🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
🧵⚙️💪🏻 TEZGÂH 🧵⚙️💪🏻
BÖLÜM III
Troya: Yunanların Kitabı Mukaddesi
- TARİHÎ TROYA
*1 “Yunan tarihinin gerçek tarihine başlıyorum,” demişti Grote, anıtsal tarih eserinin Önsözünde, “ilk kayda geçmiş Olimpiyatları, yani M.Ö. 776 yılından itibaren.” Daha önceki zamanlar için, diye açıklıyordu, elde sadece Truva Savaşı gibi efsanelerin tanıklığı vardı ve “modern araştırmanın nazarıyla” bakıldığında bu efsaneleri gerçek tarihle karıştırmak “özünde felsefeye aykırı” olurdu. Bunu 1846 yılında yazıyordu; o sıralarda bilginler Homer’in masalsı Troya’sının sadece bir masal olduğunda aşağı yukarı hemfikirdi. Ve efsanelere güvenmemek için haklı sebepleri vardı. İlyada’da tasvir edilen şekliyle Truva Savaşı, bir yana bırakacak olursak, baştan aşağı gülünç bir olaydı; çocukça tanrıların —gökte gezen hovardalar— durmadan işe karışması ve orduların birkaç övüngen kahraman arasındaki çarpışmalar için bir çeşit koro rolü gördüğü büyük savaşlar bir yana. Persler, Herodotos’a, “tek bir Spartalı kız” yüzünden koparılan onca yaygara ve gürültünün abesliğini göstermişlerdi. Herodotos’un kendisi bile Helen’in gerçekten Troya’da olduğundan şüphe ediyordu; Truva halkı, on yıl süren bir savaşın bütün sıkıntılarına katlanmak yerine, onu teslim edecek kadar basiretli davranmaz mıydı?
Yine de Yunanlılar, Troya’nın ve bu savaşın tarihî gerçekliğinden hiç şüphe etmediler; bugün ise bilginler de dönüp dolaşıp onların görüşüne katılmış durumdadır. Artık herkes gidip bizzat yerinde görebilir. Felsefe sahibi bir tarihçi o zaman “gerçek tarih” içindeki efsanelerin yeri üzerine bir ironi daha takdir edebilir. Gerçek şu ki, Homeros’un hayalî— hatta belki bütünüyle tasarlanmış— Troya’sı, tarih bakımından gerçek Troyadan çok daha önemlidir.
Gerçek olanı borçlu olduğumuz kişi, geçen yüzyılın büyük arkeoloji öncülerinden biri olan Heinrich Schliemann’ın masalsı serüvenleridir. Schliemann’ın kendi hikâyesi bile halk arasında bir efsane haline gelmiştir: nasıldı, Homer’e karşı duyduğu bir okul çocuğu tutkusu (zira bir zamanlar okul çocukları Homer okurdu) tarafından nasıl esinlenmişti; daha sekiz yaşındayken, İlyon yahut Troya’nın büyük surlarını bulmaya —bunların hâlâ mevcut olması gerektiğine emindi— nasıl karar vermişti; olağanüstü kabiliyetini, Homeros’un doğruluğunu ispatlamak uğruna ticarette servet edinmeye nasıl vakfetmişti; ve nasıl olup da, aşağı yukarı 1870’te, “altın şehir”i aramaya koyulmak üzere işten elini eteğini çekmişti. Hâlâ Truva’ya inanma eğiliminde olan bilginler, onun muhtemel yerinin, bölgenin en manzaralı noktası olan, yüksek bir yar üzerindeki Bunar Başı adlı bir yer olduğu üzerinde birleşmişlerdi. Schliemann ise, İlyada’daki ipuçlarına sıkı sıkıya bağlı kalarak, Dardanell’lerin girişinden birkaç mil içeride, Hisarlık adıyla anılan Türk köyünün yanındaki sıradan bir tepeciği seçti. Ve işte burada, gerçekten de altın şehrini buldu. Hatta katmanlar halinde bir dizi Troya buldu— sonradan yapılan sayımla dokuz tane—; ama bunlardan birinde, en alttakilere yakın bir yerde, büyük bir yangınla yıkıma uğramış bir yerleşmede, binlerce altın parçadan oluşan ve Kral Priamos’un hazinesi olarak teşhis ettiği bir definesi keşfetmek onu heyecana boğdu. Schliemann, aynı masalsı başarıyı, Yunanistan’da Kral Agamemnon’un başkenti olan Miken’i kazarken de tekrarladı. Burada da, İlyada’da Miken için kullanılan “iyi yapılmış, altın zengini bir şehir” ifadesinde olduğu gibi Homeros’un sözünü doğrulamaya çalışıyordu; yine tam da böyle, altın hazinelerle dolu bir şehir buldu.
O günden bu yana hikâye daha da masalsı bir hal aldı. Artık biliyoruz ki, Schliemann’ın Truva’da bulduğu altın şehir, Homeros’un Troya’sından bin yılı aşkın bir süre daha eskidir; aradığı şehri farkında olmadan bizzat o kazıp geçmişti. Miken’de de durum aynıydı: Homeros’un şehrini delip geçmiş, hazinesini çok daha eski bir yerleşmede bulmuştu. Hatasının farkına varan Schliemann, Homeros’un Troya’sının büyük surlarını bulma arayışına geri döndü. Kendisinin o surları seyretme bahtiyarlığı olmadı; ama ölümünden kısa bir süre sonra, yardımcısı Dörpfeld, surları buldu ve bunları, alttan yukarıya doğru sayıldığında Troy VI olarak adlandırılan, altıncı şehre mal etti. Daha sonra, 1930’larda, Carl Blegen başkanlığındaki bir Amerikan heyeti, modern usule göre katman katman kazı yaparak, bu höyük üzerinde yedi mevsim daha sistemli çalışmalar yürüttü. Bu heyet, dokuz şehrin her birini, yeniden iskân ya da yeniden inşa dönemlerini ayırt eden, daha ince altdüzeylere ayırdı; böylece dokuz büyük dönem içinde ayrı ayrı evreler tespit etti. Toplam kırk alt ı ardışık Troya şehri ortaya koydular; bunların en eskisi, M.Ö. 3000 yılı dolaylarına uzanıyordu. Homeros’un şehri, bugün Troy VIIa olarak adlandırılmaktadır.
Böylece bugün burayı ziyaret eden bir hacı adayının gönlü, rahat bir vicdanla yeniden romantik âleme dönebilir. Ün yapmış surlara, kapılarının ve kulelerinin kalıntılarına bakakalabilir. Höyükte durup Homeros’un tasvir ettiği manzara üzerine düşlere dalabilir; Hellespontos’a, yani bugünkü adıyla Dardanell’lere kadar uzanan rüzgârlı Troya ovalarını; ovayı kat ederek akan Skamandros Irmağı’nı ve ona doğru kıvrıla kıvrıla giden Simois’i; kıyı açıklarında, Yunanlıların, tahtadan atı Troya’ya gönderdikten sonra gizlendikleri söylenen Tenedos Adası’nı; gök kubbenin mavi ufkunda beliren İmroz ve Semadirek adalarını; içerilerde, yılın büyük kısmında karlı doruklarıyla yükselen İda Dağı’nı —o kadar heybetlidir ki, kutsanmış tanrıların babası Zeus’un burayı semavî bir seyir yeri ve gerdek mekânı olarak seçmiş olmasını hatırlatır—; ve ufukta bir yerde, Homeros’un kahramanlarının mezarları üzerine dikilen tümsekleri hatırlatan höyükleri hayalinde canlandırabilir. Eğer ziyaretçi, bazı bilginlerin otoritesine dayanarak, bu kahramanların gerçekten yaşamış olduklarına inanıyorsa, Akhilleus’un Hektor’u öldürdüğü, onu Troya surlarının etrafında üç kere kovaladıktan sonra yakaladığı yerde— Homeros’a göre “iki pınar”ın bulunduğu, barış zamanında Truva kadınlarının çamaşırlarını yıkadıkları ve bugün hâlâ bir araba yolunun bir pınarın yanından geçtiği yerde— dalgın dalgın oturup düşünebilir.
Kendi gözlemlerimin, şunu da eklemeliyim ki, bir Türk köylünün sefil, inatçı bir atı kovalamakla meşgul olması yüzünden bölündüğü oldu. Her zamanki gibi, romantizmi olduğu gibi, saf haliyle içmemize imkân yok. Kaldı ki Homeros’un kendisi de romantik değildi; öyle olunca biz de “gerçekliğe” dönmekle ona haksızlık etmiş olmayız.
Önce şunu söylemek gerekir ki, hazırlıksız bir ziyaretçi, Troya harabeleri karşısında hayal kırıklığına uğrayacaktır. Hiç de gösterişli değillerdir; alışılmış cins temeller yığını ve taş döküntüsünden ibarettirler; üstelik Homeros’un şehrinden kalma hiçbir anıt da yoktur. En etkileyici olanlar, Troy II’ye ait savunma surlarının kalıntıları ile bunlara çıkan bir rampa ve Troy VI’nın olağanüstü iyi örülmüş duvarlarıdır; bunların değerini takdir edebilmek için de işin ehli olmak gerekir. Ve tarihî Troya’nın hiçbir döneminde, Homeros’un inşa ettiği Troyadaki görkem yoktur. Homeros’un Troyası’nda geniş caddeler, Athena ve Apollon’a adanan tapınaklar ve altmış odalı saraylar vardı; “binlerce boy”dan oluşan savaşçı kabileler tarafından savunuluyordu. Gerçekteki Troya ise beş dönümlük bir alanı kaplıyordu; ne böyle tapınaklar ne de büyük saraylar vardı ve aslında tam manasıyla bir şehir bile değildi— daha çok bir hisardı; en çok birkaç bin adamı alabilirdi. Efsanevî manzara da, klasik dünyadaki pek çok şey gibi, aynı küçük ölçektedir. Skamandros Irmağı çamurlu bir dere, Simois ise ince bir su arkından ibarettir. Kral Priamos’un hâkimiyetindeki “engin Hellespontos” ise, kırk mil kadar uzunlukta, orta boy bir boğazdan ibarettir.
Schliemann’ın hikâyesi de baştan sona romantik değildir. Arkeologların bizzat kendileri, büyük öncüleri yüzünden bir parça tedirgindirler. Troya’yı ziyaret ettiğimde, bunlardan biri, höyüğün içinden geçen çirkin bir yarığı, “Büyük Yarık”ı, acı bir gülümsemeyle gösterip “Schliemann’ın gittiği yer işte ora idi” demişti. Homeros’un altın şehrini bulma hırsıyla, katman katman kazı yapmak yerine, höyüğe bodoslama dalıp gitmiş, önüne geleni yok ederek ilerlemişti. Meslektaşları hâlâ ona saygılarını sunuyorlar, ama bu daha çok mecburî bir saygı gibi; sık sık ağızlarından onun telafisi mümkün olmayan tahribatından dem vurularak. Blegen ve arkadaşları, höyüğün geriye kalmış kısmı üzerinde çalışırken, “Schliemann’ın biraz olsun toprak bıraktığı” birkaç alan da bulup değerlendirmişlerdi. Raporlarında, Troy höyüğünü kazarak elde ettikleri şeyleri anlatırlarken, “şaşırtıcı yahut sansasyonel değeri olan yüksek reklam kıymetli nesneler” bulmak gibi bir zorunluluk altında olmadıklarını bilhassa belirttiler. Tek zorunlulukları, her taşı, her iğneyi, her çanak çömlek kırığını kayda geçirmekti.
Bir okur-yazar da, onların raporunu oluşturan ağır ciltler dizisi üzerine en az onlar kadar alaycı bir yorum yapabilir. Schliemann’a göre arkeoloji “yüksek ve asil” bir tetkik dalıydı. “Kutsal İlyon”daki buluntuları üzerine yazdığı kitabı, daha sonraki araştırmalar tarafından eskimiş olsa da, hayal gücü ve heyecanı sayesinde hâlâ pek okunur durumdadır. Schliemann, kitabını, bilginlerin artık “kazma ve kürekle araştırma”ya koyulacağı, böylece “güzel Yunan klasiklerine, bilhassa edebiyatın parlak güneşi olan Homer’e karşı genel sevgi ve hayranlığı artıracakları” yolundaki ateşli dileğiyle bitiriyordu. Amerikalı arkeologlar bu araştırmayı üstlendiler; ama raporlarında, Homer’e, klasik eserlere ya da bizzat arkeolojiye karşı bir sevgi uyandırabilecek tek bir söz sarf etmekten özenle kaçınmış görünüyorlar. Heyecanları, ancak ayrıntının bitip tükenmez dökümünde kendini belli ediyor; mesela altıncı kazı mevsiminde kaldırdıkları 10.118 araba dolusu toprağın ya da Troy IIg’de dağılmış halde buldukları 1.471 altın boncuğun kayda geçirilmesinde. Bazen, buluntularının muhtemel anlamı üzerine birkaç sayfalık cılız, ihtiyatlı genellemeler yapmayı göze alıyorlar; ama sonra yüzlerce sayfalık yeni bir sayım ve tasnif bölümüne sığınarak yeniden ayrıntıya dönüyorlar. Okur bakımından, kırk altı Troya yeniden gömülmüş gibidir.
Bununla beraber insan, yine de Troya’ya duygulu bir ziyaret yapabilir, onun gerçek tarihinde bile yeterince romantik malzeme bulabilir ve bu tarihi yeniden kuran bilginlere minnet duyabilir. Hatalarına rağmen, Schliemann yine de büyük bir öncüdür; sadece Homeros sevdalılarına değil, tarihçilere de yeni bir dünyayı açmıştır. “Her türlü tahmin, nazariye ve spekülasyondan” neredeyse hastalık derecesinde sakınmasına rağmen, Blegen, buranın Homeros tarafından yüceltilen hisar olduğu yolundaki hükmünü açıkça ortaya koyuyor; ekibinin titiz çalışması, bu hisarın tarihini üç bin yılı aşkın bir süre boyunca adım adım izleyebilmemizi sağlıyor. Homeros’un Troya’sı hakkında, bugün Yunanlıların bildiklerinden de, bizzat Homeros’un bildiğinden de çok şey biliyoruz. Modern ilmî araştırmanın kaideleri altında örtülü kalan bu garip hürmete bir kez daha hayret edebiliriz.
Yunanlıların kendileri, hürmet ettikleri ata yadigârı eserleri gün ışığına çıkarmak için böyle bir gayrete girişmemişlerdi. Onlar da Troya’nın yeri konusunda kararsızdılar; örneğin Strabon, Romalıların Novum Ilium (Troy IX) adıyla yeniden kurdukları Hisarlık yerini reddediyordu. Fakat Yunanlılar, yer üzerinde münakaşa ederken bile, bu yeri kazmayı — Miken’de olduğu gibi— hiç düşünmemiş görünürler. Öte yandan Troya’nın surlarını ve binalarını, sonraları Türk köylülerinin kendi tapınaklarını taşocağı gibi kullanmaları gibi, taşocağı niyetine kullanmışlardı. Soylarının Troya kahramanı Aeneas tarafından türetildiğine inanan, bu bakımdan daha da “dindar” sayılabilecek Romalılar, bundan da meraksızdılar. Ne teori ürettiler, ne kazı yaptılar; yahut, bina temelleri için kazmak zorunda kaldıklarında, karşılarına çıkan eski surlara hiçbir dikkat kesilmediler. Schliemann’ın Homeros’un Troya’sını kaçırmasının sebeplerinden biri de, kazılarını tabii ki höyüğün orta kısmında yoğunlaştırmış olması ve bu kısmın, Troya’nın hâmisi saydıkları Athena’ya tapınaklar kurmak için Yunanlılar ve Romalılar tarafından dümdüz edilmesiydi. Böylece, tapınaklarıyla yâd ettikleri şehrin büyük kısmını, farkında olmadan kendileri yok ettiler.
Elbette Yunanlılar, daha eski Troya’ların hiçbirinden haberdar değillerdi; Homeros da öyle. Gerçi Homeros, bunların pek çoğuyla ilgilenmezdi herhalde; ama tarihleri, bazı bakımlardan konuya yakışır bir arka plan oluşturur. Troy I, örnek sayılabilecek bir krallık kalesiydi. Schliemann’ın hazineleri bulduğu Troy II, erken yerleşmelerin en güçlü ve en zengin olanıydı; medeniyet merkezlerine bu kadar uzak bir yerde bulunduğu halde, ustaları krallarına şaşırtıcı derecede ince işler çıkarmışlardı. (Aşağı yukarı aynı devre rastlayan Pre-Hitit Alacahöyük’ün kral mezarlarını da hatırlamalı.) Üçüncü binyılın sonlarına doğru bir yangınla yok edildikten sonra, yerini nispeten yoksul, vasıfsız köyler aldı. Özellikle Troy III’ün sakinleri, dikkat çekici derecede pis ve pek zeki sayılmayacak bir halktı; evlerinin tabanlarında biriken pislik ve çöpler, koku dayanılmaz hale gelince ya da hareket etmek güçleşinceye kadar kaldırılmaz, ancak o zaman üstü yeni bir toprak tabakasıyla örtülürdü; böyle böyle zamanla çatıyı yükseltmek zorunda kalmışlardı. Bunun dışında, ilk beş Troya’da hayat, bin yıl boyunca, büyük değişiklikler göstermemiştir. Blegen, bu beş şehir için otuz kadar evre tespit etmiş olmakla birlikte, onların temel devamlılığını vurgular; mimaride, çanak çömlekte ve öteki eşyalarda yavaş gelişmeler gözlemler, ama önemli hiçbir yenilik ya da dışarıdan büyük bir etki görmez. Zengin ya da yoksul, bütün Troya halkları, Ege’ye bakan küçük bir dünyanın içinde yaşadılar; ticari ve kültürel ilişkileri, daha çok Anadolu içlerinden ziyade Ege kavimleriyleydi. Doğu ile Batı arasında bir çatışmadan haberleri yoktu. Taptıkları bereket tanrıçası, her yerden gelmiş olabilirdi — yahut hiçbir yerden.^
■* Schliemann’ın Troy II’de buldukları arasında, “Asyaî Venüs” olarak tanıdığı, kaba işlenmiş, kurşundan bir küçük figürin de vardı. Bu heykelcik, özellikle ilgi çekicidir; zira kocaman üçgen vulvasının içinde svastika işareti yer alır— Schliemann’ın Troya’nın her yanında rastladığı, sonradan da dünyanın her yerinde, Mayalara ve Afrikalılara ait eşyalarda olduğu kadar, eski Cermen ve Yunan çanak çömleklerinde, Çin’de ve Hindistan’da olduğu kadar Roma katakomblarında da bulunmuş çok eski ve esrarengiz bir sembol. Bizi, Sözsüz “anlamlar” meselesine, Suzanne Langer’i “yeni bir anahtar altında felsefe”ye götüren semboller meselesine getirir. Svastikanın, dağınık kültürler tarafından bağımsız olarak mı keşfedildiği, yoksa— daha muhtemel olarak— kim bilir hangi tarihöncesi kaynaktan, yavaş yavaş mı yayıldığı meselesi bir yana; bütün dünyada gördüğü rağbet, bir çeşit “tabiî” anlamı olduğunu gösterir. Yahut daha doğrusu çağrıştırıcılığı; çünkü bütün semboller gibi bu işaret de zamanla birçok ayrı anlamlar yüklenmiştir. Başlıca ilk çağrıştırdığı şeylerden biri, hareket halindeki bir tekerlektir; dolayısıyla güneşin sembolü olarak kullanılmıştır. Budistler, onda, Buda’nın ayak izlerini görmeyi başarmışlardır. Kelimenin kendisi Sanskritçeden gelir ve “iyi gidiyor”, “her şey yolunda” demektir. Demek ki, gamanın uçları sağa dönük olduğunda (卐) her şey iyi sayılırdı; sola dönük olduğunda (卍) ise işler kötüye gidiyordu. Bana, bu ayrım bir şekilde pek yerinde görünür; ama nedenini anlatamam. Eski Troya halkı belki başka türlü düşünüyordu; zira Troy II’de her iki tip de görülmekle birlikte, bereket tanrıçası idolünün üzerindeki svastika sola dönüktü.
Troy VI ile birlikte ise, keskin bir kopuş başlar. İkinci binyılın başlarında, tamamen başka bir kültür getiren yeni bir halk buraya yerleşti. Bunlar arasında meşhur Troya atlarını— Homeros’un Akhalarının göz koyduğu o atları— da getirmişlerdi. Troy V’de yakıp yıkılmaya dair hiçbir iz bulunmadığı ve bazı yerli eşyaların kullanılmaya devam ettiği dikkate alınırsa, Blegen, basit yerli ahaliyi, istilacıların “korku salan yabancı atı” karşısında o kadar yıldırılmış olabilecekleri, bu yüzden sessizce boyun eğip serf yahut hizmetkâr olarak yerlerinde bırakılmış olabilecekleri yolunda bir tahmin yürütmeye kendine izin verir. Ne olursa olsun, yeni gelenler yerleşip kısa zamanda zenginleştiler. Usta inşaatçılar olarak, bu yeri, olağanüstü sağlam, görkemli bir hisara dönüştürdüler. Troy VI, büyük surlarının arkasında, M.Ö. 1300’ü az geçene kadar, beş yüz yıl kadar bir süre boyunca gelişip serpildi; sonra bir depremle yıkıldı. Kültürü, Homeros’un Truvalılarının şehri olan Troy VII’nin ilk evrelerinde de devam etti; Truvalılar, depreme dayanmış olan bu surları kullanmaya devam ettiler. Tarih bakımından, Troy VI, hepsinin en büyüğü sayılmalıdır.
Büyük ihtimalle Homeros’un bu şehir hakkında da bilgisi yoktu. Bunun hafif bir hatırasını, Herakles’in, Kral Priamos’un babası Laomedon’un vadettiği atları vermeyi reddetmesi üzerine, bu şehri istilâ etmiş olduğu yolundaki rivayette sezmiş olabilir; ama Troy VI’nın kültürünü yakından tanımıyordu. Priamos’a bir harem vererek ona Doğulu bir hava vermişse de, Truvalıları aynı tanrılara tapan ve esas itibariyle Yunanlılarla aynı kültüre sahip insanlar olarak tasvir etti; oysa kazılar, farklı kült ve âdetleri olduğunu göstermektedir. Bununla birlikte, Troy VI ile birlikte kesin olarak Yunan dünyasına girmiş oluruz. Kurucularının çanak çömlekleri, bunların, hemen hemen aynı zamanlarda Yunanistan’a giren erken Yunan kavimleriyle (muhtemelen Dardanell’ler yolu ile) akraba olduklarını gösterir. Truvalılar, Anadolu’da kendilerine özgü bir kültür geliştirmiş, buna rağmen ticarette ve kültürel alışverişte yerel geleneğe uyarak, artık Hititlerin hâkim olduğu Orta Anadolu’dan çok, Ege bölgesiyle ilişki kurmaya devam etmişlerdir. Höyükte, hiç kuşku bırakmayacak şekilde Hitit işi sayılabilecek bir eser bulunmamıştır. Buna karşılık, Truvalılar çok miktarda Miken seramiği ithal etmişlerdir. Bu Mikenliler ise, Homeros’un Akhalarıdır.
Mikenliler bizi, Girit’in parlak, neşeli, zarif Minos medeniyetine götürür. (Anadolu tarihiyle ilgili sıkıntılardan biri de, insanı, sürekli olarak, her yandan geriye, başka taraflara götürmesidir.) Homeros, Odysseia’da, “büyük şehir” Knossos’tan hükmeden Kral Minos’tan bahseder. Deniz imparatorluğu, labirenti ve Minotauros’u ile, Yunanlılar için daima tarihî bir şahsiyet olan bu kral, modern bilginler için, Sir Arthur Evans’ın, Knossos Sarayı’nı ortaya çıkararak Schliemann’ın başarılarını bir bakıma aşmasına kadar, sadece bir mit kahramanı sayılıyordu; Evans, bu kazılarla, bir kayıp medeniyeti daha gün ışığına çıkarmış oldu. Artık biliyoruz ki, Homeros’un Akhaları, kültürlerinin büyük bir kısmını bu medeniyete borçludular ve muhtemelen bu medeniyetin çöküşünden de onlar sorumluydu; Minoalıların neşesi, büyük şehirlerinin hepsinin yıkılıp yok olduğu, aşağı yukarı M.Ö. 1400 dolaylarında kesilmiştir.* Bundan sonra Akhalar, Minos deniz imparatorluğunun mirasına konmuşlar, Ege dünyasına yayılmışlar ve çok geniş bir ticaret ağı geliştirmişlerdir; seri halde üretilen seramikleri, Yakındoğu’nun her tarafında bulunmuştur. Bununla beraber, savaşçı bir topluluk olarak kalmışlar, Miken gibi güçlü hisarlarla çevrili şehirlerde oturmuşlar, yağma seferlerine düşkünlüklerini sürdürmüşlerdir. Mısırlı kâtiplerin ifadesiyle, “karınlarını gün gün doyurmak için dövüşen” “Akaiwaşa”, M.Ö. 1200’ün biraz öncesinde Mısır’a akın eden “Deniz Kavimleri” arasında sayılır. Aynı zamana, Yunan rivayetine göre, Argonautların Karadeniz’e doğru düzenledikleri sefer ile, Herakles’in Amazonlar ve Troya üzerine yaptığı akınlar tarihlenir.
Akhaiların Küçük Asya’ya sızdıkları kesindir; zira Miletos’ta bir Miken yerleşmesi ortaya çıkarılmıştır. Hitit krallık arşivlerinde de, “Ahhiyawa” diye anılan güçlü bir denizci kavimden söz edilir; bilginler, genel olarak, bunların Akhalar olduğunu kabul ederler. Bir belge, dostane ve samimî ilişkileri gösterir: hastalığından kurtulmayı uman bir Hitit kralı, Ahhiyawa tanrısını ve Lazpa (Lesbos?) tanrısını yanına getirterek şifa aramıştır. Daha sonraki belgeler, Ahhiyawa kralının, Hatti, Mısır, Babil ve Asur krallarıyla aynı rütbeye sahip sayıldığını ve Hititler için zamanla bir baş belası haline geldiğini gösterir. Attarissiyas adlı biri, yüz savaş arabasıyla onların ülkesine akın etmiştir; insanın bunu, Homeros’un Agamemnon’unun babası Atraios’la özdeşleştirmeye canı çekiyor. Öte yandan Miken’de, bizzat Hitit sanatını hatırlatan Aslanlı Kapı’nın yakınında bir Hitit mührü bulunmuştur.
Truvalılara dair aynı döneme ait kayıtlar ise daha şüphelidir. Mısırlı kâtiplerin, Kadeş savaşında Hitit müttefikleri arasında saydığı “Derden”lerin, Homeros’un Dardanyalıları olduğu anlaşılır gibidir; ama bilginler, Muwatallis devri (M.Ö. 1300 dolayları) sırasında geçen, Wilusa kralı Alaksandus’a dair bir Hitit kaydı üzerinde hâlâ tartışmaktadırlar. Bu kral, Yunanlıların Paris için kullandıkları başka bir ad olan İlyonlu Alexandros’u andırır; bu ihtimali, Bizanslı Stephanos’un, Motylos adlı birinin “Helena ile Paris’i kabul ettiğini” bildirmesi daha da güçlendirir.
2 Knossos Sarayı’ndaki Taht Odası, son felaketin manzarasını açık seçik gözler önüne seriyordu. Evans’ın yardımcılarından John Pendlebury, “Burası, tam bir karışıklık içinde bulunmuştu,” diye yazar. “Bir köşede, büyük bir yağ küplesi devrilmiş hâlde yatıyor, dinî kaplar, felaket geldiği sırada hâlâ kullanım hâlinde duruyordu. Kral, halkı kurtarmak ümidiyle, çok geç kalınmış bir son ayin için buraya apar topar getirilmiş gibi görünüyor. Theseus ve Minotauros! Boğa maskesini takmış olduğuna inanma cesaretini gösterebilir miyiz?” Her ne giymiş olursa olsun, Herodotos, Kral Minos’un, Truva Savaşı’ndan üç kuşak önce öldürüldüğünü söylerken pek de yanılmış sayılmazdı.
Ama eğer söz konusu kişi gerçekten o ise, Troy VI’da, genellikle M.Ö. 1194 olarak verilen Truva Savaşı’ndan bir yüzyıl kadar önce yaşamış demektir. Ve bu savaşa yaklaştıkça —ki hâlâ tahmin ve faraziye alanındayız— daha da önemli bir bilmeceyle karşılaşırız. Troya’nın serveti ve kudreti nereden geliyordu? Bu meşhur yer, sadece bir tepecikti; Troas’a hâkim olan, tabii bir istihkâm değildi. Bir liman değildi, yolların kavşağı değildi, şehir kurmak için tabii bir yer de sayılmazdı. Uzun tarihi boyunca, önemli bir merkez hâline yalnız iki defa geldi— Troy II ve Troy VI dönemlerinde (Troy VII’nin ilk safhası dâhil). Neden o zamanlar?
Bilginler, romantiklikten uzak bir cevap verdiler: Troya, Dardanell ticaretine musallat olan bir “soyguncu şehri”ydi. Ege’den gelen gemiler, Karadeniz’den düzenli olarak aşağı inen kuvvetli akıntılar ve rüzgârlar yüzünden burada beklemeye, konaklamaya mecburdu; Truvalılar da, onlardan su ve erzak karşılığı ödedikleri bedellerin yanı sıra bir çeşit haraç koparabiliyorlardı. Walter Leaf, Troya’nın ayrıca yıllık bir panayır kurduğunu, burada Ege tüccarlarının Karadeniz filosuyla buluştuklarını ve Truva Savaşı’nın, kârlı Karadeniz ticaretine hâkim olmak uğruna girişilmiş bir ticaret savaşı olduğunu ileri süren, ayrıntılı bir tez ortaya attı; ona göre Akhalar, Asya Minör’ün başka kavimleri Truvalılara yardıma koştukça, bu kaleyi ne zorla almak ne de kuşatmak imkânını bulabilmişler; bunun üzerine, ticaretini keserek ve zamanla kanını emerek, onu on yıl süren bir gerilla savaşı ile çökertmişlerdi. Başka bilginler, bu tezi delik deşik etmişlerdir. Ama en azından, Troy VI’nın, Dardanell girişine hâkim konumunu, ister yağma ister ticaret yoluyla olsun, kendi lehine kullandığı açıktır.
Her hâlükârda, hemen hemen kesin olarak bir Truva Savaşı olmuştur. Troya’nın, elde edilecek kadar zengin bir ganimet olduğunu ve Yunan geleneğinin savaşı tarihlediği zamana yakın bir tarihte yıkıldığını biliyoruz. Savaş sırf masaldan ibaret olsaydı, Homeros’un onu tam buraya yerleştirmiş olması, hayli tuhaf bir rastlantı olurdu; çünkü onun yaşadığı devirde Troya, yeniden önemsiz bir köydü. Bütün bu tahmin ve duygusallık bolluğu, tarihî sonuçları göz önünde tutulursa, mazur görülebilir. Truva’nın düşüşünden az sonra, Miken medeniyeti, kuzeyden sel gibi akan daha kaba bir halk, Dorlar, tarafından, hızlı ve belli ki yüz kızartıcı bir çökmeye sürüklenmiştir. Bu barbarlar, Troya tepeciğinden çok daha tabii bir istihkâm olan Miken’i bile yağmalamayı başarmışlardır. Homeros, Dorlardan hiç söz etmez; ama destanları, Akhaların sonunu adeta sezdirir; kahramanlarından pek azı, Truva Savaşı’ndan sağ salim yurduna dönebilmiştir. Demek ki zaferleri pahalıya mal olmuş, yahut belki de hiçbir gerçek zafer sayılmayacak kadar eksik kalmıştır. Ne var ki bütün bu çalkantının sonucu olarak, başka Yunanlılar, yurtlarını bırakıp, Küçük Asya kıyılarına yerleşmeye başlamışlardır. Gelecek, bu muhacirlere ait olacaktı. Truva Savaşı’nın tarih bakımından en yüksek önemi, onların gözünde ve zamanla bütün Yunan dünyası nazarında taşıdığı anlamdadır.
İlyada, onlar için, sadece büyük bir şiir değildi. Yunanistan’ın, tıpkı Amerika’da İstiklâl Harbi gibi, ilk büyük “millî macerasının” kaydıydı. Kendi tarihleri boyunca başlarına bela olacak olan iç çekişmeyi açık bir şekilde ortaya koymakla beraber, bir bütün Yunan seferinde manevî birliklerini sembolleştiriyordu. “Açıktır,” diye yazar Leaf, “Yunanlılar, Hellespontos’un ele geçirilmesinde, millî genişlemenin kritik noktasını, Yunanistan’ı küçük yerli kabilelerin sınırlarından çıkarıp büyük insanlık âleminin havası içine sokan adımı, kolonizasyon serüvenini başlatan hareketi gördüler; bu serüven, onları, modern Avrupa’nın yaratıcıları yaptı.” Herodotos devrine gelindiğinde, onlar, Truva Savaşı’nda, Asya ile Avrupa yahut Doğu ile Batı arasındaki çatışmanın başlangıcını görüyorlardı. Herodotos, Perslerin, Yunanlılara duydukları düşmanlığın kaynağını, sırf bir kadının kaçırılması bahane edilerek, Asya’nın bu lüzumsuz istilâsına dayandırdıklarını bildirir. Kserkses, Yunanistan’ı istilâ ettiğinde— yanında, Homeros’un, Truvalıların “müttefikleri” arasında saydığı Frig, Mis, Paflagon, Lid (Maion) ve daha nice kavimlerden birlikler de vardı— Hellespontos’u geçmeden önce, Truvalı kahramanlara saygısını sunmak ve bin öküzü Truvalı Athena’ya kurban etmek üzere İlyon’u ziyaret etti. İskender-i Kebîr de, Homeros’un Akhalarının vazifesini tamamladığına inanarak, Pers imparatorluğunu yıkarken, Perslerle aynı kanaati paylaşmaktan memnundu; yanında, Aristoteles’in tashih ettiği bir İlyada nüshası taşıyordu. O da, Asya’yı istilâ etmek üzere Hellespontos’u geçer geçmez, doğruca İlyon’daki mabede yöneldi. Plutarkhos, onun “Akhilleus’un mezarındaki sütunu yağla meshettiğini ve dostlarıyla birlikte, âdet gereği çıplak vaziyette, çevresinde koştuğunu; ardından da sütuna bir taç koyduğunu” anlatır.
İskender’i harekete geçiren şey, bütünüyle bir kurguydu. Akhaların Troya’ya neden saldırdıklarını tam olarak bilmiyorsak da, onların, Avrupa’nın davasını yüklenmiş, Batı’dan kalkmış haçlılar olmadıklarından emin olabiliriz. Homeros’un kendisi bile, ideallerin çatıştığına dair hiçbir işaret vermez; Truvalıları, Akhalarla aynı idealleri paylaşan insanlar olarak gösterir. Yine de Homeros, İskender’e, bilfiil bir “gaza” fikri aşılamıştır. İskender, hiç değilse, sahne olarak Dardanyalıların Dardanell’lere adını verdiği Hellespontos’u seçmekle, peygamberane sayılabilecek bir tarih duygusu sergilemiştir. Burası, Doğu ile Batı arasında o kadar büyük bir geçit hâline gelmiştir ki, dünyanın en önemli boğazı diye anılmıştır. Bugün de, kıyılarındaki sayısız anıt, Birinci Dünya Savaşı sırasında Çanakkale Muharebeleri’nde ölen askerleri yâd eder; bunlar, aynı yerin, bizim çağımızda da uğruna savaşılan bir boğaz olduğunu hatırlatır.
- HOMEROS’UN BÜYÜKLÜĞÜ
Arkeolojinin cazibesinin de tehlikeleri vardır. Çanak çömlek kırıkları, kirmen ağırlıkları, boncuklar, iğneler ve kafatasları üzerine yapılan, sabırlı ve sevgi dolu incelemeler, nice unutulmuş kavimleri yeniden canlandırmış, hatta onların kafalarının içinde neler geçtiğine dair bir fikir edinmemizi bile sağlamıştır; yine de, hayatlarının özündeki ilgi çekicilik, çok sınırlıdır. Kendi adlarına konuşabilecekleri ve düşüncelerini kayda geçirebilecekleri bir merhaleye gelinceye kadar, bize söyleyebilecekleri pek az şey vardır. Antropoloji için de durum böyledir. İlkel din, totem ve tabu, büyü âyini ve fetişin sayısız çeşidini incelemek insanı içine çeker; ama bu aynı zamanda moral bozucu da olabilir. Bütün bu çeşitlilik, birkaç ilk fikrin sonsuz tekrarı hâline gelir; bu tekdüzelik, esasen bir hayal gücü yoksulluğunu, bir ruh kıtlığını, acınacak, ama insanı aşağılayan bir korkuyu açığa vurur. İlkel Yunan dininin özellikle keskin zihniyetli ve yılmak bilmez bir araştırıcısı olan Jane Harrison, bir Giriş yazısını, aniden patlayan bir duyguyla şöyle noktalar: “Vahşiler, hayvanlara karşı besledikleri o saygılı totemci tavırları bir yana bırakılacak olursa, beni yoruyor ve tiksindiriyor; oysa onların bıktırıcı işlerini okumaya uzun saatler harcamak zorunda kalıyorum. İyi ânlarım, ilkel şeyleri inceleyerek, bir Yunan şairinin bir şarkısını ya da bir Yunan filozofunun bir sözünü daha iyi anlamaya vardığım anlardır.” Tehlikeler, bütün cemiyetlere uygulanabilen ilmî “kültür” teriminde saklıdır. Bu terim, bütün kültürlerin eşdeğer olduğu imasını taşımakla, yüksek değerlerin kaynağı olan o pek mühim farkları silikleştirebilir.
Bir Homeros’un sahneye çıkmasıyla birlikte, araştırıcının yüreği sevinçle kabarmalıdır. Geçmiş hakkında anlattıklarının tarihî bakımdan güvenilir olup olmaması ve en iyi ihtimalle bile ilmî tasnif ve ölçümlere kolay kolay elverişli sayılmaması bir yana; onun anlattıklarının öz itibariyle taşıdığı değer, yazı bilmeyen halkların bıraktığı eşya kalıntılarından çok daha büyüktür. Homeros, “medenî” kelimesinin anlamı içinde, Yunan kültürünün benzersizliğini temsil eder. Werner Jaeger’in vurguladığı gibi, Yunanlılar, insan tabiatını işleyip geliştirme anlamında, bilinçli bir kültür idealini ortaya koyan ilk kavimdir: “Onların yaratmak zorunda oldukları en büyük eser, insanın kendisiydi.” Konfüçyüs, daha sonra, belki Homeros’tan daha bilinçli olarak, Çin için benzer bir iş gördü; ama Homeros, daha derin bir anlamda, ondan daha az yaratıcı değildi. Batı dünyasının ilk büyük yazarı olarak, Yunan idealini ilk o şekillendirmiştir.
Sonra hemen şunu da eklememiz gerekir ki, bu adam ve hayatı hakkında hiçbir şey bilmiyoruz. Tek müsbet vaka, Küçük Asya’daki yedi şehrin, onun doğum yeri olma şerefi için çekişmiş olmasıdır. İzmir’in iddiası, belki de en kuvvetli olanıdır; Homeros’a, sık sık, Meles deresi üzerinde doğduğu sanıldığı için, Melesigenes denilirdi; bu dere, şehre dökülen kısa bir akarsudur. Bugün de isteyen bir ziyaretçi, bu dereyi ziyaret edebilir; ama hayal gücünü serbest bırakmadan önce, Aristoteles’in anlattığı bir hikâyeyi hazmetmesi gerekir. Yunanlıların büyük “deneyci”sinin rivayetine göre, Homeros’un annesi Krithis, Musalar’ın maiyetinde bulunan bir ilâh tarafından hamile bırakılmış, sonra da İzmir’de, Yusuf gibi, kadının çocuğunu büyütmeye razı olan bir Lidya kralıyla evlenmiştir. İşte böyle bir bilgisizlikten, birdenbire, mucizevî surette “edebî yokluktan” fışkırıp çıkmış, yirmi dört saatlik bir günde ancak baştan sona okunabilecek kadar uzun şiirler tasarlamış ve bunlar, bir şekilde, onun onları okuduğu şekliyle aynen korunmuş olan bir dehâ hakkında, romantik bir tasavvur doğmuştur. Bu romantikliğe tepki olarak, birçok bilgin, bir “Homeros”un hiç olmamış olduğunu iddia etmiştir.
Meşhur “Homeros meselesi” on yedinci yüzyılda ortaya çıkmıştır; Abbé d’Aubignac, o zaman, İlyada ile Odysseia’yı farklı kişilerin kaleme aldığını ileri sürmüştü. Geçen yüzyılın sonuna gelindiğinde, destanların içindeki ve aralarındaki bariz tutarsızlıklar, birçok bilginin, her iki eserin de çok sayıda yazarın yamalı bohça tarzında ürünleri olduğu, “Homeros”un ise, olsa olsa, sırf bir derleyiciden ibaret bulunduğu kanaatine varmasına yol açmıştı. Bugün bilginler, Yunanlılarla aynı noktada, büyük bir şairin varlığında birleşmiş gibidirler; biz de, pekâlâ, ona Homeros diyebiliriz; ama onun iki destanın da yazarı olup olmadığı hususunda, hâlâ ikiye bölünmüşlerdir. Benim amaçlarım bakımından sevindirici olan, bu sorunun, pek az fark meydana getirmesidir. Bizler için, bu büyük destanlara sahip olmamız ve bunların, Homeros’un gerçekliğinden hiç şüphe etmeyen ve onun “iki kişi” olduğu şüphesini akıllarından bile geçirmeyen Yunanlılar için, başlıca esin kaynağı olarak kalması, yeterlidir.**
Tarihçi bakımından, daha çok önem taşıyan mesele, Homeros’u tarihlendirmektir. Yunanlılar, onun hayatı konusunda o kadar muğlaktırlar ki, ilk İyon yazarlarından Hellanikos, onu on ikinci yüzyıla yerleştirerek, hemen hemen kahramanlarının çağdaşı hâline getirmiştir. Bugün bilginler, Homeros’u yahut “küçük homeroslar sürüsü”nü, on birinci yüzyıldan yedinci yüzyıla kadar uzanan herhangi bir yere yerleştirmektedir. Son yıllarda ortaya çıkan eğilim, onu klasik devreye daha fazla yaklaştırmak şeklindedir— bu da, İyonların ve klasik Yunanlıların onun hakkında neden bu kadar az şey bildikleri meselesini daha da esrarlı hâle getirir. Bu soru bizi, İlyada’daki tarihî unsura ve, onunla birlikte, daha büyük bir karışıklığa geri götürür. Sözgelişi, ordular, savaşa geniş saflar hâlinde ilerlerler; bu, daha sonraki Yunan falanksını hatırlatır; ama asıl çarpışma, her defasında, Miken usulü olması gereken, kahramanlar arası bireysel döğüşlere iner. O hâlde, Homeros hangi devri anlatmaktadır? Ve bunu ne kadar isabetle yapmaktadır?
Bazı ayrıntıların, Miken devrine ait olduğu tartışmasızdır. Kahramanlar, düzenli olarak, demir değil, tunç silâhlarla döğüşürler; baştan ayağa kadar uzanan, Miken sanatında resmedildiği şekliyle iri kalkanlar taşırlar. Homeros, Miken’i, büyük bir başkent olarak tasvir eder; oysa kendi zamanında— ister M.Ö. 900 ister 700— Miken, siyasî bakımdan önem taşımayan, yıkıntı hâlinde bir kasabaydı. Genel olarak o, on üçüncü yüzyıl Yunanistan’ının siyasî coğrafyasını doğru çizer. Ama Miken kültürünü doğru yansıtmaz. Akhaları, daha sonraki Yunanlılar gibi, ölülerini yakarlar; Miken’in büyük “arı kovanı” mezarlarından hiç söz edilmez. Onlar, anlaşılan, okuma yazma bilmezler; on yıl süren savaş boyunca, yurtlarına tek satır yazı göndermezler; oysa Miken tabletleri, gün ışığına çıkarılmıştır. En muteber lüks eşyaları ve sanat eserleri, Fenike’den gelir; Homeros, anlaşılan, Miken’in ileri sanatının farkında değildir. Üstelik birçok ayrıntı, bakır kazanlar, üçayaklar, kadın peçeleri, boyalı fildişleri ve kült heykelleri bulunan tapınaklara varıncaya kadar, apaçık İyon devrine aittir. Homeros’un Troya’sı, Troy VI’dan da, Miken’den de daha fazla bir Yunan polis’ine benzer. Bütün bu karışıklık dolayısıyla, bir ekol, İlyada’nın, esas itibariyle erken İyon kültürünün bir yansıması olduğunu ileri sürer; Miken ayrıntılarını da, konu dışı kalıntılar olarak açıklar. Başka bir ekol ise, destanın özünde Miken çağına ait olduğunu savunur; İyon ayrıntılarını da, asıl konuya yapışmış sonradan eklentiler sayar. Her iki taraf da, birbirinden çok uzak dönemlere ait unsurların, tartışılmaz biçimde bir arada bulunmasından dolayı rahatsızdır.
Bütün bu patırtı, yine, araştırmanın gülünç tarafını gözler önüne serer. Tartışma içindeki bilginler, meşhur bir soru ortaya atmışlardır: İlyada’nın kahramanları neden hiç balık yemezler? Çünkü, diye zafer edasıyla cevap verirler, bu, gerçek bir Miken hikâyesidir; bu tek başına, Homeros’un, balığın Yunan mutfağının temel maddelerinden biri olduğu İyon devrini değil, daha eski bir zamanı anlattığını kanıtlar. Muhalifleri, hiç istiflerini bozmadan, şu cevabı verirler: besbelli ki balık, ihtişamdan yoksundur; bu yüzden “kahramanca” bir menüye yakışmaz. Titiz davranışlarıyla bilginler, en basit ve en açık şeyler dışında, hiçbir şeyi gözden kaçırmazlar— işe, Homeros’un bir şair olduğu, bir tarihçi olmadığı ve yazdıklarını modern bir okuyucu için kaleme almadığı gerçeğinden başlamak üzere. Yine de bütün bu akademik bilgiçlik taslamaları ve beyhude polemikler, bir kere daha, kayda değer kazançlar sağlamıştır. Artık Homeros’un destanları hakkında, çok daha fazla şey biliyoruz. Bu eserlerin hangi unsurlardan, hangi oranlarla meydana geldiği üzerine tartışırken, bilginler, hiç değilse, bu unsurları çok daha açık ve ayrıntılı biçimde tesbit etmişlerdir. Ve hiç değilse, destanların, geleneksel şiirler olduğu hususunda birleşmektedirler. Homeros, hiçbir yerden ansızın parlayıp çıkmış değildir; kuşaklar boyunca, ozanlar tarafından sözlü olarak aktarılan, tanıdık şiirlerin geniş bir hazinesinden beslenmiştir. Bu geleneksel hikâyeleri yeniden anlatan ozanlar, tabiatıyla, onları sürekli olarak yeni devrin şartlarına göre yeniden süslemiş, yeniden işlemişlerdir. İhtisas sahibi bilginler, neyin eski, neyin yeni, neyin tarihî vakıa, neyin hayal ürünü olduğu üzerinde tartışmayı sürdürmekte serbesttirler. Genel okuyucu için, destanların, kendi başına izole bir dehânın icadı yahut “sanat için sanat” kabilinden eserler değil, millî şiirler olduğunu; Miken’in kahramanlık çağının hatıralarını yansıttığını ve aynı zamanda, bizim kendi geleneğimizin klasik Yunanistan’ı hâline gelecek yeni bir kültürü de akis ettirdiğini bilmek yeterlidir.
Şimdi Homeros’un —tıpkı bu Yunan dünyasının— cazibesinin de tehlikeleri vardır.
Saygı duyarak hatırlamalıyız ki, Biz burada ebedî hakikati dile getiren Tabiat’ın sesiyle değil, belli bir kültür içinden konuşan bir insanla karşı karşıyayız. Kalıplaşmış sıfatlarla dolu geleneksel destanlar olan bu epopelerde, bize önemsiz yahut yorucu görünebilecek güncel unsurlar da vardır. (Ve daha şimdiden sadece en büyük Yunan şiiriyle uğraşırken, matbaalarımız bizi, çabucak yok olup giden, ama hiçbir zaman yeterince çabuk yok olmayan saçma sapan şeylerle boğuyorken, Yunanlıların da hiç şüphesiz bir hayli kötü şiir yazmış olduklarını ve bunları, çoktan büsbütün yok oldukları için okuyamadığımızı, daima hatırda tutmalıyız. ) Gilbert Murray bizzat kendisi, bir defasında, İlyada’nın, “Akhilleus’un öfkesi” gibi ikinci sınıf bir konuyu ele aldığını itiraf etmişti; savaş ganimetinden payına düşen bir esir kızın elinden alınması üzerine kabaran “acı bir hınç”tır bu. Yunanlıların en büyük kahramanı, destanın büyük bir kısmında çadırında küs bir hâlde oturur; savaşın akışı bir o yana, bir bu yana salınırken, tekrarlar yüzünden destan tekdüze bir hâl alır. Bu klasik eser, klasik simetri ve ölçülülük için bir model sayılamaz. Aşağı yukarı Akhilleus kadar büyük bir kahraman olan, benzer işler yapan, ama onunla hiçbir bağı bulunmayan Diomedes’in destanda yer alması için, bediî bakımdan bir gerekçe yoktur. Odysseia daha da parçalı bir eserdir. Her iki destanın da çok övülen sadeliği, zaman zaman, şairin kendi çağında yaşamış insanlardan iki kat güçlü ve yürekli saydığı bir kahramanlık çağının yüceltilmesinde ortaya çıkan naif bir sadeliktir.
Bazı bakımlardan hâlâ ilkel bir çağdı bu. İlyada’nın kahramanları, hayatın başlıca hedefleri şan ve ganimet olan savaş beyleridir; her ikisine giden başlıca yol ise öldürmektir. Akhilleus’u, savaş meydanından başka herhangi bir yerde tasavvur etmek güçtür. Daha soylu olan Hektor evinde gösterilir, fakat onun bile yumuşak bir aile sahnesi içinde, oğlunun kendisi kadar ün kazanması için göğe yakardığını görürüz: “Dilerim düşmanını öldürsün, kana bulanmış ganimetleri eve getirsin ve annesinin yüreğine sevinç versin!” Onun sevinci, eğer oğul kaybederse, düşmanının kendisini köle yapabileceğini bilmesiyle daha da renk kazanacaktır. Ve çizgi roman meraklısı bir okuyucu bile, İlyada’daki bitmek bilmez savaşlardan ve öldürülenlerin sayılıp döküldüğü kataloglardan bıkabilir. Çeşitlilik, daha çok, tüyler ürpertici ayrıntılardadır: “Aias, büyük mızrağı, miğferini çınlatarak delip geçti, beyninin suyu yanlardan akıp gitti. . . . Kılıç, göğüslüğün plakasını yardı ve bağırsakları dışarı fırladı. . . . Bir kılıç, başını gövdesinden kopardı, miğferiyle birlikte havaya uçurdu; o ise omuriliğinden ilik fışkırarak yere serildi.” Bu çeşit ayrıntıların lehine söylenebilecek en iyi şey, Homeros’un, bunları, dinleyici kitlesinin zevkleri yüzünden destanına almak zorunda kalmış olmasıdır.
Yine de Homeros, İlyada’nın dünyasının bizzat kendisinden açık seçik üstün bir insandır ve kendi başına hiç de ilkel sayılmaz. Yunanlıların en büyük askerî teşebbüsünü anlatan bu destanda bile, sadece savaşı yüceltmekle yetinmez; kahramanları, zaman zaman, bu “acınacak harbe” karşı besledikleri nefreti dile getirirler. Homeros, belli ki herkesçe bilindiği için tamamen yok sayamayacağı, dolayısıyla üstünü örtüp geçmeye çalıştığı bazı geleneksel davranışlar karşısında kendi sıkıntısını da ortaya koyar; Akhilleus’un, kral Hektor’un cesedini Troya surlarının çevresinde sürüklemesi şeklindeki “utanılacak çılgınlık” üzerinde çabucak durup geçer, ardından, cesedi köpekler yesin diye toprağın üstüne bıraktığı “alçakça muameleyi” kısaca anlatır. Homeros’u en berrak hâliyle, “gelenek dışı” sahnelerde görürüz; meselâ Hektor’la karısı ve çocukları arasındaki o şefkatli sahne, şairin bizzat kendi buluşu gibi görünür. İlyada’nın “düşman”ın safında yer almasına rağmen, en fazla sempati uyandıran kişisi olan Hektor’un kendisi de, Homeros’un yaratısı olabilir; zira o, Patroklos dışında hiçbir Yunan önderini öldürmez; oysa geleneksel bir kahramanın, genellikle, bir dizi tanınmış kurbanı olurdu. Genel olarak, İlyada’da da Odysseia’da olduğu gibi, baştan sona hissedilen, nâdiren kahramanlık destanlarında rastlanan bir mizah, merhamet, hoşgörü, genişlik, olgunluk ve sağduyu ile belirginleşen, tam mânasıyla medenî bir ruh bulunduğu için, okuyucuların çoğu, hâlâ, tek bir Homeros’un varlığına inanırlar.
Yunan dünyasında ortaya çıkan ilk büyük şairin şaşırtıcı yanı, malzemesine hayal gücüyle ve zekâsıyla tam mânasıyla hâkim oluşudur. İlyada, artistik şekil bakımından bir harika sayılmayacaksa bile, Babil Gılgamış Destanı’nın darmadağınık yapısından —bu destan, aynı şekilde geleneksel bir şiirdir ve bin yıllık bir düşünce ve hayal ürünü olarak ortaya çıkmıştır— sonra gelen biri için, yeterince hayranlık uyandırıcı görünür.® Homeros’un, hikâye ve dramatik sanatı birbirine katma mahareti, destanı Troya’nın zaptı gibi apaçık bir konu üzerine değil, Akhilleus’un öfkesi gibi dolaylı bir merkez üzerinde toplamak suretiyle birliği sağlamadaki inceliği hususunda, hâlâ, Aristoteles’in övgüsünü yankılayabiliriz. Ama biz, Aristoteles’ten daha fazla olarak, Homeros’un Doğulu tumturak ve abartıcılıktan uzak oluşunu takdir edebiliriz. Büyük kahraman Gılgamış, hâlâ ilkel bir doğaüstücülük içinde yaşayan masalsı bir dünyada, canavarlarla mücadele ederek kendini kanıtlar. Homeros’un kahramanları da, tanrılarla uğraşmak zorundadır; ama onlar, gerçek bir dünyada yaşar ve ölürler, insanın gerçekten katlanmak zorunda kaldığı kederler, dehşetler ve korkular karşısında yiğitliklerini ortaya koyarlar. Özünde, Yunan kahramanlık çağını yücelten bu destanda pek az “saçmalık” vardır.
Kahramanlık ideali de, göründüğü kadar naif ve boş bir gurur değildir. Şanlı işler yolu ile şöhrete susamış Homerik kahraman, madde bakımından refah ve başarıdan üstün bir haysiyet ve şeref idealine sahipti. İyi hayat tasavvuru çok yüce olmasa bile, hiç değilse, uzun hayattan ziyade, iyi hayatın değer taşıdığı yolundaki canlı imanı bakımından “manevî”ydi. Ölümü göze alırken, hayatı doğal olarak seven ve bu sevgiyle birlikte sinirleri de hassas olan bir insan olduğu için, daha da hayranlık uyandırıcıydı. W. H. Auden, onun “bizim anlamımızda cesur sayılamayacağını, çünkü hiç korku hissetmediğini” söylemişti; ama gerçekte, sık sık, panik yahut yeise varan korkular duyar. Hektor, Akhilleus’tan öyle korkmuştur ki, utanç verici bir şekilde kaçmaya başlamış, hemşehrilerinin gözleri önünde, Troya surlarının çevresinde üç kere dolanmıştır. Sonra cesaret imtihanını, hangi anlamda olursa olsun, vermiştir: Korkunç Akhilleus’un karşısına dönüp dikilmiş, safını alınca yüreği yerine gelmiş; kaderinin gelip çatması üzerine de, bu kaderle yüz yüze durabilmiştir. “Artık ölüm yanı başımda, gecikme yok, kurtuluş yok. . . . Yine de diliyorum ki vurmadan ölmeyeyim, adsız kalmayayım.”
Homeros’un olgun sanatının daha çarpıcı bir delili, geleneksel olarak azgın bir savaşçı sayılan Akhilleus’tan ve bu “ikinci sınıf” konudan neler çıkarabildiğinde kendini gösterir. Akhilleus, Yunanlı yoldaşları boğazlanırken küskün küskün oturmasıyla hiç de sevimli değildir; sevgili-dostu Patroklos’un ölümünün haberiyle öfkeye kapıldığında ise, iyice tiksinti uyandırıcı bir hâle gelir. Ne var ki, onun, kederden ve uzun süre aç kalmaktan aklını yitirmiş olduğunu hatırlarız. Kendi akıbetinden de haberdardır. Tanrıça annesi, eğer yurduna dönerse, uzun, zengin ve rahat bir hayat süreceğini; Troyalılarla savaşmak için kalırsa, muhakkak öleceğini ona bildirmiştir; o ise, rahat hayatı elinin tersiyle itmiş, kısa şanını kazanmayı tercih etmiştir. Nihayet, ihtiyar Kral Priamos, oğlunun cesedini istemeye geldiği zaman geçen, yüce derecede sade sahnede, Hektor’un cesedi üzerinde yaptığı taşkınlıkların kefaretini öder. Babasını hatırlar: “Tanrı, ona da kötülük verdi; çünkü sarayında, kendi yanında yetişmiş, bir sürü asil evlât vermedi, yalnız bir oğul verdi ve o da vaktinden önce ölmeye mahkûm. Şimdi o da yaşlanıyor, ama ben ona bakamıyorum; çünkü ben, ülkeme uzak, Troyalıları, seni ve evlâtlarını rahatsız etmek üzere buradayım.” Yine de Akhilleus, karakterine sadık kalır— sahne, şekerli bir “tatlılık” hâliyle sona ermez. Hektor’u öldürmüş olmasından dolayı bir pişmanlık numarası yapmaz; bunun yerine, Patroklos’un gölgesinden af diler. Kederlenmekten de bir fayda çıkmaz: insan dayanmayı bilmelidir. Ve bu arada insanın yemek yemesi gerekir: “Öyleyse, ey muhterem hükümdar, biz ikimiz de yiyecek bir şeyler düşünelim. Ondan sonra, onu İlyon’a götürünce, oğlunuz için yine ağlarsınız. Size daha çok gözyaşı döktürecektir!” Ardından, Truvalıların iç paralayan ağıtları gelir. Destan, sade bir şekilde sona erer: “İşte Hektor’un cenazesi böyle oldu.”
Bu çeşit bir sadelikte hiçbir saflık yoktur. Bu, kahramanlarını tanıyan ve onlara hürmet eden, ama aynı zamanda, onların bildiğinden çok daha fazlasını bilen ve ona da hürmet eden, insanî bir şairin işidir. Homeros, Akhilleus’a, ona konuşma sanatını öğretecek, inatçılığın, katı yürekliliğin ve hiddet düşkünlüğünün kötülükleri hakkında uyarmaya çalışacak bir eğitmen, Phoenix’i vermiştir. Yaşlı ve bilge Nestôr gibi başka savaşçılar da, sık sık, sulh ve nezaket değerlerini hatırlatırlar; bu değerler, daha yumuşak tabiatlı Odysseia’da daha çok vurgulanır. Bunların içinde tabiatıyla san’atlar da vardır— Akhilleus bile lir çalar— ve bilhassa şiir, çünkü Homeros, gururlu bir ozandı. Bir bütün olarak destanda dile gelen ideal, basit bir şekilde yiğitlik yoluyla şan kazanmak değil, İngilizcede tam karşılığı bulunmayan, genellikle “mükemmeliyet” diye çevrilen arete’dir. Bu kelime, insanî mükemmeliyetin bütün şekillerini —bedenî, zihnî, san’atkârane ve ahlâkî mükemmeliyeti— içine alır; bütünlük ve ahenk idealini ima eder. Odysseus, arete’nin en parlak misalidir: kahraman cesareti ve “yenilmez ruhu”yla birlikte büyük bir savaşçıdır; koşu, yumruk, güreş ve disk atmada üstün bir atlet; öküz yüzmesini, dümdüz saban sürmeyi ve kendi gemilerini yapmayı bilen pratik bir adam; ince bir zarafet ve nezaket sahibi, kibar bir adam; şarkıyı seven, gözyaşlarını saklamaktan utanmayan bir insan; hazırcevap bir hatip ve zeki bir tertipçi, söz söylemekte ve çare düşünmekte hiçbir zaman sıkışıp kalmayan bir kafa; aynı zamanda, “anlayış dolu zihniyle” şöhret kazanmış hakikî bir bilge— kısacası, sulh ve harp sanatlarının hepsinde mahir, medenî hayatın her hâline eşit derecede hazır bir insandır.
Bu değerler, Homeros’un, insanın kaderi ve kendi kudretini aşan kuvvetler hakkında, gözünü kırpmayan bir karamsarlıkla boğuşarak onlara ulaştığı için daha da inandırıcıdır. Onun ruhunun üstünlüğünün son delili, hayata dair trajik duyuşudur. Prusalı Dio’nun belirttiği gibi, “toprağın mahsullerinden atlara ve insanlara kadar, hemen her şeyi övmüştür”; hikâyesi, insanın yeryüzünde görebileceği, yapabileceği ve tadını çıkarabileceği her şeye karşı duyduğu derin ilgi sayesinde, daima canlıdır; fakat tam da bu hayat sevinci, onun, yapraklar gibi geçip giden ve bir daha hiçbir şeyden zevk alamayan insan nesilleri hakkındaki klişelerde saklı olan hakikati daha derinden hissetmesini sağlamıştır. Sonraki hayat hakkında kolay teselliler sunmaz. Kahramanların hepsi, hiçbir şeyin görülüp yapılamadığı, hiçbir zevkin bulunmadığı, yalnız gölgelerin sürdüğü, henüz cehennem ateşiyle aydınlanmamış olsa bile ürkütücü bir yer olan Hades’te sona erer. Bu arada dünyada da, her zaman, açık bir adalet gözetilmeksizin işleyen bir keder vardır. Ölümsüz tanrılar, iyi ve kötü taliihi, uygunluk ve hakkaniyet kaygısı gütmeyen, keyfî bir tasarrufla dağıtırlar. Onların da, Moira’ya, yani esrarengiz, şahsiyetsiz, amansız bir Zaruret’e boyun eğmek zorunda olmaları, durumu hafifletmez; Moira, Zeus’un kendisini, merhametli kaygılarını bir kenara bırakmaya mecbur eder. Böylece, hiçbir insanın kaderinden kaçamayacağı yolundaki trajik hakikate, kâinat mühür basmış olur.
Yunan edebiyatı, bu çeşit “kadercilik” yüzünden meşhurdur. Yine de Homeros’ta çıkan sonuç, ne kaderci bir teslimiyet ne de ondan daha aşağı bir yeistir. Kahramanları, sık sık, kaderci gibi konuşsalar da, pek az kere, kaderci gibi davranırlar. Sözleri, geleneksel bir dindarlık ya da insanın, gerçekten, kendisinden güçlü kuvvetlerin insafına terk edilmiş bulunduğunu akıllıca kabul etmesidir. Davranışları ise, kendi kudretlerine gözüpeklilikle sahip çıkmaktır; bu kudretle şan kazanacak ve bunun da hesabını bütünüyle kendilerine yazdırmak isteyeceklerdir. Kendi akıbetlerinin mühürlendiğini bildikleri zaman bile, ruhça hür kalırlar. Hektor gibi, ölümü, “yenilmez ruhlarının” son bir tasdikiyle karşılayacaklardır: “Önce, gelecek nesillerin hatırlayacağı bir iş göreyim!” Ölüm karşısında bu çeşit bir meydan okuma, aklen irrasyoneldir; çünkü kahramanın şöhreti, mezarda kendisine hiçbir fayda sağlamayacaktır; ve gökte ebedî mükâfatı ümit edenler için, hâlâ “ruhsuz” görünebilir. Ama Homeros’ta, yine de, bu, “mucize, sır ve otorite”den bağımsız bir manevî istiklâlin tarihî bir ilânı mânasına gelir.
Büyü, mit ve din, kelimenin tam anlamıyla, —bilhassa ölüm olmak üzere— hayat memat meselesidir. İlkel din, genellikle, ölümü, tabiî yahut normal bir hadise olarak kabul etmez. Mitler, çoğu kere, ölümü, bir kazaya bağlar; kabul etmedikleri yahut basitçe yadsıdıkları da olur. Babil Gılgamış Destanı, hâlâ, ölümü, insanın varlığının değiştirilemez bir zarureti olarak kabul etmekten kaçınır. Kahramanı, ölüm düşüncesini dayanılmaz bulur; ebedî hayat arayışını üzerinde anlatırken, “fâniliğin acısı”nı çoğu zaman dokunaklı bir şekilde dile getirir; ama destan, sonunda, kahramanın, çok geç bulabildiği sihirli gençlik iksirini, bir yılanın sürünüp kaçırması üzerine, gözyaşlarına boğulmasıyla son bulur; bu, kahramanca değil, basit ve bayağı bir sondur. İlkel mitler gibi, bu destan da, ölümü, sadece bir kazanın, bir büyü aksamasının sonucu gibi gösterir. Daha sonraki dinler, ölümü, daha güçlü bir şekilde, bütünüyle yadsıyacak; felsefe ise, insanın ölümsüzlüğüne dair ayrıntılı “ispatlar” ortaya koyacaktır. Homeros, çıplak hakikatle yüz yüze gelmiştir. İnsanların niçin ölmek zorunda olduklarını izaha girişmez: Akhilleus, Hades’te, Odysseus’a, “Ölümü bana anlatmaya kalkma,” der. Homeros, sadece, ölümün, insanın varlığının kanunu olduğunu, bunun kabullenilmesi gerektiğini söyler— ve insanın bunu öğrenebileceğini de. O, felsefenin son dersi sayılan sanatı öğretir: iyi yaşamayı ve iyi ölmeyi.
Onun eserine ilham veren, mit yahut din değil, kahramanlık şahsiyetidir. Tarihî açıdan bakıldığında, Homeros’un miti işleyişindeki serbestlikten daha şaşırtıcı bir şey yoktur. Geleneksel mitleri ne kadar ciddiye aldığı yahut onları ne derece harfiyen kabul ettiği konusunda kesin bir şey söyleyemesek bile, en azından şu kadarını görebiliyoruz: o, kendisinden önce ve etrafında yaşayan Doğu kavimlerinin tersine, mitlere sahipti; artık mitler ona sahip değildi. Onları, pek sevdiği benzetmeleri nasıl kullanıyorsa, aynı tabiilikle ve san’atkârane maksatları için kullanmış; bir “yük” gibi değil, rahat rahat omuzlamıştır. Olympos Dağı’ndaki sahnelere mizah unsuru katma serbestliğini kendinde bulmuştur. Ayıklayıcı davranışı sayesinde, miti, belli bir ölçüde, akıl ve insafa da tabi kılmıştır. Başka kaynaklardan bize kadar gelen, daha vahşi mitleri temizlemiş yahut görmezden gelmiştir. Etrafındaki dünyada en eski ve en yaygın âyin kalıplarından olan, her yıl ölüp dirilen Yıl Cin’i, doğumu da ölümü de esrarengiz yahut harikulâde olan yarı-tanrısal Kahraman’ı bile dikkate almamıştır. Minoalılar ve Mikenliler tarafından tapınılan Ana Tanrıça’yı da bütünüyle işin dışında bırakmıştır.
Hürriyet, Engels’in “zaruretin idraki”nden çok daha fazlasıdır. Doğu kavimlerinin ağıtları, insanın, acı zaruretleri ne kadar derinden hissettiğinin kaydıyla doludur. Kimileri yeisle, kimileri teslimiyetle, kimileri de dindar bir kabullenişle son bulur; ama hepsinin dile getirdiği ya da ima ettiği, insanın, tanrılara mutlak mânada bağımlı olduğudur. Hiçbiri, insanın, sadece kendi gayretiyle muhafaza edebileceği, ölümüne rağmen sürdürebileceği vakur bir hayat tarzını, vâkıa uygun bir vakarla ifade etmez. İnsan ruhunun bağımsız kudretini ilk defa ortaya koyan Homeros olmuştur. Yalnız o, kaçınılmaz kaderiyle yüz yüze gelen insanın, böylece, bir bakıma, bu kadere esir olmaktan da kurtulabileceğini göstermiştir.
- “HELLAS’IN MÜREBBİSİ” OLARAK HOMEROS
Platon, şiire, salt görünenin basit bir taklidi ve bir filozofa yakışmayan duyguları tahrike vesile olan bir uğraş gözüyle bakarak düşman kesildiğinde, saldırısını Homeros’un üzerinde yoğunlaştırmıştır. Retorik bir sual sorar: Homeros’un talebeleri, neden sonraki nesillere “Homerik bir hayat tarzı” intikal ettirmemişlerdir? Ama zaten bu soruyla beraber, cevabı da ima etmiş olmaktaydı: etmişlerdir. Bizzat Platon’un kendisi, bu hayat tarzına hücum etmektedir. Sözlerine devam ederken, talebelerine, Homeros’un “Hellas’ın mürebbisi” olduğunu ve eğitim bakımından “faydalı” bulunduğunu ileri süren sayısız methiyeciye karşı hazır bir cevap vermek istediğini belirtir. Homeros’un tesirinden yakınıp duran bir başka düşünür, Ksenophanes de, bu etkiyi doğrular: “İnsanların bütün fikirleri, başlangıçtan beri, Homeros tarafından şekillendirilmiştir,” diye yazar.
Bugün bazı edebiyat tenkitçileri, Homeros’tan bir “mürebbi” diye söz edilmesine ürpertiyle bakacaklardır. Şiirin kıymeti hakkında yüksek bir kanaate sahip oldukları ve şiiri gerektiği gibi yüceltmeyen bir cemiyete —meselâ bizimkine— karamsar nazarla baktıkları hâlde, onu saf ve kendi başına bir bütün olarak muhafaza etmek, sadece şiir olmak bakımından değerlendirmek, ahlâkî, siyasî yahut içtimâî maksatlar bakımından taşıdığı geleneksel fayda meselesine, vebalı bulaşıcı bir hastalık gibi, yaklaşmamak isterler. Homeros’un kendisi, sonradan ona biçilen bu şöhretten, herhâlde, hem şaşkınlık hem eğlence duyardı. Müzisyen bir ozan olarak, birincil amacının, eğitim değil, dinleyiciyi eğlendirmek olduğunu varsaymak emniyetle mümkündür. Ama o, sadece “sanat için sanat” yahut sadece şairin kendi keyfi için kaleme alınmış saf şiir fikrine de şaşar kalırdı. Geleneksel maksatlarla söylenmiş geleneksel destanlar olan eserleri, millî idealleri ifade eden metinlerdi. Gururlu bir ozan olarak, şiirin başlı başına iyi bir şey olduğunu kabul etmiş görünür; ama aynı zamanda, şiirin, her zaman, başka bir şey için de iyi olduğunu peşinen varsaymıştır. Hayatı daha iyi hâle getirir, insanı da daha iyi kılardı.
Her hâlükârda, Homeros’un, Hellas için bir mürebbi hâline geldiği tartışma götürmez bir keyfiyettir. Klasik devirde, destanları, büyük millî bayramlarda, art arda sahneye çıkan ozan grupları tarafından okunurdu. Bunlar, resmî tahsilin temel bir dersi idi; bütün Homeros’u ezbere bilen Atinalılardan söz edildiğini işitiriz. Helenistik geç devirde, filologlar metinlerini neşre hazırlarken ve nihayet M.Ö. 150 yılı dolaylarında onlara kanonik şekillerini verirlerken, Homeros daha da yoğun bir şekilde tetkik edildi.® Bu arada, damgası, Hellas kültürünün her yanına vurulmuş bulunuyordu. Onun ilk talebeleri arasında, bilerek terbiye etmeye çalışan Pindaros da vardı. Homeros’un arete’sinin mükemmel bir misali olan Pindaros, tanrısal mükemmeliyetlerini övdüğü muzaffer atletler için yazdığı kasidelerde, tabii olarak, tanrılara akraba, ama bir o kadar da onlardan ayrı bir soy olan insanın haysiyeti ve zaafı üzerine düşüncelere geçer:
Bir günlük bir şeydir insan; bir gölgedir rüyada.
Fakat Tanrı vergisi ihtişam ona uğradı mı
Parlayan bir nur yayılır üzerine, ve hayat ne tatlıdır! *
Bir başka meşhur talebe de, Yunan istiklâlini muhafaza uğrunda yapılan kahraman harbin manzum bir destanı mâhiyetindeki tarih kitabının müellifi Herodotos’tur; o da, sırf büyük oldukları için tanrıların onları mahvetmeye niyetli göründüklerini tekrar tekrar söylemesine rağmen, büyük adamların fiillerini övmekten hoşlanırdı. Daha başka talebeler ise, trajik şairlerdi. Aiskhylos, kendi piyeslerini, “Homeros’un büyük şöleninden kesilmiş dilimler” diye tarif etmiş; Sophokles de, Homeros’un en yakın talebesi diye adlandırılmıştır. Her ikisi de, yüksek epik geleneğin vârisi mâhiyetinde olan trajik dramı, Atina’nın millî ideallerini ifadenin bir vasıtası hâline getirmişlerdir.
Bununla beraber, bu idealler, Homeros’unkinden bir parça farklıydı ve bizi, onun müfredatının sınırları üzerinde bir kere daha durmaya sevk eder. Onun “yurttaşlık bilgisi” eskimişti. İlyada’nın kahramanları, büyük Kral Agamemnon’un— bir feodal üst-senyörün— idaresi altında, gevşek bir bağla birleşmiş yarı-feodal bir teşkilât içindeki krallar ve asillerden ibarettir. Büyük kralın hakkını tanrılardan aldığı birkaç kere tekrar edilir; o, Olympos Dağı’nda, Zeus’un tanrılar meclisini toplaması gibi, devlet işlerinde tâli reislerle müşavere eder. Mühim vesilelerde, gölge gibi bir halk meclisi de sahneye çıkar, fakat sadece bir yankı kürsüsü vazifesini görür. Bir Truva prensi, “Halktan hiçbir adama, ne mecliste, ne de savaşta, hiçbir şekilde muhalefet etmesine izin verilmez,” der. Eski büyük günleri, yani kahramanların “şimdiki zamanda iki adamın kaldıramayacağı taşları fırlatabildikleri” günleri yücelten saray şairi Homeros, tabiatiyle, ne avam tabakasıyla, ne de siyasî işlerle pek ilgilenmez. Yunanlılar, şehir-devletlerini (polis’lerini) geliştirmeye ve anayasa tanzimine girişirlerken, ona pek müracaat etmemişlerdir. Fakat hiçbir zaman, büyük lider, kahraman kültünden de büsbütün sıyrılamamışlardır. Daha sonra, Homeros’un yıldız talebesi Büyük İskender, az tahsilli Makedonyalıların Homerik devirden beri muhafaza etmiş oldukları krallığı eski hâline iade edecektir.
Homeros, en iyi taraflarında da, faziletlerinin kusurlarını taşırdı; özellikle de, kendine mahsus açıklığının ve sağlamlığı duygusunun. Erich Auerbach’ın Mimesis adlı eserinde işaret ettiği gibi, hiçbir şey gerçekleştirilmeden yahut ifade edilmeden, örtülü veya gölgede bırakılmaz; uçup giden görüntüler yahut insanı kovalayan, peşini bırakmayan ima ve telmihler yoktur. Her şey, ön plana yerleştirilmiş, tam bir aydınlık içinde yıkanmıştır; zamanda ve mekânda perspektif hissi pek azdır. İç dünya da, aynı şekilde, kendi içine kapanmış, gölgesiz, boşluksuzdur. Karakter, açık seçik çizilmiştir; duygu ve saikler basittir ve bütünüyle dışa vurulmuştur; içinde, diplerde kalmış, keşfedilmemiş derinlikler bulunduğuna dair hiçbir ima yoktur. Karakter, değişmez ve gelişmez de; Odysseus, yirmi yıl süren maceralardan sonra, nasıl gitmişse, İthaka’ya aynı adam olarak döner; tıpkı Helena’nın, eskimeyen güzelliğini muhafaza etmesi gibi. Genel olarak, Homeros’un dünyası, Keats’in Grek vazosundaki dünyası gibi, güzelce çizilmiş, iki boyutlu, titremeyen, zaman içinde donmuş bir dünyadır. İnsanı, şeylerin niçin böyle olduğu üzerinde düşünmeye sevk edebilir; fakat nasıl, nerede ve ne oldukları, tamamen açıktır. Büyük şairler arasında, sırların yahut “arkadaki mânâlar”ın avcısına daha az kapı açan bir başka şair yoktur.
Binaenaleyh, daha sonraki Yunanlılar, Homeros’ta “tanrılar hakkındaki yalanları” bertaraf edebilmek için, onda alegori aramaya kalkıştıkları zaman, hem saygılarını, hem de zekâlarını boşa harcamışlardır. Bu umutsuz gayrete girişmiş olmaları, büyük mürebbilerini ne kadar ciddiye aldıklarını gösterir. Ondan, kendi devrinde ve kendi çevresinde durmasını isteyemezlerdi; çünkü kendilerinin de, tıpkı Homeros gibi, tarihe dair pek az perspektifleri, ortaya çıkış ve gelişmeyi kavrama hususunda pek az hisleri vardı. Bu bakımdan, Homeros’un dünyası, klasik sanat ve düşüncenin dünyası olarak kalmıştır. Daha çeşitli, daha karmaşık hâle gelmiş; ama yine Öklidçi, statik, gölgesiz ve perspektifsiz, baştan başa aydınlatılmış— frizlerin ve vazoların dünyası olmuştur. Ve bu ideal klasik dünya, özellikle doğu bölgelerinde, Yunan tecrübesinin dünyasından hayli farklıydı. Bu dünya, tecrübe üzerinde kazanılmış parlak bir zaferi temsil eder. Aynı zamanda, belki de, Yunanlıların, her şeyin akıp gittiği fiilî dünyanın karmaşıklıkları, muğlâklıkları ve uyumsuzluklarıyla niçin baş edemediklerini de izaha yardım eder.
Bununla beraber, bu zafer, hâlâ, en dikkat çekici ve mânalı hadise olmaya devam eder— taşkınlığa, karışıklığa, endişeye, korkuya karşı kazanılmış bir zafer. Yunanlılardan önce hiçbir kavim, Homeros kadar makul, gözü pek ve sağduyulu bir mürebbîye sahip olmamıştı. Kendisi yahut çağdaşları bu hâkimiyete nasıl erişmişlerdi, bilemeyiz. Bu olağanüstü keyfiyetin bizzat kendisi, bizim için kâfi bir mevzudur.
O hâlde, Homeros’un siyaseti yahut siyasetsizliği hakkında, bariz tenkidi, bazı kayıtlarla ifade etmeliyiz. Devletlerin, diye sual etti Platon, Devlet’te, onun yardımıyla daha iyi idare edildiği vaki midir? Diyalogdaki yardımcı kişi, gayet yerinde bir cevap vererek, Homeridler’in bile, onun bir kanun koyucu olduğunu iddia etmediklerini söyler. Fakat hiç değilse, Homeros terbiyesi görmüş bir halk, Doğu’ya mahsus istibdada yahut Platon’un karınca yuvasını andıran ideal devletine razı olmazdı. Destanlar, arada, halk meclisi gibi, demokratik hükümetin tohumlarını da taşırlar. Asiller, halkın hayatından kopuk değillerdir; nazik bir “asilzadelik” davası gütmezler; savaşta adamlarına bizzat baş olarak, onlarla birlikte hareket ederler; barışta ise, onlarla beraber kol işinde çalışırlar. W. P. Ker’in işaret ettiği gibi, Sir Lancelot, arabaya binmek zorunda kaldığı zaman, bundan fevkalâde rahatsız olmuştur; fakat Odysseus, benzer bir durumda, hiç sıkılmamıştır— zira arabayı, kendi elleriyle yapmış olduğundan şüphesi yoktu. Bütün bu reisler, itibarlarını, asil kan yahut soy soplarından değil, yaptıkları işlerden alırlar. En önemlisi, krallar mutlak hükümdarlar değildir; tebaaları da köle değildir. Onlardan, keyfî emir ve şahsî hevesle değil, “Themis”e, yani kanuna uygun bir surette, mesuliyet duygusuyla idare etmeleri beklenir. Kendileri tanrı da değildir. Nazariyede, ilâhî hakla hükmediyor olsalar da, fiiliyatta kendilerini ilâhî vekil gibi görerek ne konuşur, ne hareket ederler; hiçbir zaman, bizzat ilâhî şahsiyetler sayılmazlar. İnsanlığın siyasî tarihi dikkate alındığında, Homeros’un, en büyük kralın yahut kahramanın bile tanrı olmadığını teslim etmekle gösterdiği sağduyu, hiç de azımsanacak cinsten değildir. O, herhâlde, Sparta’nın menkıbevî kanun koyucusu Lykurgos hakkında Bury’nin yorumunu takdirle karşılayacaktı: “O bir insan değildi: sadece bir tanrıydı.”
Genel olarak, Homeros’un ufuk genişliği ve sağduyusu, Yunanlıların, serbestçe gelişmelerine imkân vermiş, yeni mekteplerde büsbütün başka dersler görürlerken bile, ona, bir mürebbi olarak hürmet etmeyi sürdürmelerini sağlamıştır. Şairler ve sanatkârlar, spesifik temalar yahut “dilimler”den çok daha fazla sahada, ona borçluydular. Homeros, serbestliğinin sayesinde, geleneksel mitolojiyi, zihnî bir külfet olmaktan çıkarıp, bir hazine hâline getirmişti. Filozoflar için bu mitoloji, bir bakıma, bir zahmet kaynağı olurken, sıradan Yunanlılar için ise, daima, bir karışıklık sebebi olarak kalmış; onlar, masalı hakikatle karıştırmaya her zaman meyyal olmuşlardır. Büyük trajik şairler, sanki daha iyisini biliyorlarmış gibi yazmışlardır. Homeros gibi, onlar da, geleneksel mitleri, kendi farklı şiirî maksatlarına ve farklı dinî düşüncelerine uygun düşecek şekilde, hayalî bir istiklâlle işlemişlerdir. Şairleri yerden yere vurduktan sonra, bizzat Platon’un kendisi de, Homeros’la esasta aynı ruhla kaleme alınmış yeni mitler ortaya koymakta serbest davranmıştır.
Yunan felsefesi bile, tıpkı diğer bütün ilim şubeleri gibi, Homeros’a borçludur. Homeros’un kendisi tefekkür sahibi olmasa bile, temel akılcılığı ve bâtıl itikat karşısındaki hürriyeti sayesinde, spekülasyona bol yer bırakmıştır. Bazı ipuçları da sunmuştur. Tanrıları ve insanları bir arada bağlayan, şahsiyetsiz Zaruret olan Moira, felsefe ve ilmi mümkün kılacak umumî kanuniyet fikrine dönüşebilirdi. Yaşlı bilge Nestôr’a duyulan hürmet, hikmet sevgisine dönüşebilirdi. Bilhassa, Homeros, Yunan ahlâk felsefesine sonuna kadar hâkim olacak bir fikri de zımnen savunmuştur: İnsan, bir çeşit umumî kanun ve nizamın hükmü altında bulunmakla beraber, yine de hür, mesul ve ideal olarak kendi kendine kâfi bir varlıktır.
Hayatı için hesaba çekildiği duruşmada, Sokrates, Homeros’un otoritesine başvurmuştur. Apologia’da, ölümüne mal olacak bile olsa, hayat tarzından vazgeçmeyeceğini, zira, tıpkı Akhilleus gibi, zilletin ölümden daha kötü olduğuna ve insanın en ziyade kıymet vermesi gereken şeyin hayat değil, iyi bir hayat olduğuna inandığını söyler. Sokrates, şehadetinde İsa’ya benzer görünse de, uğruna öldüğü ideal, yeryüzünde hikmet ve adalet peşinde koşmak idi; Tanrı’ya hizmet yahut ebedî hayat değildi; ayrıca, insanın, Tanrı lütfuna ihtiyaç duymaksızın, sırf kendi gayretiyle ulaşabileceği bir idealdi bu. Homerik kahramanın gururu, bu yeni şekliyle ortaya koyduğu meselenin keskinliğini, Aristoteles artırmıştır. Büyük adam, der Aristoteles, ne boş gururludur, ne de mütevazı; aksine, mağrurdur. Kendini, büyük şeylere lâyık görür; başkalarından, kendisinden istediği kadar yüksek şeyler talep eder; insanların tanrılara sundukları en yüksek hayır olan şerefi arar. Gurur, “faziletlerin tacıdır”; çünkü diğer bütün faziletleri daha da yüceltir ve “büyük ölçekte şerefle alâkalıdır.” Buna karşılık, gereğinden fazla mütevazı insan, “kendisini hak ettiğinden mahrum bırakır; kendini iyi şeylere lâyık görmediği için, onda kötü bir taraf varmış gibi görünür; ayrıca, kendini tanımıyormuş gibi görünür; zira, bilseydi, kendisine lâyık olduğu şeyleri isterdi; çünkü, bunlar iyi şeylerdir.” Aristoteles, bu çeşit tevazuun, “hem daha yaygın, hem de boş gururdan daha kötü” olduğunu da ekler.
Bu tevazu, Yunan’ın Hristiyan çağında, daha da yaygın hâle gelecektir. Aristoteles’in gururu, en ağır günahların başı olarak damgalanacaktır. Her zamanki gibi, mesele, kullanılan terimlerin muğlâklığıyla daha da girift hâle gelir. Hristiyanlar, tevazu içinde, büyük şehadetler göstermiş ve Rab’leriyle cennette birleşmek gibi büyük şeylere lâyık olduklarını düşünmüşlerdir. Yunanlılar ise, gurur içinde, “hiçbir şeyde aşırılığa kaçmamak” tarzında bir itidal hikmeti telkin etmiş ve yeryüzünde şöhret kazanmaktan daha büyük bir şey ummamışlardır. Yine de, ruh hâli bakımından, apaçık bir fark vardır. Odysseus, her bakımdan “bütün adam”dır— yalnız, onda azizliğe dair hiçbir şey yoktur. Yunan, kudret devrinde hiçbir aziz yetiştirmemiştir. Hürriyetini kaybedinceye kadar, açıkça Homeros’un idealine bağlı kalmıştır. Bu hürriyeti elden çıktıktan sonra bile, Stoacı ve Epikürcü filozoflar, Homeros’un ruhuna uygun bir tarzda, insanın, vahiy yahut ilâhî inayete muhtaç olmadan, sırf kendi aklı ve iradesiyle, kendi ruhunun sahibi olabileceğini öğretmişlerdir. Aziz Pavlus ise, bambaşka bir şey öğretmiştir.
- OLİMPOS TANRILARI
Homerik destanlar için kullanılan bir diğer yaygın ad, “Yunanlıların Kitabı Mukaddesi”dir. Herodotos’un dediği gibi, ilk defa Homeros, Olimpiyat tanrılarının adlarını koymuş ve onları yerlerine yerleştirmiş, onlara şekillerini ve vazifelerini vermiştir. Onları yoktan yaratmadığı— kendi başına bir tanrı olmadığı— halde, gerçek mânada onların “yazarı” sayılabilir. Yunan sanatının görkemli ilhamı olan Olimpos tanrıları, bu sanat tarafından yaratılmıştı. Ve, denilebilir ki, aynı zamanda bu sanat tarafından mahvedilmişlerdir de; çünkü hemen bir garabetle karşılaşıyoruz. Mübârek tanrılar, bütün Yunan dünyasında saygı görmüşken, Homeros’un kendisi, onlara kahramanlarından daha az hürmet eder. Tanrılarla sık sık alay eder; onlar, İlyada’nın başlıca komedi kaynağıdır ve bu komedi, kimi zaman düpedüz maskaralığa kadar varır. Bu yüzden, Homeros’un eserinin şerefi hususunda, hayli farklı görüşler vardır. Gilbert Murray’nin kendisi bile, bu iki uç arasında gidip gelmiştir. Erken bir çalışmasında, bu soğuk, alaycı ruhun, en yüksek kaygıların söz konusu olduğu en büyük destanın içine sızmasıyla, insan soyuna verilmiş “hesaba gelmez zarardan” yakınmış; daha geç bir eserinde ise, Olimposçuluğun, tarihteki büyük dinî ıslahatlardan biri olduğu, barbarlık üzerinde Helenizmin zaferini ifade ettiği hükmüne varmıştır.
Bu iki uç arasında muhtemel bir yolu bulabilmek için, Homeros’un gerisindeki unsurları düşünmemiz gerekir. Strabon, tanrılar hakkında bütün tartışmalarda karşılaşılan güçlüğe işaret etmiştir; eskiler, “kapalı bir dil” kullanmış ve tabiatın mahiyetine dair keşiflerine, daima, masalı karıştırmışlardır. “Dolayısıyla, bu bilmeceleri tam mânasıyla çözmek kolay değildir,” der; “ama eğer okurun önüne, kimi birbiriyle telif edilebilir, kimi birbiriyle çelişen, bir sürü masal serersek, hakikat hakkında bazı tahminlerde bulunmak daha az güçleşir.” Karışıklığı arttırmanın, işin içini basitleştirmenin ve hakikate ulaşmanın garip bir yolu olduğu söylenebilir; eskiler arasında, bunun daha büyük bir karışıklığa yol açması ihtimali, hemen her zaman daha kuvvetli olmuştur. Fakat modern ilim adamları için, bu masallar kalabalığı, bir nimet olmuştur. İlkel kavimlerden elde edilen çağdaş malzemelerin yardımıyla, Strabon’un ve eskilerin bilmedikleri tarihöncesi menşeler ışığında, bu bilmecelerin çoğunu izah edebilmişlerdir. Masallar, eski tabiat tanrıları kültlerini yansıtır: dağların, ırmakların, pınarların, mağaraların, ağaçların, taşların ve bereket cinlerini temsil eden yılanların, boğaların ve başka hayvanların kültlerini. Bunların birçoğu, aslî mânası unutulmuş sihirli âyinlerin uzantılarıdır.®
Homeros’un Olimpos tanrıları, aslında, kuzeyden gelen istilacıların dağ tanrılarıydı (bütün Yunan ülkesine dağılmış yirmiden fazla Olimpos Dağı bu yüzden vardır). Fatihler, ellerinden geldiği kadar tarımla alâkalarını kaybetmiş, daha çok savaşmak ve ziyafet çekmekle ilgilenir olmuşlardı. “Bulut Toplayıcı” Zeus, başlangıçta bir gök tanrısıydı ve daima övünmeye ve şimşekler fırlatmaya meraklıydı. Etrafında topladığı aile ise, tıpkı Yunanlıların kendileri gibi, daha müphem ve karışık menşelere sahipti. Onun ikinci karısı olan Hera, bir toprak anası olmuş; Hellen menşeli olup olmadığıysa meçhul kalmıştır. Aşırı derecede “Yunanlı” sayılan Athena da dahil olmak üzere, diğer tanrıçaların isimleri Yunanca değildir. Athena’nın, bir tabiat tanrıçası olarak hayata başlamış olduğunu, ömrünün sonuna kadar muhafaza ettiği sembollerinden— baykuşundan ve zeytin dalından— çıkarmak mümkündür. Aphrodite ve Artemis, besbelli, bereket tanrıçalarından türemişlerdir ve daima, özellikle Doğu tesirlerine açık olmuşlardır. Tanrılar bakımından ise, Poseidon ve Apollon, isim bakımından muhtemelen Hint-Avrupa kökenlidir, ama soy sopları itibariyle, kesinlikle melezdir. Deniz tanrısı Poseidon, bir şekilde “Yeri Sarsan” sayılırken, eskiden bir ırmak tanrısı olmuş ve görünüşe göre, aynı zamanda bir at’ı temsil etmiştir. Apollon, menşei itibariyle Grek olmayan bir yer tanrısı idi; güneşle alâkası, Homeros devrinden sonra kurulmuş; ancak ondan sonra “parlak Phoibos Apollon” hâline gelmiştir. Büyük bir ihtimalle, kehanetlerini ileten kâhin kadınları oradan devşirmiş olabileceği Küçükasya’dan gelmiştir.
® Meselâ Yunanlılar, tanrılara kurban keserken, kurban hayvanının kötü kısımlarını tanrılara bırakıp, kendilerinin en iyi yerlerini yemeleri âdetiyle rahatsız olurlardı. Bu durumda, tanrıların, sadece rüşvete açık değil, aynı zamanda pek akıllı olmadıkları da ortaya çıkıyordu. Bunun üzerine bir mit, Prometheus’un, Zeus’u, hediyenin kötü kısmını seçmesi için aldattığını anlatır. Kelime kökü bakımından ise, “kurban” hediye demek değildi: sadece “kutsal bir iş” yahut “kutsal bir yapma” anlamına geliyordu; bu da, insanlarla tanrının birlikte iştirak ettiği müşterek bir ziyafeti akla getirir. Daha eski devirlerde, kurbanın mânası, bugün hâlâ bazı ilkel topluluklarda taşıdığı mânaydı: hayvan, bizzat tanrının kendisiydi ve insanlar, ondan bir parça sihirli kuvvet kapmak için, tanrıyı yiyorlardı. Daha sonraki zamanlarda, Cicero, retorik bir eda ile, “Bir tanrıyı yiyip içtiğine inanacak kadar çılgın bir adamı nerede bulursunuz?” diye haykırmış— daha da sonraki bazı Hıristiyanlar ise, bu mesele karşısında hayli müşkül durumda kalmışlardır.
Olimpos tanrılarının selefleri, tarihî serüvenleriyle daha da karışık bir hâl almışlardı. Çoktanrılı ilâhlar, tabiaten, bir mit ötekini doğurduğu için, üremeye meyillidir; fakat yeni vazifeler yüklendikçe, buna fiilen mecbur kalırlar. Mahallî tanrılar, Yunan istilacılarına tiksinti verebilir veya siyasî sebeplerle ortadan kaldırılmaları icap edebilirdi; bu da, Olimpos tanrılarıyla daha eski Titanlar arasındaki harp ve Zeus’un Kronos’a galebesi gibi mitlere yol açmıştır. (Zeus’un Kronos’un oğlu olmak zorunda kalması talihsizliktir; fakat kendisi için başka baba bulunmuyordu.) Ancak normal şartlarda tanrıları öldürmek hem dinsizce, hem de siyaseten sakıncalı olduğundan, bunların birçoğu evlât yahut uzak akraba sıfatıyla aileye alındı. Özellikle Zeus, göksel bir boğa hâline geldi. Bu kadar azgın görünmesinin sebebi, bu kadar çok ilâh doğurmak zorunda olmasıdır; uygun bir mahallî perî yahut tanrıça bulunmadığı zamanlarda ise, ancak ölümlü bir kadınla yatağa girebiliyordu.® Bütün bu vazifeler karşısında Zeus’un herhangi bir mahcubiyet duyduğuna dair bir işaret yoktur; buna karşılık, lütufkâr görünmek istemeseydi, isteksizliğini açığa vurması güç olurdu; bu da, hizmet etmekte olduğu beynelmilel iyi niyet davasını tehlikeye atardı. Bu dava uğruna, kendi aile huzurunu bile feda etti. Bir Homerik İlâhi, Hera’nın, kendisine zorla kabul ettirilen evlilikten hiç memnun olmadığını açıkça gösterir; incinmiş gururu, kıskançlığını alevlendirmiş ve bitip tükenmez kavgalara sebep olmuştur. Bütün saltanat nüfuzuna rağmen Zeus, sayısız maceraları olan, fakat hiçbir zaman başına dırdırcı bir karı musallat olmayan oğlu Apollon’u kıskanmış olabilir.
Her ne kadar Homeros, bütün bu hikâyenin ekseriyetiyle muhtemelen aşina değil idiyse de, karışıklığın bazı yönlerini yansıtır. Poseidon ile Apollon’un Asya ile bağlantıları, Truva surlarını onların inşa ettiğini anlatan mit tarafından ima edilir; ne var ki, Poseidon şehri yıkmaya azmetmişken, İyonların baş tanrısı Apollon, Truvalıların müdafiidir ve Akhilleus’u o öldürür. Akhailerin en ateşli hamisi olan Athena ise, buna rağmen, Truva’nın da hami tanrıçasıdır. Skamandros, bir bakarsınız ırmaktır, bir bakarsınız tanrı; Akhilleus ırmaktan geçmeye kalkıştığında, kudurmuş tanrıyla çarpışmak zorunda kalır. Fakat bunu yaparken, bu tanrıya karşı beslediği istihfafı da ifade etmiş olur— işte burada, Homeros’un eserine getiriliyoruz. Homeros, karmakarışık vaziyete nizam vermiştir. Verimlilik cinlerini, ana tanrıçaları ve ilkel tabiat kültünün izleri dışında kalan bütün unsurları sahnenin dışına çıkarmıştır. Olympos’a, Dionysos’u bile sokmamıştır— her ne kadar onu “dünyanın sevgilisi” olarak biliyorsa da. Sayısız tanrıyı, belirli bir aileye, belirli bir eve indirger. Zeus, bu ailenin reisi olarak ortaya çıkmış, kendini güçlü gören ve kendine mahsus egemenlik yetkileriyle donanmış bir şahsiyet hâline gelmiştir; öteki tanrılar bu yetkilere içerleyebilir, fakat asla inkâr edemezler. Apollon ile Athena, Asyalı özelliklerini kaybetmiş, onları Yunan tanrılarının en “Helen” tipi hâline getirecek vakar ve parlaklığın büyük kısmını kazanmışlardır. Bütün Olimpos tanrıları, açık seçik şahsiyetlere ve açık seçik vazifelere kavuşmuştur.
Hattâ fazla açık seçik; öyle ki, hemen, göz kamaştırıcı sınırlılıkları dikkatimizi çeker. Bunlar, ruhanî tanrılar değildir; sadece yüceltilmiş insanlardır. Sırf birer “üst insan” sayıldıkları hâlde bile, sergiledikleri davranış, bütün sefahetlerinden ayrı olarak, çoğu zaman insanı irkiltici derecede haysiyetsizdir. Birbirleriyle atışır, birbirlerine söylenir, sonra da kahvaltılarının berbat olduğundan şikâyet ederler; sakil yalanlar söyleyip yakayı ele verirler; insanlarla dövüşür, yaralanınca da çocuk gibi avaz avaz bağırırlar. Babalarına “katı yürekli bir istibdatçı” derler; birbirlerini ahmak ve kaltak diye çağırırlar. Tanrıların babası, kendisi kavga ederken “kahkahayla güler” ve sinirlenince, “hepsini oraya buraya savurur.” Kendi kendini, göğsünü döverek ve mutlak kudretini hatırlatarak teselli etmek zorundadır; oysa, gerçekte, hiç de öyle değildir. Mübarek tanrıların babası, Hollywood cazibeleriyle kocasını baştan çıkarıp, onu Truvalılara yardım etmek niyetinden uzaklaştırmak isteyen Hera’nın cilvelerine, bir ergen delikanlı gibi tutulur.
Werner Jaeger gibi Homeros sevdalıları, onun ulu tanrılar meclisinde ve özellikle yüce bir tanrı fikrine yaklaşma tarzında, “derin bir dinî tasavvur” bulmak isterler. Fiiliyatta ise, Zeus’un bu bakımdan, devrinin pek de ilerisinde olmadığı görülür. Marduk ve Amon’da, ondan çok önce, buna benzer bir fikir zımnen mevcuttu ve bu fikir, dinî iştiyaktan ziyade, askeri fetihler sayesinde gelişmişti; fatihlerin baş tanrıları, tabiatiyle, en yüce tanrı hâline gelmeye meyillidir. Zeus da, esasen, Homeros devrinin aristokrat toplumunu yansıtan bir tür feodal üst-senyörden fazla bir şey değildir. Bu sebeple, diğer tanrılar üzerindeki otoritesini kullanırken hem zorba, hem de sınırlı durumdadır; tıpkı Yunan reisleri gibi, o da emirlerine itaatsizlik yahut aleyhine gizli ittifaklarla karşılaşabilir; tanrılar, kendi aralarında da çekişip dururlar. İnsanlarla münasebetlerinde, Olimpos tanrıları, çoğu zaman, astlarıyla muamele eden feodal beyler kadar keyfî davranırlar. Umumiyetle adil davranmaları beklense de, tuttukları kimseler de vardır ve sırf keyif, gücenme yahut garez yüzünden hareket edebilirler; insanlar, tanrıların keyfî yahut zalimce davranışları karşısında çoğu kez dehşete düşer, ama asla şaşırmazlar. Hem de, Homerik destanlarda onlara, paşa paşa efendi gibi yaşama ve ebediyen “rahatça oturma” imkânını tanımış olmasına karşılık, Homeros’a karşı en küçük bir minnettarlık göstermezler. Kendilerinin, tapınanlarından bekledikleri ihtimama karşılık olarak, pek az hizmette bulunurlar. Tabiatın hayatı yahut insanın kaderi için hiçbir mesuliyet üstlenmezler.
Aslında üstlenemezler de. Bu dünyayı onlar yaratmamışlardır, onu izah edemezler— dinî mütefekkirin, onlara yönelteceği ilk sorulara bile cevap veremezler. Daha sonraki Yunanlılar, tek tanrı fikrine doğru yoklamalarda bulunmaya başladıklarında, Zeus, belki ismini verebilirdi; fakat bu rolü oynayamazdı. Dindar Aiskhylos, “Zeus, her kimse o” diye yakarmış; tarafsız Sophokles, “çok isimli bir Tanrı”dan söz etmiş; Ksenophanes ise, kafasında tasarladığı, sırf ruhanî tanrı için Zeus’un asla elverişli olmayacağına hükmetmişti. Olympos efendisi, geçmişindeki şehvet serüvenlerini unutturmaya, rahat yaşamaktan vazgeçmeye razı olsa bile, Yunanlıların kendisine yüklemek istedikleri bu kâinat çapındaki vazifeleri üstlenmeye muktedir değildi. Bugün, sağduyulu hiçbir insanın, Homeros’un Olimpos tanrılarına tapmayı aklından bile geçirmeyecek olması, insan ruhunun gerçek ilerlemesine bir kere daha işaret eder.
Bununla beraber, Olimpos tanrıları da, bir dinî ilerlemeyi ifade ederler. Tanrıların ziyafet çekmesi, gülüp eğlenmesi ve geceleri uyumaları, az şey değildir; zira insanlar, artık sürekli bir korku içinde yaşamak zorunda değillerdir ve karanlık çöktüğünde bile dışarı çıkabilirler. (Bugün, Tanrı’nın gülmesini yakışıksız bulup, öfkelenmesini yerinde görmeye devam edenlerin varlığı, ilâhlığa yapılmış hazin bir iltifattır.) Homeros’un dünyası, hemen hemen tamamen, kara büyüden, fetiş ve tabudan, cin ve canavardan arınmış bir dünyadır. Mitler içinde yaşamaya devam eden insan kurbanı gibi barbar âdetlerin izleri, yalnızca, onun, ilk çağların endişe mirasından ne ölçüde sıyrılmış olduğunu daha kuvvetle gösterir. Olimpos tanrılarını insanın kendi suretinde yaratması, aslında, tabiatüstünün seviyesini düşürmek yahut ruhanîliği kaybetmek demek değildi. Evvela şu mânaya geliyordu: Tanrılar, artık kaba saba ve maddî varlıklar değillerdi; yılanlarla yahut taşlarla özdeşleştirilmiyorlardı. İnsanlar, artık, insanla insan olmayanı birbirinden ayırt edebilir, böylece insanlıklarını idrak edebilir hâle gelmişlerdi— ki, bu olmadıkça, hakikî bir ruhanîlikten söz edilemez. Aynı şekilde, tanrıların yeryüzünden göklere taşınması, insanların artık, yemek ve tenasül meselesine takılıp kalmadıkları ve hayatın daha ince imkânlarını geliştirebilecekleri mânasına geliyordu.
O kadar rahatına düşkün Olimpos tanrıları, bu çeşit gayelere pekâlâ elverişli idiler. Ne kadar keyfî olurlarsa olsunlar, çoğu zaman mülâyim ve lütufkâr idiler; insanlara karşı hiçbir zaman sırf düşmanca değillerdi; Eski Ahit’in ilk kitaplarındaki Yahve’nin bazen gösterdiği derecede vahşileşmezlerdi. İnsanlar, tıpkı başka insanlarla olduğu gibi, onlarla da makul bir uzlaşma içinde yaşayabileceklerini ümit edebiliyorlardı. Tanrıların sınırları dahi, bir bakıma bir üstünlüktü; zira, sadece merasimî bir alâka beklemekle, insanların arete’yi geliştirmelerine imkân tanımış oluyorlardı. Ve yüceltilmiş insanlar olarak, kendileri de terbiye edilebilirdi. Homeros’un eserinde, şimdiden, onur ve adalet ölçülerine doğru çalıştıkları görülür. Aralarında, meclisleri toplayan ve beşerî işlerde kanunun yahut müşterek vicdanın kuvvetini temsil eden Themis de vardır. Zeus, yeni kazandığı iktidardan duyduğu gurur sebebiyle tiranlığa meyyal olsa da, çoğu zaman, Hera’dan bile akıl sözünü dinler; kahramanlar da, antlarını bozanlara yahut “haksız hükümler” verenlere ceza vereceğini kendiliğinden kabul ederler. Odysseia’da, daha hassas bir hâle gelmiş, insanların, kendi kötü fiillerinin neticelerinden tanrıları mesul tuttuklarından şikâyet etmeye başlamıştır. Daha şaşırtıcı olan, bu eski korsan tanrının, harbe karşı kaşlarını çattığı anlarının bulunmasıdır. Oğlu Ares’e, “Senden, yaşayan hiçbir tanrıyı sevmediğim kadar nefret ediyorum,” der; “tek düşündüğün, kavga, cenk ve vuruşmaktır.” Burada, Homeros’un kendisi adına konuşur; Homeros, savaş tanrısına, yani “insanlığın düşmanına” karşı duyduğu hoşnutsuzluğu açıkça ortaya koyar. Homeros, sırf cinsel aşk sanatına yatkın olan Aphrodite’e de pek az hürmet besler. Destanlarda, daima hürmetle söz ettiği tek tanrılar, Athena ile Apollon’dur— ve bunlar, Yunan kültürünün en büyük hamileri hâline geleceklerdir.
Bu arada, tanrılar ailesi, kendi başına, insanlık için hayırlı bir rol oynar. Fert olarak tarafsız olmayan bu tanrılar, bir topluluk olarak, nispeten tarafsızdır; Truvalıların da tanrılarıdırlar. Bu bakımdan, Musa’nın kavmî Yahve’sinde bulunmayan bir “universellik” vasfına sahiptirler; Yahve, sadece seçilmiş kavmiyle alâkadardır. Karışık nesep yapıları, onları kaba ırk taassubundan da uzak tutar. Çoktanrıcılığın kendisi de, farkında olmadığımız ölçüde, derin bir insanîlik taşır. İnsan zihninin, sayısız çokluğu, tek bir Bir’e indirgeme yönündeki esrarlı temayülü göz önüne alındığında, çoktanrıcılık, sırf akıl dışı gibi görünebilir; fakat, vakıaların dünyasındaki apaçık çeşitliliğe tekabül eder. Her hâl için, uygun tanrılar ve uygun âyinler temin eder; ideal kıymet imkânlarının çoğulluğunu sembolleştirir. Tanrıların kayırmacılığı ve aralarındaki ihtilâflar, ne kadar yakışıksız görünseler de, o kadar anlaşılabilirdir. Mutlak kudret sahibi, mutlak iyi bir tanrı tasavvur etmek, günlük hayatın gerçekleriyle temasını kaybedecek kadar yüce bir düşünürü gerektirir. Olimpos tanrılarının kusurları, bir bakıma daha da göze batar; zira onlar, yaratılışın bariz kusurlarının mesuliyetini üzerine alacak bir Şeytan’a sahip değillerdir.
Nihayet, bu kadar “insanî” Olimpos tanrıları, bizi, bütün dinlerin yüce sırlarına yahut görünür uyumsuzluklarına götürür. “Yüksek” tanrılar olarak, Tanrı’yı gökte, yukarılarda tasavvur etme yönündeki umumî temayülü temsil ederler. Edwyn Bevan, bütün dillerin dinî sözlüğünde, üstün, yüce, semavî gibi kelimelerin bulunduğunu, bunların da, ruhanî kıymetin, yeryüzünden uzaklıkla mütenasip olduğu fikrini ima ettiğini kaydetmiştir. Bundan, Olimpos tanrılarının, dinî ruhu tatmin edecek kadar yüce olmadıkları neticesi çıkarılabilir. Onlar, insana benzeyen, yeryüzü dağında yaşayan varlıklardır; asla tam mânasıyla aşkın, yani bu dünyanın dışında değildirler. Ama, aynı derecede haklı olarak, onların fazla yüce ve fazla uzak oldukları da söylenebilir. Dinî tecrübeyi anlamak için, göğe bakmak kadar, yere, yeraltına bakmak da lâzımdır. Burada, verimliliği teminat altına alan ve çoğu zaman ölülerin ruhlarıyla alâkası bulunan yeraltı tanrıları, haniolmakla, hthonia tanrılar ikamet eder. Bunların bir kısmı tamamen toprağa aittir; diğerleri, dağda yahut mağarada yaşayan göksel-topraksı Ana Tanrıça örneğinde olduğu gibi, bir çeşit ikili tabiata sahip olurlar. Ve bunlar da, umumî bir temayülü temsil ederler.
Olimpos tanrıları, Moira’yı bir yana bıraksak bile, Yunan dünyasında hiçbir zaman tek söz sahibi olamamışlardır. Köylüler, verimlilik tanrılarına ve tarihöncesi sihirlerine sıkı sıkıya bağlı kalmışlardır. (Hesiodos, “kuşlardan anlayan ve tabuları çiğnemeyen” kimseyi mesut sayar.) Sokaktaki adam, bütün Olimpos tanrılarına hürmet ederdi; fakat, daha büyük bir hararetle, Homeros’un Olympos’tan kovduğu Dionysos gibi gizem tanrılarını, sırrî ilâhları takdis ederdi; bu tanrılar, gitgide daha çok rağbet görmüştür. Zeus’un bizzat kendisi, bir mağarada ikamet eden esrarlı bir tanrı olan Giritli Zeus ile karıştırılmıştır. Bütün bu yer tanrılarının, karanlık, uğursuz bir yanı vardı; onların âyinleri, tipik olarak, kara hayvanların kurban edildiği ve sabahleyin beyaz hayvanlar sunularak onurlandırılan Olimpos tanrılarının aksine, akşam yahut gecenin en koyu vaktinde icra olunurdu. Bununla beraber, bu yer tanrıları, bir bakıma, gök tanrılarından daha “ruhanî” idiler; çünkü, kendilerine iman edenlere, dünyadan ve benlikten koparıcı vecd hâlleri, bir çeşit içtimâ imkânı bahşediyorlardı.
Jane Harrison, bu yüzden, Olimpos tanrılarının yetersizliğini, onların insanî kusurlarından ziyade, idealleştirilmelerine bağlamıştır. Düşünmenin ve tefrikin mahsulü olduklarından, insan, tabiat ve ilâhın birliği hissinden doğan vecdi uyandırmaları kabil değildi. İdealleştirildikleri ve Olimpos’taki göklerine taşındıkları için, ölümlülüğün bütün dertlerinden— ıstıraptan, başarısızlıktan, ölümden— kurtulmuşlar; aynı sebeple de, insanlardan, aşılması imkânsız bir uçurumla ayrılmışlardır. En kötü ihtimalle, bu uçurumu kapatmaya yönelen her teşebbüsü, insanın şöhretini kıskanma duygusuyla, merhametsiz görünen bir “hibris” fikri doğurmuşlardır. En iyi ihtimalle bile, onlara tapanlar, bu dünyada da, öte dünyada da, onlarla gerçek bir içtimâ, gerçek bir birlik kuramamışlardır. “Bir adım daha ileri gidildiğinde,” diye yazar Jane Harrison, “Tanrı’ya, hiçbir insanî zaaf, hiçbir his, hiçbir gazap yahut kıskançlık atfetmeyen ve nihayet, hareketsiz ve değişmez, ölü, mânâsız bir mükemmellikten başka hiçbir vasıf tanımayan şuurî bir felsefeye varılır”— Aristoteles’in soğuk Mutlak’ına. Fakat bundan az önce bile, Olimpos tanrıları, yerden doğma cinler üzerindeki zaferlerinin eksiksizliği sebebiyle, Gigantomakhia mitinde yansıdığı üzere, mahkûm edilmişlerdi; zira ondan sonra, sadece beyler gibi yaşayıp durmuşlardır. “İnsan gibi, vazifenin yerini imtiyaza, hizmetin yerini hakka bırakan tanrı da, kendi kendini mahkûm eder ve sonunda kendi yerini bulur. ‘Çalışmak istemeyen, yemeye de hakkı yoktur.’ ” Olimpos tanrılarına, duygusal bağlılık veya basit alışkanlık yüzünden, uzun süre yedirip içirmeye devam etmiş olsalar da, gerçek ibadet, işten el çekmeyen, halkı için çalışan, hattâ onlar için can veren verimlilik cinlerine ve gizem tanrılarına yönelmiştir.®
En azından şu hususta herhangi bir şüphe yoktur ki, Olimpos tanrıları, sonunda, göklerin maviliği içinde kaybolup gitmişlerdir. Kendileri öldürülmemiş— sadece yok olmuşlardır; o kadar çok ve o kadar iştahlı üremelerine rağmen, geride hiçbir zürriyet bırakmamışlardır. Görünüşe göre, sonraki dinî düşünüş ve duyarlılığa yaptıkları tek katkı, Hristiyan demonları sûretinde yaşamaya devam etmeleri olmuştur. Böyle olunca, Homeros’un eserini, onun en sert tenkitçilerinin, Olimposçuluğun aslında hiç “gerçekten” dinî olmadığı yolundaki iddialarını kabul ettiğimiz takdirde, daha müsbet bir şekilde değerlendirebiliriz sanıyorum. İlyada’da, ne “Tanrı’dan korkmak” ne de “Tanrı sevgisi” için bir kelime vardır; Homeros, kuşkusuz, Magna Moralia’daki, “Zeus’u sevdiğini iddia edecek kimsenin hâli pek garip olurdu,” gözlemini tasdik ederdi. Fakat tam da bu sebeple, Olimpos tanrıları, Yunan’ın eşsiz şanını mümkün kılmışlardır. Onların en mühim katkısı, doğrudan doğruya sanat ilhamı olarak, dolaylı olarak da sağladıkları hürriyet yoluyla, Yunan kültürüne olmuştur— düşünceyi, bütün eski Şark boyunca hüküm süren “mucize, sır ve otorite” boyunduruğundan kurtardıkları için.
Olimposlular hiçbir zaman bir kiliseye ya da yurttaş kitlesinin üstüne çıkmış güçlü bir ruhban sınıfına yetki vermediler. Kutsal kitaplara, düşüncenin ilerleyişine engel olacak katı inanç esaslarına da yetki vermediler; “Yunanlıların İncili” Hıristiyan anlamda hiç de gerçek bir İncil değildi. Bütün tanrılar gibi Olimposlular da ayinlerde muhafazakâr olmaya eğilimliydiler, kendilerine karşı doğru törensel saygının gösterilmesini isterlerdi, ama eleştirel araştırmaya katlanıyor, yeni ideallere uyum sağlıyorlardı. Bu türden makullükleriyle, akla uygun bir hayat sürme çabasını teşvik etmiş oluyorlardı. Her şeyden önce, özgül Yunan şehir-devleti hayatını, polis hayatını teşvik ettiler. Onlar esas itibariyle ne yer tanrıları ne de gök tanrılarıydı; tabiat kuvvetlerine karşı şehrin müdafii durumundaki cemaat tanrılarıydılar; başlıca yurttaşlık törenlerine başkanlık eder, yurttaşlık vazifelerini emreder, şehir hayatının selametini gözetirlerdi; ferdî kurtuluş yerine zengin bir müşterek hayat sunarlardı. Bütün Yunan dünyasında kabul görmüş tanrılar olarak, Olimposlular bu dünyayı müşterek bir Helenlik şuurunda birleştirmeye yardım ettiler; fakat yurttaşlık duygusunu en çok, her Yunanlının gönülden bağlı olduğu polis’e olan bağlılıklarıyla derinleştirdiler. Bu dünyevî temeller üzerinde ve Yunan idealini benimseyenler bakımından W. R. Halliday’in Olimposçuluk hakkındaki nihai hükmü kâfi derecede isabetlidir: “Medeniyetin gelişmesi üzerinde derin, müspet ve mutedil bir tesiri olmuştur. Homeros devrinden beri daima terakkiden yana olmuş; resim, heykel, mûsiki, şiir ve dram sanatlarını himaye etmiş; adalet, hukuk ve nizam ideallerini geliştirmiş ve siyasî hayatın inkişafına rehberlik etmiştir.”
Bu görüş açısından bakıldığında, Olimposluların sonraki kariyeri ilk bakışta göründüğü kadar aykırı ve hazin değildir. Yüzeyde bakılırsa iş, sadece bir ironi meselesidir. Homeros kaostan nizamı çıkardıktan, Yunanlılara atfedilen sadelik ve ahenk dehasını örnekledikten sonra, Yunanlılar yeniden kaosa döndüler— pek çok eski ilahı muhafaza ederek, birçok yabancı ilahı benimseyerek, Olimposluların üzerine bir sürü gayrimeşru tanrı yükleyerek. Büyük eğiticilerinin ilk dersini, yani göksel tanrılarla yer tanrılarını açıkça birbirinden ayırma dersini hiçbir zaman tam manasıyla kavrayamadılar. Homeros’un muhtemel doğum yeri sayılan Smirna’da tapım, daha sonra Zeus’un altmış kadar tezahüründen birkaçını, Asklepios’u, Dionysos-Briseus’u, Sipylos Ana’yı, Efes Artemis’ini, Suriye Atargatis’ini, Nemesis’i, Tyche’yi, Hestia’yı, İsis’i, “Ay-Hanım”ı, Semele’yi, Hermes ırmağını (Homeros’un ırmak tanrılarını alaya almasına rağmen) ve bizzat Homeros’u içine alır hale geldi. Olimposlular kalabalığın içinde kaybolmuş, gülünç derecede tesirsiz görünürler— ta ki onların başlıca faziletlerinden birinin misafirperverlik, başlıca kaygılarından birinin şehircilik, polisçilik olduğunu hatırlayıncaya kadar. Bu şehircilik, klasik Yunan’ın yaşayan dini diye adlandırılabilirse, polis gelişip serpilirken onlar gerçekten hesaba katılır varlıklardı. Polis istiklâlini ve kendi kendine yeterliğini kaybedince, onlar da hayati vazifelerini kaybettiler. Yabancı tanrıların içeri girmesine karşı biraz hiddet gösterdiler, ama sonunda vakur bir vakar içinde çekildiler; tekrar rahata kavuşarak, sırf fahri mevkilere razı oldular. Faziletlerinin delili, öldürülmek zorunda kalmamış olmalarıdır.
Onlardan ayrılırken, Hıristiyanlığın dehası üzerine ışık tuttukları noktayı hürmetle kaydedebiliriz. Yenildikleri eski sır dinleri gibi Hıristiyanlık da sadece gelecek hayat vaadini değil, bu hayatta tanrıyla sakramental bir birleşmeyi teklif ediyordu. Diğerlerinden farklı olarak, hem ölen tanrının tam ilâhlığını hem tam beşeriyetini ısrarla savunuyor, ölümünün insan uğruna bilerek üstlenilmiş bir kurban olduğunu da ilâve ediyordu. Amelde ilâhiliğin insan cephesini özellikle öne çıkardı; halk Hıristiyanlığında en canlı şahsiyetler Baba değil, Oğul ve Ana olageldi; azizler ve şehitler de cabası. Böylece Hıristiyanlık, görünüşte tektanrıcılık altında, fiiliyatta politeizmin pratik faydalarını muhafaza etmeyi başardı. Daha mütefekkir veya hakikaten manevî kimseler için ise, müteal Tanrılıkla daimi ruhî münasebeti mümkün kılacak Kutsal Ruh’u sağladı. Ve Tanrı Baba, Olimposlular’dan da fazla, Jane Harrison’ın “ölü ve mânâsız bir kemâl” diye yadırgadığı o soyutluğa ve uzaklığa meylederken, yine de İsrail’in Yahweh’inden kalan bir miras olarak şahsiyet vasfını, kıskançlık ve gazap gibi beşerî zaafları da içinde barındıran bir şahsiyet vasfını muhafaza etti.
Fakat Olimposlular bazı nahoş benzerlikleri de hatıra getirebilirler. Geniş Hıristiyan kitleleri arasında ayin, bir zamanlar tanrılara sunulan kurbanlar kadar mekanik hale gelmiştir; özellikle tabiata karşı derin bir duyarlığı bulunmayan şehir adamları için sakramental birleşme, hakiki bir birleşme duygusundan pek bir şey taşımayabilir. Düşünen Hıristiyanlar, Yunanlıların olduğu gibi, bir yanda asırlık geleneğe saygıdan ötürü sürdürmek istedikleri, öte yanda yeni bilgiler ve değişen idealler yüzünden gerçekten inanamadıkları geleneksel tatbikat ve inançlar yüzünden rahatsızlık duymaktadırlar. “Tanrıları memnun etmenin bu kadar güç olmasının bir sebebi de,” diye yazmıştı Jane Harrison, “onları daha önce memnun etmeye yarayan şeyleri, hangi anda aştıklarını önceden bilmenin bu kadar güç olmasıdır.” Bu güçlüğü hafifletmenin bir yolu da tarih boyunca tanrıların ahlâkının nadiren kullarının ahlâkının önünde gittiğini hatırlamaktır. Daha yüksek ahlâkî ve içtimaî idealler, umumiyetle daha yüce tanrı tasavvurlarının neticesi olmaktan ziyade sebebi olmuştur. Böylece Aiskhylos, Zeus’a adaleti öğretti. Ve işte Homeros da Olimposlulara arete’nin ilk derslerini vermişti.
- HOMER AND TROY THROUGH THE AGES
Eğitim görmüş erkeklerin artık Yunanca okumadığı bir devirde, Homeros’un şiirini şiir diye ele almak pek kârlı değildir. Ses ve mâna her tercümede başka türlü çıkar; Alexander Pope’un İlyada’sından W. H. D. Rouse’un İlyada’sına geçen bir kimse, aynı şiiri okuduğunu bile fark etmeyebilir. Bununla beraber, büyük adamın şair olmakla iftihar ettiği, büyüklüğünü şair olarak kazandığı ve Yunan kültürü üzerinde bıraktığı kalıcı tesiri bu sayede sağladığı daima hatırda tutulmalıdır. Gerçek şu ki, Homeros’un Troya’sı— edebî, büyük ölçüde hayal mahsulü Troya— tarih üzerinde fiilî olandan ölçülemeyecek derecede daha fazla tesir icra etmiştir. İlyada olmasaydı, dokuz yahut kırk altı Troya, Anadolu höyüklerinde gömülü kalmış binlerce adsız yerleşmeden farksız, tamamen meçhul kalırdı. Homeros’un İlion’a, gerçek kasabaya yaptıkları, kendi yazdığı hikâyelerin herhangi biri kadar masalsıdır.
Troya Savaşı’nı takiben İlion sefil bir unutulma içine gömüldü. Yunanlılar Troas’a yerleşmeye başladıklarında, her zaman mühim olan Hellespontos üzerinde Abydos ve Lampsakos gibi önemli şehirler yükseldi, ama İlion bir köycük olarak kaldı. Yunanlılar Hellespontos havalisine bütünüyle hâkim olduklarından beri, bu köy artık hiçbir şeyi kontrol altında tutmuyordu. Altıncı yüzyılda Atina ile Midilli, Homeros’un Troya’sının taşlarıyla yapıldığı rivayet edilen civardaki Sigeion’un hâkimiyeti için çarpıştılar, ama gerçek Troya ile uğraşmadılar. Büyük İskender dindarca bir hareketle İlion’u vergi muafiyeti tanınmış bir polis haline getirdiği ve halefi Lysimakhos etrafına yeni bir sur çektiği zaman köy biraz daha önem kazandı; Troya VIII, Troas’taki küçük bir şehir federasyonunun fahri merkezi oldu. Ne var ki Lysimakhos, güneyde sahilde yeni bir şehir kurdu: kısa zamanda burayı gölgede bırakacak olan Alexandria Troas. Troya küçük bir kasaba olarak kaldı; o kadar fakirdi ki, Scepsisli Demetrios’un bildirdiğine göre kiremit çatısı bile yoktu. Demetrios, İlion’un, Homeros’un Troya’sı bulunduğunu inkâr etmekle kasabanın gururuna daha fazla halel getirdi, iddialarını sırf bir kibir meselesi diye reddetti. Avrupa’dan geçen Galatlar, şehri görüp yağmalamaya değmez bulduklarında, kasabanın gururu biraz daha incinmiş olmalıydı. Yine de en ağır darbeyi, Mithridates savaşları sırasında çekti; o zaman, bir Roma haininin, Fimbrias adında birinin dikkatini çekmeyi başardı; Fimbrias kısa bir muhasaradan sonra şehri aldı, yağmaladı, sakinlerini kılıçtan geçirdi ve ondan sonra da eski kahramanların on yılda yaptığını on günde yaptığını böbürlenerek ilan etti. Sağ kalanlardan biri sadece, kendilerini müdafaa edecek bir Hektor’larının olmadığını söyleyebildi.
Bununla beraber, hâlâ Homeros’ları vardı. Bütün felâketleri boyunca kasaba esas itibariyle, içinde eski kahramanların silahlarının bulunduğuna inanılan, Troya Athena’sına ait tapınak sayesinde geçindi; burası hacıların yolunu tuttuğu bir ziyaretkâhtı. Başka bir deyişle kasaba, Homeros’un sayesinde yaşıyordu— gerçekte ne bir Trojan Athena ne de ona ait bir tapınak olmuştu. Doğrusu, bir keresinde Athena da, yerel bir kitâbede kaydedilen bir keramet göstererek üzerine düşeni yaptı; fakat onun ziyaretkâhı, mucize dağıtan bir merkez değildi. Hacılar daha saf bir dindarlıkla, Homeros’un büyüsü altında geliyorlardı. Xerxes’in, bu ziyareten sonra Hellespontos’a hâkim bir tepede mermer bir taht üzerinde oturup parlak, ihtişamlı ordusunu seyrederken birden gözyaşlarına boğulmasının sebebini, insan Homeros’un ruhunda aramak ister. Herodotos’un anlattığına göre Xerxes, bu ordudaki tek bir adamın bile yüz yıl sonra hayatta olmayacağı düşüncesiyle birden derin bir acıma duygusuna kapıldığını söylemişti amcasına. “Hayatta bundan daha acı verici şeyler de vardır,” diye cevap verdi amca:
Ömrümüz ne kadar kısa olursa olsun, bir tek insan yoktur … ömründe bir kere değil, nice defalar hayatta olmaktansa ölmüş olmayı dilememiş olsun. Felâketler başımıza çöker, hastalıklar bizi işkence eder, hayatı, kısa olmasına rağmen, uzun gibi gösterir; böylece ölüm, hayatımızın sefaletinden ötürü, soyumuz için en tatlı sığınak olur: ve bize hoş anlar tattıran tanrı, bizzat hediyesiyle kıskançlığını ifşa eder.
Fakat Troya için tanrının bir armağanı daha vardı— onun tarihindeki en büyük ve Homeros’un kudretine yapılmış en etkileyici, ironik saygı: Dünyanın hâkimi Roma, Homeros’un Troya’sının kızı haline geldi. Romalılar Yunan dünyasını fethederken, ırklarının atası olarak Trojan kahraman Aeneas’ı gösteren mite gönülden bağlandılar. Bu saf bir mit gibi görünmektedir; zira buna destek verecek hiçbir tarihî delil yoktur (gerçi bilginler, kaybolan Trojanların, gizemli Etrüskler olabileceği üzerinde spekülasyonlar yürütmüşlerdir). Romalıların buna inanmağa çok hazır olmalarının sebeplerinden biri, imparatorluklarını kurmaya başlamış olmaları ve mitin, kendilerini tabiat gereği Anadolu’nun varisleri olarak takdim etmelerini mümkün kılmasıydı. Siyasî sebeplerle bazı Yunanlılar da onları teşvik ettiler; Pergamon bilginleri, Kral Attalos’un Roma ile ittifakını pekiştirmek istediği bir zamanda, hikâyenin ayrıntılarını doldurmak için canla başla çalıştılar. Her hâlükârda, üçüncü yüzyılın sonuna gelindiğinde mit geniş ölçüde kabul görmüştü. Homeros, Aeneas’ın hayatını kurtarmak için gerek Trojan gerek Akha heroslarından herhangi birinden daha fazla tanrının müdahale etmesini sağlayarak ve onun Troyalıların Kralı olarak Priamos’un yerine geçeceğini ima ederek, bu mite adeta ön hazırlık yapmış sayılır. Sonunda Virgil tarafından ölümsüzleştirildi; Virgil’in Aeneis’i, Aeneas’ın Troya’nın yıkımından nasıl kurtulduğunun ve gidip Roma’yı nasıl kurduğunun bütün hikâyesini anlattı. Virgil’in destanı, Romalılar için Homeros’un Yunanlılar için yaptığını bilinçli olarak yapma teşebbüsüydü.
İlion için yeni devir, Julius Caesar’ın, Pompeius’u mağlup etmesinden sonra gelişiyle başladı. Homeros ve İskender hayranı olan Caesar, nesebini Aeneas’ın sözde oğlu Iulus’a dayandırıyordu. İlion’un hürriyetini teminat altına aldı, şehri vergi muafiyetiyle onurlandırdı, hatta imparatorluğun başkentini oraya taşıma fikrini bile düşündü. Nihayet İlion hakikî bir şehir haline geldi— Troya IX— yine de küçük bir şehir. Ardından İmparator Augustus, Athena tapınağını geniş ölçüde yeniden inşa ederek şehri taltif etti. Eski şehri ziyarete gelen sonraki imparatorlar, hayırhah Hadrianus’tan, Doğu seferine başlarken İlion’da kurbanlar sunarak İskender’i taklit eden kötü şöhretli Caracalla’ya kadar uzanıyordu. Çok geçmeden şehir Gotlar tarafından yağmalandı, fakat bu hâdiseden de kurtularak, şiirin veya hissiyatın kudretine başka bir çarpıcı delile daha şahitlik etti. Büyük Kostantinos, yeni başkentini kurmak için önce buradan işe koyuldu; daha sonra ise çok daha elverişli bir mevki olan Konstantinopolis’i seçti.^^
Şayet fikrini değiştirmeseydi, tarih köklü bir surette başka türlü şekillenebilirdi. Yalnız başkenti olan müstahkem kalesinin tabiî kuvveti sayesindedir ki Bizans İmparatorluğu, Arapların ilk büyük hücumu başta olmak üzere onu yıkılma noktasına getiren bazı taarruzlara mukavemet edebildi; bunlar bütün Hıristiyan âlemini tehdit etmekteydi; buna mukabil, bir zamanlar muazzam bir şehir olan Alexandria Troas, on birinci yüzyıl gibi erken bir devirde, korsanların akınlarına dayanamayarak terk edildi.
Olim de Homeros’un putperestliğine şiddetle karşı çıkan bazı erken Hıristiyanların gönlünü bile duygu dolu bir saygı sardı. İlion tarihinin son kayıtlı sahnelerinden biri, imparator Julianus Apostata’nın ziyaretiydi; Julianus’a şehirdeki Hıristiyan çoban, Piskopos Pegasios rehberlik etti ve Julianus, Hektor’a sunulan kurbanlarla eski sunakların hâlâ tüttüğünü görmekten memnun oldu. İyi piskopos, Hıristiyanların şehitlerine hürmet göstermesi gibi, şehir halkının büyük kahramanlarına hürmet göstermesinin de tabiî olduğunu izah etti. Ne var ki Hıristiyanların çoğu, putperest dindarlığı Julianus kadar hoş görmüyor, yahut bu zamana gelince Homeros’u artık tanımıyordu. Şehir, onu hayatta tutan biricik şey olan mukaddes geçmişini kaybetti ve yeniden sönük bir karanlığa gömüldü. Türkler bölgeye hâkim olduklarında tabii, hiçbir tabiî üstünlüğü bulunmayan bu mevkii dikkate almadılar; kalelerini Hellespontos üzerinde daha yukarıda, Çanakkale’de, Xerxes’in köprüsünü kurduğu yerin biraz aşağısında inşa ettiler. Troas’ta en çok Alexandria Troas harabeleriyle ilgilendiler; buradan İstanbul’da inşa ettikleri yapılar için o kadar çok taş taşıdılar ki, site Eski İstanbul diye tanındı. Çok daha küçük olan İlion şehri ise, civar köylülerinin mütevazı ihtiyaçlarına hizmet etti ve zamanla, koyunlarla keçilere otlak olan sıradan bir tümsek haline geldi. Homeros, ancak Heinrich Schliemann’ın gönlünde yeniden bir aşk uyandırıncaya kadar onun için başka bir şey yapamadı.
Bu arada, bütün çağlar boyunca manzaraya hâkim olan asırlık İda Dağı, ironik bir süreklilik sağlamış oldu. Zeus’un, karısının aşk oyunlarına girişmekten ne kadar utanmaz olduklarını söyleyerek onu tahrik ettiği bir sırada burada Hera tarafından baştan çıkarıldığı yer burasıydı; evlilik yatağı, bugün de yamaçlarında baharda açan yonca, nergis ve sümbülden bir döşekti. Burada yine Aphrodite ile Anchises sevişmiş, Aeneas’ı dünyaya getirmişlerdi. Her iki çift de şüphesiz, kendilerinden çok önce beri orada ikamet eden Büyük Ana’nın varlığından habersizce dağa çekilmişlerdi. Troya’lı Helen, Dorlular arasında bir vejetasyon ilahesi olarak tapınıldığı için, onunla akrabaydı. Bu yüzden, Türk hâkimiyeti altında bile İda kutsal bir dağ olarak kaldı. Bu yüzyılda civarın Rumları hâlâ oraya gider, 15 Ağustos günü Büyük Ana’nın eski yortusunu kutlarlardı, fakat artık ona Meryem Ana derlerdi. Dağ, muhtemelen bir Müslüman azizin adıyla da olsa, aslında tarihöncesinden beri “yüksek yerler”e ve mağaralara yapışmış isimsiz kudsiyet yüzünden, göçebe Müslümanlar için de mukaddesti. Homeros’un aşmış olduğu türden bir kutsiyetti bu.
Ama bütün bu zaman boyunca edebî Troya yaşamaya devam etti. Şöhret için bu kadar yanıp tutuşan Homeros kahramanları, umduklarından da mükemmel ve kalıcı bir şöhret kazanmışlardır; onların tanımadıklarından çok daha büyük bir dünyada. Hades’te bile, büyük imparatorlukların pek az hükümdarının kendileri kadar meşhur olduğunu ve Meryem dışında belki de hiçbir kadının, onlar uğruna bu kadar gülünç bir şekilde savaşılmış olan Troya’lı Helen kadar tanınmadığını düşünmekten bir nebze teselli duyabilirler.






























Geri bildirim: TEZGÂH 🧵⚙️💪🏻 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Truva: Kurgunun Tarihe Karşı Zaferi | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER