olsaydı nevrotik olmazdı.

“›Tedbirli olsaydım, adım Tell olmazdı‹.”

Bastırılmış olanın dölleri ego’suna yarıp girmiş, orada yerlerini sağlamlaştırmışlardır ve kökenleri itibarıyla bu güdülerin eğilimleri üzerinde ego’nun bastırılanın kendisi üzerinde sahip olduğundan daha fazla hâkimiyeti yoktur; çoğu zaman onlardan haberi de yoktur. Bu hastalar özel bir türdendir ve alışık olduğumuz hesapların dışında güçlükler çıkarırlar. Bütün toplumsal kurumlarımız, iyi ya da kötü diye sınıflandırılabilecek, ya kendi işlevini yerine getiren ya da aşırı güçlü bir etkiyle devreden çıkarılmış, birbiriyle uyumlu, normal ego’ya sahip kişiler üzerine biçimlenmiştir. Bu yüzden hukuksal alternatif şudur: sorumlu ya da sorumsuz. Tüm bu kararlar nevrotiklere uymaz. İtiraf etmek gerekir, toplumsal talepleri onların psikolojik durumuna uydurmak zordur. Bunu büyük ölçekte son savaşta tecrübe ettik. Hizmetten kaçınan nevrotikler simülant mıydı, değil miydi? İkisi deydi. Onları simülant muamelesi yapıp hastalığı pek rahatsız edici kıldığınızda iyileşiyorlardı; sözde düzelmiş olanları hizmete gönderdiğinizde ise derhal hastalığa kaçarak sığınıyorlardı. Onlarla yapılacak hiçbir şey yoktu. Sivil hayatın nevrotiklerinde de aynısıdır. Hastalıklarından yakınırlar, ama ondan sonuna kadar yararlanırlar ve onu ellerinden almak istediğinizde, atasözüne konu dişi aslanın yavrusunu savunuşu gibi onu savunurlar; bu çelişkiden ötürü onları kınamanın da bir anlamı yoktur.

“Ama o zaman bu zorlu insanları hiç tedavi etmemek, kendi hallerine bırakmak en iyisi olmaz mı? İnanamıyorum, her bir hasta için bu kadar çok çaba harcamaya değer olduğunu; sizin ima ettiklerinize göre bunun gerektiğini varsaymam lazım.”

Önerinizi onaylayamam. Hayatın karmaşıklıklarını kabullenmek, onlara direnmekten elbette daha doğrudur. Tedavi ettiğimiz her nevrotik analizin harcına değmeyebilir, ama aralarında çok değerli kişiler de vardır. Amacımız, ruhsal donanımı bu denli yetersiz olan insan bireylerinin kültür hayatının karşısına mümkün olduğunca az sayıda çıkmasını sağlamak olmalı; bu yüzden çok deneyim toplamamız, çok şey anlamayı öğrenmemiz gerekir. Her analiz öğretici olabilir, bize yeni açıklamalar kazandırabilir; tek tek hastaların kişisel değerinden tümüyle bağımsız olarak.

“Ama eğer hastanın ego’sunda, hastalığı elinde tutmak isteyen bir irade oluştuysa, bunun da neden ve saiki olmalı, bir şeyle kendini gerekçelendirebilmelidir. Oysa insanın niçin hasta olmak isteyeceği, bundan ne elde ettiği hiç anlaşılır değil.”

Ah, pek de uzak değildir bu. Hizmetten muaf kaldıkları için hasta sayılan savaş nevrotiklerini düşünün. Sivil hayatta, hastalık, meslekteki yetersizliğini ve başkalarıyla rekabetteki acziyetini mazur göstermek için bir koruma olarak kullanılabilir; aile içinde ise başkalarını kurbanlara ve sevgi kanıtlarına zorlamak, yahut onlara kendi iradesini dayatmak için bir araç olarak. Bunların hepsi oldukça yüzeyde yatar; bunları “hastalık kazancı” diye bir araya toplarız; tuhaf olan tek şey, hastanın, yani ego’sunun, bu tür saiklerin tüm zincirinden ve bunlara uygun davranışlarından yine de hiçbir şey bilmemesidir. Bu eğilimlerin etkisi, ego’yu onlardan haberdar olmaya zorlamak suretiyle püskürtülür. Ama hastalığa tutunmanın bunun kadar kolay halledilemeyen, daha derinde yatan başka saikleri de vardır. Ne var ki bu sonuncular, psikolojik kurama yeni bir çıkış yapmadan anlaşılamaz.

“Anlatın anlatın, artık biraz daha teori fazla gelmez.”

Size ego ile Es arasındaki ilişkiyi açıklarken, ruhsal aygıt öğretisinin önemli bir parçasını atlamıştım. Ego’nun içinde bizzat farklılaşmış özel bir merciin bulunduğunu varsaymaya zorlandık; buna da üstben diyoruz. Bu üstben’in ego ile Es arasında özel bir konumu vardır. Ego’ya aittir, onun yüksek psikolojik örgütlenimini paylaşır, ama Es’le özellikle sıkı bir ilişki içinde durur. Gerçekte, Es’in ilk nesne yatırımlarının tortusudur o; Ödip müşkülatının kaldırılmasından sonra onun mirasçısıdır. Bu üstben ego’nun karşısına dikilip ona bir nesneymiş gibi muamele edebilir ve çoğu kez ona çok sert davranır. Ego için, üstben ile uzlaşı içinde kalmak, Es’le olduğu kadar önemlidir. Ego ile üstben arasındaki ayrışmalar ruhsal hayat için büyük önem taşır. Artık sezmişsinizdir, üstben, vicdan dediğimiz fenomenin taşıyıcısıdır. Ruhsal sağlık açısından, üstben’in normal biçimde teşekkül etmiş, yani yeterince gayrışahsi hale gelmiş olması çok önemlidir. Tam da bu, Ödip müşkülatı doğru dönüşümü yaşamamış olan nevrotikte söz konusu değildir. Onun üstben’i ego’nun karşısında hâlâ baba gibi katı durur ve ahlâkı, ilkel bir tarzda, ego’nun üstben tarafından cezalandırılmasına izin vermesinde ifa olunur. Hastalık, bu “öz-cezalandırma”nın aracı olarak kullanılır; nevrotik, bir suçluluk duygusu tarafından yönetiliyormuş gibi davranmak zorundadır ki, bu duygunun tatmini için hastalık, ceza olarak gereklidir.

“Bu gerçekten çok esrarengiz geliyor. En tuhaf olanı da, hastanın, vicdanının bu kudretinin de bilincine gelmemesi gerektiğidir.”

Evet, biz ancak bütün bu önemli ilişkilerin anlamını takdir etmeye başlıyoruz. Bu yüzden anlatımım bu kadar müphem olmak zorunda kaldı. Şimdi sürdürebilirim. İyileşme işine karşı koyan bütün güçlerin hepsine hastanın “dirençleri” diyoruz. Hastalık kazancı böylesi bir direncin kaynağıdır; “bilinçdışı suçluluk duygusu” ise üstbenin direncini temsil eder, o en güçlü ve bizim en çok çekindiğimiz etkendir. Tedavide daha başka dirençlerle de karşılaşırız. Eğer ego ilk döneminde, korku yüzünden bir bastırma gerçekleştirmişse, bu korku varlığını sürdürür ve ego bastırılmış olana yaklaşmak zorunda kaldığında şimdi bir direnç olarak kendini gösterir. Son olarak, on yıllar boyunca belirli bir yolu izlemiş bir sevk sürecinin, kendisine açtığımız yeni yola birden girmesinin güçsüzlükler doğurmadan olup biteceği düşünülemez. Buna da Es’in direnci denebilir. Analitik tedavi boyunca bütün bu dirençlere karşı mücadele bizim başlıca işimizdir; buna kıyasla, yorumların görevi geri planda kalır. Ne var ki bu mücadele ve dirençlerin aşılması sayesinde hastanın egosu da değişir ve güçlenir; böylece tedavinin bitiminden sonra onun gelecekteki davranışına huzurla bakabiliriz. Öte yandan şimdi uzun tedavi süresine neden ihtiyaç duyduğumuzu anlıyorsunuz. Gelişme yolunun uzunluğu ve malzemenin zenginliği belirleyici olan değildir; asıl önemli olan yolun açık olup olmamasıdır. Barış zamanında birkaç tren saati içinde uçup geçilen bir hatta, bir ordu, eğer orada düşmanın direncini kırmak zorundaysa, haftalarca tutulabilir. Böylesi mücadeleler psişik yaşamda da zaman tüketir. Ne yazık ki belirtmek zorundayım: analitik tedaviyi kapsamlı biçimde hızlandırmaya yönelik bütün çabalar şimdiye dek başarısız olmuştur. Onu kısaltmanın en iyi yolu, doğru düzgün uygulanmasıdır.

“Eğer bir vakit, sizin işinize çomak sokma hevesine kapılıp da bizzat bir başkasına analiz yapmayı deneyecek olsaydım, dirençlere dair bildirdikleriniz beni bundan vazgeçirirdi. Ama hani şu özel kişisel etki vardı ya, onu kabul ettiğinizi söylemiştiniz; o, dirençlere karşı gelmez mi?”

Şimdi onu sormanız iyi oldu. Bu kişisel etki bizim en güçlü dinamik silahımızdır; duruma yeni kattığımız ve onun akmasını sağladığımız şey budur. Aydınlatmalarımızın entelektüel içeriği bunu başaramaz; çünkü çevrenin bütün önyargılarını paylaşan hasta, bilimsel eleştirmenlerimizin bize inanmadıkları gibi, bize inanmak zorunda değildir. Nevrotik, analiste inanç duyduğu için işe koyulur ve analistin kişiliğine yönelik özel bir duygusal ayarlanmaya girdiği için ona inanır. Çocuk da yalnızca bağlandığı kişilere inanır. Bu olağanüstü büyük “telkin edici” etkiyi neye kullandığımızı size zaten söylemiştim. Belirtileri bastırmaya değil —ki bu, analitik yöntemi öteki psikoterapi usullerinden ayırır—, aksine bir sevk gücü olarak, hastanın egosunu dirençlerini aşmaya sevk etmeye yarar.

“Peki, bu başarıldığında artık her şey yolunda gitmez mi?”

Evet, gitmesi gerekir. Ama beklenmedik bir karmaşıklık ortaya çıkar. Belki de analist için en büyük sürpriz, hastanın ona yönelttiği duygusal ilişkinin çok tuhaf bir türden olmasıdır. Analiz yapmayı ilk deneyen hekim —bu ben değildim— bu olguya çarpmış ve onda yolunu şaşırmıştı. Çünkü bu duygusal ilişki —sözü açıkça söylemek gerekirse— bir âşık olma doğasındandır. Tuhaf, değil mi? Üstelik analistin bunu kışkırtmak için hiçbir şey yapmadığını, tersine insani bakımdan hastadan çok daha uzak durduğunu, kendi kişiliğini belli bir rezervle çevrelediğini de hesaba katarsanız. Ve daha ileride öğreneceksiniz ki, bu garip aşk ilişkisi bütün öteki reel elverişlilikleri göz ardı eder, kişisel çekimin, yaşın, cinsiyetin ve toplumsal statünün bütün çeşitlenmelerini aşar. Bu sevgi doğrudan doğruya zorunludur. Öyle ki, spontan âşık olmanın bu karakteri başka yerlerde yabancı kalmak zorunda değildir. Bilirsiniz, bunun tersi de sıklıkla görülür; ama analitik durumda bu özellik, durumun içinde makul bir açıklama bulmaksızın, büsbütün düzenli biçimde yerini alır. Sanılabilir ki, hastanın analistle ilişkisinden, ilki için, belli bir ölçüde saygı, güven, minnet ve insani bir sempati dışında bir şey çıkmamalıydı. Onun yerine, hastalıklı bir görünüm izlenimi de veren bu âşık olma durumu çıkıverir.

“Ben olsam şöyle düşünürdüm: Bu, sizin analitik niyetleriniz için elverişli olmalı. İnsan sevince uysal olur ve öteki tarafın hatırı için elinden geleni yapar.”

Evet, başta elverişlidir; ama daha sonra, bu âşık olma derinleştikçe, onun doğasının analizin göreviyle bağdaşmayan bütün yanları ortaya çıkar. Hastanın sevgisi itaat etmekle yetinmez; talepkâr olur, şefkatli ve cinsel doyumlar ister, münhasırlık talep eder, kıskançlık geliştirir; niyetlerine ulaşamadığında düşmanlığa ve intikama hazır oluş denilen öteki yüzünü gitgide açıkça gösterir. Aynı zamanda, her âşık olmanın yaptığı gibi, öteki bütün psişik içerikleri geri iter; tedaviye ve iyileşmeye olan ilgiyi siler; kısacası, artık bundan şüphe edemeyiz: nevrozun yerine geçmiş, ve çalışmamız, bir hastalık biçimini bir başkasını sürerek ortadan kaldırma sonucunu vermiştir.

“Bu gerçekten umutsuzca geliyor. Peki o zaman ne yapılır? Analizi bırakmalı. Ama siz dediğinize göre böyle bir sonuç her durumda ortaya çıkıyorsa, o halde hiçbir analiz yapılamazdı.”

Önce bu durumdan yararlanıp ondan öğrenelim. Böylece elde ettiklerimiz bize onu denetlemekte yardım edebilir. Herhangi bir içerikteki bir nevrozu, hastalıklı bir âşık olma durumuna dönüştürmeyi başarabilmemiz dikkat çekici değil mi?

Nevrozun temelinde anormalce kullanılmış bir aşk yaşamının bulunduğu yönündeki kanaatimiz, bu deneyimle sarsılmaz biçimde pekiştirilmelidir. Bu kavrayışla yeniden sağlam basarız; artık, bizzat bu âşık olmayı analizin nesnesi yapmaya cesaret edebiliriz. Bir başka gözlem daha yaparız. Analitik âşık olma her vakada, benim çizdiğim kadar açık ve çarpıcı biçimde dışavurulmaz. Peki bu neden olmaz? Bunu çok geçmeden anlarsınız. Âşık olmasının tam-duyumsal ve düşmanca yanları kendini göstermek istedikçe, hastanın bunlara karşı direnci de uyanır. Onlarla savaşır, onları bastırmaya çalışır; hem de gözümüzün önünde. Ve şimdi süreci anlarız. Hasta, analiste yönelik âşık olma formu içinde, daha önce bir kez yaşadığı psişik yaşantıları yinelemektedir — yani onda hazır beklemekte olan ve nevrozunun ortaya çıkışıyla sıkı sıkıya bağlı olan psişik konumlanışları analiste aktarmıştır. O, o zamanki savunma eylemlerini de gözümüzün önünde yineler; en çok da, o unutulmuş yaşam döneminin bütün akıbetlerini, analistle olan ilişkisinde yinelemek ister. Bize gösterdiği şey, demek ki, mahrem yaşam öyküsünün çekirdeğidir; bunu, anımsamak yerine, sanki şimdiymiş gibi, tutulur-kavranır biçimde yeniden-üretir. Böylelikle aktarım-aşkının gizemi çözülmüş olur ve analiz, kendisi için bu kadar tehdit edici görünen yeni durumun yardımıyla sürdürülebilir.

“Bu epey marifetli. Peki, hasta size, âşık olmadığına, sadece eski bir parçayı yeniden oynamaya zorlandığına bu kadar kolay inanır mı?”

Artık her şey buna bağlıdır ve “aktarım”ın kullanılışında tam bir ustalık, bunu başarmak için şarttır. Görüyorsunuz: analitik tekniğe yönelik talepler burada en yüksek düzeye çıkar. Burada en ağır hatalar işlenebilir ya da en büyük başarılar güvenceye alınabilir. Güçlüklerden kaçınmak için aktarımı bastırmak ya da ihmal etmek girişimi, budalalık olurdu; başka ne yapılmış olursa olsun, onun adı analiz olmazdı. Hastayı, aktarım-nevrozunun tatsızlıkları çıkar çıkmaz göndermek, akıllıca olmadığı gibi korkaklıktır da; bu, sanki ruhları çağırmışsınız da, görünür görünmez kaçmışsınız gibi bir şey olur. Gerçi kimi zaman gerçekten başka türlü davranılamaz; zincirlerinden boşalmış aktarımın baş edilemediği ve analizin kesilmesi gereken vakalar vardır; ama en azından bu kötü ruhlarla bütün gücümüzle boğuşmuş olmalıyız. Aktarımın taleplerine boyun eğmek, hastanın şefkatli ve cinsel doyum arzularını yerine getirmek, yalnızca haklı olarak ahlaki kaygılar nedeniyle yasaklanmış olmakla kalmaz; analitik niyete erişmek bakımından teknik bir araç olarak da büsbütün yetersizdir. Nevrotik, onda önceden hazırlanmış bilinçdışı bir klişenin düzeltilmemiş yinelemesini yaşama olanağı tanıyarak iyileştirilemez. Onunla pazarlıklara girip, analize daha fazla katılımı karşılığında kısmî doyumlar sunduğunuzda, sakın, hasta sigortacıyı yola getirmeye çalışan din adamının düştüğü gülünç duruma düşmeyesiniz. Hasta yine yola gelmez; ama din adamı “sigortalı” çıkar. Aktarım durumundan tek mümkün çıkış yolu, onu hastanın geçmişine geri bağlamaktır; geçmişini gerçekten nasıl yaşadıysa ya da fantazisinin dilek-gerçekleştirici etkinliğiyle nasıl biçimlendirdiyse öyle. Ve bu da analistin çokça ustalık, sabır, sükûnet ve özveri göstermesini gerektirir.

“Peki sizce nevrotik, aktarım-aşkısının örneğini nerede yaşamıştır?”

Çocukluğunda; kural olarak da bir ebeveynle ilişkisinde. Bu en erken duygusal ilişkilere ne denli önem atfetmek zorunda kaldığımızı anımsıyorsunuz. Böylece daire kapanmış oluyor.

“Nihayet bitirdiniz mi? Sizden duyduklarımın bolluğundan biraz sersemledim. Bana yalnızca şunu söyleyin: Analizin uygulanması için gerekli olanları insan nerede ve nasıl öğrenir?”

Şu anda psikanaliz öğretiminin verildiği iki enstitü var. İlki Berlin’de, oradaki birliğin bünyesinde, Dr. Max Eitingon tarafından kurulmuştur. İkincisini ise Viyana Psikanalitik Birliği, hatırı sayılır fedakârlıklarla kendi imkânlarıyla sürdürmektedir. Yetkili makamların ilgisi şimdilik, bu genç girişime çıkardıkları türlü güçlüklerle sınırlıdır. Üçüncü bir öğretim enstitüsü de tam şimdi Londra’da, oradaki dernek tarafından Dr. E. Jones’un yönetiminde açılmak üzeredir. Bu enstitülerde adayların kendileri analize alınır; onlar için önemli bütün konularda dersler yoluyla kuramsal öğretim görürler; daha sonra da, daha hafif vakalarda ilk denemelerine kabul edildiklerinde, yaşlı ve deneyimli analistlerin gözetiminden yararlanırlar. Böyle bir eğitim için yaklaşık iki yıl hesaplanır. Kuşkusuz, bu sürenin sonunda insan hâlâ sadece bir acemidir, henüz usta değildir. Eksik olan ne varsa, egzersizle ve genç üyelerin yaşlılarla buluştuğu psikanalitik derneklerdeki fikir alışverişi yoluyla edinilmelidir. Analitik faaliyete hazırlık hiç de öyle kolay ve yalın değildir; iş ağırdır, sorumluluk büyüktür. Ama böyle bir öğretimden geçmiş, kendi başına analizden geçmiş, bugün öğretilebilen kadarıyla bilinçdışının psikolojisini kavramış, cinsel yaşam bilimi hakkında bilgi sahibi olmuş ve psikanalizin hassas tekniğini —yorum sanatı, dirençlerle mücadele ve aktarımı kullanma— öğrenmiş biri, psikanaliz sahasında artık bir laik değildir. Nevrotik bozuklukların tedavisini üstlenmeye ehildir ve zamanla, bu terapiden beklenebilecek her şeyi yerine getirebilecektir.

Bölüm VI

“Bana psikanalizin ne olduğunu ve başarı umuduyla onu işletmek için hangi bilgilere ihtiyaç duyulduğunu göstermek üzere epey emek harcadınız. Pekâlâ, sizi dinlemiş olmak bana zarar vermez. Ama anlattıklarınızın, hükmüm üzerinde nasıl bir etkisi olmasını beklediğinizi bilmiyorum. Gözümün önünde olağanüstü hiçbir yanı olmayan bir durum görüyorum. Nevrozlar özel bir hastalık türüdür; analiz de onların tedavisine özgü özel bir yöntem, bir tıbbî uzmanlık dalıdır. Zaten genel kural da şudur: Tıbbın bir ihtisas alanını seçmiş bir hekim, diplomayla tasdik edilmiş eğitimle yetinmez; özellikle de ancak uzmanları besleyebilecek büyük bir şehirde yerleşmek istiyorsa. Kim cerrah olmak isterse, birkaç yıl bir cerrahi klinikte hizmet görmeye bakar; göz hekimi, laringolog vs. için de böyledir; hele psikiyatrist, belki de hiç devlet kurumundan ya da bir sanatoryumdan kurtulamayacaktır. Psikanalistte de böyle olacaktır; bu yeni tıbbî uzmanlığı seçen, sözünü ettiğiniz o iki yıllık enstitü eğitimini, gerçekten bu kadar uzun sürmesi gerekiyorsa, tıp öğrenimini tamamladıktan sonra üstlenecektir. Sonra da, bir psikanalitik dernekte meslektaşlarla temas sürdürmenin kendi yararına olduğunu fark edecek ve her şey en güzel bir düzen içinde yürüyecektir. Burada alaylı analiz sorusu için nerede yer kaldığını anlamıyorum.”

Sizin onun adına vaat ettiklerini yapan hekim, hepimize hoş gelecektir. Zaten öğrencim olarak kabul ettiğim kişilerin beşte dördü hekimdir. Ama izin verin de, hekimlerle analizin ilişkilerinin gerçekten nasıl teşekkül ettiğini ve muhtemelen nasıl gelişeceğini size hatırlatayım. Analizin tek başına mülkiyeti üzerinde tarihsel bir hak iddia edemez hekimler; tersine, daha düne kadar, en sığ alaycılıktan en ağır iftiraya kadar her şeyi seferber ettiler, ona zarar vermek için. Haklı olarak, bunun geçmişe ait olduğunu ve geleceği etkilemek zorunda olmadığını söyleyeceksiniz. Katılıyorum; ama korkarım, gelecek sizin öngördüğünüz gibi olmayacak.

“Şarlatan” sözcüğüne, yasal anlamının yerine, hak ettiği anlamı vermeme izin verin. Kanun açısından, elinde devlet diplomasıyla hekim olduğunu gösteremeden hasta tedavi eden kişiye şarlatan denir. Ben başka bir tanımı tercih ederdim: Şarlatan, gerekli bilgi ve yeteneklere sahip olmadan bir tedaviyi üstlenen kişidir. Bu tanıma dayanarak şunu iddia etme cüretini gösteriyorum ki —yalnızca Avrupa ülkelerinde değil— hekimler, analizdeki şarlatanlara, sayıca baskın bir kontenjan teşkil eder. Analitik tedaviyi çok sık, onu öğrenmemiş ve anlamamış oldukları halde uygularlar.

Bana bunun vicdansızlık olduğunu, hekimlere bunu yakıştırmadığınızı ileri sürmeniz boşunadır. Bir hekim bilir ki, tıbbî diploma bir kapar mektubu değildir, bir hasta da eşkıya malı değildir. Hekime, iyi niyetle davrandığını her zaman teslim etmek gerekir; her ne kadar bu sırada belki hata içinde bulunsa bile.

Olgular yerli yerinde duruyor; umalım ki, sizin düşündüğünüz gibi, onların bu şekilde aydınlatılmasına imkân bulunsun. Size, bir hekimin psikanaliz işlerinde, başka her alanda özenle kaçınacağı biçimde davranmasının nasıl mümkün olabildiğini açıklamaya çalışacağım.

Burada her şeyden önce şu husus göz önüne alınmalıdır: Hekim, tıp okulunda, psikanalize hazırlık olarak gerek duyacağı şeyin aşağı yukarı karşıtı bir eğitim görmüştür. Dikkati, nesnel olarak saptanabilir anatomik, fiziksel, kimyasal olgulara yöneltilmiştir; tıbbi eylemin başarısı, bunların doğru kavranmasına ve yerinde etkilenmesine bağlıdır. Görüş alanına, hayatın sorunu, şimdiye dek bize cansız doğada da saptanabilen güçlerin oyunundan hareketle açıklandığı ölçüde dâhil edilmiştir. Hayat fenomenlerinin psişik yanlarına ilgi uyandırılmaz; daha yüksek zihinsel edimlerin incelemesi tıbbı ilgilendirmez, bu başka bir fakültenin alanıdır. Ruh hekimliği (Psikiyatri) ise, yalnız başına, psişik işlevlerin bozulmalarıyla uğraşmalıdır; ama bunun hangi tarzda ve hangi niyetlerle yapıldığını herkes bilir. O, ruhsal bozuklukların bedensel koşullarını araştırır ve bunları diğer hastalık sebepleri gibi ele alır.

Bu noktada ruh hekimliği haklıdır ve tıbbî eğitim de açıkça mükemmeldir. Eğer bu eğitimin “tek yanlı” olduğu söylenirse, önce bu nitelemenin hangi bakış açısından bir siteme dönüştüğünü tespit etmek gerekir. Zaten her bilim kendi başına tek yanlıdır, belirli içeriklerle, bakış noktalarıyla, yöntemlerle kendini sınırlamak zorundadır. Bir bilimi başka bir bilim aleyhine oynamak, benim pay almak istemeyeceğim bir safsatadır. Fizik, kimyanın değerini düşürmez; onu ikame edemez ama onun yerine de geçemez. Psikanaliz de, psişik bilinçdışının bilimi olarak, kuşkusuz özel olarak tek yanlıdır. Öyleyse tek yanlı olma hakkı tıbbi bilimlerden esirgenmemelidir.

Aranan bakış açısı, ancak bilimsel tıptan pratik hekimliğe saptığımızda bulunur. Hasta insan karmaşık bir varlıktır; o bize, kavranması böylesine güç olan psişik fenomenlerin de yaşam tablosundan silinmemesi gerektiğini hatırlatabilir. Hele nevrotik, hekimlik için olduğu kadar adalet mekanizması ve askerlik hizmeti için de istenmeyen bir karmaşıklık, bir sıkıntıdır. Ama o vardır ve tıbbı özellikle yakından ilgilendirir. Onun değeri ve tedavisi bakımından tıbbi okul hiçbir şey, ama hiçbir şey sunmaz. Bedensel ve psişik diye ayırdığımız şeylerin içten bağı açısından, organ biyolojisinden ve kimyadan nevrozlar alanına doğru bilgi yollarının ve umarız etkileyim imkânlarının açılacağı bir günün geleceğini önceden görmek gerekir. Bu gün henüz uzak görünmektedir; bugün için bu hastalık durumları bize tıbbi taraftan erişilemezdir.

Tıbbi okul hekimlere yalnızca nevrozlar sahasında yönelim imkânını yitirtseydi, bu tahammül edilebilir olurdu. O daha fazlasını yapıyor; onlara yanlış ve zararlı bir tutum kazandırıyor. Hayatın psişik etmenlerine ilgi duymaları uyandırılmamış hekimler, şimdi bunları küçümsemeye ve “bilim dışı” diye alaya almaya fazlasıyla hazırdır. Bu yüzden kendileriyle ilgili olan hiçbir şeyi layıkıyla ciddiye alamazlar ve bunlardan türeyen yükümlülükleri de duymazlar. Böylece psikolojik araştırmaya karşı alaylı bir saygısızlığa düşerler ve görevlerini kolaylaştırırlar. Nevrotikleri tedavi etmek gerekir, çünkü onlar hastadır ve hekime başvururlar; ayrıca hep yeni şeyler denemek gerekir. Ama neden uzun bir hazırlığın zahmetine katlanılsın? Böyle de olur; kim bilir analitik enstitülerde öğretilen şey neye yarar. Konuyu ne kadar az anlarlarsa o kadar atılgan olurlar. Yalnızca gerçekten bilgili olan alçakgönüllü olur; çünkü bu bilginin ne kadar yetersiz olduğunu bilir.

Beni yatıştırmak için başvurduğunuz analitik uzmanlığın diğer tıbbi dallarla karşılaştırılması bu nedenle uygulanabilir değildir. Cerrahi, göz hekimliği vb. için okul bizzat daha ileri eğitim imkânı sunar. Analitik öğretim enstitüleri sayıca az, yaşça genç ve otoriteden yoksundur. Tıp okulu onları tanımamıştır ve onlarla ilgilenmez. Öğretmenlerine öyle çok inanmak zorunda kalmış olan, bu yüzden yargısını eğitmeye pek az vesile bulmuş genç hekim, henüz tanınmış bir otoritenin bulunmadığı bir alanda, nihayet bir kez de eleştirmen rolüne soyunma fırsatını memnuniyetle yakalayacaktır.

Onun alaylı bir analitik şarlatan olarak ortaya çıkışını kolaylaştıran başka koşullar da vardır. Yeterli hazırlık olmaksızın göz ameliyatları yapmaya kalkışsa, katarakt ekstraksiyonlarının ve iridektomilerinin başarısızlığı ve hastaların uzaklaşması bu cüretine kısa sürede son verirdi. Analizi icra etmek onun için kıyasla tehlikesizdir. Kamuoyu, göz ameliyatlarının ortalama elverişli sonuçlarıyla şımartılmıştır ve operatörden şifa bekler. Ama “sinir hekimi” hastalarını ayağa kaldıramadığında, kimse bundan şaşmaz. Nevrozlarda terapinin başarılarıyla kimse şımartılmamıştır; “sinir hekimi”nin onlarla “çok uğraştığı” kabul edilir. İşte orada pek bir şey yapılamaz; ya tabiat ya da zaman yardım edecektir. Demek ki kadın söz konusu olduğunda önce menstruasyon, sonra evlilik, daha sonra menopoz. Sonunda gerçekten ölüm yardım eder. Ayrıca tıbbî analistin nevrotikle giriştiği şey o kadar göze çarpmaz ki, buna tutunacak bir suçlama bulunamaz. Sonuçta hiçbir alet veya ilaç kullanmamıştır, yalnızca onunla konuşmuş, ona bir şeyleri telkin etmeye veya bir şeylerden caydırmaya çalışmıştır. Bu zarar veremez ya; hele can sıkıcı ya da tahrik edici şeylere değinmekten kaçınılmışsa. Sıkı terbiyeden yakasını kurtarmış tıbbî analist, kuşkusuz analizi “geliştirme”, onun zehirli dişlerini sökme ve onu hastalara hoş kılma denemesini esirgememiştir. Ve ne iyi, eğer bu denemede kalmışsa; çünkü eğer gerçekten dirençleri uyandırmaya cüret ettiyse ve sonra onlarla nasıl başa çıkacağını bilemediyse—evet, o zaman kendini gerçekten pek sevimsiz kılmış olabilir.

Hakkaniyet gerektirir ki, eğitimsiz analistin faaliyeti, sakar operatörünkine göre hasta için daha zararsızdır. Olası zarar, hastanın faydasız bir masrafa sevk edilmiş olması ve şifa şanslarını yitirmiş ya da kötüleştirmiş olmasında sınırlanır. Ayrıca analitik terapinin itibarının düşürülmesinde. Bunların hepsi elbette istenmeyen şeylerdir, ama yine de cerrahî şarlatanın bıçağından doğan tehlikelerle kıyaslanamaz. Benim yargıma göre, analizin sakarca uygulanmasında bile hastalık durumunun ağır ve kalıcı kötüleşmeleri beklenmez. Hoş olmayan reaksiyonlar bir süre sonra diner. Hastalığı doğurmuş hayat travmalarının yanında, hekim eliyle olmuş o küçücük kötü muamele hesaba bile gelmez. Yalnız, elverişsiz terapötik deneme, hasta için iyi herhangi bir şey yapmamış olur.

“Psikanalizde hekimî şarlatanın tasvirini, sizi bölmeden dinledim; hekim sınıfına karşı bir husumetle malûl olduğunuz izlenimini edinmeden değil—ki bunun tarihsel açıklamasına giden yolu da bana bizzat siz gösterdiniz. Ama size bir şey teslim edeyim: Madem analizler yapılacak, o halde bunlar bu iş için derinlemesine yetişmiş kişilerce yapılmalıdır. Ve analize yönelen hekimlerin, zamanla, bu eğitimi benimsemek için ellerinden geleni yapacaklarına inanmıyor musunuz?”

Korkarım, hayır. Okulla analitik öğretim enstitüsü arasındaki ilişki değişmeden kaldıkça, hekimler işi kendilerine kolaylaştırma ayartısını pek güçlü bulacaklardır.

“Ama alaylı analiz meselesi hakkında doğrudan bir beyana sistemli biçimde kaçındığınız anlaşılıyor. Şimdi şunu tahmin etmem mi bekleniyor: Analiz yapmak isteyen hekimleri denetlemek mümkün olmadığı için, bir tür öç olsun diye, onları cezalandırmak için, analizin tekeline el koyup bu tıbbî faaliyeti de alaylılara mı açalım diyorsunuz.”

Motiflerimi doğru tahmin edip etmediğinizi bilmiyorum. Belki size sonra daha az tarafgir bir tutumun tanıklığını sunabilirim. Fakat ben vurguyu, kimsenin belirli bir eğitim yoluyla buna yetkisini edinmeden analizi icra etmemesi gerektiği talebine koyuyorum. Bu kişi artık hekim mi değil mi, bana ikincil görünüyor.

“Öyleyse ne gibi belirli önerileriniz var?”

Henüz o noktada değilim; hatta oraya varıp varamayacağımı da bilmiyorum. Sizinle başka bir soruyu tartışmak istiyorum; giriş olarak da belirli bir noktaya değinmek. Deniyor ki, yetkili makamlar, hekim çevrelerinin teşviki üzerine, alaylıların genelde analizi icra etmelerini yasaklamak istiyorlar. Bu yasaktan, mükemmel bir eğitim görmüş ve alıştırma sayesinde kendilerini pek geliştirmiş olan, Psikanalitik Birlik’in hekim olmayan üyeleri de etkilenecektir. Yasa çıkarılırsa şu durum ortaya çıkar: Bir dizi kişinin, işi çok iyi yapabildiklerinden emin olunabilecek bir faaliyeti icra etmeleri engellenirken, aynı faaliyet, benzeri bir garanti söz konusu olmayan başkalarına serbest bırakılır. Bu, bir yasamanın ulaşmak isteyeceği bir başarı değildir. Bununla birlikte bu özel sorun ne çok önemlidir ne de çözümü zordur. Söz konusu olan, kolayca ağır zarar görmeyecek bir avuç kişidir. Muhtemelen Almanya’ya göç edecekler ve orada, hiçbir kanun hükmünce engellenmeden, yakında hünerlerinin takdirini bulacaklardır. Bunu onlara esirgemek ve kanunun sertliğini onlar bakımından hafifletmek istiyorsak, tanıdık emsallere dayanarak bunun kolayca yapılması mümkündür. Monarşik Avusturya’da, belirli alanlarda tababet icrasına, ad personam, kötü şöhretli şarlatanlara izin verildiği tekrar tekrar görülmüştür; çünkü gerçek maharetlerinden emin olunmuştur. Bu vakalar çoğunlukla köylü şifa erbabını ilgilendirirdi ve destek de, eskiden pek çok olan arşidüşeslerden biri tarafından düzenli olarak sağlanırdı; ama bunun şehirli kimseler için ve sırf bilirkişiliğe dayanan başka türden bir garanti temelinde de yapılabilmesi gerekir. Böyle bir yasağın etkisi, Viyana’daki analitik öğretim enstitüsü üzerinde daha anlamlı olur; o andan itibaren hekim olmayan çevrelerden adayları eğitime kabul edemeyecektir. Böylelikle ülkemizde bir kez daha, başka yerde serbestçe serpilebilen bir zihinsel etkinlik yönelimi bastırılmış olur. Yasalar ve tüzükleri değerlendirme konusunda bir ehliyet iddiasında bulunmak isteyen en son kişiyim. Ama yine de şunu görebiliyorum: Şarlatanlık yasamızın vurgulanması, bugün açıkça hedeflenen Alman koşullarına uyum sağlama anlamında değildir ve bu yasanın psikanaliz vakasına uygulanması biraz anakronistiktir; zira onun yürürlüğe konduğu sırada daha psikanaliz diye bir şey yoktu ve nevrozî hastalıkların özel tabiatı da henüz tanınmamıştı.

Ben, tartışılması bana daha önemli görünen soruya geliyorum. Psikanalizin icrası genel olarak, idarî müdahaleye konu kılınacak bir şey midir, yoksa onu doğal gelişimine bırakmak daha mı yerinde olur? Elbette burada karar vermeyeceğim; ama bu sorunu düşüncenize sunma iznini kendime alıyorum. Memleketimizde öteden beri gerçek bir furor prohibendi, vesayet altına alma, müdahale etme ve yasaklama eğilimi hüküm sürer ki bunun pek iyi meyveler vermediğini hepimiz biliriz. Öyle görünüyor ki yeni, cumhuriyetçi Avusturya’da da pek farklı bir hâl yok. Şimdi bizi meşgul eden psikanaliz vakası üzerine karar verilirken sizin de söyleyecek ağır bir sözünüz olduğunu sanıyorum; bürokratik eğilimlere karşı koyma hevesiniz ya da etkinizin olup olmayacağını bilmiyorum. Bizim sorumuz üzerine, her hâlükârda, önemsiz düşüncelerimi sizden esirgemeyeceğim. Kanımca, tüzük ve yasakların fazlası, kanunun otoritesine zarar verir. Şöyle gözlenebilir: Sadece az sayıda yasak olan yerde, onlar dikkatle tutulur; her adım başı yasakla karşılanan yerde ise, insan kendinde, adeta, onları hiçe sayma ayartısını duyumsar. Dahası, kökenleri bakımından, yasaların ve tüzüklerin kutsallık ve dokunulmazlık karakterine hak iddia edemeyeceklerini kabule hazır olmak, insanı daha anarşist yapmaz; bunların içerikçe sık sık yetersiz ve hukuk duyumuz için incitici olduklarını ya da bir süre sonra öyle hale geldiklerini; toplumu yöneten kişilerin hantallığı nedeniyle, böylesi maksatsız yasaların düzeltilmesi için çoğu kez, onları yiğitçe çiğnemekten başka çare bulunmadığını. Ayrıca, kanun ve tüzüklere saygıyı korumak istiyorsak, uyulması ve ihlali zor denetlenebilecek yeni düzenlemeler çıkarmamamız da akıllıcadır. Hekimlerce analizin icrası hakkında söylediklerimizin bir kısmı, burada, kanunun bastırmak istediği asıl alaylı analiz için de tekrarlanmalıdır. Analizin cereyanı hayli gösterişsizdir; ne ilaç ne alet kullanır; yalnızca konuşmalardan ve bildirişimlerin alışverişinden ibarettir; bir alaylı kişiye, “analiz” icra ettiğini kanıtlamak pek kolay olmayacaktır; o buna karşılık, yalnızca teselli verdiğini, aydınlatmalarda bulunduğunu ve psişik bakımdan muhtaç kimseler üzerinde iyileştirici bir insani etki elde etmeye çalıştığını iddia edebilir; hekim bazen bunu yaptığında bile, yalnızca bu yüzden ona bunu yasaklamak mümkün müdür? İngilizce konuşulan ülkelerde “Christian Science” pratikleri geniş bir yayılma bulmuştur; Hıristiyan dininin öğretilerine başvurarak yaşamın fenalıklarının diyalektik inkârı türünden bir şey. Bunun, insan ruhunun esef verici bir sapması olduğunu iddia etmekten çekinmem; ama Amerika’da ya da İngiltere’de bunun yasaklanıp cezaya bağlanması kimin aklına gelir? Bizdeki yüksek erk, acaba saadete giden doğru yol konusunda kendinden o kadar emin midir ki, herkesin “kendince saadete erme”ye çalışmasını engellemeyi göze alabilsin? Ve, insanların kendi hallerine bırakıldıklarında tehlikeye düşecekleri ve zarar görecekleri kabul edilse bile, erk, dokunulmaz sayılacak alanları dikkatle sınırlandırmak ve bunun dışında, mümkün olduğunca, insan yavrularını, deneyim ve karşılıklı etkileşim yoluyla terbiye olmalarına bırakmakla daha iyisini yapmış olmaz mı? Psikanaliz dünyada öylesine yenidir ki, geniş kitle onun hakkında pek az aydınlanmıştır; resmî bilimin ona karşı konumu hâlâ öyle dalgalıdır ki, bana, gelişmeye şimdiden kanunî hükümlerle müdahale etmek aceleci görünür. Hastaların, ruhsal yardımı, onu nasıl sunacağını öğrenmemiş kişilerden aramanın kendileri için zararlı olduğunu bizzat keşfetmelerine fırsat verelim. Onları bu konuda aydınlatalım ve uyaralım; böylece onlara bunu yasaklama zahmetinden kurtulmuş oluruz. İtalyan kara yollarında, hat taşıyıcıları kısa ve etkileyici bir uyarı yazısı gösterir: Chi tocca, muore. Bu, sarkık tellere karşı yoldan geçenlerin davranışını düzenlemek için bütünüyle yeter. Bunun karşılığı olan Almanca uyarılar ise gereksiz ve hakaretâmiz bir gevezelik örneğidir: Hat tellerine dokunmak, hayatî tehlike arz ettiğinden, şiddetle yasaktır. Ne gereği var bu yasağın? Canını seven, yasağı kendisi koyar; ve kim kendini bu yoldan öldürmek istiyorsa, izin filan sormaz.

“Ama alaylı analiz meselesi için emsal gösterilebilecek durumlar da vardır. Alaylılarca hipnoza sokmanın yasaklanmasını ve yakın zamanda çıkarılan, okültist toplantılar düzenlemeyi ve böyle dernekler kurmayı yasaklayan yasağı kastediyorum.”

Şunu söyleyemem: Bu tedbirlerin hayranı değilim. İkincisi, aklî hürriyetin zararına, polisî vesayetçiliğin bütünüyle kuşku götürmez bir aşırılığıdır. Sözde “okült” fenomenlere pek itikat beslemekle veya onların tanınmasına hasret duymakla itham edilmekten uzağım; ama böyle yasaklarla insanların bu sözde gizemli dünyaya duyduğu ilgi boğulamaz. Belki tersine, gayet zararlı bir şey yapılmış, tarafsız bilgi merakının, bu bunaltıcı imkânlara dair kurtarıcı bir hükme varma yolu kapatılmış olur. Fakat bu da yine yalnız Avusturya için böyledir. Başka ülkelerde “parapsişik” araştırma da hiçbir yasal engele çarpmaz. Hipnozun durumu analizinkinden biraz farklıdır. Hipnoz, aykırı bir ruh hâlinin uyandırılmasıdır ve alaylılara bugün yalnızca teşhir vasıtası olarak hizmet eder. Başlangıçta umut verici görünen hipnotik tedavi yerini muhafaza etseydi, analizdekiyle benzer ilişkiler ortaya çıkardı. Bunun dışında, hipnozun tarihi, analizinkine başka yönden bir emsal getirir. Genç bir nöropatoloji doçentiyken, hekimler en ateşli tarzda hipnoza karşı kıyasıya mücadele ediyorlardı; onu sahtekârlık, şeytanın göz boyaması ve son derece tehlikeli bir müdahale ilân ediyorlardı. Bugün aynı hipnozu tekellerine almış durumdalar, onu çekinmeksizin bir muayene yöntemi olarak kullanıyorlar ve bazı sinir hekimleri için o hâlâ tedavilerinin başlıca aracıdır.

Bununla birlikte size önceden söylemiştim: Analiz konusunda, yasal düzenleme mi yoksa kendi hâline bırakma mı doğru olandır kararına dayanan öneriler getirme niyetinde değilim. Bunun, çözümüne muhtemelen, yetkili kişilerin eğilimlerinin, kanıtlardan daha çok etki edeceği ilkesel bir soru olduğunu biliyorum. Laissez faire siyasetinden yana konuşur görünenleri şimdiden derleyip toparladım. Başka türlüsü, etkin müdahale siyasetiyse, o takdirde bana, analizin hekim olmayanlarca icrasını pervasızca yasaklayan o topal ve haksız önlemin yeterli bir iş olmadığını düşündürüyor. O zaman daha fazlasıyla ilgilenmek gerekir: Analitik pratiğin icrasına izin verildiği koşulları, bu işi yapmak isteyen herkes için saptamak; “analiz nedir ve ona hangi hazırlığın koşul koşulabileceğini” öğrenmek üzere başvurulabilecek bir otorite tesis etmek ve analizde öğretim imkânlarını teşvik etmek. Demek ki ya rahat bırakmalı ya da düzen ve açıklık tesis etmeli; ama asla, geçerliliğini yitirmiş bir buyruğun mekanik türetiminden çıkma, münferit bir yasakla, karmaşık bir durumun içine dalmamalı.

Bölüm VII

“Evet ama hekimler, hekimler! Sizi, konuşmalarımızın asıl konusuna girmeye bir türlü getiremiyorum. Hâlâ benden kaçınıyorsunuz. Söz konusu olan şu değil mi: Hekimlere, gerekli bazı koşulları yerine getirdikten sonra, analizi icra etme konusunda münhasır bir öncelik tanımak gerekmesin? Hekimler, kuşkusuz çoğunlukla, sizin tasvir ettiğiniz gibi psikanalizde şarlatan değildir. Zaten kendiniz söylüyorsunuz: Öğrencilerinizin ve yandaşlarınızın ezici çoğunluğu hekimdir. Bana, bunların alaylı analiz konusunda sizin tutumunuzu hiç de paylaşmadıkları fısıldandı. Elbette şunu varsayabilirim: Öğrencileriniz, yeterli hazırlık vb. konusundaki taleplerinize katılıyorlar; ama yine de bu öğrenciler, analizin icrasını alaylılara kapatmakla bunu bağdaştırıyorlar. Öyle mi, ve eğer öyleyse bunu nasıl açıklıyorsunuz?”

Görüyorum, iyi bilgilendirilmişsiniz; öyle. Her ne kadar hepsi değilse de, tıbbî çalışma arkadaşlarımdan iyi bir kısmı bu konuda benden yana değil; nevrotiklerin analitik tedavisi üzerinde hekimlerin münhasır hakkını savunuyor. Buradan, bizim safta da görüş ayrılıkları olabileceğini çıkarabilirsiniz. Benim tarafgirliğim mâlûm, alaylı analiz noktasındaki karşıtlık, uzlaşmamızı bozmaz. Peki bu öğrencilerimin tutumunu size nasıl açıklayabilirim? Kesin olarak bilmiyorum; sanırım bu, meslek şuurunun gücü olacaktır. Onlar, benden başka türlü bir gelişim geçirdiler; hâlâ meslektaşlarından yalıtılmışlık içinde kendilerini huzursuz hissediyorlar; profession tarafından tam yetkili olarak kabul görmeyi istiyorlar ve bu hoşgörü uğruna, hayati önemini kavramadıkları bir noktada, bir fedakârlıkta bulunmaya hazırlar. Belki başkadır; onlara rekabet saiki yakıştırmak, yalnız onları aşağı bir zihniyetle suçlamak değil, aynı zamanda onlara tuhaf bir körlük atfetmek olurdu. Zira her zaman başka hekimleri analize sokmaya hazırdırlar ve mevcut hastaları meslektaşlarla mı, yoksa alaylılarla mı paylaşacakları, maddi durumları bakımından ancak farksız olabilir. Ama muhtemelen başka bir şey daha söz konusu. Bu öğrencilerim, analitik pratikte hekime alaylıya nazaran tartışmasız bir üstünlük sağlayan belli momentlerin etkisi altında olabilirler.

“Üstünlük sağlar mı? İşte bu. Öyleyse nihayet bu üstünlüğü kabul ediyorsunuz? Böylelikle konu da karara bağlanmış olur.”

Bu itiraf bana zor gelmeyecek. Bu, benim sizin sandığınız kadar ihtirasla körleşmiş olmadığımı gösterebilir. Bu ilişkilerden söz etmeyi erteledim; çünkü tartışmaları yeniden teorik irdelemeleri gerektirecek.

“Şimdi neyi kastediyorsunuz?”

Önce teşhis meselesi var. Sözde sinirsel bozukluklardan mustarip bir hastayı analitik tedaviye aldığınızda, önceden—ulaşılabildiği ölçüde—onun bu terapiye elverişli olduğuna, yani ona bu yoldan yardım edilebileceğine dair güvenceye sahip olmak istersiniz. Ama bu yalnızca gerçekten bir nevrozu varsa böyledir.

“Bunu, hasta şikâyet ettiği belirtilerden, görünüşlerden anlamaz mıyız?”

Tam burada yeni bir karmaşıklığın yeri. Bunu her zaman tam güvenle ayırt edemezsiniz. Hasta, bir nevrozun dış görünümünü sergileyebilir ve yine de bu başka bir şey olabilir: İyileşmez bir akıl hastalığının başlangıcı, yıkıcı bir beyin sürecinin hazırlığı. Ayırıcı tanı her zaman kolay değildir ve her safhada birden yapılamaz. Böylesi bir kararın sorumluluğunu, tabii, yalnızca hekim üstlenebilir. Dediğim gibi, bu da ona her zaman kolaylaştırılmış değildir. Olgu, epey bir süre zararsız bir çehre taşıyabilir; ta ki sonunda kötü tabiatı açığa çıkana kadar. Zaten nevrotiklerin düzenli bir korkusudur bu: Akıl hastası oluvermem mi? Ama hekim böyle bir olguyu bir süre yanılmışsa ya da onun hakkında kararsız kalmışsa, bu pek bir şey fark ettirmez; zarar doğmamış ve gereksiz hiçbir şey yapılmamıştır. Bu hastanın analitik tedavisi ona zarar vermeyecekti gerçi; ama o, faydasız bir çaba olarak teşhir edilmiş olurdu. Üstelik, analizin kötü sonucunu onun hesabına yazacak yeterince kişi de muhakkak bulunurdu. Elbette haksız yere; ama böyle vesilelerden kaçınmak gerekir.

“Bu kulağa, doğrusu, ümitsiz geliyor. Bana, nevrozun mahiyeti ve ortaya çıkışı hakkında anlattığınız her şeyi kökünden söküyor.”

Asla. Bu sadece bir kez daha teyit eder ki, nevrotikler bütün taraflar için—analistler için de—bir dert ve bir vergi (utanç verici sıkıntı) teşkil ederler. Belki sizi, yeni bildirimlerimi daha doğru bir ifadeye büründürürsem, yeniden yatıştırırım. Şöyle demek muhtemelen daha doğrudur: Şimdi bizi meşgul eden bu olgular gerçekten bir nevroz geliştirmişlerdir; fakat bu, psikojen değil, somatojen niteliktedir; ruhsal değil, bedensel sebepleri vardır. Beni anlayabiliyor musunuz?

“Anlamak, evet; ama bunu ötekiyle, psikolojik olanla bağdaştıramıyorum.”

O da olur; yeter ki yaşayan maddenin karmaşıklıklarını hesaba katmak isteyesiniz. Nevrozun özünü nerede bulmuştuk? Şurada: Dış dünyanın etkisiyle yükseltilmiş olan, psişik aygıtın daha yüksek örgütlenmesi demek olan ego, Es ile realite arasında aracılık etme işlevini yerine getiremez; kendi zayıflığında, Es’in sevk paylarından geri çekilir ve bu feragatin sonuçlarına, kısıtlamalar, belirtiler ve başarısız tepki oluşumları biçiminde katlanmak zorunda kalır.

Böyle bir ego zayıflığı, hepimizde, çocuklukta düzenli olarak vuku bulur; bu yüzden de ilk çocukluk yıllarının yaşantıları, daha sonraki hayat için böylesine büyük bir önem kazanır. Bu çocukluk zamanının fevkalade yükü altında—birkaç yıl içinde taş devri ilkelinden bugünkü kültürün paydaşı arasındaki muazzam gelişim mesafesini kat etmek ve bu arada bilhassa cinsel ilk dönemin sevk kımıldanışlarını püskürtmek zorunda olduğumuzdan—egomuz bastırmalara sığınır ve kendini, tortusunu ileriki hayatın olgunluğuna, daha sonraki sinirsel hastalığa yatkınlık olarak beraberinde getirdiği bir çocukluk nevrozuna maruz bırakır. Bundan sonra her şey, bu serpilmiş varlığın akıbet tarafından nasıl muamele göreceğine bağlıdır. Yaşam çok sert olursa, sevk talepleriyle realitenin itirazları arasındaki mesafe çok büyürse, ego, ikisini uzlaştırma çabasında başarısızlığa uğrayabilir; hem de, getirdiği infantil yatkınlık ölçüsünde, daha kolay. O zaman bastırma işlemi yinelenir; sevkler egonun hükümranlığından koparlar; regresyon yollarında yerini tutan doyumlarını sağlarlar; zavallı ego ise çaresiz nevrotik oluverir.

Şu noktayı sadece sıkı tutalım: Bütün durumun düğüm ve dönüm noktası, ego örgütlenmesinin izafî kuvvetidir. O zaman etiyolojik panoramamızı tamamlamak bize kolay gelir. Sinirliliğin, sözüm ona “normal” sebepleri olarak, çocuk egosunun zayıflığını, cinselliğin erken kımıldanışlarını alt etme ödevini ve daha ziyade tesadüfî çocukluk yaşantılarının etkilerini zaten biliyoruz. Ama çocukluk hayatından önceki zamandan gelen başka momentlerin de rol oynaması mümkün değil midir? Mesela, Es’te sevk hayatının doğuştan bir kuvveti ve zaptedilmezliği ki, egoya baştan itibaren pek ağır ödevler yükler? Yahut, ego için, bilinmeyen sebeplerden bir özel gelişim zayıflığı? Elbette bu momentler etiyolojik bir ehemmiyete kavuşmak zorunda; hattâ bazı olgularda baskın bir ehemmiyete. Es’teki sevk kuvvetiyle her seferinde hesaplaşmak zorundayız; o, aşırılığa varan biçimde gelişmişse, terapimizin umutları fena durumdadır. Egonun gelişim ketlenmesinin sebepleri hakkında ise henüz pek az şey biliyoruz. O hâlde bunlar, esasen konstitüsyonel temelli nevroz olguları olacaktır. Herhangi bir böyle konstitüsyonel, doğuştan bir elverişlilik olmaksızın, bir nevrozun ortaya çıkması pek zor.

Ama egonun izafî zayıflığı, nevrozun ortaya çıkışı için belirleyici moment ise, o takdirde, daha sonraki bir bedensel hastalığın da—yeter ki egonun zayıflatılmasını doğurabilsin—bir nevroz yaratabilmesi mümkün olmalıdır. Ve bu, pek geniş ölçüde böyledir. Böyle bir bedensel bozukluk Es’teki sevk hayatını ilgilendirebilir ve sevk kuvvetini, egonun üstesinden gelebildiği sınırın ötesine çıkarabilir. Bu çeşit süreçlerin normal örneği, aşağı yukarı, kadında menstruasyon ve menopoz bozukluklarının doğurduğu değişiklik olurdu. Yahut, bir bedensel genel hastalık, hattâ sinirsel merkez organının organik bir hastalığı, psişik aygıtın beslenme koşullarına musallat olur; onu işlevini azaltmaya ve, ego örgütlenmesini ayakta tutma da dahil, daha ince edimlerini askıya almaya zorlar. Bütün bu olgularda aşağı yukarı aynı nevroz tablosu çıkar ortaya; nevrozun psikolojik mekanizması her zaman aynıdır; ama gördüğümüz gibi, etiyolojisi pek çeşitli, sık sık pek mürekkep.

“İşte şimdi daha çok hoşuma gidiyorsunuz; nihayet bir hekim gibi konuştunuz. Şimdi şu itirafı bekliyorum: Nevroz gibi böylesine karmaşık bir tıbbî mesele yalnız hekim tarafından ele alınabilir.”

Korkarım, hedefi aşıyorsunuz. Konuştuklarımız patolojinin bir parçasıydı; analiz söz konusu olduğunda ise iş, bir tedavi usulüdür. Şunu kabul ederim, hayır, bizzat talep ederim: Analize konu olan her olguda, önce teşhisi hekim koymalıdır. İlgi alanımıza giren nevrozların pek büyük çoğunluğu, iyi ki, psikojen niteliktedir ve patolojik bakımdan şüphe uyandırmaz. Hekim bunu saptadıysa, tedaviyi gönül rahatlığıyla alaylı analiste bırakabilir. Analitik derneklerimizde hep böyle yapılmıştır. Tıbbî ve tıbbî olmayan üyeler arasındaki sıkı temas sayesinde, korkulacak sapmalar hemen bütünüyle önlenmiştir. Sonra, analistin hekime yardım çağırması gereken ikinci bir durum daha vardır. Analitik tedavi süresince, (en çok da bedensel) belirtiler belirip, bunları nevroz bağlamına mı katmak yoksa ondan bağımsız bir şekilde bozukluk olarak seyreden organik bir hastalığa mı bağlamak gerektiği hususunda şüphe hasıl olabilir. Bu karar, yine hekime bırakılmalıdır.

“Demek alaylı analist, analiz sırasında da hekimi onsuz edemez. Onun işe yararlığına karşı yeni bir argüman.”

Hayır; bu ihtimalden, alaylı analiste karşı bir argüman dövülemez; çünkü tıbbî analist de aynı durumda başka türlü davranmaz.

“Bunu anlamıyorum.”

Şöyle ki, teknik yönerge şunu öngörür: Böyle iki anlamlı belirtiler tedavi sırasında ortaya çıktığında, analist, onları kendi yargısına göre değerlendirmesin; analizden uzak bir hekim—örneğin bir dahiliyeci—tarafından değerlendirilmesini sağlasın; bu, kendisi hekim olsa ve tıbbî bilgilerine hâlen güvense bile böyledir.

“Peki bana böylesine gereksiz görünen bir şey, neden emrediliyor?”

Gereksiz değildir; hattâ birden çok gerekçesi vardır. Birincisi, organik ve psişik tedavinin aynı elde birleşmesi pek iyi yürütülemez. İkincisi, transfer ilişkisi analistin hastayı bedenen muayene etmesini sakıncalı kılabilir. Üçüncüsü, analist, ilgisi psişik momentlere böylesine yoğun biçimde ayarlı olduğundan, tarafsızlığından şüphe etmek için her türlü sebebe sahiptir.

“Alaylı analize ilişkin konumunuz şimdi bana açıklık kazandı. Alaylı analistlerin olması gerektiğinde ısrar ediyorsunuz. Ama bunların görevlerine karşı yetersizliklerini yadsıyamadığınız için, varlıklarını mazur göstermeye ve kolaylaştırmaya yarayabilecek her şeyi bir araya topluyorsunuz. Ama ben, alaylı analistlere neden ihtiyaç olduğunu hiç mi hiç anlamıyorum; onlar ancak ikinci sınıf terapistler olabilir. İsterseniz, analiste çoktan yetiştirilmiş birkaç alaylıyı bir yana bırakayım; ama yenileri yaratılmamalı ve öğretim enstitüleri, alaylıları artık eğitime kabul etmemeyi taahhüt etmelidir.”

Eğer, bu sınırlamayla ilgili bütün çıkarların gözetilmiş olduğunun gösterilebileceği ortaya çıkarsa, sizinle hemfikirim. Kabul edin ki, bu çıkarlar üç türdendir: Hastalarınki, hekimlerininki ve—last not least—bilimin çıkarı; ki bu da zaten bütün gelecekteki hastaların çıkarlarını içerir. Bu üç noktayı birlikte inceleyelim mi?

Şimdi, hasta için, analistin doktor olup olmaması fark etmez; yeter ki, tedaviye başlanmadan önce ve yine tedavinin seyri sırasında belirli ara durumlarda talep edilen tıbbi değerlendirme sayesinde, durumunun yanlış anlaşılması tehlikesi bertaraf edilsin. Onun açısından çok daha önemlisi, analistin kendisini güvenilir kılan kişisel niteliklere sahip olması ve görevini yerine getirmeye ancak yetkin kılacak o bilgi ve görüşleri, ayrıca deneyimleri edinmiş olmasıdır. Analistin doktor olmadığını ve kimi durumlarda doktora dayanmayı ihmal edemeyeceğini hasta biliyorsa, bunun analistin otoritesine zarar vereceği düşünülebilir. Ne var ki biz, elbette, hastaları analistin vasfı hakkında bilgilendirmeyi hiçbir zaman ihmal etmedik ve şu kanaate vardık: onlarda meslek önyargıları karşılık bulmuyor; onlara hangi taraftan getirilirse getirilsin, iyileşmeyi kabule hazırlar ki bu arada hekim zümresi bunu çoktan, pek de hoşlanmayarak, tecrübe etmiş bulunmaktadır. Kaldı ki bugün analiz icra eden alaylı analistler öyle rastgele, gelip geçmiş kimseler değildir; akademik formasyonu olan kişiler, felsefe doktorları, pedagoglar ve büyük hayat tecrübesine ve müstesna bir kişiliğe sahip bazı kadınlardır. Analitik bir öğretim enstitüsünün tüm adaylarının tabi tutulması gereken analiz, aynı zamanda, bu güç işi icraya kişisel ehliyetleri hakkında en iyi bilgiyi edinmenin yoludur.

Şimdi hekimlerin menfaatine gelelim. Psikanalizin tıbba ilhak edilmesiyle bu menfaatin kazanacağı bir şey olduğuna inanamıyorum. Tıp tahsili artık beş yıl sürüyor, son sınavların icrası da hayli ileri bir altıncı yıla sarkıyor. Her birkaç yılda bir, öğrenci önüne yeni talepler çıkıyor; bunlar yerine getirilmedikçe de geleceği için teçhizatının yetersiz olduğu ilan edilmek zorunda kalıyor. Hekimliğe giriş pek zor, icrası ne pek memnuniyet verici ne de pek elverişli. Hekimin, hastalanmanın psişik yanıyla da aşinalık sahibi olması gerektiğine dair, kuşkusuz bütünüyle meşru talebi benimsediğinizde ve bu nedenle tıbbî eğitimi analize hazırlığın bir parçası olarak genişlettiğinizde, bu durum, ders yükünün daha da artırılması ve öğrenci yıllarının buna tekabül eder biçimde uzatılması demektir. Hekimlerin, psikanaliz üzerindeki iddialarından çıkarılacak böyle bir sonuçtan hoşnut olup olmayacaklarını bilmiyorum. Ama bu sonuç pek de geri çevrilebilir görünmüyor. Hem de, maddi varoluş koşullarının hekimlerin devşirildiği sınıflar için o denli kötüleştiği bir dönemde ki genç kuşak kendini mümkün mertebe erken geçindirmek zorunda hissediyor.

Ama siz, belki de, tıp tahsilini analitik pratik için bir hazırlıkla yüklemek istemiyor ve daha uygun olanın, geleceğin analistlerinin gerekli eğitimi ancak tıp eğitimlerini bitirdikten sonra üstlenmeleri olduğunu düşünüyorsunuz. Şöyle diyebilirsiniz: bunun doğuracağı zaman kaybı pratikte hesaba katılmaz; zira henüz otuz yaşını bulmamış bir genç, zaten hiçbir zaman, psişik yardımın koşulu olan o güveni hastadan göremeyecektir. Buna şöyle cevap verilebilir: yeni yetme hekim de bedeni hastalıklar konusunda hastadan pek büyük bir saygı bekleyemez ve genç analist ise zamanını pekâlâ, tecrübeli pratisyenlerin denetimi altında bir psikanalitik poliklinikte çalışarak doldurabilir.

Fakat bana daha önemli görünen şu: bu önerinizle, gerçekten de bu ağır zamanlarda hiçbir ekonomik gerekçelendirmesi bulunamayacak bir kuvvet müsrifliğini savunmuş olursunuz. Analitik eğitim, tıbbî hazırlığın dairesiyle kesişir ama onu içermez ve onun tarafından içerilmez. Bugün için hâlâ fantastik gelebilir, fakat eğer bir psikanalitik yüksekokul kurmak gerekseydi, burada tıp fakültesinin de öğrettiği pek çok şey öğretilmek zorunda olurdu: her daim başyapıt kalacak saikbilimin yanı sıra biyolojiye bir giriş, mümkün en geniş kapsamda cinsellik bilgisinin aktarımı, psikiyatrinin hastalık tablolarına aşinalık. Öte yandan, analitik öğretim, hekime uzak düşen ve onun mesleki icrasında temas etmeyeceği dersleri de kapsardı: kültür tarihi, mitoloji, din psikolojisi ve edebiyat bilimi. Bu alanlarda iyi bir yönelimi olmaksızın, analist malzemesinin büyük bir kısmı karşısında anlayışsız kalır. Buna mukabil, tıp okulunun öğrettiği şeylerin büyük kütlesini kendi maksatları için kullanamaz. Ayak kök kemiklerinin bilgisinden tutun hidrokarbonların teşkiline, beyin sinir liflerinin seyirlerine, tıbbın basilî hastalık etkenleri ve bunların mücadele yolları, serum reaksiyonları ve doku yeni oluşumları hakkında ortaya koyduğu her şeye kadar —ki bunların hepsi, kendi başlarına, elbette pek yüksek kıymettedir— yine de onun için tümüyle ilgisizdir; onu hiç ilgilendirmez; ne doğrudan bir nevrozu anlamasına ve tedavi etmesine yardım eder ne de bu bilgi, faaliyetinin en yüksek taleplerde bulunduğu o zihinsel kabiliyetlerin keskinleşmesine katkıda bulunur. Şöyle itiraz edilmesin: durum, hekim bir başka tıbbi ihtisasa, örneğin diş hekimliğine yöneldiğinde de benzer değil midir? O zaman da sınav verdiği kimi şeyleri kullanamayacak, okulun hazırlamadığı pek çok şeyi de sonradan öğrenmek zorunda kalacaktır. Yine de iki durum aynılaştırılamaz. Diş hekimliği için bile patolojinin büyük perspektifleri, iltihap, irinleme, nekroz, beden organlarının karşılıklı etkileşimine ilişkin öğretiler önemini muhafaza eder; oysa analisti deneyimi bambaşka fenomenler ve bambaşka yasaların hüküm sürdüğü başka bir dünyaya götürür. Felsefe, cismanî olanla psişik olan arasındaki uçurumu nasıl aşarsa aşsın, bizim deneyimimiz açısından —hele ki pratik gayretlerimiz bakımından— bu uçurum ilkin vardır.

Bir insanı, bir başkasını bir fobinin veya bir zorlantı düşüncesinin ıstırabından kurtarmak istiyorsa, onu tıp tahsili üzerinden bir dolambaç yoluna zorlamak hem adaletsizdir hem de amaca uygun değildir. Ayrıca, psikanalizi topyekûn bastırmak başarılamadıkça bunun bir sonuç vereceği de yoktur. Şöyle bir manzara düşünün: belirli bir seyir noktasına iki yol gidiyor; biri kısa ve dümdüz, diğeri uzun, dolambaçlı ve oyalayıcı. Kısayı, belki de yolun bazı çiçek tarhlarının yanından geçtiği ve bunların korunmasını istediğiniz için, bir yasak levhasıyla kapatmaya çalışıyorsunuz. Bu yasağınıza saygı gösterilmesi için ancak şu halde bir umut vardır: kısa yol sarp ve meşakkatli, uzun olan ise hafif yokuşlu olsun. Fakat durum tersiyse ve bilakis dolambaç, daha zahmetliyse, o zaman yasağınızın faydasını ve çiçek tarhlarınızın akıbetini kolayca tahmin edebilirsiniz. Korkarım, alaylıları tıp okumaya zorlayamayacaksınız; tıpkı benim de hekimleri analizi öğrenmeye sevk etmeyi başaramayacağım gibi. İnsan tabiatını da bilirsiniz.

“Şayet haklıysanız —analitik tedavi özel bir eğitim olmazsa icra edilemez, tıp tahsili ise bu hazırlığın getirdiği ek yükü çekemez ve tıbbî bilgiler de analist için büyük ölçüde fazlalıktır— o halde tüm meslek ödevlerinin üstesinden gelmesi beklenen ideal hekim kişiliğini elde etmek konusunda nereye varacağız?”

Bu güçlüklerden çıkışın ne olacağını önceden göremem; bunu belirtmekle de mükellef değilim. Yalnız iki şeyi görüyorum: birincisi, analiz sizin için bir veresaettir (baş belasıdır), en iyisi hiç var olmamasıydı —elbette nevrotik de bir veresaettir—; ikincisi, şimdilik bütün menfaatler gözetilmiş olur, eğer hekimler, kendilerine bu denli olağan sıklıkta rastlanan psikogenik nevrozların meşakkatli tedavisini yüklerinden alacak ve bu hastaların lehine olacak şekilde onlarla sürekli temas halinde kalacak bir terapi sınıfını tolere etmeyi kabul ederlerse.

“Bu konuda son sözünüz bu mu, yoksa söyleyecek başka bir şeyiniz var mı?”

Elbette, ben zaten üçüncü bir menfaati, bilimin menfaatini de dikkate almak istiyordum. Burada söyleyeceklerim size pek yakın gelmeyecek, ama bana daha da fazla anlam ifade ediyor.

Biz psikanalizin tıp tarafından yutulup, sonra da psikiyatri ders kitabında, terapi bölümünde, hipnotik telkin, ototelkin, ikna gibi yöntemlerin yanında —ki bu yöntemler, cehaletimizden devşirilmiş olup, kısa ömürlü etkilerini kalabalıkların ataleti ve korkaklığına borçludurlar— nihai tortusunu bulmasını hiç de arzu edilir saymıyoruz. O daha iyi bir akıbete layıktır ve umarım onu bulacaktır. “Saikbilim” olarak, yani psişik bilinçdışının öğretisi olarak, sanat, din ve toplum düzeni gibi insan kültürünün ortaya çıkış tarihini ve büyük kurumlarını konu edinen tüm bilimler için vazgeçilmez hale gelebilir. Kanımca, bu bilimlere şimdiye dek sorunlarının çözümünde kayda değer yardımlar sağlamıştır; fakat, kültür tarihçileri, din psikologları, dil araştırmacıları vb. kendilerine sunulmuş bu yeni araştırma aracını bizzat kullanmayı kabul ettikleri takdirde elde edilebilecekler yanında bunlar küçük katkılardır. Nevrozların tedavisi için analizin kullanımı, onun yalnızca bir uygulamasıdır; belki de gelecek, bunun en önemlisi olmadığını gösterecektir. Her hâlükârda, sırf bu uygulama alanı hekimlik menfaat dairesiyle temas ediyor diye, tek bir uygulama uğruna ötekilerin hepsini feda etmek insafsızlık olur.

Zira burada, zarar görmeden müdahale edilemeyecek daha geniş bir bağlam açılmaktadır. Muhtelif beşerî ilimlerin temsilcileri, yöntem ve bakış açılarını kendi malzemelerine uygulamak üzere psikanalizi öğrenmek istiyorlarsa, analitik literatüre kaydedilmiş sonuçlarla yetinmeleri kâfi gelmez. Analizi, ona açık tek yoldan öğrenmeyi bilmek zorunda olacaklardır: kendilerini bizzat bir analize tabi kılarak. Böylece, analize muhtaç nevrotiklere, analizi entelektüel saiklerle kabul eden ikinci bir kişi sınıfı eklenmiş olur ki bunlar, bunun yanı sıra elde edecekleri performans artışını da elbette memnuniyetle karşılayacaklardır. Bu analizlerin icrası için, tıbbî bilgilere dair muhtemel birikimin pek az önem taşıyacağı sayıda analiste ihtiyaç vardır. Fakat bu —onlara “öğretici analistler” diyelim— kişilerin özellikle dikkatli bir eğitimden geçmiş olmaları gerekir. Onların bu eğitimlerinin köreltilmemesini istiyorsak, kendilerine öğretici ve kanıtlayıcı vakalarda deneyim kazanma fırsatı vermek zorundayız; ancak sağlıklı insanlar —ki onlarda merak saiki de eksiktir— kendilerini analize tabi kılmadıklarından, öğretici analistler de yine—titiz bir denetim altında— yalnız nevrotikler üzerinde eğitilebilirler ve bu eğitim, ileride icra edecekleri hekimlik dışı faaliyet için olacaktır. Bütün bunların yürüyebilmesi ise belirli bir hareket serbestisini gerektirir ve ufak tefek kısıtlamaları kaldırmaz.

Belki de psikanalizin bu safi teorik menfaatlerine inanmıyorsunuz yahut onlara, alaylı analiz meselesinin pratik sorusu üzerinde hiçbir etki hakkı tanımak istemiyorsunuz. O halde size şu hatırlatmayı yapmama izin verin: psikanalizin, kurpfuscher yasası kapsamından muaf olan ve hekimlerin de hak iddia etmeyecekleri başka bir uygulama alanı daha vardır. Pedagojideki kullanımı kastediyorum. Bir çocuk istenmeyen bir gelişimin işaretlerini göstermeye, huysuz, dik başlı ve dikkatsiz olmaya başladığında, çocuk doktoru ve hatta okul doktoru dahi onun için bir şey yapamayacaktır; bu, çocuğun açıkça kaygılar, iştah rahatsızlığı, kusma, uyku bozukluğu gibi nevrotik belirtiler göstermesi halinde bile böyledir. Analitik etkilenim ile terbiye edici tedbirleri birleştiren ve çocuk çevresinin koşullarıyla ilgilenmeyi hor görmeyen, çocuğun ruh yaşamına giden yolu açmayı bilen kişilerce yürütülen bir tedavi, her iki şeyi birden başarır: nevrotik belirtileri ortadan kaldırır ve başlamış olan karakter değişimini geri çevirir. Sıklıkla pek fark edilmeyen çocukluk nevrozlarının, daha sonraki yaşamın ağır hastalıklarına yatkınlık teşkil ettiğine dair kavrayışımız, bizi, bu çocuk analizlerini mükemmel bir koruyucu hekimlik yolu olarak görmeye yöneltir. Analizin hâlâ inkâr edilemez düşmanları vardır; bu pedagojik analistlerin ya da analitik pedagogların faaliyetini de nasıl baltalayabileceklerini bilmiyorum ve bunun pek mümkün olduğunu da sanmıyorum. Ama tabii, asla kendinden fazla emin olmamalı.

Bu arada, yetişkin nevrotiklerin analitik tedavisi konumuza geri dönecek olursak, burada da hâlâ bütün bakış açılarını tüketmiş değiliz. Kültürümüz üzerimizde neredeyse katlanılmaz bir baskı icra ediyor; bir düzelticiye ihtiyaç duyuyor. Psikanalizin, zorluklarına rağmen, insanları böyle bir düzelticiye hazırlama edimini üstlenmesi beklemek fazla mı fantazi olur? Belki günün birinde bir Amerikalının aklına, ülkesinin social worker’larını analitik olarak eğitmek ve onlardan kültürel nevrozların üstesinden gelmek için bir yardımcı birlik oluşturmak gelir ve bunun için de az buçuk para harcamayı göze alır.

“Ha, yeni bir tür kurtuluş ordusu.”

Neden olmasın, hayal gücümüz hep örneklere göre çalışır. O vakit Avrupa’ya akacak öğrenme heveslileri seli, Viyana’yı pas geçmek zorunda kalacaktır; çünkü burada analitik gelişim, erkenden edinilmiş bir yasak travmasına yenik düşmüş olabilir. Gülümsüyorsunuz? Bunu hükmünüzü etkilemek için söylemiyorum, şüphesiz. Size inanmadığınızı da biliyorum; böyle olacağının garantisini size veremem. Ama bir şeyi biliyorum. Alaylı analiz konusunda hangi kararı vereceğiniz o kadar da önemli değildir. Yerel bir etkisi olabilir. Ancak önemli olan, psikanalizin içsel gelişim imkânlarıdır; bunlar, şu veya bu düzenleme ve yasakla vurulacak türden değildir.

“Alaylı Analiz Meselesi” için Artsöz (1927)

Bu burada önce gelen tartışmaların bağlandığı küçük risalemi kaleme almama doğrudan vesile olan şey, hekim olmayan meslektaşımız Dr. Th. Reik’in Viyana makamlarınca şarlatanlıkla suçlanmasıydı. Bütün ön soruşturmalar yürütülüp çeşitli bilirkişi raporları alındıktan sonra bu davanın düşürüldüğü herhalde herkesçe bilinir olmuştur. Bunun kitabımın bir başarısı olduğuna inanmıyorum; davanın seyri muhtemelen dava yürütümü açısından pek elverişsizdi ve kendini zarar görmüş olarak şikâyet eden kişi pek az güvenilir çıktı. Dr. Reik’e karşı yürütmenin durdurulması muhtemelen Viyana mahkemesinin alaylı analiz meselesinde ilkesel bir karar verdiği anlamına gelmez. Eğilim yazımda “tarafsız” muhatap figürünü yaratırken gözümün önünde iyiniyetli mizaçlı ve sıradan olmayan bir dürüstlüğe sahip yüksek görevlilerimizden birinin kişiliği vardı; kendisiyle Reik davası üzerine bizzat bir konuşma yapmış ve sonra, istediği gibi, bunun üzerine kendisine özel bir mütalaa sunmuştum. Onu kendi görüşüme kazanmada başarılı olamadığımı biliyordum; bu yüzden de Tarafsız’la diyalogumu bir uzlaşmayla sonuçlandırmadım.

Analistlerin bizzat kendileri arasında alaylı analiz sorununa dair yekpare bir tavır sağlamayı başaracağımı da beklemiyordum. Bu derlemede Macar Derneği’nin beyanını New York grubununkilerle yan yana tutan biri belki de yazımın hiç etkisi olmadığını, herkesin daha önce savunduğu konumu aynen sürdürdüğünü sanacaktır. Yine de buna inanmıyorum. Kanımca pek çok meslektaş aşırı tarafgirliğini yumuşatmış olacak, çoğu da alaylı analiz sorununun teamüllere göre karara bağlanamayacağı, yeni bir durumdan doğduğu ve dolayısıyla yeni bir hüküm vermeyi gerektirdiği yönündeki kanaatimi benimsemiştir.

Bütün meseleye verdiğim yön de anlaşılan kabul görmüştür. Ön plana şu cümleyi çıkarmıştım: Analistin bir tıp diploması taşıyıp taşımadığı değil, analizi icra etmek için gerekli olan özel eğitimi edinip edinmediği önemlidir. Bundan, meslektaşların hararetle tartıştığı şu soru bağlanabilirdi: Analist için en uygun eğitim hangisidir? Benim kanaatim—ve hâlâ savunuyorum—şudur: Üniversitenin müstakbel hekime dayattığı eğitim değildir. Sözde tıbbî eğitim bana analitik mesleğe zor bir dolambaç geliyor; analiste elbette vazgeçilmez olan pek çok şey verir, ama ayrıca asla kullanamayacağı fazlalıklar da yükler ve hem ilgisini hem düşünüş tarzını psişik fenomenleri kavramaktan saptırma tehlikesini beraberinde getirir. Analist için öğretim planı daha yeni yaratılacaktır; bu plan beşerî bilimsel, psikolojik, kültür­tarihsel, sosyolojik olduğu kadar anatomik, biyolojik ve gelişim­bilimsel malzemeyi de kapsamalıdır. Öğretilecek o kadar çok şey vardır ki, analitik faaliyete doğrudan bir ilişkisi bulunmayan ve yalnızca başka herhangi bir tahsil gibi zekânın ve duyusal gözlemin talimine dolaylı katkı sunan şeylerin programdan çıkarılmasında haklı olunacaktır. Bu öneriye karşı, böyle analitik yüksekokulların bulunmadığı, bunun ideal bir talep olduğu, demek suretiyle itiraz etmek kolaydır. Evet, bir idealdir, fakat gerçekleştirilebilir ve gerçekleştirilmesi gereken bir ideal. Tüm o gençliklerine özgü eksikliklerine rağmen enstitülerimiz böylesi bir gerçekleşmenin zaten başlangıcıdır.

Yukarıda, tartışmalarda hâlâ hararetle çekişmeli olan bir şeyi sanki kendiliğindenmiş gibi varsaydığımı okurlarım fark etmemiş olmayacaktır. Şöyle ki: Psikanaliz tıbbın bir uzmanlık alanı değildir. Bunu görmeye nasıl direnilebileceğini anlamıyorum. Psikanaliz, bir parça psikolojidir; eski anlamda tıbbî psikoloji ya da hastalıklı süreçlerin psikolojisi değil, düpedüz psikolojidir; kuşkusuz psikolojinin bütünü değil, alt yapısı, belki hatta onun temelidir. Tıbbî amaçlara uygulanabilme imkânı yüzünden aldanmamak gerekir; elektrik ve röntgen huzmeleri de tıpta kullanıma kavuşmuştur, ama ikisinin bilimi yine de fiziktir. Tarihî argümanlar da bu aidiyeti değiştiremez. Tüm elektrik öğretisi sinir-kas preparatındaki bir gözlemden çıkış almıştır, fakat bugün artık kimse bunun fiziolojinin bir parçası olduğunu iddia etmeyi aklına getirmez. Psikanaliz için ileri sürülen şudur: Onu hastalara yardım etme çabaları esnasında bir hekim icat etmiştir. Ama bu onun değerlendirilmesi bakımından besbelli önemsizdir. Üstelik bu tarihî argüman epey tehlikelidir. Devamında hekimliğin ta başından beri analize ne kadar yabancı, hatta ne kadar düşmanca-iğrenç bir redle davrandığı hatırlatılabilir; buradan bugün de analize hiçbir hakları olmadığı sonucu çıkar. Ve gerçekten—böyle bir sonucu reddediyor olsam da—ben bugün bile, hekimlerin psikanalize rağbetlerinin libidoteori açısından Abraham’ın iki alt-evresinden hangisine geri götürüleceği hususunda şüpheliyim: Burada söz konusu olan, nesneyi yok etmek niyetiyle mi sahiplenmedir, yoksa onu muhafaza etme niyetiyle mi?

Tarihî argümanda bir an daha oyalanacak olursam: Söz konusu olan şahsım olduğundan, ilgilenen kişiye kendi saikime dair bir miktar içgörü verebilirim. Kırk bir yıllık hekimlik faaliyeti sonrasında öz-bilgim bana, aslında doğru dürüst bir hekim olmadığımı söylüyor. Hekim oldum; bu, özgün niyetimden saptırılmış bir zorlamayla oldu ve hayat zaferim, büyük bir dolambaçtan sonra başlangıçtaki istikameti yeniden bulmuş olmamda yatar. Erken yıllarımdan, acı çeken insanlara yardım etme ihtiyacına dair bende hiçbir şey yoktur; sadistik yatkınlığım pek büyük değildi, bu yüzden onun o türden türevlerinin gelişmesi gerekmemiştir. Hiçbir zaman “doktorculuk” oynamadım, çocukça merakım anlaşılan başka yollara gitti. Gençlik yıllarında, bu dünyanın bilmecelerinden bir şeyler anlamak ve belki bizzat çözümüne bir şeyler katmak ihtiyacı baskın hale geldi. Tıp fakültesine kaydolmak bunun için en iyi yol gibi görünmüştü, ama sonra zooloji ve kimya ile denedim—başarısız—ta ki üzerimde şimdiye kadar etkili olmuş en büyük otorite v. Brücke’ün etkisiyle fizyolojiye tutununcaya kadar; o zamanlar gerçi fizyoloji fazla histolojiye kapanmıştı. Sonra tüm tıbbî sınavları çoktan vermiştim, hekimliğe dair hiçbir şeyle ilgilenmeden; ta ki hürmet edilen hocanın bir uyarı sözü içinde bulunduğum sefil maddî durumda kuramsal bir kariyerden kaçınmam gerektiğini söyleyene kadar. Böylece sinir sisteminin histolojisinden nöropatolojiye, yeni esinler temelinde de nevrozlarla uğraşmaya geldim. Ama, doğru dürüst bir tıbbî meyilden yoksun oluşumun hastalarıma pek zarar verdiğini de sanmıyorum. Zira hekimde tedavi edici ilginin afektif olarak abartılması hastanın pek işine yaramaz. Onun için en iyisi, hekimin soğukkanlı ve mümkün olduğunca düzgün çalışmasıdır.

Önceki rapor elbet alaylı analiz sorununu açıklığa kavuşturmaya pek az katkıda bulunmuştur. Sadece, psikanalizin özgül değerini ve tıbbî uygulamasından bağımsızlığını özellikle de benim savunmamın kişisel meşruiyetini pekiştirmeyi amaçlıyordu. Fakat burada bana karşı şu itiraz getirilecektir: Psikanaliz bir bilim olarak tıbbın mı yoksa psikolojinin mi bir alt-alanıdır—bu doktora sorusudur, pratikte tümden önemsizdir. Söz konusu olan başkadır; yani analizin hastaların tedavisine kullanımının kendisidir ve o ölçüde ki bunu talep ediyorsa, röntgenoloji gibi, tıbbın bir uzmanlık alanı olarak bünyeye katılmayı kabullenmeli ve bütün tedavi yöntemleri için geçerli düzenlemelere tabi olmalıdır. Bunu tanırım, kabul ederim; yalnız, terapinin bilimi ezmesini önlemek isterim. Ne yazık ki bütün benzetmeler bir yere kadar gider; öyle bir nokta gelir ki, karşılaştırılan iki şey ayrışır. Analizin durumu röntgenolojiden farklıdır; fizikçiler röntgen huzmelerinin yasalarını incelemek için hasta insana ihtiyaç duymazlar. Oysa analiz, insanın psişik süreçlerinden başka bir malzemeye sahip değildir, yalnız insan üzerinde çalışılabilir; özel, kolayca anlaşılır koşullar gereği nevrotik insan, normal insana göre çok daha öğretici ve erişilebilir malzemedir ve analizi öğrenmek ve uygulamak isteyen birinden bu malzeme esirgenirse, onun eğitim imkânlarının iyi yarısını elinden almış olursunuz. Elbette maksadım, nevrotik hastanın çıkarının, öğretimin ve bilimsel araştırmanın çıkarına kurban edilmesini talep etmek değildir. Alaylı analiz sorunu üzerine küçük yazım, tam da belli güvenlik önlemlerine riayet edilerek iki tür çıkarın gayet güzel bağdaştırılabileceğini ve böylesi bir çözümün nihayetinde doğru anlaşılmış tıbbî çıkarın da hizmetinde olduğunu göstermeye çabalar.

Bu güvenlik önlemlerinin hepsini bizzat ben sıraladım; diyebilirim ki tartışma buraya yeni hiçbir şey katmamıştır; ayrıca dikkat çekmek isterim ki, çoğu kez vurguları gerçeğe hakkaniyetle denk düşmeyecek biçimde dağıtmıştır. Ayırıcı tanının zorluğu, pek çok vakada bedensel semptomların değerlendirilmesindeki belirsizlik ve dolayısıyla tıbbî bilgi veya tıbbî müdahalenin gerekliliği üzerine söylenen her şey doğrudur; ancak bu tür kuşkuların hiç belirmediği, hekime ihtiyaç duyulmadığı vakaların sayısı çok daha fazladır. Bu vakalar bilimsel bakımdan oldukça ilgisiz olabilir, fakat hayat içinde yeterince önemli bir rol oynarlar ki onlara bütünüyle yetişebilen alaylı analistin faaliyetini haklı kılsınlar. Bir süre önce, kendisi hekim olmayan birinin hekimlik taslamasına özellikle keskin bir karşı çıkış geliştirmiş bir meslektaşı analiz ettim. Ona şunu söyleyebildim: “Artık üç aydan uzun süredir çalışıyoruz. Analizimizin hangi aşamasında tıbbî bilgime başvurmam gerekti?” Bunun için hiçbir vesile çıkmadığını itiraf etti.

Ayrıca, alaylı analistin hekimi danışmaya çağırmak zorunda olması nedeniyle hasta nezdinde otorite kazanamayacağı ve sağlık yardımcıları, masörler vb. gibi bir itibardan fazlasına erişemeyeceği yolundaki argümanı yüksek değerlemem. Benzetme yine isabetli olmayabilir; bunun ötesinde, hasta otoriteyi aktarımına göre verme eğilimindedir ve bir tıp diplomasının varlığı hekimin düşündüğü kadar etkileyici gelmez ona. Meslek olarak alaylı analist, kendisine bir sivil ruhban olarak yakışan itibarı edinmekte zorlanmayacaktır. “Sivil ruhbanlık” formülüyle, analistin—ister hekim olsun ister alaylı—kamu karşısında yerine getirmekle mükellef olduğu işlev zaten genel olarak betimlenebilir. Protestanlar arasında ve son zamanlarda Katolik ruhanî dostlarımız arasında da, cemaate mensup evlatlarını, onlara çatışmaları hakkında azıcık analitik aydınlatma sunduktan sonra, imanlarını yeniden kurarak hayat ketlerinden kurtaranlar sıkça görülür. Muhaliflerimiz olan Adlerci bireysel psikologlar, dayanaksız ve beceriksiz hale gelmiş kişilerde aynı değişimi, onların toplumsal cemaat ilgisini uyandırmak suretiyle hedeflerler; bunu da, onların psişik yaşamlarının yalnızca bir köşesini aydınlatıp, hastalıklarında bencillik ve güvensizlik itkilerinin payını göstermelerinin ardından yaparlar. Gücünü analize yaslanmaktan alan bu iki prosedürün psikoterapi içinde yeri vardır. Biz analistler, hastanın mümkün olduğunca eksiksiz ve derinlemesine analizini hedef ediniriz; onu Katolik, Protestan ya da sosyalist cemaate kabul edilmekle ferahlatmak istemeyiz; tersine, ego’suna, bastırma yoluyla erişilemez biçimde bilinçdışında bağlı kalmış enerjileri yeniden tahsis edip, bastırmaları sürdürmek için ego’nun kısır bir tarzda harcamak zorunda kaldığı öteki enerjileri de özgürleştirerek onu kendi içinden zenginleştirmek isteriz. Yaptığımız iş, en iyi anlamıyla ruhbanlıktır. Bununla kendimize fazla yüksek bir hedef mi koyduk? Hastalarımızın çoğunluğu bile bu çalışma için harcadığımız çabaya değer mi? Dışardan bozulanı içeriden ıslah etmektense dışardan desteklemek daha iktisadî değil midir? Bunu söyleyemem, ama başka bir şeyi biliyorum. Psikanalizde baştan beri şifa ile araştırma arasında bir juntim (koşut bağ) vardı; kavrayış başarıyı getiriyordu, yeni bir şey öğrenmeden tedavi edilemiyor, aydınlanma elde edilmeden onun hayırlı tesiri yaşanmıyordu. Analitik prosedürümüz, bu kıymetli çakışmanın korunduğu yegâne yöntemdir. Ancak analitik ruhbanlık yaptığımızda, insan psişik yaşamına dair yeni yeni şafak söken içgörümüzü derinleştiririz. Bilimsel kazanım umudu, analitik çalışmanın en asil, en sevindirici çizgisiydi; bunu herhangi pratik mülahazalara kurban etmeye hakkımız var mı?

Bu tartışmada bazı ifadeler bende, alaylı analiz üzerine yazımın bir noktada yine de yanlış anlaşıldığı şüphesini uyandırıyor. Sanki hekimleri analizi icraya genel olarak ehliyetsiz ilan etmişim ve “hekimsel katılımdan uzak durulsun” parolasını vermişim gibi, hekimler bana karşı müdafaa ediliyor. Oysa bu niyetimde yok. Bu izlenim muhtemelen, polemik tarzında kurgulanmış anlatımımda, eğitimsiz hekim analistleri alaylılardan bile daha tehlikeli ilan etmek zorunda oluşumdan doğdu. Bu meseledeki gerçek fikrimi, bir zamanlar Simplicissimus’ta kadınlar üzerine serdedilmiş bir kinikliği kopyalayarak açığa kavuşturabilirim. Orada eşlerden biri güzel cinsin zayıflık ve güçlüklerinden yakınır; bunun üzerine diğeri: “Ama kadın, tür olarak bizde bulunanın en iyisidir,” der. Kabul ediyorum; analist yetiştirmeye dönük arzuladığımız okullar mevcut olmadığı müddetçe, tıbbî ön-eğitim almış kişiler, geleceğin analisti için en iyi malzemedir. Yalnız şu talep edilmelidir: Ön-eğitimleri, asıl eğitimin yerine konmasın; tıp okulundaki öğretimin teşvik ettiği tek-yanlılığı aşsınlar; psikolojik olguları, psikolojik yardımcı tasavvurlarla kavramak söz konusu olduğunda, endokrinoloji ve otonom sinir sistemiyle göz kırpma ayartısına direnebilsinler. Yine aynı şekilde, psişik fenomenlerle bunların organik, anatomik ve kimyasal temelleri arasındaki bağlantılara ilişkin bütün problemlerin, ancak her ikisini de çalışmış kişilerce, yani tıbbî analistlerce ele alınabileceği beklentisini paylaşıyorum. Ama unutulmamalı ki psikanaliz bundan ibaret değildir ve onun diğer cephesi için, beşerî bilimlerde ön-eğitimli kişilerin işbirliğini hiçbir zaman ikame edemeyiz. Pratik gerekçelerle, yayınımız için de geçerli olmak üzere, bir tıbbî analizi, analizin uygulamalarından ayırma alışkanlığını edindik. Bu doğru değildir. Gerçekte ayrım çizgisi, bilimsel psikanalizle onun tıbbî ve tıbbî olmayan sahalara uygulamaları arasında geçer.

Alaylı analizin en sert reddi bu tartışmalarda Amerikalı meslektaşlarımızca temsil edilmektedir. Onlara birkaç notla yanıt vermeyi gereksiz görmüyorum. Analizi polemik amaçlı kötüye kullanmak sayılmazsa, kanaatimi şöyle ifade etmek isterim: Dirençleri bütünüyle pratik unsurlara geri götürülebilir. Kendi ülkelerinde alaylı analistlerin psikanalizle bolca boş iş ve suistimal yaptıklarını ve bunun sonucunda hem hastalara hem analizin itibarına zarar verdiklerini görüyorlar. Öyleyse, öfkelerinde bu vicdansız zararkeslerden alabildiğine uzaklaşmaları ve alaylıları analizden bütünüyle dışlamak istemeleri anlaşılabilirdir. Ama bu olgusal durum, tutumlarının önemini azaltmaya yeter. Zira alaylı analiz meselesi yalnız pratik mülahazalara göre karara bağlanamaz ve Amerika’nın yerel koşulları bizim için tek başına belirleyici olamaz.

Esas olarak pratik saiklerle güdülenmiş Amerikan meslektaşlarımızın alaylı analistlere karşı kararı bana pratik görünmüyor; zira durumu belirleyen etmenlerden birini bile değiştiremez. Bu kararın değeri, bir bastırma girişiminin değeri kadardır. Alaylı analistlerin faaliyetini engelleyemiyorsanız ve onlara karşı mücadelede kamu tarafından desteklenmiyorsanız, durumlarının mevcudiyetini hesaba katmak daha faydalı olmaz mı? Yani onlara eğitim fırsatları sunmak, üzerlerinde nüfuz sahibi olmak ve hekimler zümresince onaylanma ve çalışma arkadaşlığına katılma imkânını bir teşvik olarak önlerine koymak; böylelikle ahlâkî ve entelektüel seviyelerini yükseltmeye ilgi duymalarını sağlamak daha amaçlı değil midir?

Viyana, Haziran 1927.

3 Yorum

Filed under Eviri

3 responses to “Alaylı Analiz Meselesi (1926) — Sigmund Freud”

  1. Geri bildirim: Saikbilim Evirileri — özel sayfa | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER

  2. Geri bildirim: Alaylı Analiz Meselesi | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER

  3. Geri bildirim: Psikanaliz Sorusu | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER