🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
🧵⚙️💪🏻 TEZGÂH 🧵⚙️💪🏻
BÖLÜM VII
Konstantinopolis: Bizans Devri
- BÜYÜK KONSTANTİN’İN ESERİ
“Biz, Kurtarıcımız ve Tanrımız Sezar Augustus adına ant içeriz,” diye mermer üzerine yazmıştı Assus halkı, “ve babalarımızın tapındığı Pak Bakire adına; Caius Sezar Augustus’a ve bütün Hanedanına sadık kalacağımıza ant içeriz.” Bize bir kez daha, pagan dünyanın yeni bir kurtarıcıya ne kadar hazır olduğunu hatırlatırlar. Onların Pak Bakiresi, artık yürürlükten kalkmış, yalnızca babaları bir zamanlar ona tapındığı için sevilip sayılan bir tanrıça olan Athena idi; sadakat yemini ettikleri Sezar ise ahlaksız Caligula idi; ve büyük ve iyi Sezarlar bile dinî bakımdan işe yaramaz kimselerdi— insanlar hastalıkta, sıkıntıda ya da tehlikede onlara dua etmezlerdi. Böyle bir toprakta Hristiyanlığın filizlenmesi, Kardinal Newman’a göründüğü kadar mucizevî değildi; Newman, bu zaferin yalnızca “Tanrı’nın Eli” ile açıklanabileceğini söylemişti. Hristiyanlığın yayılması, daha sonradan Muhammedîliğin yayılmasına göre çok daha yavaş olmuştu: Allah’ın Eli’nin bir nesilde gerçekleştirdiğini, Tanrı üç yüzyılda gerçekleştirmişti. Ve Hristiyanlığın zaferi, doğrudan doğruya bir başka Sezar’a, Büyük Konstantin’e dayanıyordu— kılıç adamı olan ve ruh yönünden İsa’ya olduğundan fazla Muhammed’e yakın duran bir insana.
Hristiyanlığın büyümesi ve yayılması için başlıca sebeplerden bazılarına daha önce işaret etmiştim. Başlangıçta, çok şey borçlu olduğu kimse Aziz Pavlus’un dehasıdır; onun mistik tecrübesi, “sahte” tanrıların tapınanlarında da sık görüldüğü için, belki de daha az mucizevî görünür. Bundan sonra Hristiyanlık, klasik dünyadan ağır şekilde beslenmiş, teolojisinde gizem dinlerinin en Helenleşmişi, teşkilat ve disiplininde ise en Romenleşmişi olurken, Yahudilikten devraldığı mirasla en ahlakçı, en halkçı ve en insancıl din olarak kalmıştır. İnsanların beden ve ruhlarıyla katılabilecekleri bir cemaatti; daha talihsiz üyelerinin hem beden, hem ruh bakımından bakımını üstleniyordu. Aynı derecede yardımcı olan, fakat halk arasındaki rağbet bakımından daha tartışmalı öğeler de vardı. Hristiyanlık, tanıdık bir batıl itikat yükünü ağır şekilde üstlendi; özellikle de artık Şeytan’ın buyruğu altında toplanmış olan cin korkusunu kullanarak. Başlı başına tam bir ayin dini haline geldi; ölen tanrının ilham ettiği tanıdık ümitlere götüren tanıdık vasıtaları benimsedi. Dışlayıcılığı ve lafzi oluşu sayesinde, kurtuluş meselesinin tamamını köklü biçimde basitleştirdi. Mensuplarına, hem saf gönüllü halk için, hem ümitsiz aydın için teselli edici ve destekleyici, aynı zamanda Apuleius’un yaptığı gibi dolaşıp duran şüpheciyi korkutucu bir kesinlik sunuyordu; çünkü Tanrı’nın, Apuleius ruhuyla “dükkan dükkan dolaşanları” en emin ve en korkunç surette cezalandıracağı tehdidini de getiriyordu.
Bununla beraber, vaatlerinde ve tehditlerinde bütün bu üstünlüklerine rağmen, Hristiyanlığın zaferi, dünyanın başka bölgelerinde sonradan görüldüğü üzere, o kadar da apaçık kaçınılmaz değildi. Büyük Konstantin devrine gelindiğinde, üç yüz yıl sonra, imparatorluk nüfusunun yalnız küçük bir bölümünü kazanabilmişti— âlimlerin tahminine göre bu oran yüzde 10 kadar düşüktür. Mithraizm gibi başlıca rakipleri de gelişip serpiliyordu; uysal ve uyarlanabilir ana tanrıçalar ve ölen tanrılar, serbest bir dinî piyasada süresiz olarak yaşayabilirdi. (Altıncı yüzyılda İmparator Justinianos, Batı Küçükasya’da hâlâ dayanan putperestlerin üzerine Efes piskoposunu misyoner olarak gönderdiğinde, piskoposun vaftiz ettiği kişi sayısı 70.000’i bulmuştu.) Er ya da geç bir imparatorun Hristiyanlığa çekilmesinin kaçınılmaz olduğu kabul edilse bile, herhangi bir imparatorun herhangi bir zamanda Hristiyanlığı kabul etmesi, mutlaka dönüm noktası olacaktı denemezdi. Nasıl ki Hadrianus imparatorluğu Hristiyanlaştıramazdı, aynı şekilde Konstantin de, kendisinden önceki putperest Diocletianus’un eserini devralmadan imparatorluğu kurtaramazdı; eğer bu devlet çökmüş olsaydı, Hristiyanlık da onunla birlikte ortadan kalkabilirdi— tıpkı bugün Batı medeniyetinin yıkılmasıyla ortadan kalkabileceği gibi. Her ne olursa olsun, asıl dönüm noktası, Konstantin’in, başka bir Sezar’la çarpışmaya hazırlanırken, Haç’ı görmesi ve bu görümle Hristiyanlığa yönelmesi oldu; bu olay M.S. 312 yılında gerçekleşmişti.
Bu dönüşümde Tanrı’nın Eli’ni görebiliriz; ama öyleyse, Tanrı, her zamanki gibi esrarlı yollarla çalışmıştır. Çağdaş Hristiyanlar, savaş içindeki Konstantin’e “Havarilerin Dengi” gözüyle bakıyorlar ve onu süratle takdis ediyorlardı. Onu ölüm döşeğinde vaftiz eden Piskopos Eusebios, hakkında bir çeşit manevî seçim propagandası biyografisi yazdı; bu eserin tehditle karışık övücü önsözü şöyledir: “Ruhumla bakıp da, Tanrı ile birleşmiş, her türlü fani tortudan arındırılmış, şimşek misali parlayan elbiseler içinde ve sonsuz nur saçan bir taçla süslü bu üç kere mübarek ruhu seyrettiğimde, söz ve akıl susup kalıyor; ben de, ona layık bir övgü ilahisi bulmayı daha iyi bir insana bırakmak isterim.” Ne yazık ki yalnızca iyi Piskopos’un aklı susmuştu— dili susmamıştı; ayrıca daha iyi bir insan da çıkıp güvenilir bir biyografi yazmadı. Modern tarihçiler hâlâ Büyük Konstantin’in güdülerini, büyüklüğünün ölçüsünü ve eserinin sonuçlarını tartışmaktadırlar.
Genellikle kabul edilen, “On Üçüncü Havari”nin bir aziz olmadığı ve mirasına, Sezar’a ait olanlarla Tanrı’ya ait olan şeylerin kalıcı biçimde birbirine karışmasının da dâhil olduğudur. Yine de onun Hristiyanlığı imparatorluğun dini olarak benimsemesi, kelimenin tam anlamıyla devir açıcı bir olaydı. Tarihsel önemi bakımından Konstantin gerçekten de Havarilerin Dengiydi; bu nedenle Eusebios’un üzerine örttüğü dindar sisin içinden onu yeniden seçip ayırt etmeye çalışmalıyız.
Üçüncü yüzyıl, neredeyse kesintisiz iç ve dış savaş dönemi olmuştu. İmparatorluk, devlet adamlığından çok savaşla uğraşmak zorunda kalan generallerce idare ediliyordu. Ordu, onlarca imparatoru başa getiriyor, aynı hızla indiriyordu; pek azı yatağında öldü. Entrika ve suikast günlük iş haline gelmişti. Siyasî kargaşa, en az onun kadar ciddi bir iktisadi kargaşa da doğurmuş, bu da veba salgınları, kıtlıklar ve barbar akınlarının yıkımlarıyla daha da ağırlaşmıştı. Yüzyılın ortalarında, idealist İmparator Decius, Hristiyanlığı kökünden kazımak için ilk sistemli teşebbüsü yaptı. Tanrılar apaçık öfkeli görünüyordu ve bunun bariz sebeplerinden biri, kendilerine tapınmayı reddeden çok sayıdaki “ateist” idi. Decius, bütün tebaasının tanrılara kurban sunmasını emretti; bu ibadet, resmî makamlarca düzenli olarak belgelenmek zorundaydı.
Yüzyılın sonuna doğru ise, tanrılar yahut Roma dehası, İmparator Diocletianus şahsında, Augustus’la kıyaslanabilecek bir başka kurtarıcı ortaya çıkardı. Şöhreti, Hristiyanlara karşı son büyük ve en şiddetli takibatı yürüttüğü için gölgelenmiştir. Emirnamelerinin hiçbiri elimize geçmediği ve hikâyenin yalnızca Hristiyan tarafını bildiğimiz için güdüleri belirsiz olsa da, bütün hayat seyri, onun yüksek zihniyetli bir batıl inanışla ve devlet adamlığı duygusuyla hareket ettiğini gösterir. Bunun dışında, geniş mali ve idari ıslahatlarla anarşiden nizam çıkarmayı başarmış, merkezi iktidarı ordunun da boyunduruğuna girecek kadar güçlendirmişti. Aynı zamanda, her yanı tehdit altındaki imparatorluğu müdafaa ve idare etmesine yardım etmek üzere, üç Sezar daha yarattı; kendisi ise, başkentini Bithynia’da Nikomedeia’ya (İzmit) kurarak, Yunanca konuşulan Doğu’nun idaresini üzerine aldı. Geriye dönüp baktığımızda, ıslahatlarının ağır maliyetine hayıflanabiliriz. Ücret ve fiyatları tespit ederek bütün iktisadı dondurmaya kalkıştı ve daha başarılı olarak, köylüleri, şehir işçilerini ve memurları görevlerine bağladı; imparatorun otoritesini güçlendirmek ve ömrünü güvenceye almak için, Prenslik rejimini Şark usulü bir saltanata dönüştürdü; Nikomedeia’daki sarayında Doğu törenlerini yerleştirerek, kendisini kademeli derecelere ayrılmış saray memurları ve hadımlar aracılığıyla tebaasından uzaklaştırdı, imparatoru “Dominus”, yani “Rab” diye adlandırılan bir yarı tanrı mertebesine çıkardı ve huzuruna gelenlerden secde etmelerini istedi. Bununla birlikte, bu katı, geriye dönüşü andıran düzen, belki de anarşi içinde bu denli çökmüş bir imparatorluğu kurtarabilecek tek nizam biçimiydi. Diocletianus en azından, umutsuz bir buhranı denetim altına almayı ve Küçükasya’ya yeniden huzur getirmeyi başardı. Yirmi yıl sürecek sabit bir saltanat devresinden sonra, 305 yılında gönüllü olarak tahttan çekilerek, sebze yetiştirmek ve bir özel şahıs olarak ölmek üzere kenara çekilmekle, imparatorluğa bağlılığını, belki de Doğu tipi imparatorluğu oynamaktan duyduğu yorgunluğu ispat etmiş oldu. Roma imparatorları içinde hiçbirisi, ilahlaştırılma pagan onurunu Diocletianus kadar hak etmemiştir; o, bu şerefe nail olan son imparatordu.
Diocletianus’un halefleri için kurduğu dikkatli düzenler, onların kişisel ihtiraslarıyla bozuldu ve kısa sürede aralarında mücadelelere yol açtı. Batı’yı yönetmek üzere tayin edilen iki Sezar’dan birinin oğlu olan Büyük Konstantin, “mor içinde” doğmamıştı; annesi Helena, Bithynialı bir cariyeydi. Tepelere çıkarak iktidara tırmanırken, cüretkâr ve parlak seferlerle büyük bir kumandan olduğuna şüphe yoktur. Başlangıçta, Mars, Herakles, Jüpiter ve özellikle “Yenilmez Güneş” gibi eski hamileri kendisine gayet iyi hizmet etmişti; Roma dışındaki bir savaşta Hristiyanlığa, yani Mesih’e geçtiğinde ise, gerçekten yenilmez oldu. Batı’yı ele geçirdikten sonra bekledi; Doğu’daki bir Sezar olan Licinius’un, geride kalan son Sezar’ı bertaraf etmesini seyretti. Licinius’la son mücadelede saldıran tarafın açıkça Konstantin olduğu bellidir; ama bu sırada, Hristiyanlara düşman kesilmiş olan Licinius’a karşı seferini bir tür Haçlı Seferi olarak göstererek haklı çıkardığını ileri sürebiliyordu. Eski tanrılar adına savaşan ve sayıca üstün kuvvetlere komuta eden Licinius, Avrupa’da Hadrianopolis’te yenildi, ardından Bosphoros’un karşı kıyısında, Byzantion’un önündeki Chrysopolis’te (Üsküdar) bozguna uğratıldı. Diocletianus’un bir tek insana yönetilemeyecek kadar büyük ve karışık saydığı Roma dünyasının tamamı, böylece Konstantin’in eline geçmiş oldu. Onun kurduğu geniş daimi orduyu elinde tutabilmek için, barbar Germen kabileleri arasından daha geniş ölçüde asker yazmak zorunda kaldı; bu kabileler, ileride orduyu ele geçirip Roma’yı yağmalayacaklardır. (“Barbar” Alarik, aslında, imparatorluk hazinesinden maaş alan Got bir kabileyi sevk ve idare eden bir Roma subayıydı.) Fakat bu ordu, Doğu’yu kurtarmış, Batı’yı da hiç değilse, Alman barbarların Hristiyanlığa dönüştürülmesini mümkün kılacak kadar bir süre elde tutmuştur.
Konstantin’in imparator ve devlet adamı olarak “büyüklüğü” daha tartışmalıdır. Diocletianus’un başlattığı devlet dönüşümünü tamamlayarak imparatorun mutlak otoritesini pekiştirdi ve tebaasının büyük kısmını işine ya da toprağına bağladı. En belirgin başarısı, imparatorluk parasını istikrara kavuşturmasıydı; yüzyıllar boyunca ticaret dünyasının standart parası olarak kalan bir altın sikke bastırdı. Bunun dışında, ne idareci, ne ıslahatçı olarak özel bir parlaklık göstermiştir. Sosyal adalet konusuna bir ölçüde ehemmiyet verdiği, sivil hizmetteki yolsuzluklara daha çok öfkelendiği görülür; fakat ne adaletin, ne de dürüstlüğün tesis edilmesi için etkili bir şey yapabilecek kadar ne kesin kararlı, ne de uzağı görebilen biriydi. Hatta, cömert ve ölçüsüz harcamaları ve etrafını saran arkadaş ve dalkavuk kalabalığına tanıdığı imtiyazlar yüzünden, yoksulların onun idaresinde daha da kötü durumda kaldığı bile söylenebilir. Daima otoriterdi; zaman zaman öfkeli, sürekli olarak da tumturaklı bir üsluba sahipti. Bunca kan dökerek imparatorluğu birleştirdikten sonra, bundan daha iyi bir şey düşünemedi ve devleti yeniden üç oğlu ile bir yeğeni arasında bölmeye kalktı. Onun ölümünden sonra, bu yeğen kısa sürede öldürüldü; Konstantin’in kardeşi de aynı akıbete uğradı. Oğulları, gözü kara bir güruh olarak kendi aralarında boğuşmaya koyuldular; onlardan sağ kalan, yeni bir iç savaşın arifesinde, çocuk bırakmadan öldü. Konstantin hanedanı, kısa ömrü ona ancak “Dönme” (Apostata) unvanını kazandıran, parlak ve trajik genç yeğeni Julianus ile sona erdi.
Julianus’un paganizmi diriltme teşebbüsünde başarısız kalması, bizi Konstantin’in kalıcı başarısına, yani Hristiyanlık düzeninin kurulmasına geri getirir. Her ne kadar cüretli bir adım idiyse de, bu, göz göre göre atılmış, bütün sonuçları hesaplanmış bir devlet adamlığı hareketi değildi. Bazı tarihçiler onun Hristiyanlığa dönüşünü, ya alaycı bir çıkar hesabının, ya da ileri görüşlü bir siyaset hesabının ürünü olan bir riyakârlıktan ibaret saymışlardır; fakat artık her yana yayılmış olan batıl inanış dünyasında bu pek olası görünmemektedir. Serbest düşünce yahut inkâr, Konstantin’in asla sergilemediği derecede büyük bir zihnî kudret gerektirirdi; o yarım tahsilli bir adamdı ve aslında sade tabiatlı bir kimse gibi görünmektedir. Aynı sebeple, Konstantin’in, çürümeye yüz tutmuş imparatorluğunu yeniden canlandırabilecek yegâne kuvvetin Hristiyanlık olduğunu kavrayacak kadar basiretli olduğuna inanmak da güçtür. Bu küçük azınlık cemaati, onun mensup bulunduğu yönetici sınıf içinde ve dayandığı askerler arasında en az ilerleme kaydetmişti; kaldı ki kendi imparatorluğunun yozlaştığını da pek fark etmiş görünmüyordu. Onun dönüşümünün hakikiliğinden kuşkulanmak için sağlam bir sebep göremiyorum. Haç görümü, ne de olsa, olağan bir tecrübe türüydü: tanrılar insanlara rüya ve görülerde hep işaretler verirlerdi; üstelik bu görüm, gerçek bir alamet çıkmış, Konstantin savaşı kazanmıştı. Bundan sonra fermanları ve resmî davranışı, şükran duygusuna tanıklık eder. Hakkındaki niyet tartışmasını karartan nokta, dönüşümünün lüzumsuz yere, Aziz Pavlus’unkine benzer ruhsal bir deneyim sayılması ve bunun, zihin ve gönülde tam bir değişme anlamına geldiğinin varsayılmasıdır.
Konstantin’de her zaman bir parça paganlık vardı. İyi bir Romalı ve vicdan sahibi bir imparator olarak, babalarının imanını bir kalemde silip atamaz, hor göremezdi; tefekkürce pek rafine olmayan bir asker olarak da, “Yenilmez Güneş”i, yeni Tanrısı ile kolayca birbirine karıştıracak, Tanrılığın mahiyeti hakkındaki ince teolojik ayrımları kavramakta güçlük çekecekti. Zira onu eğitip irşat eden bir misyoner olmamıştı— Tanrı’nın kendisi, ona yeterli işareti vermiş, fakat aynı anda Tanrı’nın kıskanç bir Tanrı olduğunu, öteki ilahlara gösterilen en ufak hürmet görünüşünü bile kıskanacağını bildirmemişti. Bu yüzden, Hristiyan imparatorun kusurlarını göstermek kolaydır. Pontifex Maximus unvanını muhafaza etti; eski hamilerini, özellikle Sol Invictus’u (Yenilmez Güneş’i) öven sikkeler darbettirmeye devam etti; pazarı resmi tatil günü ilan eden bir fermanında, o günü Rab’bin Günü yerine “Güneş’in mukaddes günü” diye adlandırdı; vesaire. Onun azizlik iddialarını altüst etmek daha da kolaydır. Licinius’a, teslimiyetini kabul edip hayatını bağışlama sözü verdikten sonra onu öldürterek çağdaşlarını dehşete düşürdü. Karısı Fausta ile oğlu Crispus’un öldürülmesini tertip ederek Hristiyan methiyecilerini bile utandırdı; herhalde bir suç ya da günah işledikleri için cezalandırıldıkları varsayılabilir, fakat Eusebios, Kilise Tarihi’nin son baskısında onlardan söz eden bütün yerleri dikkatle çıkarmayı tercih etti. Konstantin’in karakteri için söylenebilecek en ileri söz, onun özünde samimi, iyi niyetli bir insan olduğu ve kendi devrinin ölçülerine göre, bütünüyle fena sayılmayacak bir adam olduğudur.
Bununla beraber, Hristiyan imparator olarak kendisini yeterince ispat etmiştir. Putperest tapınaklarına kendi heykelinin dikilmesini yasakladı ve sonraki sikkelerinden putları kaldırttı. Hristiyan cemaatlerine karşı özellikle cömert davrandı; onlara düzenli gelir sağlamak için devlet fonlarından tahsisat ayırdı, kiliselerinin tamiri ya da genişletilmesi için yardımlar yaptı; kendisi de büyük şehirlerde görkemli mabetler inşa etti. Hatta Hristiyan kutsal yazılarını ve teolojisini ciddi surette incelemeye koyuldu. Bütün Hristiyan âlemini sarsan Ariusçu ihtilafı önce “aşırı derecede önemsiz” bir mesele saymış, Arius ile onun başlıca rakibine şöyle yazmıştı: “Böyle meseleleri hiç ortaya atmamalıydınız; ortaya atıldıktan sonra da cevap vermemeliydiniz.” Daha sonraki mektuplarında, bu tür meselelerle ilgili, bilgilenmiş, fakat bir parça da üzgün bir ilgi sergiledi. Ve ölüm döşeğinde vaftiz edildi. Konstantin’in, vazgeçilmez bir ayini almadan “On Üçüncü Havari” diye karşılanmış olmasını talihsizlik saymak elbette mümkündür; ne var ki ölüm döşeğinde vaftiz edilmek o çağda hâlâ olağan bir şeydi; ayrıca, Tanrı’nın bizzat kendisi tarafından İşaret’e mazhar olmuş bir imparator olarak, vaftizi salt bir şekil olarak görmüş olması yahut Apostoller zümresine katılışını onların şanına bir iltifat saymış olması da pekâlâ düşünülebilir. Herhalde Hristiyan misyonunu da imparatora yaraşır biçimde düşünmüştü.
Tarihçi için en mühim mesele, Konstantin’in imanının mahiyetidir. Onun şahsî dindarlığı, kendi kurtuluşuyla ilgili ne gibi kaygılar taşıdığı hakkında pek az şey biliyoruz; fakat mektupları ve fermanları resmî tavrını gayet açık gösterir. Hristiyanlık, onun gözünde bir başarı dinidir. Sürekli başvurduğu Tanrı, kudret Tanrısıdır— “Kudretli Olan”, “En Yüce Tanrı”— ki bu Tanrı, sadık kullarına yeryüzünde zafer vaat eder. Benzer bir görüşe sahip olan Piskopos Eusebios, Konstantin’in askerlerine ezberlettiği bir “dua”yı nakleder: dua bütünüyle İmparator ve zafer hakkındadır; tevazu, sevgi, kardeşlik ya da ahlakî ödev hakkında hiçbir şey söylemez. Konstantin, elbette temiz kalplilik ve merhamet hakkında söylenmesi gereken şeyleri söylemiş, öteki dünyadaki mükâfat ve cezalara da doğal olarak işaret etmişti; fakat vurgusu, bizzat kendisinin tadına vardığı dünyevi başarı üzerindeydi. “Yüce Kudret’in lütufkârlığını kabul etmek ve bununla övünmek,” diye yazıyordu, “gösteriş düşkünlüğü değildir.” Bu, yalnızca, imparatorluğa yeni girmiş olan bu mühtedinin, kendisini Tanrı’nın vekili saymasını doğal karşılarsak, bir böbürlenme gibi görünmeyebilir. Nitekim, Kilise içindeki çekişmelerden kaygı duyuyor, Tanrı’nın “belki insan soyuna karşı olduğu kadar, göksel iradesiyle bütün dünyevi şeylerin idaresini benim bakımına verdiği bana karşı da gazaba gelebileceğini” düşünüyordu. Bunun salt basit bir benmerkezcilik olduğunu varsaymaya da gerek yoktur. Yüksek Roma geleneğinde Konstantin, samimiyetle kamu menfaatine bağlıydı. Asıl önemli nokta, yine bu Roma geleneği içinde, Hristiyanlığı bir devlet kültü olarak görmesi ve öncelikle Yeryüzü Şehri ile ilgilenmesi, Augustinus’un Tanrı Kenti’yle değil, Dünya Kenti’yle meşgul olmasıdır.
Başka yerde de yazdığım gibi, Konstantin’in devir açıcı siyaseti hakkında en açık hakikat şudur ki, ne onun yakın, ne de uzun vadeli sonuçlarını önceden görmüştü; aynı anda, farkında olduğundan hem çok daha iyi, hem de çok daha kötü bir yapı kurmuştu. Kısa vadede, siyaseti imparatorluğa ne maddi refahı, ne de manevi birliği geri getirdi; pagan çoğunluğu yabancılaştırıp moralini bozarken, artık serbest kalmış Hristiyanlar bütün güç ve gayretlerini, inanç esasları üzerine yürütülen şiddetli tartışmalara hasrettiler. Uzun vadede ise, bu Batılı Latin’in zafer vasıtası olarak seçtiği Kilise, her şeyden çok kurtarmaya çalıştığı İmparatorluk’tan daha uzun yaşayacaktı; bir yüzyıl sonra Aziz Augustinus, onun Yeryüzü Şehri’ni, Şeytan’ın Şehri diye damgalayacaktı. Bu arada, Konstantin’in izlediği somut siyasetler, Tanrı ve kendi ilahi misyonu hakkındaki tasavvurundan tabii olarak doğdu ve yine hiç umulmadık bazı sonuçlar verdi.
İsa’nın ahlaki öğretilerine nispeten zayıf ilgisi, kanunlarında da kendini gösterir. Kanunlarının ancak birkaçı, ilham bakımından Hristiyan sayılabilir— mesela bekârlara uygulanmış bazı kısıtlamaların kaldırılması, boşanma sebeplerinin daraltılması, gayrimeşru çocukların miras haklarından tümüyle mahrum bırakılması ve gladyatör oyunlarının yasaklanması (ki bu yasak kısa zamanda kâğıt üzerinde kalmıştır). Konstantin’in insanseverliğinin ne kadar yüzeysel olduğunu, kölelerin kamçılanması hakkında çıkardığı bir kanun gösterir: köle işkenceden ölse bile, efendi onu bilerek öldürmediği yahut işkence ederek öldürmediği sürece, katil sayılmayacaktı. Bir başka kanun, kölelerin hür kadınlarla evlenmesi halinde, kölenin yakılarak öldürüleceğini hükme bağlıyordu. Genel olarak Konstantin, imparatorluğunun sosyal yapısını Hristiyanlaştırmak için ciddi bir çaba göstermedi. Ondan sonra gelen Hristiyan hükümdarların hiçbiri de, on beş asır boyunca böyle bir teşebbüste bulunmadı. Daha insaflı olanlar, onun gibi, köleliği, serfliği ve imtiyaz sahipliğinin “tabii hakları”nı olduğu gibi kabullenirken, yalnızca imtiyazın en vahşi suiistimallerine karşı güçsüz ve talihsizleri korumakla yetindiler.
Yalnız tali ama daha olumlu bir tesir, annesi Helena’ya verdiği görevle ortaya çıktı. Helena, Calvary’nin, yani İsa’nın çarmıha gerildiği tepenin yerini bulmak için Kudüs’e gitti ve yalnızca bulmakla kalmadı— alışılmış rüya yardımıyla— kazı yapıp, arkeologların gıpta edeceği bir sürat ve isabetle, Gerçek Haç’ı ve Çile’ye ait sair kutsal kalıntıları, mızrak, sünger ve dikenli taç da dâhil, ortaya çıkardı. Bu mübarek keşiften heyecana kapılan Konstantin, ona layık bir abide yaptırmaya girişti— Kutsal Kabir Kilisesi’ni. Bu kilise, asırlar boyunca hacılar için bir ziyaretgâh ve Haçlılar için bir teşvik vesilesi olarak kalacaktı. Bu keşif, aynı zamanda, Doğu Hristiyan dünyasını büsbütün kaplayıp daha sonra Ortaçağ Avrupa’sına da yayılan olağanüstü “kutsal emanet” kültünün de önünü açtı. Gerçek Haç’tan, tonlarca “parça” türedi ve bunlarla birlikte, Vaftizci Yahya’nın başları (bizzat ben ikisini gördüm) gibi sayısız “esinli” uydurma, hatta Rabbin sünnetine ait sahih bir hatıra ortaya çıkarıldı. Paganlık, kitleleri hayretler içinde bırakacak bu kadar ucuz ve şaşırtıcı bir vasıtaya hiçbir zaman akıl erdirememişti.
Ne var ki paganlık, asıl olarak, Konstantin’le birlikte başlayan resmî baskıdan zarar gördü. Onun meşhur (muhtemelen efsanevî) Milano Fermanı, Hristiyan tarihçilerin söylemeyi sevdikleri gibi, pek “ruhani hürriyet” ilanı sayılmaz. Bu ferman, Hristiyanları devlet müdahalesinden kurtardı; fakat onlar iktidara geçtikçe, öteki dinler, hürriyetlerinden mahrum kalmaya başladılar. Konstantin’in kendisi, kıskanç bir Tanrı’nın hoşgörüsüz yollarını öğrenmekte ağır davrandı; hem ihtiyat, hem de pagan çoğunluğun haklarına duyulan belli bir asgari saygı yüzünden olsa gerek. Şöhretleri, mucizevî tedavilerle anılan birkaç mabedi kapattı; pagan görüşlerin serbestçe ifade edilmesine ve pagan tanrılarına özel ibadete izin verdi. Bununla birlikte, tapınakları kökünden yağmaladı; eyaletleri dolaşmak, bütün altınlarına el koymak üzere komiserler tayin etti. Asıl maksadı imparatorluk hazinesini doldurmak olsa bile, eski tanrılara gösterilen saygıyı kırmak için elinden geleni yaptığı da söylenebilir. Saltanatının sonuna doğru, artık kudretini tam pekiştirmişken, oğlunun, Constantius’un yayımladığı bir kanunun ima ettiğine bakılırsa, muhtemelen kurban merasimlerini de yasakladı. Her hâlükârda Constantius, “hurafenin sona ermesini ve kurban çılgınlığının kaldırılmasını” ölüm cezası tehdidiyle hükme bağladı. Tekrar tekrar çıkarılan fermanlara rağmen hurafe sona ermedi; ama paganlık, Konstantin’in ve Hristiyan terbiyesi görmüş oğullarının yarım asırlık hâkimiyetiyle yeterince sarsıldı. Dönme Julianus’un, yani Apostata’nın, on sekiz ay süren kısa saltanatında, onların işini geri çevirmesi imkânsızdı. Bundan sonra, paganlara uygulanan kovuşturma, Hristiyanların, Diocletianus dönemi kısa bir fasla müstesna, paganlardan gördüklerinden daha sıkı ve daha sistemli hale geldi.
Hristiyanlığın manevi davası ise, aynı ölçüde güç kazanmamıştı. Özellikle yüksek mevkilerde sayısız pagan, salt çıkar hesabıyla dine girmeye başladı; Piskopos Eusebios bile, imparatorun saf dindarlığını pohpohlamak için onun Tanrısı’nı benimseyen nice ikiyüzlüye nüfuz edebiliyordu. Zorla Hristiyanlaştırma, pagan dünyasını yeniden doğurmak için daha da az şey yaptı. Konstantin, din adamlarını ağır ve masraflı belediye meclisi hizmetinden muaf tuttuğunda, kendisi de beklemediği bir zorlukla karşılaştı; o kadar çok zengin adam ruhban sınıfına akın etti ki, meclisleri doldurmak imkânsız hâle geldi ve ruhbanlığa kabul edileceklerin sayısını ve vasıflarını sınırlandırmak zarureti doğdu. Buna rağmen, muzaffer Kilise dünyaya daha çok karıştı. Konstantin’in karakteristik yolu, “başarı dini”ni maddi servetini ve siyasi nüfuzunu artırarak yükseltmekti. Bir piskoposluk, prensler gibi yaşamanın yoluna dönüştü; yüksek ruhban, eskisi kadar bozuk bir Yeryüzü Şehri’nde gayet rahat etti. Konstantin’in bağışının bir yan ürünü de, manastır hayatının ve en aşırı zühd şekillerinin hızla büyümesi oldu; daha saf ruhlar, hücreye, çöle yahut bir sütunun tepesine kaçarak kurtuluş aradılar. Theodor Zahn, “Tarihin harikulade ironisi!” diye yazar. “Dünya dürüstçe pagan olduğu sürece, ciddi bir Hristiyan onun içinde yaşayabiliyordu. O zaman öte dünya için yaşama pratiği, dünya içinde fazlasıyla mümkündü. Fakat Konstantin’in bu Yeni Kudüs’ünde, yeryüzünde bu kadar neşeyle gerçekleşmiş görünen bu Tanrı Krallığı’nda, gerçek Hristiyan kendini evinde hissetmiyordu.”
Ateşli Hristiyanlar, daha sonra çok daha acılaşacak olan başka acılar da çektiler. Konstantin’in Hristiyan oluşunu takip eden bir yıl içinde, piskoposlar, Donatistlerle aralarındaki ihtilafı ona taşıdılar. Diocletianus’un takibatı sırasında geri adım atan piskoposların ruhani görevlerini reddeden bu taassup ehli Donatistler, sakramentlerin yalnızca cemaatinden fiilen üstün olan manevî önderlerce uygulanabileceğini savunuyorlardı; ilk bakışta yüce görünen bu ilke, piskopos otoritesi ve sakramentlerin geçerliliği bakımından öldürücüydü. Konstantin, tabii bir davranışla, onları mahkûm etti; onlar onun fermanlarına karşı koymaya devam edince, kiliselerinin kapatılması ve önderlerinin hapsedilmesi emrini verdi. Böylece bir Hristiyan devletinin Hristiyanları kovuşturması dönemi başladı. Konstantin bu işten usandı; fakat yüksek ruhbanın bitmeyen kışkırtmaları altında, ondan sonraki hükümdarlar buna alıştılar. Yüzyılın sonunda, hâlâ siyaseten birleşmiş bir imparatorluğa hükmeden son imparator olan Büyük Theodosius, heretikleri medeni haklardan mahrum etti; tarihte ilk defa, lafzi “ortodoksluk”, vatandaşlık şartı haline geldi. Ertesi yüzyılda Papa Büyük Leo, yanlış inançlar için ölüm cezasını tasvip etti. Takip eden on iki yüz yıl boyunca Hristiyanlar, paganlardan gördüklerinden çok daha zalim bir kovuşturmayı, kendi din kardeşlerinin elinde çektiler ve sayısı bilinmez milyonlarca isimsiz şehit verdiler.
Bu kovuşturmanın içine, Kilise ile Devlet’in münasebetine dair temel bir mesele de karışmıştı; bu mesele, Hristiyanlığı daha sonra da daima rahatsız edecekti. Donatist anlaşmazlığında piskoposlar, hükmü Konstantin’in otoritesine havale etmişlerdi; Konstantin ise, bahis konusunu pek bilmemekle beraber, bu müracaatı gayet tabii karşıladı. Din, daima devletin bir dairesi sayıldığı, tanrıların himayesinin devletin refahı için elzem görüldüğü bir devletin başındaydı; tek yenilik, yeni devlet Tanrısı’nın başka tanrılara tahammül etmeyecek oluşu ve ilahi tabiatı hakkında ince ince görüşler talep etmeye başlamasıydı. Konstantin, Tanrı’yı kızdırabilecek ve dolayısıyla kendisini de lekeleyebilecek her türlü ayrılıktan haklı olarak kaygı duyuyordu. Nitekim, kısa süre sonra, Ariusçuluk etrafındaki çok daha ciddi ihtilafla karşı karşıya kaldı. Arius, Kutsal Kitap’a uygun, sağduyuya yatkın, fakat teolojik bakımdan tatmin edici bulunmayan bir görüş ileri sürüyordu: O’na göre Oğul, kendisini gönderen Baba’dan daha aşağıdaydı. Bu meseleyi halletmek için Konstantin, imparatorluğun dört bir yanından piskoposları çağıran, büyük çaptaki ilk temsilci toplantısını, yani 325 yılında İznik’te toplanan Birinci Ekümenik Konsil’i toplamak gibi önemli bir adım attı. Bu Konsil, katılanların pek azı teolojik incelikle fazla ilgilenmeyen Batılılardan oluştuğu için tam manasıyla “temsilî” sayılmasa da, Doğu’nun en seçkin ilim adamları da dâhil, üç yüzden fazla piskopos toplanmıştı ki, bu sayı ona kâfi derecede ekümenik bir karakter veriyordu. Konstantin, mor ve altın giysiler içinde bizzat Konsil’e başkanlık etti ve müzakerelerinde belirleyici bir rol oynadı. Hem Tanrı’nın, hem kendi selameti için en önemli görünen birlik uğruna, İsa’nın “Baba ile aynı cevherden” olduğunu ilan eden ve buna aykırı görüş beyan edenlerin tamamını lanetleyen bir akideyi zorla kabul ettirdi.
Konstantin, İznik Konsili’nde somutlaşan yüce teoriyi gururla ifade etti: “Üç yüz piskoposun kararı, özellikle Kutsal Ruh’un, bu karakterde bu kadar çok insanın zihninde ikamet ederek İlahi iradeyi ortaya çıkarmış olması sebebiyle, Tanrı’nın hükmünden başka bir şey sayılamaz.” Gerçekler pek farklıydı. Konsil’in en açık biçimde ortaya çıkardığı şey, İlahi irade değil, Konstantin’in ve bazı piskoposların iradesiydi; Eusebios da dâhil olmak üzere daha birçok piskopos, içten içe Ariusçu kalmakla birlikte, ancak baskı altında imza attılar; arkadan gelen gelişmeler ise, imparatorun öfke ve hayal kırıklığına rağmen, birlikten çok daha şiddetli bir bölünme getirdi. Ariusçuluğun nihai olarak mahkûm edilmesi için, neredeyse bir yüzyıl boyunca sürecek kilise kavgası ve entrikası gerekti. Bu sırada başka sapkınlıklar da boy gösterdi; bunlar, daha da şiddetli, çoğu zaman edepsizce tartışmalara yol açtı. İzleyen yüzyıllarda, hepsi Doğu’da olmak üzere altı Ekümenik Konsil daha toplandı: Kadıköy’de, Efes’te, yeniden Kadıköy’de, iki kere Konstantinopolis’te ve nihayet tekrar İznik’te. Bu konsillerin kararları, bir bakıma dikkate değerdir. Başpiskopos Benson’un dediği gibi, hemen tümüyle “sevgi yoksunu, Kitap dışı, Katolik ruhuna aykırı ve oybirliğiyle alınmış” kararlardı. Her birinin lânet ettiği Hristiyan sayısı, milyonları buluyordu.
Şu kadarı var ki, bu bölünmeden Konstantin’i sorumlu tutamayız; zira bölünme, Hristiyanlığı başlangıcından beri damgalamıştı. Teoloji geliştikçe, hele İkinci Geliş’in (Parousia) gerçekleşmemesi üzerine yeniden yorum ihtiyacı doğdukça, bu bölünmelerin artması mukadderdi. Bu, bir de otoriter bir Kilise düzeninin yükselişiyle daha da ağırlaştı; çünkü Kilise, basit müminleri korumak yahut otoritesini güçlendirmek için, itikat meselelerinin tamamında mutlak doğru ve yanlışlar üzerinde ısrar etme ihtiyacı duyuyor ve “Tanrı’nın gazabı”nı, tıpkı “Tanrı’nın eli” gibi, yalnızca mecazi sayan Origenes’in görüşünü bile reddediyordu. Her tartışmada farklılıklar, her iki tarafın ciddiyeti ve bu ciddiyetle ruhsal gurur yahut kendini beğenmişlik arasına sınır çizilememesi yüzünden daha da keskinleşti; Yunanların, düşünce macerasına açık ruhunu hâlâ taşıyan Clement ve Origenes’ten sonra, büyük ilahiyatçı ve piskoposlardan pek azı, ciddi ciddi yanılıyor olabileceklerini düşünmüş görünür. Hristiyanlık, imparatorluk dini haline gelmemiş olsaydı, belki barış içinde bir görüş ayrılığı çeşitliliğini barındırabilirdi; fakat Konstantin’in verdiği güçle, bölünme neredeyse kaçınılmaz hâle geldi. Birliğe bu kadar önem veren, bu yüzden zavallı imparatora biraz da acımak gerekir. Ariusçulara hitaben yazdığı bir mektupta, “Bana, ben de saf ışığın sevincinden ve sakin bir hayatın huzurlu neşesinden payımı alacağım, kaygısız günler ve gecelerimi geri verin” diye yakarıyordu; ama bu çeşit bir huzuru nadiren tadabildi. Son mektupları, bütün gayretlerine rağmen piskoposların barış içinde yaşamayı reddedişi karşısında duyduğu bıkkınlık ve korkuyu dile getirir; zira onların “kavga ve nefret doğurmaktan, kısacası, açıkça ifade etmek gerekirse, insan soyunun yıkımına çalışmaktan başka bir şey yapmadıklarını” düşündüğünü yazar.
Yine de Konstantin, bu çabalarında, Hristiyanlık için başlı başına bir dert kaynağı olacak “Sezaropapizm”, yani Devlet’in Kilise’ye üstünlüğü ilkesini ortaya koymuş oldu. Donatistler için, “Onlara, Tanrılığa nasıl bir ibadet sunulacağını açıkça göstereceğim” diyordu. Onları ne ikna etmeyi, ne de ezip susturmayı başaramadı; ama piskoposlar arasındaki anlaşmazlıklara hükmetme ve karşı koyanları cezalandırma hakkını fiilen sahiplenmiş oldu. Doğu tarzı bir hükümdarın gücünü elinde tutarken, bu dünyada kendi otoritesinden daha yüksek bir otoritenin bulunmasına, tabiî olarak direnecekti; fakat aynı zamanda, Tanrı’nın özel bir vazife ile kendisini en az piskoposlar kadar yetkili kıldığını, ona yeryüzündeki bütün kralların idaresini verdiğini ve hataları dağıtmak, “hakiki dini” yürürlüğe koymak kadar önemli bir vazifesi daha bulunmadığını da içtenlikle düşünüyordu. Piskoposlara şöyle demişti: “Sizler Kilise içinde piskoposlarsınız; ben ise, İlahi takdirle Kilise’nin dışında tayin edilmiş Başpiskopos’um.” Böylece piskoposlar meclislerini o topluyor ve onlara başkanlık ediyor, piskoposları kendi otoritesiyle görevden alıyor, muhalifleri kendi kanunlarıyla cezalandırıyordu.
Ve Kilise, Havarilerin Dengi’ne boyun eğdi. Kilise adamları yalnız Konstantin’e minnettar olmakla kalmıyor, aynı zamanda onun otoritesine muhtaç da bulunuyordu. Donatistlerle ihtilaflarında bizatihi kendileri bu otoriteye başvurmuş oldukları için, Konstantin’in kararlarına boyun eğdiler; onu açıktan açığa azarlayan çıkmadı. İmparator idaresi, artık tek Tanrı inancının dünyevi karşılığı olarak görülüyordu. Eusebios, tek hükümdar ile tek hakiki Kilise arasında bir nevi ideal evlilik tasvir etti; fakat fiiliyatta hükümdarı erkek unsur, yani üstün otorite olarak tanıdı. Muhalifler, bu evliliğin sahiden vücut bulması konusunda tabiî ki tereddüt içindeydiler ve Konstantin devrinin sonuna gelindiğinde, bazı ortodoks kilise adamları bile dünyevi kuvvet karşısında huzursuzluk işaretleri göstermeye başladılar. Batı’da bu kuvvete karşı çıkmayı öğrendiler; Piskopos Ambrosius, “İmparator Kilise’nin içindedir, üstünde değil” diyerek bunu ilan etti ve büyük Theodosius’u bile diz çöktürdü. Batı imparatorlarının giderek zayıflaması, Roma piskoposlarına papalık üstünlüğü geleneğini geliştirme imkânı verdi; bu gelenek, Ortaçağ’da papalarla Kutsal Roma imparatorları arasında ölümcül bir mücadeleye yol açtı. Buna karşılık Doğu’da, Konstantin tarafından yerleştirilen Sezaropapizm geleneği, Bizans İmparatorluğu’nun sonuna kadar hâkimiyetini korudu. İmparator, patrikleri tayin eder ve azlederdi; Ekümenik Konsil’i ancak imparator toplayabilirdi. Zaman zaman güçlü iradeli patrikler, bazı somut fermanlara direnmiş olsalar da, hiçbiri imparatorluk üstünlüğü esasına kökten meydan okuyamadı.
Bütün bunları bir araya getiren tarihçiler, Konstantin’in eserinden “ölümcül bir armağan” diye söz etmekte haklıdırlar. Hristiyanlığın ahlaki ve manevi ölçüleri, imparatorluğun dini haline gelmesiyle birlikte düşmüştü. Devlet’in Tanrı’ya adanması, Tanrı’nın da Devlet’e hizmet etmesi demekti (nitekim bu yüzyılda, Hristiyan milletler arasındaki savaşlarda, Tanrı’nın her iki tarafın yanında olması gerektiği düşünülür) ve bu, hâlâ günahından arınmamış bir imparatorluktu. Yine de Konstantin’in bağışı, sadece ölümcül değildi. Hristiyanlığı tam zamanında yerleştirdi. Onu Roma medeniyetiyle özdeşleştirerek, barbar Almanların— fethettikleri dünyanın ihtişamından giderek büyülenen bu kavimlerin— Hristiyanlığa geçişini kolaylaştırdı. Hristiyanlığı, vakti geldiğinde Batı medeniyetine en büyük katkılarını yapabilecek kadar sağlam bir temel üzerine oturttu. Ve daha çok Doğu’da, Bizans İmparatorluğu’nun temellerini attı. Onun bir başka tarihî kararı da, Konstantinopolis’in, imparatorluğun kalbi haline gelecek ve Roma’nın hiç olmadığı kadar, hemen her başka başkentin olduğundan fazla bu sıfatı taşıyacak “Yeni Roma”nın kurulmasıydı; bu şehir, asırlarca Hristiyan âleminin sarsılmaz kalesi olarak kalacaktı.
- YENİ ROMA
Bizans tarihçisi Prokopios’un yazdığına göre, Konstantinopolis, Avrupa’nın Asya’yı kucaklamak için uzandığı şehirdir. Bu tasvir, kökleşmiş coğrafi ayrımın ne kadar sunî olduğunu hatırlatır. Burada iki “kıta”, yalnız Boğaziçi ile, yani bir mil kadar genişlikte bir boğazla ayrılmıştır. Nasıl bugün Boğaz’dan karşıya geçerken, insan kendini başka bir kıtaya geçmiş saymıyorsa, tarihte de, insanlar buradan geçerken kendilerini başka bir kültüre girmiş saymazlardı. Yine de Konstantinopolis, tarihî bakımdan bir geçit, farklı dünyalardan geldiklerini hisseden insanlar için bir kutup yıldızı idi. Tarihçiler, onun fıtraten imparatorluk şehri, imparatorluk başkenti par excellence olduğunu söylemişlerdir. Bu topraklarda yaşayan insanlar ise, tarihî kaderlerini kavramakta ağır davranmışlardır; ama nihayet Büyük Konstantin devrinde bunu fark etmeye başladılar.
M.Ö. 657 yılında, Boğaz girişinin Asya kıyısında Kalkedon şehrini kuran Yunanlı kolonistler, aynı tarihlerde, Boğaz’ın Avrupa yakasında Byzantion kentini de kurdular. Kalkedonlular, bu sebeple, Yunanlar arasında körlüğün darbımeseli oldular: Zira Byzantion, hem müdafaa, hem ticaret bakımından çok daha elverişli bir mevki idi. Marmara Denizi ile Haliç arasında, denize doğru uzanan bir burun üzerinde yer alıyordu; Haliç, içeri doğru kıvrılarak mükemmel bir liman teşkil ediyor; Byzantion, Karadeniz ticaretinin aktığı Boğaz girişini denetliyordu. Her şeyden önemlisi, Prokopios’un isabetle yazdığı gibi, şehrin şanı denizdi; “etrafını asil bir tarzda saran, daralıp boğaz halini alan ve sonra büyük, açık bir denize açılan” deniz… Buna rağmen Byzantion, pek de büyük, parlak bir şehir hâline gelmedi. Ticaret ve bugün hâlâ Boğaz’da kaynaşan balıklar sayesinde hemen her zaman müreffeh oldu; fakat hiçbir vakit sanat ve ilim merkezi olmadı ve Yunan kültürüne, Kalkedon’dan fazla bir katkıda bulunmadı. Uyanık vatandaşları, belki de karşı kıyıdaki yerleşimciler kadar dar görüşlüydü. Bin yıllık tarihinin hiçbir safhası, Konstantinopolis adıyla erişeceği büyüklüğe dair bir ipucu vermemişti.
Bizans’ın erken devri hakkında bilinenler azdır; bildiğimiz, onun Yunan dünyasının ayrılmaz bir parçası olduğudur. Bölgeyle ilgili efsaneler, Jason ve Argonautlar’ın adıyla bağlıdır; rivayete göre bunlar, Boğaziçi’nin hem Avrupa, hem Asya kıyılarında, Kybele’ye adanmış bir sunak da dâhil olmak üzere mabetler inşa etmişlerdi. Şehir, tarih sahnesine özgür bir polis olarak çıkar, fakat çoğu kez yabancı hâkimiyeti altında kalmış bir polistir— Pers, Atina ve Sparta egemenliği altında. Peloponnesos Savaşı sırasında, Karadeniz girişini denetlediği için, Atina bakımından hayatî önem taşıyordu; zira Atina tahılının çoğunu Karadeniz’den getiriyordu. Daha sonra, Büyük İskender’in babası Makedonyalı Philippos tarafından kuşatıldığında gösterdiği kahramanca direnişle bir nebze şöhret kazandı. Hellenistik Çağ’da, pek de şanlı sayılmayacak bir refahtan pay aldı; Rodos’un başını çektiği başka Yunan şehirleri, Karadeniz ticareti üzerindeki aşırı vergilerinden dolayı ona karşı birleştiler— muhtemelen Homeros çağının Yunanlarının Troya’ya karşı birleşmeleriyle aynı sebepten. İhtiyatlı davranan şehir, Seleukoslar’a karşı Roma’nın yanında yer alan ilk Yunan şehirleri arasına girdi. Roma idaresi altında her zamanki gibi serpilip gelişti, fakat hususiyet kazanmadı. Tyana’lı Apollonios tarafından ziyaret edilecek kadar önemliydi ve onun kerametlerinden biriyle lütfa ermişti; ama Aziz Pavlus’u çekecek kadar cazip değildi. Konstantin devrinde, hâlâ başlıca bir şehir sayılmıyordu; Karadeniz kıyısındaki Herakleia Metropoliti’ne bağlı yerel bir piskoposluk derecesindeydi.
Bu arada, Bizans’ın stratejik kıymeti daha iyi anlaşılmış bulunuyordu. Üçüncü yüzyıl iç savaşları sırasında, Septimius Severus’un kuşatmasına uğradığında yine iki yıl boyunca yiğitçe direnmiş; Severus, nihayet surlarını yerle bir etmişti. Yüzyılın ilerleyen yıllarında, başka bir imparator tarafından yine yıkıldılar. Ancak her seferinde surlar kısa zamanda yeniden inşa edildi; son defasında Diocletianus tarafından. Burada bir hisarın yokluğu, Got korsanlarının aşağıya inip kıyıları talan etmelerini kolaylaştırmıştı. Bundan sonra Licinius, Konstantin’le son mücadelesinde, şehri karargâh ve Avrupa yakasındaki köprübaşı yaptı. Şehri kuvvetli bir kuşatmaya karşı elinde tuttu; ancak kendisini besleyen donanma, Dardanel’de Kallipolis’te (Gelibolu) imha edilince terk etti. Bizans’ın bu tabii kuvveti, Konstantin’in başkentini burada kurma kararını etkilemiş olmalıdır. Nitekim 326 yılında, batı surunun temelini merasimle attı ve 330 yılında kendi adını verdiği yeni şehrini resmen takdis etti.
Bu, Konstantin’in en kalıcı siyasî başarısı olduğundan, güdüleri hakkında ayrı bir münakaşa daha doğurmuştur. Onu “bütün saltanatının en şuurlu ve maksatlı hareketi” diye niteleyen Jacob Burckhardt, aynı zamanda, onun “en derin siyasal tasarıları” konusunda ne kadar kararsız kaldığımızı da belirtir. Muhtemelen, geriye bakınca bize göründüğü kadar derin değillerdi. İmparatorlar, çoktan beri Roma’dan uzakta yaşamaya, bir taşra şehrinde kendilerine saraylar yaptırmaya alışmışlardı; Diocletianus, Nikomedeia’dan hükmetmişti. Çağdaşları, Konstantin’in kararına şaşmamışlardır. Şüphesiz bunda, kendisinin Hadrianus’la ve çoğu Roma imparatoruyla paylaştığı inşa tutkusu ve bir miktar da bâtınî büyüklenme vardı. Şehre bizzat “Yeni Roma” adını verip vermediği kesin değildir. En azından, onu Roma’nın resmî rakibi yapmamış, resmî başkenti yerinden etmeye çalışmamıştır.
Bununla beraber, şehri resmî bir merasimle takdis etmiş ve ona, verdiği “ebedî isim”e uygun bazı imtiyazlar tanımıştı. Sadece yeni bir ikametgâh yahut zaferlerine dikilmiş bir anıt kurmaktan daha derin bir şey düşünmekteydi. Kendi ifadesine göre, bunu “Tanrı buyruğuyla” yapmıştı— eski devirlerde ilahların insanlarla haberleşmek için sık sık başvurdukları rüyalardan birinde aldığı bir emirle. Başkentini önce Troya’da kurmaya girişmiş, bu seçim, onda bir tür diriliş yahut yenilenme fikrini düşündürmüştü. Şimdi yeni bir başlangıç yapıyor, yeni devletini daha olumlu bir sembolle temsil etmek istiyordu. Roma, böyle bir maksat için eski geleneklere fazlasıyla gömülmüştü; kiliseler, tapınakların, forumların, hamamların, tiyatroların kalabalığı içinde kaybolmuştu; ileriki Hristiyan müelliflere bakılırsa, Roma’nın Hristiyan cemaati bile yozlaşmıştı. Yeni Roma, hakikaten Hristiyan bir merkez olacaktı. Burada da, Konstantin’in niyetleri, Tyche’ye ve Tanrıların Anası’na adadığı tapınaklar, başını kendi başıyla değiştirdiği Güneş Tanrısı Apollon’un dev heykeli, ilk takdis merasimlerine katılan bir Yeni Eflatuncu hatip ve sihirbaz gibi, geleneksel pagan unsurlarla bir ölçüde gölgelenmiştir. Hristiyan yazarlar da, Kalkedon’dan Bizans’a kadar ölçü şeridini ve yapı taşlarını kartallarla taşıttıran masallarla, şehrin etrafını pagan hurafesiyle örmüşlerdir. Bununla birlikte Yeni Roma, bir Hristiyan şehriydi. Artık içinde yeni pagan tapınakları yapılmadı, pagan ayinleri alenen icra edilmedi. En görkemli binaları, Kutsal Hikmet (Ayasofya), Kutsal Havariler, Kutsal Barış gibi kiliselerdi. Konstantin’in şehri Meryem Ana’ya adadığı yolundaki rivayet büyük ihtimalle asılsızdır; ama yine de pek uygun düşer. Aphrodite’ye tapınan ve Jason’u tanıdığı günden beri Kybele’yi bilen bu şehrin yeni hamisi, kısa zamanda Bakire oldu.
Aynı zamanda Konstantin, klasik geçmişle bağını bir kalemde kesmedi. Yeni başkenti, eski bir Yunan diyarında, Yunanca konuşan bir halkı içine alıyordu ve Konstantin, zevk bakımından biraz tartışmalı da olsa, burayı bir Hellenizm merkezi yapmak istiyordu. Onu süslemek için, Yunanistan ve Küçükasya şehirlerini yağmalayıp en meşhur sanat eserlerini topladı; Kutsal Hikmet Kilisesi’nin (Ayasofya) önüne dört yüzden fazla heykel yığdı. Konstantinopolis, böylece bir müze olarak kaldı; başlıca caddeleri ve meydanları, vatandaşlarına her gün Yunan miraslarını hatırlatıyordu. Aynı şekilde Konstantin, kütüphaneler kurdu, bunları Yunan elyazmalarıyla doldurdu; şehri bir ilim ve irfan merkezi yapmak istiyordu. Ve başkenti, aynı zamanda gerçek bir Roma şehri de olacaktı. Roma’nın kendisi gibi yedi tepe üzerine kurulmuştu. Konstantin, şehri bir Senato ile ve Roma’dakinden daha aşağı derecede de olsa zarif bir Senato Binası ile donattı. Bazı Roma aristokratlarını, evlerinin ve villalarının tıpkılarını burada inşa ettirerek yeni şehre taşınmaya razı ettiği söylenir. Diğer şehirlerden gerekli halk tabakasını çekmek için, onlara ücretsiz ekmek ve eğlence sağladı; günde seksen bin somun dağıtıyordu. Şehrin resmî unvanı, sonuna kadar “Konstantinopolis olan Yeni Roma” kaldı.
Böylece Konstantin, geleceğin kozmopolit şehrini başlatmış oldu: Hristiyan olduklarını söyleyen, Yunanca konuşan ve kendilerine Romalı diyen, çeşitli Asyalılardan oluşmuş bir şehir. Onun bu şehrin geleceğini ne ölçüde önceden görebildiği tartışmalı ise de, şehrin yerini hem yakın, hem uzak hedefler bakımından isabetle seçtiği kesindir. Görünüşe göre tasarladığı başka merkezler— doğum yeri olan Sırbistan’daki Niş, Sardika (bugünkü Sofya) ve Selanik— zengin Doğu’dan ve kritik doğu sınırından çok uzaktaydı; İskenderiye ve Antakya gibi başka büyük doğu şehirleri ise, Tuna sınırının uzağında kalmaları, yahut çok büyük ve çok Doğulu oluşları yüzünden, hakiki manada yeni bir temel şehir olmaya müsait değillerdi; Diocletianus’un Nikomedeia’sı, başlı başına bir vilayet şehriydi ve başlıca askerî ve ticari yolların dışındaydı. Konstantinopolis, yol kavşağında tabii bir istihkâm mevkiiydi. Özellikle Küçükasya başta olmak üzere Doğu’nun serveti ve kültüründen kolayca faydalanabiliyor, aynı zamanda, Diocletianus ve Konstantin’in kendisi de dâhil olmak üzere imparatorluğun en güçlü asker ve kumandanlarını devşirdiği Balkanlar’ın insan gücünden yararlanabiliyordu. Seçimini, hızlı bir büyüme ile haklı çıkardı. Bir sonraki yüzyılda nüfusu Roma’nınkini geçti; bir milyona yükseldi. Bu yüzyılın başında (413’te), şehri 1453’te Türklere teslim oluncaya kadar koruyacak meşhur surlar inşa edildi.
Batı, Konstantin’in bu önemli kararı yüzünden zarar gördü. Konstantinopolis’i besleyen servet ve insan gücünden mahrum bırakılan Batı imparatorları, barbarların artan baskısı karşısında daha çabuk çöktüler. Doğu da zarar gördü; sanat hazinelerinin çoğunu kaybetmesinin dışında, Konstantin’in cömertliğinin bedelini ödemek zorunda kaldı; zira Konstantin başkentini kurarken hiçbir masraftan kaçınmamış, sonra da bu başkenti Doğu beslemek zorunda kalmıştı. İleride, Konstantinopolis’in dinî hâkimiyetinden de zarar görecekti. Bununla beraber yeni başkent, Roma gibi asalak bir şehir değildi. Ticaret ve sanayiyi teşvik etti; imparatorluğun siyasî merkezi olduğu kadar, ticari, sanat ve din merkezi haline geldi. Hun, Avar, Pers, Bulgar ve Rus istilacıların sürülerini geri püskürtecek kadar dinçliğini korudu. Her şeyden önemlisi, 717–718 yıllarındaki büyük kuşatmada, her şeyi önüne katıp sürükleyen Arap ordularına karşı dayandı. Konstantin’in kurduğu Yeni Roma, bin yıl boyunca bir Hristiyan kalesi olarak kaldı; yabancı düşmana ne ihanet edildi, ne de teslim edildi; ancak 1204’te, Dördüncü Haçlı Seferi’nin barbarları tarafından zaptedildi.
- DOĞU VE BATI’NIN KAYNAŞMASI
Bizans İmparatorluğu’nun, geleneksel olarak Konstantinopolis’in kuruluşundan başlatılması âdet olmuşsa da, başlangıcı, tarihçiler için de Konstantin için olduğu kadar belirsizdir. Onu bilinçli olarak planlayıp kuran kimse yoktur. Bazı tarihçiler, imparatorluğun başlangıcını, Theodosius’un Roma İmparatorluğu’nu ikiye böldüğü ve Doğu ile Batı’nın nihai ayrılığını gerçekleştirdiği dördüncü yüzyılın sonuna tarihliyor; başkaları, imparatorluğun kendine özgü sanat ve mimarisine kavuştuğu Büyük Justinianos devrini (527–565) esas alıyor; bir kısmı da, Araplara karşı Konstantinopolis’in başarılı savunulmasından sonra, III. Leon devrinde sekizinci yüzyıl başında yapılan yeni başlangıcı işaret ediyor. Hangi tarihi seçersek seçelim, bir ölçüde keyfî kalacaktır; zira Bizans İmparatorluğu, Doğu Roma İmparatorluğu’nun bir devamı ve yavaş yavaş değişmesidir. Özünde, Yunan ve Roma geleneklerini yaşatan, fakat aynı zamanda daha çok Doğululaşan ve derinlemesine muhafazakâr, fakat kendine mahsus bir medeniyet geliştiren bir Hristiyan devletti. Konstantinopolis’in kuruluşu, yine de bu süreci başlatan tayin edici olay sayılabilir. Her hâlükârda önemli olan, gözümüzü bu süreçten ayırmamak, nelerin korunduğunu, nelerin değiştiğini veya ortaya konduğunu seçip ayırt etmektir.
Geçmişin Kullanılışı adlı eserimde, Bizans İmparatorluğu’nun esrarengiz hayat gücünün zorladığı bir soruyla başlamıştım: Roma düştükten sonra onu bin yıl daha ayakta tutan neydi? Hâlâ kesin bir cevap bulamıyorum; en azından ahlakçı, filozof veya ilim adamını tam tatmin eden bir cevap yok. Belki de en isabetli izah, Roma İmparatorluğu’nun doğu yarısının, iktisat bakımından daha gelişmiş, kültürü daha derinlere işlemiş olduğu için, batı yarısına nazaran daha eski ve daha zengin olmasıdır. Aksi halde, Bizans’ın da en az Roma kadar düşmek için sebebi vardı; sık sık düşmenin eşiğine gelmişti; dönem dönem patlak veren bunalımlarında, ya ansızın ortaya çıkan büyük imparatorlar, ya da daha özel manada, “Rum ateşi” denilen korkunç gizli silaha sahip oluşu sayesinde kurtuldu— bütün Yunan mirasından daha belirleyici olabilir görünen bayağı bir teknik mesele. Bizans’ın, Batılı tarihçilerce, hiç değilse görmezlikten gelinmediği zamanlarda bile, bu kadar sık aşağılanmasının sebeplerinden biri, iniş ve çıkışlarının, Marx, Spengler ve Toynbee gibi modaya uygun tarih kanunlarının veya şemalarının hiçbirine uymamasıdır. Çoğu, Roma’nın neden çöktüğünü açıklamış, hatta çöküşün “kaçınılmaz” olduğunu söylemiş düşünürler, teorilerinin mantıken Bizans’ın çöküşünü de gerektirdiği halde, bu imparatorluğu gözden kaçırmışlardır. Mesela C. N. Cochrane, Konstantin ve Theodosius’un ölümcül hatasını, çürümüş bir Roma Devleti’nin hizmetine Hristiyanlığı koşma teşebbüslerinde bulur; klasisizmin ve Hristiyanlığın taleplerini bağdaştırmanın imkânsız olduğunu, dolayısıyla “ebedilik iddiasına rağmen Romalılığın yeryüzünden yok olmasının kaçınılmaz” olduğunu ileri sürer; ama Bizans İmparatorluğu’nun aynı “ölümcül hata”da ısrar etmesine rağmen, bu kaçınılmaza bin yıl daha karşı koyduğunu anmayı ihmal eder.
Önceki incelememde, Batılılar için tabiatıyla cazip olmayan— özellikle aklî hür hayatın Yunan idealine bağlı olanlar için— bu imparatorluğa hakkını vermeye çalışmıştım; bu hususta hâlâ içimde bir rahatsızlık duyuyorum. Nihayetinde hâlâ cazip değil. Temel müesseselerine gerçekten hayranlık duyabileceğimizi sanmıyorum. Yalnızca Yeats gibi romantikler, ancak tarihini bilmedikleri için onda ideal bir birlik görebilir. Bununla beraber, Batı’nın kültürel taassubundan zarar görmüştür ve sırf meslekî bir acımadan daha fazlasını hak eder. Gibbon’u takip eden Avrupalı tarihçiler, Bizans tarihini genel olarak uzun bir çöküş devresi gibi göstermişler; imparatorluğu, Yunan bilginleriyle dolu, ama içten içe çürümüş ve yozlaşmış bir yapı gibi tasvir eden bulanık kanaati yaygınlaştırmışlardır. Bu yüzyılda tarihçiler, ona giderek artan bir saygıyla yaklaşmışlardır. Hikâyesi, hürriyet severlerin kabul etmeye pek hazır olmadığı ölçüde, hem özde daha saygıdeğer, hem de tarihî bakımdan daha önemlidir.
Başlangıçtan itibaren Bizans İmparatorluğu, kendini yüksek bir misyonun— başlıca dinî, ama aynı zamanda kültürel bir misyonun, medeniyetin müdafaasının— şuuru içinde görmüştü; bu da dramına yüksek trajediden bir şeyler katmıştır. Bu misyon, hiçbir zaman kolay olmamış, basit bir yayılmacılık bahanesine indirgenmemiştir. İmparatorların hemen hiç durmayan savaşları, zaman zaman saldırgan, ama çoğu kez müdafaa mahiyetinde yahut misilleme savaşlarıydı; her iki durumda da, genellikle sayıca üstün kuvvetlere karşı yürütülüyordu. Savaş, Bizans için, yiğitliğin hakkıyla taltif edildiği, fakat Batı şövalyeliğinin körpe yiğitlik edebiyatına yer vermeyen, ağır ve ince ince etüd edilen bir işti. Bizans tarihinin en göze çarpan itici tarafları— vicdansız diplomasi, entrika ve ihanet, hurafe, sık sık görülen zulümler, genel olarak şok edici derecede “Hristiyanca olmayan” davranışlar— kısmen, içinde yaşadıkları sürekli yüksek gerilimle açıklanıp mazur görülebilir. Çünkü Bizanslılar, Yeni Roma’larının bir Ebedî Şehir olduğuna inanmıyorlardı— o da, dünyadaki bütün şeyler gibi sonunda yıkılacaktı; Yunan ataları onlara bu acı hikmeti öğretmiş, Hristiyan peygamberler de sık sık hatırlatmışlardı. Bununla birlikte, karanlık devirlerle parlak devirlerin birbirini takip ettiği bir seyir içinde, tarihî dönüm noktalarına kadar direnmeyi sürdürdüler; bunların başında, 1071’de Malazgirt’te Selçuk Türkleri’ne yenilmeleri, yani Küçükasya’nın büyük kısmını kaybetmeleri gelir. Bundan sonra uzun bir duraklama ve gerileme devri başladı. Bu gerileme, dört yüzyıla yakın sürmesinin verdiği ağırlıkla, acı derecede yavaş ve uzundu; çünkü Bizanslılar, bir zamanlar çok geniş olan imparatorlukları, Konstantinopolis ile civarına indirgenecek hale gelinceye kadar inatla tutundular. Son imparatorları, hiçbir Roma imparatorunun, kendi Ebedî Şehri’ni savunurken göstermediği bir kahramanlıkla, şehri müdafaa ederken can verdi.
Bugün, Bizanslıların inatçı, fakat aydınlanmamış muhafazakârlığı bizi en çok çarpan şey olabilir. Fakat onlar, aynı zamanda, kıymetli bir mirası koruma uğrunda muhafazakârlığın vakarını ve değerini de temsil ettiler. Batı’nın kendini kaptırdığı barbarlaşmaya başarıyla direnebildiler; sona kadar biçimlerini korudular. Bunu yaparken, yalnızca medeniyeti müdafaa etmekle kalmadılar; onu yaydılar da. Slav kavimlerini doğrudan doğruya Hristiyanlaştırıp eğittiler; Arapların medenîleşmesine dolaylı olarak yardım ettiler ve bütün karanlık çağ boyunca, Ravenna örneğinde olduğu gibi, Batı Avrupa’da medeniyet karakollarını sürdürerek büyük katkılarda bulundular. Doğu’dan gelen akınlara karşı bir set görevi görerek, ölçülemez bir hizmette bulundular. Batı, İspanya’dan gelen Müslüman akıncıları Fransa’da durduran, yani İslâm dünyasının uzak sınırında ortaya çıkan bir yağma seferini kıran Charles Martel’de bir kurtarıcı görmüştür. Oysa asıl daha büyük borcunu, Hristiyan âleminin kalbine yönelmiş asıl Arap taarruzunu geri çeviren Konstantinopolis müdafiilerine taşımaktadır. Norman Baynes’in vardığı hükümle söylemek gerekirse: “Doğu kapısının bu savunmasının gölgesi altında, Batı Avrupa kendi hayatını yeniden kurabildi; Batı Avrupa medeniyetinin, Bizans İmparatorluğu’nun yaşama iradesinin bir yan ürünü olduğunu söylemek neredeyse abartma değildir.”
Bununla beraber, bu imparatorluk, ne kadar öyle olmayı istese de, hiçbir zaman, tasavvur ettiği kadar durgun ve hareketsiz olmamıştır— hiçbir medeniyet, hareketsiz bir harabeye dönüştürülmedikçe böyle olamaz. Bizans’ın muhafaza etmeye azmettiği eski miras, başından beri, Yunan, Roma ve türlü Doğu geleneklerinin akışkan, kararsız bir alaşımıydı. Gelişmesinin seyri içinde, maruz kaldığı tesirlerin başlıcası Doğu’dan geldiği için, Doğu unsurlar daha baskın hâle geldi. Buna rağmen, temel Greko–Romen gelenek, daima bu unsurları yumuşattı ve Bizanslılara, etraflarını saran “barbarlar”dan üstün olduklarını düşünmek için belli bir hak verdi. Bunu somutlaştırmak için, siyasi hayatlarına, dinlerine ve sanatla ilimlerine— hepsi Konstantinopolis’te odaklanan bu üç sahaya— kısaca temas edeceğim.
Tabiatıyla, her noktada bu gelenekleri açıkça birbirinden ayıramayız; basit yahut sırf kötüleyici ayrımlara karşı ihtiyatlı olmak zorundayız. Mesela önce, imparatorluğu bir yüzyıldan fazla sarsan İkonoklazm münakaşasını ele alalım. Konstantinopolis’i Araplardan kurtaran III. Leon’dan itibaren, İkonoklast imparatorlar, halkın resimlere tapınmasını yasaklamaya çalıştılar. Tarihçiler onları, İbraniler ve Müslümanlar gibi Yunan putperestliğinden tiksinen, Doğulu bir tepkinin önderleri diye tanımlamayı âdet edinmişlerdir. Gerçekten de doğu kökenli idiler; Leon’a küçümseyici bir dille “Frigyalı” denirdi. Karşılaştıkları ateşli mukavemet ise, ruhça insancıl ve bağımsız görünür. Bu hayatî meselede, Kilise imparatorlara boyun eğmedi; Roma Papaları da Kilise’ye yardım etti. Kilise ilahiyatçıları, Eflatuncu deliller kullanarak, imgelerin, tıpkı Tanrı’nın yaratılışta ve İsa’nın yaşayan suretinde yaptığı gibi, görünmez gerçekleri görünür hale getirdiğini ileri sürdüler. Bir bakıma, hem maddi dünyanın değerini, hem de Yunan sanatından doğmuş Hristiyan sanatının haysiyetini savunuyorlardı.
Buna rağmen meseleler muğlaktı. “Doğulu” İkonoklastlar, esasında Doğu ihtişamını ve hurafesini de savunan rakiplerinden daha akla yatkın görünüyorlardı; resimlere tapınma, tartışmasız bir biçimde kaba putperestliği teşvik ediyordu. İmparatorların güdüleri, dinî olduğu kadar siyasîydi de ve eski ekolden vatansever Yunanlılar ve Romalılar için gayet makul sayılabilirdi: İkonlara duyulan batıl saygıdan geçinen manastırların aşırı servetine ve kudretine saldırıyorlardı; bu manastırlar, kuşatma altındaki imparatorluğun maddî ve insanî kaynaklarının büyük kısmını emerek onu zayıflatıyorlardı. Kilise, bu mücadelede pek “Aziz George” rolünde sayılmazdı; sonunda resimlere tapınmayanların tamamını lânetleyen İznik Konsili, daha önce, 348 piskoposun oybirliğiyle resimleri Şeytan’ın icadı ilan ettiği bir Konsil’in hükmünü tersine çevirmek zorunda kalmıştı. İkonlara saygı gösterenlerin zaferi, iki kadınla, imparatoriçeler Eirene ve Theodora ile mühürlendi. Eirene, oğlunu tahttan indirip gözlerine mil çektirerek imparatoriçe olduğu, üstelik onu sırf tahta elverişsiz bir hale gelsin diye baştan ayağa sefahat içinde büyüttüğü halde, azizeliğe yükseltilerek ödüllendirildi. Bu zaferin diğer sonuçları da aynı derecede muğlaktı. Arkasından, sanatta ve ilimde Yunan hümanizmasının bir uyanışı geldi; zaferini mümkün kılmış olan taht karşısında Kilise daha itaatkâr hale geldi; ve Bizans’ın teolojik gelişmesi sona erdi— bu, son büyük tartışmaydı. İkonoklazm’ın yenilgisini alkışlayan hümanistler, bunu herhâlde dindışı sebeplerle yapmaktadırlar. Bu zafer, daha zengin bir sanat demekti, ama daha az ruhî bir din demekti.
Bu karmaşayı akılda tutarak, şimdi Bizans Devleti’ne bakalım. Özünde, Büyük Konstantin’in miras bıraktığı Doğulu kutsal mutlakiyetti. İmparator, idare, kanun koyma, maliye, savaş ve barış işlerinin bütünü üzerinde tam yetkili mutlak bir hükümdardı. Konstantin’in halefi olarak “Havarilerin Dengi” idi; sarayı “Mukaddes Saray”dı; fermanları “semavî emirler”, senelik vergi toplama işi “İlahi Vekâlet” diye adlandırılıyordu. İhtişamı ve kutsallığı, secde ve Doğu tarzı bir debdebe ile teyit ediliyor (bu debdebenin büyük kısmı sonradan Vatikan tarafından benimsenmiştir). Kutsallığı, onu saray entrikalarından, komplolardan ve suikastlerden korumuyordu— Bizans imparatorlarının ancak takriben üçte biri krallık yatağında öldü— fakat başarılı rakip veya katil, kendiliğinden Tanrı’nın seçtiği kişi olur ve portrelerinde başının etrafında hâle ile gösterilirdi. Normal olarak, halefini de kendisi seçer ve tahtı aile içinde bırakmaya çalışırdı. Bizans İmparatorluğu’nun tarihi, tabii olarak hanedanların tarihine ayrılır.
İmparatorluğun olgunluk devresine gelindiğinde, “Roma zihniyetli” büyük imparatorların sonuncusu olan parlak fakat pahalı Justinianos çağından sonra, idare, uygun bir şekilde, üç Doğulu hanedanın eline geçmişti: Leo III’ün kurduğu İsaurya hanedanı; kısa ömürlü Amoria veya Frigya hanedanı; ve Makedonya’da doğmuş bir Ermeni olan I. Basileios’un kurduğu, “Makedonya” diye anılan hanedan. İmparatorluğun değişen talihi, usullerde bazı değişikliklere yol açmış, bazı imparatorları da idari ve mali ıslahatlara sevk etmişti. Başlıca gelişmelerden biri, imparatora karşı komplo kurmaya meyilli bir feodal asalet sınıfının büyümesi ve bu sınıfın, imparatorluğun son yüzyıllarında başa geçen hanedanları vermesiydi. Fakat baştan sona, Bizans Devleti’nin temel yapısı ve nazariyesi aynı kaldı. Halk ayaklanması diye anılabilecek bazı “ihtilaller”, aslında yalnızca sevilmeyen veya meşru sayılmayan imparatorlara karşı çıkan isyan ve kargaşalardı. Halk, adalet veya hürriyet adına, cemiyetin yapısını değiştirmeye hiç teşebbüs etmedi; gerçek sınıf mücadelesi, sadece yönetici sınıfın kendi içinde cereyan etti. Bizans, herhangi bir siyaset teorisi doğurmadı. Runciman, bunun sebebinin, anayasanın iyi işlemesi olduğunu dostça bir dille açıklar; oysa, çoğu kez gayet kötü işlediği de bir hakikatti. En görünür izah, Bizans kültürünün tamamına damgasını vuran, düşünülüp taşınmamış muhafazakârlıktır.
Bugün az sayıda Batılının, Bizans Devleti’ni hayranlıkla karşıladığını yahut onu imparatorluğun hayat gücünün sırrı saydığını zannediyorum. Devlet idaresinde asıl hedefi iş bitiricilik olanlar, aksi halde barbarca görünen bir Doğu âdetine— yüksek mevkilere hadım kişilerin geniş ölçüde tayin edilmesine ve bu maksatla erkek çocukların kastrasyonuna— bir nebze hürmet gösterebilirler. Sermaye ve makam sahibi evlat doğuramayacakları ve yazılı olmayan bir kaide gereğince tahttan da men edilmiş oldukları için, hadımlara yüksek sorumluluklar emanet ediliyordu. Gerçekte Bizans’a en kabiliyetli kumandan, devlet adamı ve patriklerinden bazılarını hadımlar vermiştir. Sonuna kadar, genel olarak ehliyetli bir idare sınıfı, yükselen feodal aristokrasiye karşı bir siper ve cemiyeti nispeten akışkan halde tutan bir vasıta oldular. Devlet adamlığında sorumlu bir mevki için kastrasyon, otomobil imalatında gösterilen başarı kadar iyi bir liyakat şartı sayılabilirdi.
Yine de çoğumuz, Bizans’ın hayat borcunun, Roma Devleti’nin şekil ve özellikle ideal mirasına daha çok dayandığına inanmayı tercih ederiz. Nazariye bakımından imparator, her zaman Senato, ordu ve Konstantinopolis halkı tarafından seçilirdi. Fiilen bunların kudreti sadece isimdeydi; hemen her zaman, imparatorun tayin ettiği veya onu ya da oğlunu devirerek tahta çıkan kimseyi alkışlarlardı. Bununla birlikte, bu şekiller sonuna kadar devam etti ve halkın nihai egemenliği düşüncesini, imparatorun da devletin hizmetkârı olduğu fikrini hayatta tutmaya yardım etti. Bu Roma geleneğinde, imparatorlar çoğunlukla vatanperver oldular; çağdaş Bağdat halifeleri kadar sorumsuz ve sefahat içinde yaşayan hükümdarlar pek enderdi. Ayrıca, tebaanın hâlâ eski Yunanlıların dik başlı ruhundan bir şeyler taşıdığını da biliyorlardı. Bizanslılar ne düşünürlerse düşünsünler, hâleli imparatorlarının kutsallığına gerçekten inanmıyorlardı. Tarihçi Michael Psellos, tabii bir ifade tarzıyla, imparatorların “en yüksek kudreti Tanrı’dan miras aldıklarını” belirtir ve aynı nefeste, hiç birinin kusursuz olmadığını, bunların arasına kendi gözde hükümdarlarından birini de kattığını kaydeder. “İlahi ruh, beni bağışla,” diye dindarca eklerken, Tanrısının din dışı davranışlarını anlatmaktan da açık bir haz duyar. Konstantinopolis’in basit halkı bile, imparatoru azarlamayı yahut mümkünse meydan okumayı kendinde hak görürdü.
Bir başka Roma mirası da, kanuna duyulan hürmetti. Mutlak hükümdarların kudreti, her zaman bir dereceye kadar kanun ve örfle sınırlıdır ve Bizans hükümdarları, bu bakımdan da özellikle muhafazakârdılar. Resmî olarak, kanunun üstündeydiler, çünkü kaynağı sayılıyorlardı; ama bir bakıma, onun altında da kalıyorlardı; karakteristik tavırları, kanunun üstünde olduklarını değil, ona bağlılıklarını ilan etmekti. İmparatorluğun başlıca eserlerinden biri, İmparator Justinianos’un Kanun Külliyatı’ydı. Bu, karakteristik bir muhafazakâr başarıydı— asırlar boyunca birikmiş kanunların saf bir derlemesiydi; yeniden yorumlama, hele yenilik yapma teşebbüsü yoktu. Aynı zamanda, karakteristik bir garabet arz ediyordu: cinsel davranışlar üzerinde yoğunlaşması dışında, Hristiyan devletin hukuku Romalı idi, Hristiyan değil. Ama bu haliyle bile, kanun bir kutsallık havasını muhafaza ediyordu.
Bizanslıların dini, bundan da garipti. Feci derecede Hristiyanca olmayan davranışlarına rağmen, derin bir dindarlıkları vardı— Ortaçağ Avrupa’sının pervasız günahkârları kadar. Hristiyanlık, kanun, iktisadi hayat ve eğlence dışındaki başlıca ilgi sahalarının tamamına yön veriyordu. Onların sanatına ilham ve malzeme sağlıyor, en ciddi düşüncelerinin temelini ve çerçevesini teşkil ediyordu. Halk ve aydınlar, Kutsal Zat’ı kavramak için “doğru yol” olan teolojiye— yani kavranamaz Tanrılık hakkında kafa yormaya— yürekten ilgi gösteriyorlardı. Büyük asker tipi bile, sadece Tanrı için yaşayan riyazet ehli kadar millî kahraman sayılmazdı. Hristiyanlık, ırk bakımından heterojen olan bu imparatorlukta millî gururun en derin kaynağı ve onun esrarengiz hayat kuvvetinin en görünür kaynağı idi. Konstantinopolis’te, patriğin başkanlık ettiği ve İmparator’un Tanrı’ya hizmet için taç giyip takdis edildiği Ayasofya Katedrali, Bizans’ın ruhu sayılabilirdi.
Ne var ki, bir Devlet Kilisesi olarak, Kutsal Ortodoks Kilisesi yalnızca ruhani olamazdı. Konstantin’in Yeni Roma’sı, Tanrılık üzerindeki tartışmalara siyaset karışıklıkları getirdi. Konstantinopolis Piskoposu, kiliseleri geleneksel olarak Havariler tarafından kurulmuş sayılan İskenderiye, Antakya ve Roma piskoposlarıyla eşit bir mevki arıyordu; Konstantinopolis, kurucusu olarak Aziz Andreas’ı gösteren bir menkıbe uydurup, sözde kutsal naaşını şehre getirdi; ama bu iddialar, gözle görülür derecede siyasî idi. Ariusçu ihtilafı nihayet karara bağlayan Konstantinopolis Konsili, Yeni Roma’nın Roma’dan sonra ikinci sırada geldiğini karara bağlamakla, daha ölümcül bir başka ihtilafın yolunu açtı. Roma’nın düşmesinden sonra, bir Konstantinopolis patriği, kendisine “Ekümenik” unvanını aldı. Papa Büyük Gregorius, öfkeyle itiraz ederek, hiçbir makamın diğerine üstün yetkisi olmadığını, hepsinin Tanrı’nın huzurunda eşit bulunduğunu ileri sürdü; fakat sonraki papalar bu kadar mütevazı değillerdi. Böylece, küçük ayrıntılar üzerindeki ateşli görüş ayrılıklarından olduğu kadar ihtirastan da beslenen, uzun ve yakışıksız bir mücadele başladı; bu mücadele, on birinci yüzyılda, Roma Katolik Kilisesi ile Kutsal Ortodoks Kilisesi’nin nihai ayrılığıyla sonuçlandı. Resmî ayrılık sebebi, akidedeki filioque ibaresi üzerindeki anlaşmazlıktı— bugün Katoliklerin binde birinin bile tarif edemeyeceği bir mesele. Bu arada Doğu Hristiyanlığı, Yeni Roma’nın iddialarından kendisi de zarar gördü. Beşinci yüzyıl kilise tarihçisi Socrates, Ariusçu ihtilafın esinlediği, bakirelerin kamçılanması, yakılması ve ırzlarına geçilmesi gibi vahşetlerin, “Doğu’nun bütün şehirlerinde, ama bilhassa Bizans’ta işlendiğini” kaydeder. Nestoriusçular ile Monofizitlere karşı imparatorluk çapında yürütülen takibat, Suriye ve Mısır’ı öylesine yabancılaştırdı ki, bu eyaletler neredeyse hiç mücadele göstermeden Araplara teslim oldular ve ebediyen Hristiyan âleminden koptular.
Bizans Kilisesi, sosyal güvenlik hususunda da belirli bir alaka göstermiş, pagan dünyanın asla ulaşmadığı ölçüde hayır kurumlarını desteklemiştir. Bir de, henüz olgunlaşmamış bir sosyal ıslahatçı olan bir aziz yetiştirdi: Antakyalı Ioannes Chrysostomos. Bu zat, servet ve sefalet uçurumlarına kuvvetli şekilde hücum etti, hatta köleliğin kaldırılmasını talep etti. Fakat bir Devlet Kilisesi’nin, böyle radikal talepleri benimsemesi beklenemez. Bizans’ta Kilise, yoksulları, daha çok bol gizem ve mucizeyle teselli etti; her şeyden fazla, “sırlar sırrı, bütün diğer kurbanların üstündeki Kurban”— yani İsa Mesih’in Dirilişi ile. Paskalya’da bu sözler bin defa tekrar edilirdi. Günlük ihtiyaçlar veya özel durumlar için, Kilise, sayısız aziz ve kutsal emanet sunuyordu. Konstantinopolis’teki en makbul ziyaretgâhlardan biri, özellikle cinsel rahatsızlıkları tedavi etmekte ihtisas sahibi sayılan Aziz Artemios’unkiydi. Şehir, “kutsal hatıra”ları muazzam miktarda biriktirdi; bunlar, aziz Helena’nın bulduğu Çile’ye ait bütün kutsal kalıntılardan başlayıp, Samuel, İşaya ve Daniel’den Mecdelli Meryem, Timoteos ve Luka’ya kadar uzanan nice “kutsal ceset”leri içine alıyordu. Hatta Tyana’lı Apollonios bile bağışta bulunmaya çağrıldı. Büyük mucizeci, ölümünden üç yüzyıl kadar sonra, Konstantinopolis’in kuruluşunda tezahür etti ve Konstantin Sütunu’nda (altında İsa’nın mucizevi ekmekleri saklanıyordu) gelecekteki bütün imparatorların isimlerini ihtiva eden bir listeyi toprağa gömdü.
Mütesir tarihçiler, bu hurafeyi, Kilise’nin, kendine has bir faziletle halka ve devlete yakın durmasını sağlayan, halka cömertçe yapılmış bir taviz olarak tasviri severler. Belki de daha adil olan, halk dininin daima bu tür “aşağılayıcı” unsurları barındırdığını söylemektir. Bugün Roma’yı ziyaret edenler, benzer bir dindarlığın pek çok ürününü görebilirler. (Harikalar arasında, Helena’nın bir başka “keşfi” de vardır: Pilatus’un saray merdivenleri; bunlar, Mesih’in kanıyla kutsanmıştır; kadınlar hâlâ bu merdivenleri dizlerinin üzerinde çıkarak günah bağışlanması için dua ederler— her bir basamak için Araf’ta geçirilecek yüz günlük cezanın affını kazanırlar.) Apollonios’un Konstantinopolis’teki mucizevî mevcudiyeti, hurafenin önemli bir kısmının Yunan mirası olduğunu hatırlatması bakımından yerindedir. Azizler ve şehitler kültü, tanrı ve kahraman kültlerini, bunlardan bazıları— mesela Dionysos (Bacchus) ve Hippolytos— bizzat kanonize edilerek, yerinden ettiler. Konstantinopolis’in sevgili hamisi Meryem Ana, eski Ana Tanrıça’nın yerini aldı; nice mucizeyle şehri kurtardı. Ana Tanrıça, bir şekilde Kutsal Hikmet’le de birleşti; böylece Hikmet, ayrı bir şahıs, “Azize” Sophia haline geldi.
Öte yandan, Bizans Kilisesi, Yunan entelektüel geleneğini de muhafaza etti. İlk Hristiyan ilahiyatçılarının çoğu Doğu’dan geliyordu ve Ortodoks Hristiyanlığın temel dogmaları, hep oradaki konsillerde yoğrulmuştu. Anadolu bile, Kapadokyalı Babalar olarak anılan, Aziz Basileios ile Nazianzoslu ve Nyssalı Gregorios’lar eliyle, bu işe yardım etti. Büyük tartışmalardan çıkan dogmalar, Yunan açıklığıyla pek temayüz etmiyordu; Tanrılık’ı gitgide daha anlaşılmaz hale getirmişlerdi; ama hiç değilse Üçleme’nin mantığını sonuna kadar takip ediyorlardı ve en kötü ihtimalle, azgınlaşmış düşüncenin eseriydiler. Ayrıca, Kutsal Ortodoks Kilisesi’nin katı ortodoksluğuna rağmen, Yunan hoşgörüsünden ve düşünce hürriyetinden de bir şeyler hayatta kalmıştı. Araf’ın varlığı gibi önemli konularda spekülasyona imkân tanıyor; Hristiyan olduklarını ikrar ettikleri sürece, tehlikeli araştırmalara dalan aydınlara karşı hoşgörülü davranıyor; bir piskoposun, Mesih’ten, ulu Platon’u ve Plutarkhos’u da Hristiyanlar arasına katmasını rica eden bir şiir yazmasına göz yumuyordu. Patrikleri, asla hata etmezlik iddiasında bulunmadılar; insanlık dışı bir Engizisyon da kurmadılar.
Ne var ki Kilise, karakteristik Bizans muhafazakârlığı bakımından, Yunan olmayan bir nitelik taşır. Kutsal Ortodoks Kilisesi, Roma Katolik Kilisesi’nden kesinlikle daha “ortodoks”tur; Katolik Kilisesi’nin teolojik gelişmesi onu gitgide Kitap’tan uzaklaştırırken, Ortodoks Kilise’nin kendi gelişmesi, yedi Ekümenik Konsil ile sona ermiş, bugün hâlâ esas itibariyle sekizinci yüzyılda durduğu yerde durmaktadır. Ve özüne bakıldığında, Yunan’dan çok Doğulu görünür. Başlıca hitabı, akla değil, “sırlar sırrı”na, yani duyulara hitap eden görkemli bir ayin yoluyla gizeme yöneliktir. En büyük kaygısı, yeryüzündeki iyi hayat değil, öteki hayattır. Eski pagan hayat sevincine yüz vermez. Yoksulların alın teri ve batıl itikatları üzerinden manevi olandan fazla maddi zenginlik biriktirirken, keşiş, inziva ehli, riyazetçi aziz ve bilhassa hayatını bir sütun tepesindeki sefillik içinde geçiren “sütun azizi” tipini putlaştırır. Bizans’ta her yana sinmiş kutsallık kokusu, günaha batmış ve hor görülen geçici maddi dünyada kol gezmiş olan yaygın fesat ve suçu açıklamaya yardım eder. Böylece, sayfalarının hemen her satırında burunların kesildiği, gözlerin oyulduğu Bizans tarihinde çok sık görülen sakat bırakma cezaları, Mesih’in suçlu gözleri oyup suçlu azaları kesme emrine bağlanarak meşrulaştırılıyordu.
En iyi ihtimalle, Ortodoks Hristiyanlık’ın dünyadan el çekişi mistikti. En çok okunan ve etkili müellifleri arasında, Hristiyan imanı ile Yeni Eflatunculuğu birleştirmeye çalışan Dionysios Areopagites vardı. Daha sonraki mistikler, Doğu teolojisinin uzun çorak safhaları içinde birer vaha sağladılar. Fakat en iyi halinde bile, bu Kilise’nin, bugün bir ruh arayan insanlara pek söyleyeceği bir şey yoktur. Çağdaş insanlar, Hind felsefe ve dininden çok şey öğrenebilirler; nitekim öğrenenler de olmuştur. Bizans’ın aziz ve ilahiyatçılarından medet umacak birini, bir meslekten âlim dışında tasavvur etmek zordur.
Buna karşılık sanatı, bambaşka bir meseledir. Sanat, bir cemiyetin kalitesine veya sıhhatine güvenilir bir ölçü değilse de, Bizans sanatının, hiç şüphesiz onların başlıca yaratıcı başarısı olduğu ve en yüksek seviyesinde, dinî imanlarının ve canlı ideallerinin görkemli bir beyanını teşkil ettiği inkâr edilemez. Bu bakımdan, kültürlerinin temel tezatlarını da yansıtır. Sanatı, başta gelen olarak öbür dünyaya dönük bir sanattı; tabii görünüşler dünyasını değil, “iç göz”e hitap eden aşkın âlemi resmediyordu; ama aynı zamanda, Konstantinopolis’ten yönetilen ve kitle propaganda vasıtası olarak kullanılan ultra-duyusal, bu dünyaya dönük bir sanattı; en pahalı, en göz kamaştırıcı malzemeye düşkünlüğünde, imparatorluk idealini temsil ediyordu. Bizans sanatının, Batılılara Yunan’dan çok Doğulu görünmesi, onu küçümsemek için bir sebep olamaz. Klasik sanat, Büyük Konstantin devrine gelindiğinde artık bütün imkânlarını tüketmişti. Yeni bir hamle zaruriydi ve bu hamle Doğu’dan geldi. Âlimler, menşeini hâlâ tartışmaktadırlar; bu menşei Ermenistan, Suriye, İran, Mezopotamya, Mısır ve hatta Türkistan’da ararlar; görünüşe göre bütün bu ülkeler bir şeyler katmıştır. Aynı zamanda klasik sanat, canlı bir tesir olarak kalmış, dönem dönem yeniden canlanmıştır. Hristiyanlık, büyük ilham kaynağı ve başlıca muhteva olmayı sürdürmüştür. Son kertede Bizans sanatı, Bizans medeniyetini karakterize eden kaynaşmanın parlak örneğidir.
Mimarlıkta Roma, hamamlar ve saraylar gibi sivil yapılar için model olmaya devam etti. Bizans’ın başlıca yeniliği, kilisesiydi. İlk Hristiyanlar, sütunlarla bölünmüş yan nefleri bulunan basit dikdörtgen bazilikayı benimsemişlerdi— klasik, fonksiyon bakımından sağlam bir yapı tipi, ama gelişme imkânları sınırlıydı. Yuvarlak yapılarda da denemeler yapmışlardı; Hadrianus’un Pantheonu klasik bir örnekti. Bizans mimarları, kare bir mekân üzerine pandantiflerle kubbe oturtma meselesini hallederek mimarlık tarihinde bir dönüm noktası yarattılar. En büyük zaferleri, Constantinopolis’teki Ayasofya Katedrali’ydi (yanlış veya yarım yamalak “Azize” Sophia diye tanınır); İmparator Justinianos tarafından M.S. 537’de tamamlanmıştır. Bu sözde çürümüş cemiyetin sergilediği dikkate değer mimari teşebbüsü, aynı zamanda aşağı yukarı aynı tarihlerde inşa edilmiş ve hâlâ ayakta duran başka kilise tipleri de vurgular. Ayasofya’nın geniş kubbesi, içte kare bir mekânı taçlandırır; buradaki sütun dizileri, erken bazilikanın tesirinden bir şeyler muhafaza eder. Aya İrini Kilisesi’nde iki kubbe, dikdörtgen bir bazilika üzerinde uç uca yerleştirilmiştir; Aziz Sergios ve Bakhos Kilisesi’nde ise (Küçük Ayasofya diye bilinir), kubbe bir sekizgenin üzerine oturur. Justinianos’un bir zamanlar meşhur olan Kutsal Havariler Katedrali (Türkler bu kiliseyi yıkıp yerine cami yapmışlardır), ortasında bir kubbe ve dört kolunun her birinde birer kubbe bulunan bir haç şeklindeydi. Bu kilise, başta Venedik’teki San Marco olmak üzere, pek çok yerde örnek alınmıştır.
Bütün bu binalar, tasarımlarının dengeli ve statik bakımdan yeterli oluşu bakımından klasik ruhu taşıyorlardı; Gotik payandalara ihtiyaç göstermiyorlardı. Hem klasik tapınaktan, hem de Gotik katedrallerden, dış cephelerinin nispeten süssüz ve az ihtişamlı oluşuyla ayrılıyorlardı. Bizanslıları asıl meşgul eden iç mekândı. Kubbe, gökleri sembolize ederek bu iç mekâna ihtişam katıyordu. Ayasofya’da bu ihtişam, porfir ve esmer damarlı yeşil taş (verd antique) sütunlarla, cilalı, türlü renk mermer levhalarla kaplı duvarlarla ve altın yaldızlı mozaik bolluğuyla daha da artırılmıştı— toplamda aşağı yukarı dört dönüm kadar. Kubbenin içinden süzülen gün ışığını yansıtacak şekilde ustalıkla yerleştirilen mozaik, Tanrı’nın evini adeta semavîleştiriyordu. Bu zengin süslenmiş, ışıl ışıl iç mekânlar, içinde icra edilen Ayin’in gizemine yaraşır biçimde yine esrarlıydı; fakat bu, karanlığın değil, ışığın esrarıydı. Prokopios, Ayasofya için, “İnsana, sadece dışarıdan güneş tarafından aydınlatılıyormuş gibi değil, içinden de bir parıltı fışkırıyormuş gibi gelir,” diye yazmıştı. David Rice, bütün Bizans sanatı gibi bu katedralin de, klasik Yunan sanatının sonlu mükemmelliğinden onu kesinlikle ayıran, belirsiz ve tam kavranamaz bir tarafı olduğunu ekler: “sonsuzu arar”— Hristiyan Tanrısı’nın sonsuzluğunu. Batılılar, bu arayışın, göğe doğru yükselen Gotik katedrallerle daha da veciz ifade edilmiş olduğunu düşünebilirler; ama Bizanslı mimarların Tanrı’larını ihtişamla yücelttikleri inkâr edilemez.
Sonraki Bizans mimarları, bu başyapıtı aşmaya yahut aynı ölçüde görkemli yapılar kurmaya hiç kalkışmadılar; fakat kubbenin kare mekân üstüne oturtulduğu temel tasarıya sadık kaldılar. Yüksek kasnaklara oturtulmuş daha yüksek kubbeler ve dış cephelerde süslü tuğla işçiliği gibi bazı değişiklerle yetindiler.
Robert Van Nice, Ayasofya’nın yapısını yakından incelemek için yıllar harcamış bir mütehassıs olarak, ilginç bir kayıt düşmüştür. Sanat tarihçileri, büyük merkezi kubbeye payanda oluşturduğu sanılan geniş yarım kubbeler karşısında daima hayranlıklarını dile getirmişler, ilim adamları da bu harikulade taşıyıcı sistemin kaynağı üzerinde tartışmışlardı. Meğer yarım kubbeler, görünüşe göre, hiçbir şeyi taşımıyormuş. Van Nice, kabuklarının yalnız bir iki tuğla kalınlığında olduğunu, merkezi kubbenin itmesini karşılayacak kadar kalın olmadıklarını keşfetti. Görünüşe bakılırsa maksat, esas itibariyle estetikti.
244
TARİHİN TEZGAHI
Küçük kiliseleri, dışarıdan bakışa hitap etmeleri ve zarafet ile hafiflikleri bakımından da daha klasik bir tesir bırakırlar. (Konstantinopolis’te bunun güzel bir örneği, Pammakaristos Meryem Ana Kilisesi’dir.) Bununla beraber, iç duvarları süsleyen duvar mozaiklerinde, tabiata ve insana dönük eğilim daha belirgindir. Heykel sanatı gerileyince— bu bölgenin üç boyutlu heykeli hiçbir zaman benimsememiş Doğu dünyasının bir kurbanı denebilir— Bizanslılar mozaik sanatına yöneldiler; bu da sanat tarihine onların en özgün katkısı oldu.
İkonoklastlar, Konstantinopolis’teki erken dönem mozaik resimlerini yok ettikleri için, Bizans üslûbunun gelişmesini kavramak için Ravenna’ya gitmek gerekir. Justinianos’un San Vitale Kilisesi’nin arkasındaki bir türbe, geç Roma devrinin, tamamen tezyinî, baskın renkleri mavi ve yeşil olan mozaikleriyle kaplıdır; kilisenin apsisinde ise, genç bir Apollon’u andıran, idealleştirilmiş klasik üslûpta bir İsa tasviri vardır. Ama yan duvarlarda, altın zemin üzerinde, Justinianos, İmparatoriçe Theodora ve maiyetleri yer alır: sert ve ciddi yüzlü, cepheden bakan figürlerdir; kadınlar, zengin Doğu kıyafetlerine bürünmüşlerdir. Bu mozaik ressamı, çizgiden ziyade renkle ilgilenmişti— ve bu cesur renk kullanımı, görünüşte durgun, son derece resmî bu sanata canlılık katacaktı. Daha sonraki sanatçılar, dünya görünüşlerine karşı belirgin kayıtsızlığın yanında, güçlü bir duygusal realizmi birleştirecekler; El Greco’nun sanatına ilham veren, uhrevî, uzamış, bazen çelimsiz figürler işleyeceklerdi; İsa, sakallı, çökük yanaklı, ciddi, haşmetli, tipik bir Sami çehresine bürünecekti. Mozaikler, apsis ve kubbe gibi kemerli yüzeylerden tam manasıyla faydalanmasını öğrenen sanatçıların, yansımış ışıkla sürekli değişen etkiler elde etmeleri sayesinde, renk içinde ışıldayan senfoniler halinde kalmayı sürdürdü; daha da ışıltılı hâle geldi.
Mozaiklerin başlıca amacı, sade müminleri irşat etmek olduğundan, yerleri ve üslûpları, tıpkı canlandırdıkları Ayin gibi, belirli kalıplara bağlanmıştı. Göksel kubbede İsa, Pantokrator; apsiste, genellikle mavi giysiler içinde Meryem Ana; pandantiflerde çoğu kez dört İncilci; alt duvarlar ve tonozlarda azizler, peygamberler, hâleli imparatorlar ve daha sonraları İsa’nın ve Meryem’in yeryüzündeki hayatlarından sahneler yer alırdı. Bütün sahnelerin fonu altındı. Bununla birlikte bu mukaddes propaganda, şemalaşmış bir kalıp hâline gelmedi. İmparatorluk merkezi Konstantinopolis ya daği belirlese de, taşradaki yerel ekoller, kendilerine has bazı farklı üslûplar geliştirdiler. Sıkı kalıplar içinde, çoğu adı sanı belli olmayan sanatçılar, bazen bir manzara tasvirinde izlenimci bir dokunuşla, bazen arka plandaki canlı bir figürle, bireysel bazı ayrıntılar katmayı başardılar. Ve İkonoklastların yenilgisini izleyen yüzyıllarda sanat, Hellenistik ve Sami unsurların ideal bir kaynaşmasına doğru ilerledi. Mozaikler, daha canlı, daha plastik, daha zarif ve ince oldu; hayranlık uyandırmak ve öğretmek kadar hoşnut etmek gayesine de yönelmişti. Meselâ Ayasofya’nın güney galerilerindeki Deesis panosunda, portreler o kadar ince gölgelendirilmiştir ki, kısa bir mesafeden resim gibi görünürler; ancak daha erken tarihli portrelerden daha az katı ve sert olsalar da, hâlâ idealleştirilmişlerdir ve daha yumuşak bir tür Hristiyan duygusuyla kuvvetle yüklüdürler. Batı dünyasında, bu kadar görkemli bir sanatı, yirminci yüzyıla gelinceye kadar bu denli görmezlikten gelmiş olmalarını anlamak güçtür.
Bizans, Batılıların yeni yeni takdir etmeye başladıkları dinî müzik de vücuda getirmiştir. Buna karşılık, yaratıcı kudreti, görsel sanatlarla neredeyse sona erer. Edebiyatı, bunun yanında pek acıklı bir manzara arz eder. İmparatorluk, kendi gururunu besleyecek kadar münevver yazar yetiştirmişti; fakat ne şiirde, ne nesirde, büyük bir yazar çıkaramadı. Hiçbir eseri, dünya edebiyatının ana nehrine karışmadı; pek azı tercüme edildi yahut âlimler dışında okundu. Keza Bizans, felsefe veya ilimde de kayda değer bir katkıda bulunmadı. Bu noktada, eski dünya ile yükselmekte olan Batı dünyasıyla karşılaştırıldığında daha belirgin hâle gelen, bu medeniyetin son derece sınırlı alanıyla yüz yüze geliyoruz. On yüzyıl boyunca, ne Homeros, Thales, Aiskhylos, Platon, Öklid veya Arşimet’e; ne Lucretius, Vergilius, Horatius, Cicero veya Marcus Aurelius’a; ne de Dante, Aquinas, Montaigne, Cervantes, Newton, Locke yahut adları sayılmayacak kadar çok başka simaya denk bir insan yetiştirebildi. Bu bakımdan söylenebilecek en hayırlı şey, Yunan klasikleriyle birlikte eski dünyanın teknik becerilerini hürmetle saklamış olması ve birkaç defa ilim uyanışları yaşamış bulunmasıdır.
İlk Hristiyanlar, genelde, retorik dışında pagan kültürüne karşı düşmandılar. Aziz Augustinus, klasiklere duyduğu suçluluk karışık sevgiyle boğuşmak zorunda kalmıştı. Bizans İmparatorluğu’nun ilk yüzyıllarında “Hellenizm” hâlâ bir ayıplama terimiydi; pagan putperestliğinin sembolü sayılıyordu. İmparator Justinianos, “kutsal olmayan Helenlerin deliliğine tutulmuş” kimselere herhangi bir ders vermeyi yasaklayan bir kanun çıkardı ve Atina’daki mektepleri kapatması, eskiçağın sonunu işaret eder sayılabilir. Fakat bu zamana gelindiğinde, kendilerine “Romalı” diyenler, Latince’yi kullanma kudretlerini yitiriyorlardı. Melez imparatorluğun resmî dili Yunanca haline geldikçe, Yunan edebiyatı ve ilmi, eğitimin tabii çekirdeği oldu. İkonoklastların yenilgisinin ardından gelen hümanist uyanış, klasiklere karşı olumlu bir heyecan yarattı. Daha sonraki hümanistler, “Hellenizm”i, Atina’nın şanına eş anlamlı, övünç verici bir kelime hâline getirdiler. Ve bütün bu zaman boyunca Bizanslılar, hiç değilse eğitim aşkı bakımından iyi Yunanlılar olduklarını gösterdiler. Cehalet, alay edilmekten haz duyulan başlıca konulardan biriydi; ilim, dünyada yükselmenin bir vasıtasıydı.
Bununla beraber, Bizanslıların gurur duymaya başladıkları bu paha biçilmez miras, onlar için, bütünüyle bakıldığında, tartışmalı bir değer arz eder. Canlı bir edebiyatın gelişmesi önünde, pozitif bir engel teşkil etti. Emek verip öğrendikleri klasik Yunanca, kültürlü sayılmak isteyenlerin kullanmak zorunda oldukları dil, konuşulan halk dili değildi; ne bir Dante, ne bir Chaucer çıkıp, yaşayan dillerini edebî bir dil hâline getirdi. En iyi ihtimalle, miraslarını hiçbir zaman, büyük Yunanlıları taklit etmenin tek yolunun, asla onları taklit etmemek olduğunu söyleyen sözü kavrayacak kadar anlamadılar; çünkü büyük Yunanlılar kimseyi taklit etmemişlerdi. Bizanslıların devraldıkları gelenek, İyonya ve Perikles devri Atina’sının değil, Hellenistik Çağ’ın akademik geleneğiydi. Bu gelenekle oynadıkları oyunların çoğu bahtsızdı; meselâ metinleri özetleme ve değiştirme merakları, yahut schedography diye adlandırdıkları, derinlemesine ama gelir getirmez bir gramer ilmini mükemmelleştirmeleri gibi. Bu miras, onları yeni düşünce maceralarına sevk etmedi. Çok az kimse, Yunan’ın özündeki serbest tenkit ruhundan bir şeyler kapabildi.
İmparatorluğun son demlerinde, ileride göreceğimiz gibi, sahici bir rönesansın kıpırdanmaları görülecektir. Şimdilik, imparatorluğun olgunluk devri hakkında son sözü kendi tarihçilerine bırakabiliriz. Tarihe duydukları ilgi, Yunan miraslarının bir parçasıydı. Prokopios’tan, ilk kadın tarihçi ve belki hâlâ en büyük olan Anna Komnene’ye kadar, seküler tarihçileri, en dikkate değer yazarları arasındadır. Hepsi, gerçeği söyledikleriyle övünürler; ve çoğu, farkında olduklarından bile fazlasını söylerler.
Bunların en büyüğü Prokopios, aynı zamanda en öldürücü tanıktır. İmparator Justinianos’un çağdaşı olarak, savaşlar hakkında, Herodotos ve Thukydides örneğine göre bilinçli bir biçimde kaleme alınmış nesnel bir devre hikâyesi yazmış, Binalar adlı eserinde ise bir methiye kaleme almıştır; ama bunun yanı sıra, Justinianos ile İmparatoriçe Theodora’yı, kelimenin tam mânasıyla “cisimleşmiş şeytanlar”, insan soyunu yok etmeye azmetmiş mahlûklar olarak tasvir ettiği olağanüstü hiddetli Gizli Tarih’i bırakmıştır. İçinde ne kadar vakıaya uygun bilgi bulunduğunu söylemek imkânsızdır. En açık ortaya koyduğu şey, bizzat Prokopios’un patolojik bir nefreti ve dolaylı olarak da, bazı kimselerin hâlâ düşünce hürriyetine dair hatıralar taşıdığı, fakat açıkça tenkit hakkından mahrum bırakıldığı bir çağda despotluğun çürüten tesiridir. Böylelikle Prokopios, kendilerine “ilahi ve dindar despotlarımız” diyen hükümdar çiftinin önünde usulünce secde etmiş, içindeki dertler körüklenip çaresiz bir öfkeye dönüşmüştü; Justinianos, çağının yegâne seçkin yazarı tarafından bu kitaba lâyık görülerek bu mezar kitabesini kazanmıştı. Prokopios, farkında olmadan, Bizans’ın da mezar kitabesini yazmış oldu. Başlıca şikâyeti, mimarî zevki dışında aşırı muhafazakâr olan Justinianos’un, radikal “yenilikler” yapmasıydı.
On birinci yüzyıldan çok daha insaflı bir tanık, bu yüzyılın tarihini anlatan Chronographia’nın müellifi Michael Psellos’tur. Psellos, yalnız bir âlim değil, aynı zamanda bir filozof, saraylı, politikacı, diplomat— tam manasıyla Bizanslı bir dünyalı idi. Bu sıfatla, canlı, zeki ve zarafetliydi; modern insanlara yakın bir ruh taşıyordu. Aynı zamanda, Bizans hayatının çekici bir demokratik niteliğini temsil eder. Aristokrat değildi; annesi, ona iyi bir tahsil sağlamak için fedakârlıklara katlanmıştı ve o da kendi kabiliyetiyle imparatorların müşaviri mevkiine kadar yükselmişti. İmparatorlardan birinin kendisini dinlerken tasvir edildiği bir sahne, hâlâ mevcuttur.
Psellos, Chronographia’daki gayesinin, bir methiyeci yahut dedikoducu değil, sıkı sıkıya hakikatperest bir tarihçi olmak olduğunu ısrarla belirtir. Fazla ısrarcı olmakla birlikte, genellikle meraklı ve tenkitçidir; en azından kendi devrine ve imparator hamilerinin bulunduğu kısımlara yaklaşıncaya kadar. “Yunan kültüründen büsbütün mahrum” diye nitelediği bir imparatora bile adaletle yaklaşabilmiştir— kendi sahipliğiyle hiç de mütevazı olmadığı bir kültür bu. Eski çağ tarihçilerinin çoğundan daha ince bir karakter sezgisine sahiptir; klasikleri de kapsayan antik edebiyat, gelişme, değişme veya temel çelişki kavramlarına pek yer vermezken, Psellos, insan davranışının alâkasızlık ve uyumsuzluklarını zaten tabii bir şey sayar. Kendi sıkıntılar çağı hakkında da bir nebze sezgi sahibidir. Malazgirt’te Selçukluların zaferinden kısa bir süre sonra yazdığı için, bu olayın ne kadar büyük bir dönüm noktası olduğunu fark etmesini bekleyemeyiz; fakat başlıca sıkıntının, sadece barbarların “bu vahşi ve beklenmedik akınları” olmadığını görmüştü. Asıl sebep, iç bozulmaydı.
Bununla birlikte Psellos, farkına vardığından çok daha açık biçimde, Bizans Devleti’nin temel tezadlarını sergiler. İmparatorların kudretlerini Tanrı’dan aldıklarını birkaç defa kaydettikten sonra, “gerçekte, kuşkusuz, kudretleri üç unsura dayanır: halk, Senato ve ordu,” diye yazar. Bu Senato’yu, “itaatkâr imparatorlar tarafından yükseltilmiş çarşı pazar serserileri güruhu” diye tasvir eder. Bir halk ihtilalini, şehrin kendiliğinden zalim bir gaspçıya karşı ayaklanışını ve İmparatoriçe Theodora’yı tahta oturtuşunu canlı ve sempatiyle anlattıktan sonra, ironik sonucu gayet sakin kaydeder: Theodora, idare için pek elverişli biri değildi. Kız kardeşi İmparatoriçe Zoe de öyleydi: tahta çıktığında artık yaşlı bir bakireydi, üç koca eskitecekti ve Psellos onu “devlet işlerinden büsbütün bihaber” diye niteler. (Ayasofya’yı süsleyen bir mozaikte ebedîleştirilmiştir.) Psellos, Zoe’nin türlü tuhaflıklarını zevkle anlatır, fakat aynı derecede tuhaf başka bir noktaya değinmez: Böyle büyük bir imparatorluğun, sırf soy tesadüfleriyle başa gelen kişilerce yönetilmekle yetinmesi. Bir başka “ilahi” imparatorun, Romalıları topluca, oracıkta gözlerini oydurarak cezalandırdığını ve sonra da “yaptıklarından dehşetli şekilde kederlendiğini” disiplinsizce, ama sakin bir ifadeyle kaydeder.
Psellos, farkında olmadan, Bizans dindarlığının tezadlarını da sergiler. Yunan felsefesine bağlı, yasaklanmış astroloji konusundan itirafla büyülenmiş olduğu halde, Hristiyan teolojisinin düşüncesinin tabanı ve tacı olduğunu, açık bir samimiyetle beyan eder; onu astroloji inancından vazgeçiren, “hiçbir ilmî sebep değil, ilahî bir zorlayıcı kuvvet”tir. İmparatoriçe Zoe’nin, ufak bir İsa heykelciği yaptırmış olmasından etkilendiği bellidir; heykelcik, renk değiştirerek sorulara cevap verir ve kehanette bulunurdu. Psellos, tarihin ilahî takdir tarafından idare edildiğini bilmekte ve ardından onu insanî sebep ve sonuçlarla açıklamaya koyulmaktadır. Özellikle de, Bizans’ın öte dünya kaygısını gözler önüne serer. En yakın dostları manastıra çekilmiş, anlatısındaki şahısların çoğu hayatlarını orada tamamlamış, kendisi de, bir imparatorun (Zoe’nin son kocasının) kararsızlığı yüzünden bir kere saçını kazıtıp rahip olmuştur. Sayfa sayfa, hayatın boşluğu konusunda derin Bizans kanaatini yansıtır. Bundan daha açık olan tek şey, Psellos’un dünyevî ihtirası ve bu hayatın bütün nimetlerine duyduğu aşırı arzudur. Yine sayfa sayfa, Bizanslıların gözünde hayatın neden bu kadar boş göründüğünün en belirgin sebebi olan, daimi “Hristiyanca olmayan” davranışları sergiler. İmparatorların veya adamlarının ettikleri ağır yeminleri, bunu izleyen yemin bozma hâllerini defalarca görürüz; bu, görünüşte onları sonsuz lanete mahkûm edecektir— tabii ikonlarının kudreti ve sayısız manastırların elverişliliği olmasa.
Psellos, bu yüzyılda Ortodoks Kilisesi’nin Roma ile tarihî kopuşunu hiç zikretmediğine göre, bunun kayda değer bir vaka olduğunu düşünmediği varsayılabilir. Bu içe kapalılık içinde, Bizans kültürünün sınırlarını da ele verir. Gerçek ilim ve kültür davasına hararetle bağlı olduğu tartışmasızdır ve okurlarının da aynı bağlılığı paylaştığını varsaymış görünür; sayfaları, yalnızca “şair” diye andığı Homeros’tan alıntılarla doludur. Ama şiirin, Michael Psellos için ne ifade ettiğini merak etmek mümkündür. Edebiyatın, iki dalı olduğunu yazar— hitabet ve felsefe. Eski çağın büyük hatip ve filozofları karşısında tevazu gösterirken, “pek çok kişi beni bunun için kınıyor ve felsefî bir söylevi retoriğin zarif sanatlarıyla süslememden hoşlanmıyor” demesine rağmen, bu iki dalı kendisinin birleştirebildiği hususunda pek memnundur. Tekniği, sık sık alıntıyı sırf alıntı olsun diye yaptığı, “şair”in “hazır yiyeceğe ellerini uzatması” gibi sözler savurduğu zaman, zarif olmaktan çok yapmacık görünebilir. “Küçük bilgeliğimi, yaşayan bir kaynaktan değil,” diye iftiharla ilan eder— bunda övünmektedir; çünkü kaynakları açıp temizlemiş, derinliklerini yoklamıştır; gerçi hüzünle ekler: “Zamanımızda hiçbir şehir, hatta Yeni Roma bile, artık edebî başarıyla övünmemektedir.” Ve eserinin son bölümü, kendi en parlak pedagojik başarısını övüp göklere çıkaran bölüm, her bakımdan en kötüsüdür. Burada Psellos, VII. Michael’i, “tanrısallığı o kadar yüksek bir insan tabiatı” diye göklere çıkarır ki, “daha önce tanıdığımız herkesin çok üstüne çıktığını” ileri sürer. Psellos, hocası ve yakın dostu olarak, onu bir filozof kral olarak yetiştirmiştir. Oysa diğer tarihçilerin ittifak ettiği üzere, bu imparator, Bizans hükümdarlarının en zayıf ve en değersizleri arasındaydı. 1078’de tahttan çekilmeye zorlandıktan sonra, Michael Psellos’un adı bir daha duyulmaz. Chronographia birden kesilir; asla tamamlanmamıştır.
Tamamlansaydı bile Psellos, büyük tarihçiler arasına giremezdi. Büyük bir konu kadar, böyle bir konuyu işleme kudretinden de mahrumdu. Bir tarihçinin tarafsız ve “metodik” olması gerektiği üzerinde durmadan ısrar ederken, kendisini sürekli ortaya atar, sapmalar yapar, geri döner, tekrarlar; açık bir yönlendirici gaye yahut tutarlı bir bakış açısından yoksundur; kitabını bir arada tutan tek bağ, kronoloji ipliğidir. Keskin gözlemci ve çoğu kez canlı bir anlatıcı olmakla birlikte, ne derin, ne de hâkimdir. Bir ilim adamı olarak sahip olduğu imkânların hiçbirine sahip olmayan Herodotos’la yan yana konduğunda, eksiklikleri daha da belirginleşir; Herodotos’u, eserinde yalnız bir kere, o da küçümseyici bir tonda anmıştır. Psellos, çok daha kapalı bir ufka sahiptir; Doğu’da ve Batı’da başka kavimlere duyduğu merak son derece sınırlıdır; eserinden, kendi zamanında, edebî başarıyla gerçekten övünen Bağdat gibi büyük bir şehrin varlığını, yahut birkaç yıl sonra Bizans’a yeni dertler açacak Haçlılar’ı gönderecek, büyüyen bir güç olarak Avrupa’yı sezmek mümkün değildir. Herodotos kadar eleştirel değildir; ondan daha az güvenilirdir. Bütün inceliğine rağmen, kendisini retoriğiyle, ansiklopedik bilgisiyle, gerçek dindarlığıyla, “parlak şöhretiyle”, imparatorlara vazgeçilmez nasihatler vermesiyle durmaksızın öne çıkarırken, daha saf görünür. Bizans’taki bozuk hâlin nihai sebebinin, “ne söylersem sözlerim, derslerimi alışkanlıkla inkâr eden gevezeler” olduğunu ima eder.
Psellos’un hemen her sayfada ortaya koyduğu şahsiyet, pek çekici değildir. Birkaç yakın dostuna sadık olmakla birlikte, genelde pek de hayırhah, hesapçı ve samimiyetsiz görünür; bizatihi rol oynadığı hadiseler hakkında anlattıklarına bütünüyle güvenmek zordur. Geniş ve derin mânada adalete pek alâka göstermez. Samimi imanı, insan kardeşlerine karşı pek az Hristiyan hissiyatıyle birlikte gider. Aynı şekilde Prokopios, Anna Komnene ve kendilerini ortaya koyan diğer Bizanslı yazarlar da, tipik olarak, az çok sevimsiz bir benlik sergilerler. Hemen hepsi soğuk yahut öfkeli bir havadadır; pek azında sıcak, gönül alıcı bir kişilik sezilir. Bizans azizlerinin bile çoğu sevimli değildir; hayatlarının büyük kısmını geçirdikleri mağaralarda ve sütun tepelerinde kalmaları münasip bir yaşantıydı. Bizanslıları daha iyi tanıdığımızda bile, pek azını kendilerinin gösterdiği türden bir şefkati onlara yöneltmek için epeyce çaba sarf etmek gerekir. Onların cesur başarılarında hayranlık verici çok şey, minnet duyulacak çok nimet vardır. Ama onları sevmek, hatta pek fazla hoşlanmak bile zordur.
- POLİSİN ÖLÜMÜ
Konstantinopolis! Uzun süre Avrupalılar için sihirli bir kelimeydi. Yüzlerce yıl boyunca gerçekten de dünyanın en büyük şehriydi. Roma Karanlık Çağlar’a girerken, İskenderiye ile Antakya Arapların eline düşerken, ilk rakipleri çekilip gitmişti. İnişleri çıkışları olduysa da, gelişen ticareti onun yeniden toparlanmasına imkân verdi; Çin, Hind, İran, Arabistan, Mısır, Rusya, İspanya’dan zenginlik üzerine zenginlik akıyordu. Dokuzuncu yüzyılda, 1204’te Dördüncü Haçlı Seferi’ne düşene kadar sürecek bir Altın Çağ’a girdi.
Bu Sefer’in kronikçisi Villehardouin, şehri en çok bilinen tasviriyle anlatır; büyük sur ve burçlarının ardından yükselen haşmetli saraylar ve kiliselerle. Ondan yüzyıllar önce “Fu Lin”in harikalarından söz eden bir Çinli seyyah, sadece altın, billur, fildişi ve nadir kerestelerle süslü imparatorluk binalarını değil, şehrin yazın serinletilmesi için fıskiyeler çalıştıran su gücüyle işleyen makineler gibi mekanik harikaları, saatleri çanlara vurdurarak bildiren altından insan şeklini de kaydetmişti. İmparatorluk sarayında, başka diyarlardan gelen elçiler, kükreyen altın aslanlar ve ötüşen altın kuşlar karşısında hayrete düşerlerdi. Altın her yerdeydi— ve inanılmaz sayıdaki kilise ve manastırın içlerinde hiç olmadığı kadar göz kamaştırıcıydı. Bütün iskeleleri ve çarşıları, atölyeleri, Hipodrom’unun hareketli hayatı, kirli mahallelerinin sefil yaşayışı, sarayların lüks hayatına rağmen Konstantinopolis, üçlü surlarla çevrili, Bizans İmparatorluğu’nun “kutsal gemisi” olmayı sürdürüyordu. Kudüs, Roma, Paris ve New York, tek bir bünyede birleşmiş gibiydi.
Eyaletler ise tabiatıyla, millî hayat üzerindeki bu hâkimiyetten zarar gördüler. Konstantinopolis’in şöhretinin başlıca kaybı, polisti. Eski şehirler, Doğu’da Roma İmparatorluğu’nun ayakta kalmasına yardım edecek kadar canlılıklarını muhafaza etmiş, özellikle dinî ihtilaflarda uzun süre belli bir bağımsızlık ruhu göstermişlerdi. Mesela Efes’teki “Haydutlar Konsili”nde, Konstantinopolis Patriği, bir başka piskoposun karnına attığı tekmeler yüzünden üç gün sonra ölecek kadar ağır tekmelenmişti. Efes’te Aziz Yuhanna gününde kurulan yıllık bir panayır da, şehirlerin ticarette hâlâ atılgan olduklarını gösteriyordu. Bazıları, eski uzmanlıklarıyla yine anılıyordu; Sardes halılarıyla, Laodikeia keten bezleriyle; bir de kutsal emanet ticaretiyle açılan yeni bir pazar vardı. Ama Greko-Romen dünyanın zengin şehir hayatı, artık solup giden bir hatıradan ibaretti. Şehirler, oğullarına iyi bir tahsil sağlayamaz, en kabiliyetli olanlara yeterli imkân sunamaz olmuştu. Konstantinopolis, yetenek ve ihtiras için bir Mekke hâline gelmişti.
İmparator Justinianos’un saltanatı, dönüm noktasını teşkil etti. Asya Küçük (Anadolu), imparatorluk geleneğine uygun şekilde, imparatorluğun dört bir bucağında yürüttüğü imar teşebbüslerinden faydalandı; bu teşebbüsler öyle bir ölçekte yürütüldü ki, Justinianos’u belki de tarihin en büyük “bina yapan” hükümdarı saymak gerekir. Efes, büyük Aziz Yuhanna Kilisesi’ni kazandı. Tarsus, Cydnus Nehri’nin şehir dışına açılan yeni bir yatağa alınmasıyla tekrarlanan yıkıcı taşkın korkusundan kurtuldu. Troia karşısındaki Tenedos adasının nakliyat işi, dev bir zahire ambarının eklenmesiyle gelişti. İznik (Nikaia), saray ve hamamlarının tamirini gördü, yeni manastırlarla donatıldı. Bir zelzeleyle yıkılan Antakya, baştan aşağı yeniden planlanıp inşa edildi. Her yerde, şehirler, dinî, ticarî ve eğlenceye yönelik yeni yapılarla faydalandılar; şehirler arasındaki irtibat, yollarla köprülerin inşası veya tamiriyle daha da iyileşti. Yüzeyde bakıldığında, Asya Küçük, eski ihtişamına yeniden kavuşuyor gibiydi.
Fakat şehirler, bu nimetlerin bedelini, hem dolaylı hem dolaysız, fazlasıyla ödediler. Çağdaş bir şahit, Justinianos’un vergi tahsildarlarının, düşman akıncılarından daha çok korkulduklarını yazar— ve şehirler, onlara karşı çok daha çaresizdi. Bir anayasaları yoktu, imparatorluk hükümeti karşısında hiçbir gerçek hakka sahip değillerdi. Justinianos, kanunları yapma ve yorumlama yetkisinin yalnız imparatora ait olduğunu ilan etmişti. Belediye hürriyetleri Diocletianus ve Konstantinos zamanında büyük ölçüde ortadan kalkmakla birlikte, bu devreye kadar bir öz-yönetim geleneği kısmen yaşamıştı; şehir meclisleri hâlâ erzak tedarikini düzenliyor, oyun ve şenlikler tertip ediyor, imparatorluk idaresinin ufak tefek işlerini üstleniyorlardı. Justinianos’un merkezî bürokrasisi altında, yerel idare, şeklen bile olsa, ondan da kötü bir hâl aldı. Şehir meclisi üyeliği, imparatorluk kanunlarıyla zorla yüklenen ve bağımsız hareket imkânı tanımayan korkunç bir mesuliyetti. Roma İmparatorluğu devrinde en çok değer verilen hürriyet— yer değiştirme hürriyeti— fiilen temelli kaybolmuştu; başkente yiyecek sağlanması gerektiği için, resmî izin olmadıkça Konstantinopolis’e kaçış da mümkün değildi. Perikles’in ünlü Cenaze Nutku’nda övdüğü hürriyetler, artık tasavvur bile edilemezdi. Justinianos devriyle birlikte, polis’in ve “siyasî hayvan” olarak Yunan insanının tarihi sona ermiş sayılabilir.
Şüphesiz şehirlerde, bize intikal edenden daha çok hareket ve yerel gurur vardı; fakat mühim olan, bizim hemen hiç haberdar olmamamızdır. Bizans şehir hayatı hakkında bilinenler pek azdır. Yiten ihtişam, en belirgin biçimde Batı Asya Küçük’te, özellikle İyonya’da göze çarpar. İzmir (Smyrna), Konstantinopolis ile rekabetten zarar görse de, oldukça önemli bir liman olarak kaldı. Diğer bütün eski büyük şehirler— Efes, Miletos, Pergamon, Sardes— küçüldü, çöktü. Zaman zaman, Miletos’lu Aziz Nikiforos yahut bilgili bir ilahiyatçı olan Efesli Markos gibi meşhur bir evlâttan söz edildiğini duyarız. Yoksa, Bizans yıllıklarındaki yegâne bahisleri, Araplar tarafından veya daha sonra Selçuklular tarafından zabıtlarıdır. Sakinleri, Aziz Augustinus’un sözünden, polisin en büyük sapkınlık ve Atina’nın Ninova kadar arsız olduğuna dair hükmünden bir teselli çıkarabilirdi; ama bir zamanlar hür birer şehir oldukları günleri, canlı olarak hatırladıklarına pek ihtimal yoktur.
252 TARİHİN TEZGAHI
Asya Küçük, Arap akınlarıyla da değişikliğe uğradı. Kuzey kısmı, artık en müreffeh ve en önemli bölge hâline geldi; İznik (Nikaia), Konsillerle şeref kazanmış şehir olarak ve kuzeyden Doğu’ya giden ticaret yolunun iskelesi olan Trabzon (Trapezous) hâlâ kayda değer şehirler arasındaydı. Güneybatı ve batı sahilleri ise Arapların saldırılarına açık hâle geldi. Arapların kalıcı olarak elde tutmaya çalıştıkları Kilikya’da, Tarsus’ta yaptıkları gibi, şehirleri yeniden inşa ediyor veya tahkim ediyorlardı. Tutamadıkları bölgelerde, yağma ve yakıp yıkmakla yetiniyorlardı. Alexandria Troas ve Side gibi büyük limanlar, korsan akınlarından öylesine ağır zarar gördüler ki terk edildi. İç kesimlerde, bir zamanlar zengin olan diğer şehirler de aynı sebeple yavaş yavaş boşaldı. Hellenistik krallar ve onların ardından Romalılar, şehirleri, esas itibariyle ticaret için ve gözetimden çok rahatlığa bakarak kurmuş veya yeniden kurmuşlardı; şimdi sakinleri, daha sağlam mevkiler aramaya koyuldular. Laodikeia, bugünkü Denizli yöresindeki tepeye çekildi. Celaenae-Apameia, yakınındaki Choma adlı hisar şehre bırakıldı. Bir diğerine yerini bırakan Kolossai, büyülenmiş şehirlerin büyüsünün bozulmuş kaderini en iyi örnekleyen şehir olmuştur. Bir vakitler önemli bir Frigya şehri iken, civardaki Laodikeia zenginleşirken gerilemiş, Bizans İmparatorluğu devrinde dinî bir merkez olarak yeniden büyümüştü; Başmelek Mikail’e adanmış büyük kilisesi, gerçekleştirdiği mucizelerle meşhurdu. Zamanla şehir, öylesine unutuldu ki, Aziz Pavlus’un Koloseliler’e Mektubu, Kolos heykeli sebebiyle Rodoslular’a yazılmış sanıldı.
Yeni hisar-kentler, nihayet tarihte bütün diğerlerinin uğradığı akıbete uğradılarsa da, bazıları kalıcı bir önem kazandı ve Asya Küçük’ün tarihî manzarasına, üzüntü kadar ihtişam da kattı. En kalıcı olanlar, gururla taşıdığı krallık adından çok, İmparator Justinianos’un eserleriydi. Pers akınlarına karşı bir savunma olarak mükemmel bir yol ve hisar sistemi inşa ederken, Justinianopolis adını taşıyan bir dizi şehir kurdu; bunlar, bugün bu adla ortadan kalkmış olmakla birlikte, seçtiği güzergâhlar ve mevkiler, bugünkü Türkiye haritasında yaşamaktadır. Meselâ bu Justinianopolis’lerden biri, Ana Tanrıça Kybele’nin eski merkezi Pessinus’un yaklaşık on mil uzağındaydı; Pessinus görünüşten ve hafızadan kaybolurken, Sivrihisar şehri olarak yaşamayı sürdürmüştür. Mezopotamya sınırında Justinianos, Edessa (Urfa) şehrini yeniden inşa etti; burası sadece bir Bizans kilidi olmakla kalmadı, aynı zamanda büyük bir Hristiyan merkezi oldu; onuncu yüzyılda, aralarında dünyaca hayranlık uyandıran bir katedralin de bulunduğu üç yüz kadar kiliseye sahipti. Bir başka önem kazanan şehir, Konstantinopolis’ten Doğu’ya giden ana yol üzerinde bir menzil olan Dorylaion (Dorylaeum) idi; buradan nice Bizans ordusu, Haçlı ve Kudüs’e giden hacılar geçti. Bugün “Eskişehir” adını taşıyan bu “eski şehir”, İstanbul’dan Ankara ve Bağdat’a giden demiryolunun başlıca istasyonlarından biri olmakla birlikte, ne yazık ki az ilgi ve güzellik arz eden bir şehirdir. Bizans’ın belki de en çarpıcı işaret taşı, Afyonkarahisar’daki modern demiryolu kavşağında, geniş bir ovadan birdenbire yaklaşık bin fit yükselen kaya üzerindeki Akroinon veya Nikopolis kalesidir. Burada, 740 dolaylarında, Araplar kesin bir yenilgiye uğratılmış, meşhur kahramanları Seyyid Battal Gazi de burada ölmüştür.
Bizans devri, köylü zümresi üzerinde de, yalnız pagan tanrı ve tanrıçaların yerine Hristiyan aziz ve azizelerin ikamesi ve tanımlanması güç ırklarına biraz Slav kanı karışmasından ibaret olmayan bazı değişiklikler yaptı. Geç Roma İmparatorluğu’ndaki feodalleştirme hareketine rağmen bir kısım hür köylü ve köy cemaati yaşamış, Pers ve Arap akınlarının doğurduğu karışıklıklar yüzünden, ağaların kaçmasıyla sayıları epeyce artmıştı. Direnmenin yükünü köylüler taşıdılar; çoğu zaman tepelerde birer gerilla gibi çarpıştılar. Sağlam bir köylü tabakası, Bizans İmparatorluğu’nun yeniden canlanmasına çok şey katmış görünüyor. Daha önce haydutluğa yatkın, kaba saba dağ halkları da aynı şekilde katkıda bulundu. Yüzyıllar önce Kilikya Trakheia (Kilikya Aspera) gerisindeki dağlara çekilip korsanlığı meslek edinmiş olanlar, “İsaurialılar” diye anılır oldu ve adlarını, Konstantinopolis’in kurtarıcısı III. Leon’un hanedanına verdiler. Fakat düzen ve emniyet geri geldikten sonra, köylüler büyük ölçüde hürriyetlerini yitirdiler. Onuncu yüzyıla gelindiğinde, bir kısmı manastırlara, bir kısmı feodal bir aristokrasiye ait olan geniş malikâneler ortaya çıkmıştı. Köylüler, kötü zamanlarda rekabet edemedikleri veya vergilerini ödeyemedikleri için tarlalarını satmak zorunda kaldılar ve kiracı yahut fiilî serf hâline geldiler. Her zamanki gibi, haklarında pek az şey duyarız; ama şimdi vergi yükünün esas ağırlığını taşıdıklarını, kaderleri bakımından da Hitit devrinden beri, bütün efendileri devrinde olduğu gibi, esasta aynı hayatı kabul ettiklerini varsaymakta bir sakınca yoktur.
Bu arada Anadolu, tarihçilerinin ancak son zamanlarda izini sürmeye başladıkları, Bizans sanat ve mimarisine bazı katkılarda bulunmuştu. İmparatorluğun daha yüksek derecede medenileşmiş bölgeleri gibi, Konstantinopolis’in tesiri altında kalmamıştı; tıpkı eskiden hiçbir zaman Hellenizm’in derin tesiri altına girmemiş olması gibi. Esas tesir akışının, Konstantinopolis’e doğru oradan veya buradan gelerek, oradan da Yunanistan ve Balkanlara doğru yön değiştirdiği anlaşılıyor. Faaliyet işaretleri arasında, eski Anadolu hayvan motiflerinin yeniden belirişi ve “Bin bir Kilise” harabeleri vardır. En çarpıcı olanlar ise, Kayseri yöresindeki Kapadokya’nın tuhaf kaya kiliseleridir. Bunlar, Bizans’ın kalbine daima yakın olmuş Doğulu dindarlığın canlı bir tasavvurunu verir.
Bizans kronikçisi Leo Diakonos, Kapadokyalılar hakkında, “Bu ırk, zamanında Trogloditler diye anılırdı; zira oyuklara, yarıklara, labirentlere, adeta inlere ve pusu yerlerine tünel açarak yerleşirlerdi,” diye yazar. Rahipler ve keşişler, gerçekten de Kapadokya kayalıklarını birer labirent hâline getirmişlerdir. Bugünkü Ürgüp civarında, fantastik, hayal-üstücü bir manzara içine yerleşmişlerdi— vadi, üzerlerinde erozyonun bıraktığı külahlı tepeler taşıyan yüzlerce taş koniyle doludur. Vadinin etrafındaki kayalıklara ve daha uzun konilere, bir çocuğun çarpık hayal gücünün çizdiği apartmanlara benzeyen bu oluşumlara oyuklar açmışlardı. Yine kayadan şapeller oymuşlar, bazıları kilise denecek kadar büyük mekânlar çıkarmışlardı. Dokuzuncu ile on birinci yüzyıllar arasında bu şapel ve kiliseleri duvar resimleriyle süslediler; bölgenin ıssızlığı ve kuraklığı sayesinde çoğu, oldukça iyi durumda günümüze kadar geldi. Bu resimler, dalgın İsa tasvirleri, Eski Ahit figürleri, Konstantin ve Helena, Kutsal Kitap ve apokrif sahneler, ejderha öldüren Aziz Georgios ve benzeri menkıbeler sunar— hepsi, kaba fakat güçlü, çoğu zaman şiddetli bir realizmle. Görünüşe bakılırsa, bu resimler ne Hellen güzelliği, ne merasim ihtişamı, ne de teolojik irşat gayesiyle yapılmıştı; sadece keşişlerin iç hesaplaşmalarını dışa vurmak içindi. Üslûpları, Güney İtalya’ya ve Balkanlara kadar yayılmış görünmektedir.
Bu kutsal trogloditlerin kim oldukları, ne zaman gelip ne zaman gittikleri, nereye gittikleri kesin olarak bilinmiyor. Anlaşılan, üçüncü yüzyıl gibi erken bir tarihte Hristiyanlar bölgeye yerleşmiş, daha önce iskân edilmiş mağaraları büyütmüşlerdi. Zamanla, örnekleri rağbet görmüş olmalı ki, çevrede, birçoğu oldukça geniş, binlerce böyle “apartman” vardır. Yüzyıllar boyunca, Bizans medeniyetinin hem iyi, hem kötü taraflarından uzak kalarak, dış dünyadan tecrit içinde, katı bir ideali sürdürmüşlerdir. Nihai ortadan kayboluşları, Selçukluların bölgeyi zaptıyla bir şekilde bağlantılı olsa gerektir; gerçi Selçuklular, dinî takibata pek taraftar değillerdi.
Bu noktadan sonra, bizi imparatorluğun ana hikâyesine, Asya Küçük’ün büyük kısmının Selçuklulara kaybedilmesiyle sonuçlanan o ölümcül maceraya geri getiriyor. Nasıl Konstantinopolis imparatorluğun kalbi ve ruhu idiyse, Asya Küçük de her zaman onun belkemiği olmuştu. Doğu’dan gelen istilacılara karşı bir siper vazifesi görmüştü. Büyük hanedanları, önemli ölçüde erzak ve maddî kaynakları ve bilhassa meşhur ağır süvariler olmak üzere ordunun esas kitlesini sağlamıştı. Bu kayıptan sonra, Bizans ordusu asla eskisi gibi olamadı; imparatorlar, giderek daha çok yabancı ücretli askerlerin hizmetine muhtaç oldular. Konstantinopolis, Haçlılara karşı başlıca Anglo-Saksonlar tarafından savunulmuştur.
Bununla birlikte, uzun vadede polis’in ölümü daha mühim görünür. İmparatorluk gerilemeye koyulurken, Batı’da hür şehir ortaya çıkıyor, yeni bir gelişmeyi kamçılıyordu. Bizans’ın böyle bir kamçısı yoktu. Yalnız Konstantinopolis’i vardı; zengin bir kültür yaratmış, fakat imparatorluğu, yerel inisiyatifi daima boğan son derece muhafazakâr bir bürokrasi aracılığıyla idare etmişti. Kilise-Devlet düzeni, yeni idealler ilham etmekten, yeni bir sosyal hamle doğurmaktan âcizdi. Yükselen Batı ile tezat, on dördüncü yüzyılda, Zealotlar diye anılan ıslahatçıların öncülük ettiği embriyon hâlindeki bir halk ihtilaliyle daha da keskinleşti. Bu hareket, Asya Küçük’te değil, Balkan şehirlerinde patlak verdi. Zealotlar, zenginlerin servetini müsadere ettiler ve İtalyan şehirlerini örnek alır görünerek hür şehirler kurmaya teşebbüs ettiler. Selanik’te, iki yıl boyunca imparatorluk otoritesine karşı direndiler, yüksek bir dinî elçinin şehre girmesine izin vermediler. Sonunda ezildiler. İmparatorluk Bizans’ı, yeniden gençleşmeye artık çok uzaktı.
- BİZANS’IN SON GÜNLERİ
Malazgirt felaketinden sonraki uzun gerileme, yine de Batılı tarihçilerin eskiden çizdikleri basit bir çürüme tablosu değildir. Daima baskı altındaki Bizanslılar, cesaret ve canlılık göstermeyi sürdürmüşler, hatta kültür sahasında şaşırtıcı bir yaratıcılık sergilemişlerdir. Son devirlerinde en iyi taraflarını da, en kötü taraflarını da ortaya koymuşlardır. Fakat siyasî dram, çoğu zaman iç karartıcıdır. Bu dram, feodal aristokrasi tarafından çaresizlik içinde başa getirilen ve hayatı kızı Anna Komnene tarafından kaleme alınan İmparator Aleksios Komnenos’un (1081-1118) saltanatıyla örneklenebilir.
Aleksios, hiç şüphesiz, Anna’nın eserinin önsözünde, ölüler ve gelecek nesle karşı vazife diye anlattığı o yüce görev duygusundan bir şeyler taşımaktaydı. Yalnız Selçuklulara karşı değil, batıda Normanlara, kuzeyden gelen barbarlara karşı da mevzisini korumakla kalmayıp başarıyla ilerlemişti. Ne var ki bu başarıyı, esasen siyasî kurnazlıkla ve ağır bir bedel karşılığında elde etti. Para ve insan kıtlığından dolayı, Venedik’in yardımını, Konstantinopolis ticaretine zarar veren imtiyazlar vererek sağladı; öyle vergiler koydu ki, Selçuklu idaresi hafif görünmeye başladı; Büyük Konstantin zamanından beri değerini korumuş olan imparatorluk para birimiyle oynamaya girişti. Bütün bu çabalar, hem daha hayranlık uyandırıcı, hem de daha iç karartıcıdır; çünkü hiçbir zaman kumandanlarının, sarayının ve hattâ ailesinin sadakatine güvenemiyordu. Anna, babasına tapmaktaydı; ama onun dışında insan tabiatına hiç itimadı yoktu ve Bizans geleneğinin niçin inanmak veya ümit etmek için az sebep verdiğini açıkça gösterir. Babasıyla, kimsenin sözünü olduğu gibi kabul etmediği ve hiçbir şeyi görünen yüzüyle almadığı için iftihar eder. Anna için hikmet, başlıca kurnazlıktır; aldatma, sıradan zekâdan ibarettir. Tarihi, soyluluğun yüklediği vazifelere dair fikirlerle doludur; ama bu vazifeler arasında şeref veya basit dürüstlük yoktur. Adet hâline gelmiş riyakârlık, onun Bizans kibri ve bütün diğer kavimlere duyduğu istihza ile birlikte, daha da ağır hissedilir.
Bu istihza, en çok, hem din kardeşi saydığı, hem de Haçlılar diye andığı Batılı Hristiyanlara yönelmiştir. İlk defa 1096’da Konstantinopolis’e gelen Haçlılar, imparatorlar için yeni bir sıkıntı kaynağı oldular. Birçoğu, Bizans’ın artık kapasitesini kaybettiği bir haçlılık ateşiyle doluydu; Anna, bunu ancak safdillik olarak kavrayabildi. Önderlerinin, Konstantinopolis üzerinde de siyasî emelleri vardı; sapkın saydıkları Yunanlılardan doğan tabii bir hoşnutsuzlukla birleşiyordu bu; Yunanlıların Batılılara karşı duydukları derin hoşnutsuzluk, bu duyguyu içtenlikle karşılıyordu. Aleksios, bu müşkül istilacıları ustalıkla idare etti; Selçuklulardan bazı toprakları geri almak için yararlandı, sonra da onları Kutsal Ülke’ye yollarına devam etmeye yönlendirdi. Fakat onların Müslümanlara karşı kazandıkları başarı, Bizans’ı zayıflattı. Antakya ve Urfa (Edessa) gibi eskiden Bizans’a ait şehirlerde müstakil krallıklar kurdular; ardından Selçuklularla ittifaklara giriştiler. Doğu ticaretinin önemli bir kısmı, artık doğrudan Suriye’den İtalyan gemileriyle Batı’ya gitmekteydi; Konstantinopolis gümrüklerinden geçmiyordu. Ticaretteki bu düşüş, imparatorluk para biriminin değer kaybını hızlandırdı.
Malazgirt’ten bir yüzyıl sonra, Antiokheia-i Pisidya civarında, Manuel Komnenos, Anadolu’yu Selçuklulardan geri almak için büyük bir muharebe verdi ve en az o kadar kesin bir yenilgiye uğradı. Bu arada, İkinci Haçlı Seferi gelip geçmiş, gittiği her yerde yağma yapmış, hiçbir hayırlı netice vermemişti; tam bir fiyasko oldu. Bunu takip eden nesil, Komnenosların sonuncusunu, I. Andronikos’u gördü; o, Bizans hükümdarını tipik kılan bütün vasıfların bileşimiydi: yiğit, enerjik, kurnaz, ince zevkli, vicdansız, mutlakiyetçi ve zalim. Kısa saltanatının (1183-1185) başlıca olayı, Konstantinopolis’teki İtalyan tüccarların katledilmesiydi. Doğu ve Batı Hıristiyan âlemleri arasındaki hava, Normanların Selanik’i zaptı sırasında yaptıkları benzer Rum katliamıyla hiç düzelmedi. Korkan bir imparator, Üçüncü Haçlı Seferi ile barış yapmayı başardı, onları Çanakkale’den karşıya geçirdi ve Barbaros Friedrich, Kilikya sınırındaki Göksu Nehri’nde (Kalykadnos) kazara boğulup seferin gücü tükenince içi rahatladı. Ama bu sefer de Dördüncü Haçlı Seferi geldi.
Papa III. Innocentius’un duasını almış olmakla birlikte, bu seferin önderlerini asıl harekete geçiren şey Venedik açgözlülüğüydü. Seferlerine, Avrupa’daki Hıristiyan Zara şehrini yakıp yıkarak başladılar, Konstantinopolis gibi Hıristiyan bir şehri işgal ederek bitirdiler. Üç gün boyunca ordularına yağma ve katliam izni verdiler. Villehardouin haykırır: “Dünya yaratıldığından beri hiçbir şehirde bu kadar ganimet elde edilmemişti!” Ganimetin büyük kısmı, bilhassa muazzam kutsal emanet koleksiyonu, Avrupa’ya taşındı. (Bunun içinde, Soissons ve Amiens’e gönderilen en az iki Yahya başı da vardı.) Dokuz yüzyıl boyunca biriktirilmiş paha biçilmez sanat hazinelerinin çoğu, Haçlılar tarafından yakılıp yıkılırken, parçalanırken ya da eritilip paraya çevrilirken basbayağı yok edildi. Gotlar ve Hunlar, böylesine onarılamaz bir zarar vermemişlerdi. Hıristiyanlık âlemi bakımından uzun vadeli sonuçlar daha da yıkıcı oldu. 1204’ten 1261’e kadar Konstantinopolis’i idare eden Latinler, kendilerinden daha medeni olan tebaalarından bir şeyler öğrenmeye veya onları Roma Kilisesi’ne ısındırmaya yetecek kadar usta değillerdi. Şehir de, Bizans İmparatorluğu da, bu darbeden bir daha kendine gelemedi. Hıristiyan âlemini birleştirmek için, yahut Doğu Hıristiyanlığını Türklerden korumak için mevcut olabilecek her türlü ihtimal, Dördüncü Haçlı Seferi ile kesin olarak ortadan kalktı.
Hemen ardından Bizanslılar, bir kere daha şaşırtıcı yaşama güçlerini gösterdiler. Haçlıların bütün imparatorluğu ele geçirmesini önleyerek, Epir, Trabzon ve İznik’te üç yerel “imparatorluk” kurdular. İznik imparatorları, Yunanistan’ın büyük kısmını geri aldılar ve sonunda Konstantinopolis’i de yeniden zaptettiler; bunların sonuncusu olan Mihail Paleologos, 1258’de, imparatorluğu hemen hemen iki yüzyıl idare edecek son Bizans hanedanını kurdu. Fakat bu, iyice küçülmüş bir imparatorluktu; büyük ölçüde harap olmuş, nüfusu seyrelmiş bir şehirden idare ediliyordu. Mihail’in, başkenti yeniden imar etmeye, hatta Büyük Saray’ı eski hâline getirmeye yetecek vasıtası yoktu. Şehri geri alırken Cenevizlilerin yardımına dayanmış, bunun karşılığında onlara ticari imtiyazlar, Haliç’in karşı yakasındaki Galata kasabasının mülkiyeti de dâhil olmak üzere, sağlamıştı; derken onlar, Konstantinopolis’in elinde kalan ticaretin büyük kısmını da ele geçirdiler, Galata serpilip gelişirken şehir daha da fakirleşti. Sakinleri, eğer kalmışsa, artık bir kabuğa dönmüş şehirlerinin hâlâ gelenleri hayrete düşürmesinden olsa olsa buruk bir gurur duymuşlardır. Müslüman seyyah İbn Battuta, “harikulade ve nadir manzaralar” diye andığı şeylerin, özellikle de “hesaba gelmez çokluktaki” muhteşem kilise ve manastırların üzerinde durur. Daha sonraki seyyahlar, imparatorun sürdürdüğü eski merasimlerin ihtişamını belirtmekle birlikte, halkın fakirliği ve perişanlığı üzerinde daha çok dururlar.
Bu arada, mahkûm bir imparatorluk daha başka kayıplara uğramıştı. Mihail Paleologos, Moğol istilasını takip eden Selçuk İmparatorluğu çöküşüyle bir nefes almıştı ama, halefleri kısa sürede Osmanlı Türkleriyle karşı karşıya geldiler; bunlar, İznik’i daha 1329’da aldılar. Timur, Anadolu’da Türkleri yenerek bir başka nefes aldırdıysa da, onlar kısa zamanda toparlandılar ve imparatorluktan yeni yeni parçalar koparmayı sürdürdüler. Sonunda imparatorluk, yalnız surlarının himayesinde, Konstantinopolis çevresinde büzülüp kalmıştı. Bir zamanlar nüfusu bir milyonu aşan şehirde, şimdi yüz binden az insan yaşıyordu.
Son demlerindeki Bizans imparatorları, çaresizlik içinde Roma ile barış aradılar, kafirlere karşı askerî yardım umdular; ama bu daha da hazin bir hikâyedir. Roma ile Ortodoks Kilisesi arasında, pek çok “birlik” antlaşması imzalandı, hiçbir fayda vermedi. Rum ruhanîlerin çoğu ve halk, Roma’ya karşı her türlü tâbiiyete şiddetle karşı çıkarken, öte yandan bir papa, V. Clemens, Konstantinopolis’e karşı bir Haçlı Seferi’ne katılanların, Kutsal Topraklar’a giden Haçlıların kazandıklarıyla aynı afları elde edeceklerini ilan etti. Nihai Birlik Senedi, 1439’da Floransa Konsili’nde imzalandı. Türklere karşı bir sefer ordusu uğruna, Bizans imparatoru, kilise heyetinin çoğunluğunu, filioque maddesini kıl payı değişikliğe uğratan yeni bir ifade tarzı üzerinde uzlaşmaya ve Roma’nın evrensel üstünlüğünü tanımaya zorladı. Türklere karşı vaat edilen Haçlı Seferi yerine, imparatorun eline yalnız bir Roma kardinali geçti; bu kardinal, Konstantinopolis’in Türklerin eline geçmesinden sadece beş ay önce, Ayasofya’da bu birliği büyük bir törenle ilan ederek halkı çileden çıkardı. Bir Rum ileri geleni, Doğu Hıristiyanlığının duygularına ölümsüz bir ifade kazandırdı: “Şehirde Latin tacı görmektense Türk sarığını görmek daha iyidir!” Bu, Kutsal Ortodoks Kilisesi için gerçekten daha iyi oldu; kilise bu birliği reddetti, serbestliğini korudu ve Türk idaresi altında nüfuzunu artırdı. İslam’ın kutsal olmayan davası açısından da daha iyi oldu.
Ne var ki, bu mücadelede Kilise, dikkate değer bir fikrî canlılık da ortaya koymuştu. Enerji, yine kendi bünyesinde, “Hesihazm” diye bilinen, mistik bir sükûnet ve içe kapanma cereyanı dolayısıyla patlak veren tartışmada da kendini gösterdi; bu cereyan, Bizans’ın en güzel dinî metinlerinden bazılarını ortaya koydu. Ve eğer bu sükûnetçilik can çekişen bir imparatorluğun belirtisi idiyse, yaratıcı güç, onun katı kalıplarının altında yatan hayat kudretinin son ve en dikkat çekici delili sayılabilir. Bu delil, Bizans’ın son günlerine hem ihtişam, hem de hüzün katan o rönesanstan ibarettir.
Mihail Psellos devrini belirleyen klasik canlanma ve onun ardınca Komnenoslar çağında süren hareket, Dördüncü Haçlı Seferi’nin Konstantinopolis’i düşürmesiyle kolayca sona erebilirdi. Kütüphaneler yakılmış, kıymetli yazmalar yok edilmiş, bilginler dağılmış ve yoksullaşmış, öğrenim sistemi külliyen bozgun yemişti. Buna rağmen şimdi, İznik sarayında, Bizans ilminin en parlak devri başladı. İznik, “ikinci bir Atina” diye anılır oldu. Konstantinopolis’in geri alınmasıyla kültürel faaliyet daha da yoğunlaştı, daha belirgin biçimde hümanist bir mahiyet kazandı. İmparatorlar ve vezirleri bile, klasikler içinde yoğrulmuştu. Tipik bir sima, devlet adamı olmasının yanı sıra şiir, felsefe, tarih, astronomi ve başka sahalarda eserler kaleme alan hümanist Theodoros Metokhites’ti; o, Kariye Kilisesi’ni tamir ettirmiş, bugünkü meşhur mozaiklerle süsletmişti; saray darbesiyle evini ve servetini kaybettikten sonra, kalan ömrünü bu kilisede geçirdi. Şehir fakirleşip daha harap bir hâl aldıkça, mektepleri, İtalya’dan bile talebeler çekiyordu. En son safhada, Bizans iki en önemli yazarını, Patrik Gennadios ile filozof Plethon şahıslarında verdi.
Bütün bu faaliyet, Anna Komnene’nin “Attik” üslûbundaki safiyane gururunun da gösterdiği gibi, bir bakıma hazin bir taraf taşır. Üslûp bakımından sun’î, muhteva bakımından akademik, Bizans hayatının gerçeklerinden uzak bir karakterdeydi. Eski ihtişamları diriltmek yahut şerefsiz bir bugünü perdelemek için gösterilen beyhude bir gayreti temsil ediyordu. Ama bütün olarak ele alındığında, on asır boyunca Konstantinopolis’in muhafaza ettiği bir hayat tarzının, bir kültür mirasının kahramanca müdafaasıydı. Derin bir hürmetten doğmuştu ve baştan başa nafile de değildi— bu mirası, biraz daha zenginleşmiş bir biçimde devretti. Ve bu son parıltının içinde, gerçek Yunan ruhunun da bir parıltısı, imparatorluk yaşasaydı Avrupa’dakine benzer bir rönesansı tutuşturabilecek bir kıvılcım bulunuyordu. Bizans filozoflarının sonuncusu Plethon, en orijinal olana en çok yaklaşan kişiydi. O, çağdaşı hiçbir Avrupalının göze alamadığı kadar cesur bir serbest fikirliydi; Hıristiyanlığı düşünce için bir tehlike sayıyor, daha fazla aydınlanmayla birlikte ortadan kalkacağını ümit ediyordu. Bu yüzden son kitabı Ortodoks Kilisesi tarafından yasaklanmış olsa da, serbestçe ders vermesine müsaade edilmişti ve Patrik Gennadios, böylesine parlak bir eseri mahkûm etmek zorunda kalmaktan dolayı üzgündü. Gennadios’un kendisi, Bizans azizlerinden pek çoğundan daha cazip bir insandır. “Hiçbir zaman kendime ‘Helen’im’ demem,” diye yazar, “çünkü Helenlerin inandığı gibi inanmıyorum.” Kendini Hıristiyan ve Bizanslı diye adlandırmayı tercih eder. Yine de bu sözleri, büyük bir mirasın bilincinde olduğunu gösterir ve kendisinde epeyce “Helen” tarafı bulunduğuna şüphe yoktur.
Bu son yüzyılların sanatı ise daha kolay erişilebilir ve daha açık seçik hümanisttir. Yoksullaşmış imparatorluk, artık pahalı malzemeleri nadiren karşılayabildiği için, mozaik sanatının bu son safhasının başlıca örneği, İstanbul’daki Kariye Kilisesi’nde (Khora) yer alan, Meryem ile İsa’nın hayatlarının bütün safhalarını tasvir eden mozaik dizileridir. Bunlar, yalnız renk bakımından göz kamaştırıcı değil, aynı zamanda sıcak, samimî ve şefkat dolu, en hafif ve en parlak Bizans mozaikleridir. Hattâ bazı eleştirmenlere göre, yeterince ruhanî değillerdir; fazla “Helenleşmiş”, yahut fazla yumuşaktırlar. Onları bu kadar sıcak ve parlak kılan dindarlık, hayata ve tabii dünyaya duyulan sevinçten çok, bir hüzün duygusu telkin eder; Meryem’in burada sevgiyle anlatılan hayatı, Kutsal Kitap’ta hiçbir temeli bulunmadığı için, baştan sona menkıbe oluşuyla bu hüzün daha da ağır gelebilir. Yine de çoğu kimse, bunların muhteşem mozaikler olduğunda birleşecektir. Öyle ki, hiçbir suretle “dekadan” sayılamayacak bu eserler, ilk ortaya çıkarıldıklarında tazelikleriyle sanat tarihçilerini şaşırtmışlardır. Hattâ bazı bilginler, bunların mutlaka Giotto’nun bir talebesi tarafından yapılmış olması gerektiğini düşünmüşlerdir.
Kariye Kilisesi’nde son yıllarda meydana çıkarılan freskler de aynı intibaı uyandırdı. Mozaik yaptıramayacak hâle geldiklerinde Bizanslılar resme yönelmişler ve resimleri, artan natüralizmi ve hümanizmi, şahsiyete duyulan yeni ilgiyi, duyguların daha fazla vurgulanışını en açık şekilde yansıtmıştır. Bu gelişme, başlangıçta Batı tesirine bağlanmışsa da, aslında Bizans’ta daha önce başlamıştır. Böylece, bir başka ironiye gelmiş bulunuyoruz. Tarihçilerin ortaya attıkları ilk teorilerden biri, Avrupa Rönesansı’nın başlıca sebebinin, Bizans âlimlerinin Konstantinopolis’ten kaçışı olduğu yolundaydı. Bu teori lâyıkıyla çürütüldükten sonra, Bizans’a duyulan gerçek borç daha berrak görünür hâle geldi. Bilginleri— bilhassa Plethon— İtalya’da kayda değer bir heyecan ve coşku uyandırdılar; özellikle de Platonculuğu Avrupa düşüncesine kattılar. “Tesirleri” abartmak her zaman kolay ise de, Giotto’nun, en azından Bizans sanatının ondan borçlu olduğundan daha çok şeyi Bizans sanatına borçlu olduğunu kabul etmek gerekir. El Greco’da, Bizans geleneği gözden kaçmayacak kadar açıktır.
Bizans, bütün tarihi boyunca Batı Avrupa üzerinde medenîleştirici bir tesir olmuştur. Sanatı, en başından itibaren İtalya’da— Roma ve Ravenna’da, daha sonra Doğu ile Batı arasında başlıca aracılık görevini üstlenen Venedik’te, daha sonra da Norman Sicilya’sında— kök salmıştır. Karanlık Çağlar boyunca, Roma’nın okuryazarlığını ve yarı yarıya medenî bir seviyeyi muhafaza etmesine yardım etmiş; kutsal emanet arayan tüccarlar ve hacılar, Avrupa’nın geri kalanına da medeniyet diye bir şeyin mevcudiyetini hatırlatmıştır. İrlandalı ve Anglo-Sakson keşişleri eğitmiş, Anglo-Sakson sanatını derinden etkilemiştir. (Onun merasim üslûbu, bugün bile İngiliz taç giyme töreninde yaşamaktadır.) Şarlman’ın imparatorluk sarayına ve sanatına model olmuştur. Erken Romanesk mimari üslûbunu etkilemiştir. Batı’da medeniyetin şafağındaki rolünü, belki de en iyi, görünüşte önemsiz bir örnek gösterir: II. Otto, onuncu yüzyılda bir Bizans prensesiyle evlendiğinde, bu prenses, ipek giymek ve yıkanmak gibi “Hıristiyanlığa yakışmayacak” alışkanlıklarıyla Almanları şoke etmiş, tıpkı kuzeninin, Venedik’e çatal sokmasıyla bir azizi dehşete düşürmesi gibi. Avrupalılar, yıkanma alışkanlığını edinmekte ağır davrandılar; zira “takva devri” insanlar, şahsi temizliğe pek düşkün olmazlar; ama ipek giymeyi ve çatal kullanmayı çabuk öğrendiler.
Hepsinden önemlisi, bir kere daha söylemek gerekirse, Bizans’ın Batı’nın yeni medeniyetinin emniyet içinde büyüyüp gelişebileceği, sonra da kurtarıcısını hor göreceği bir siper olarak gördüğü hizmettir. Gururlu Bizanslılar, saygı görmeye esas haklarının bu olduğunu düşünmekten hoşlanmayacaklardı; ama biz, Konstantinopolis’in kâfirlere düşüşünün, tarihlerinin son perdesini, sempati duyarak bir kez daha gözden geçirmekle onlara borcumuzu ödemiş oluruz. Bu sahne, imparatorluğun bütün tarihine uygun düşen, elverişli derecede dramatik ve tuhaf bir sahnedir. Yedi hafta boyunca şehrin müdafileri, ümitsiz davası uğruna yiğitçe çarpışmışlardı. Sonraki tarihçiler imparatorluğun eski ihtişamı üzerinde durdukça, son İmparator Konstantinos Paleologos da halkını, Yunan ve Roma atalarının kahramanlıklarını hatırlatarak teşci ediyordu. Şehrin düşüşünden bir gün önce, vurguyu Bizans’a has dindarlık teşkil ediyordu. İmparator, Ayasofya’da, bilgin Patrik Gennadios’un idaresinde yapılan son Hıristiyan âyininde komünyon aldı. Arkasından kalabalıklar, “Rab, bize merhamet eyle!” ilahisini söyleyerek sokaklarda dinî alaylar hâlinde dolaştılar. Bilhassa, şehri mu’cizeleriyle defalarca kurtarmış olduğu söylenen, ikona kırıcılarla mücadele sırasında “icat edilmiş” bir şehit olan Azize Theodosia’ya ve onun azizler günü ertesi güne rastlayan reliklerine yalvardılar. İşte bu gün, 29 Mayıs 1453’te, Konstantinlerin sonuncusu, tıpkı eski bir Romalı gibi savaşmak ve ölmek üzere, bin yıllık şehir surlarına geri döndü.






























Geri bildirim: TEZGÂH 🧵⚙️💪🏻 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Konstantin’in Ölümcül Armağanı | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER