Tarihin Tezgâhı 9: Bursa’dan İstanbul’a: Osmanlı İmparatorluğu — Herbert J. Muller

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

🧵⚙️💪🏻 TEZGÂH 🧵⚙️💪🏻

DOKUZUNCU BÖLÜM

Bursa’dan İstanbul’a: Osmanlı İmparatorluğu

  1. OSMANLILARIN YÜKSELİŞİ

Bursa şehri, M.Ö. yaklaşık 200 yılında, Bitinya Kralı Prusias’ın adını taşıyan Prusa olarak, Yunan dünyasının en heybetli Olimpos dağlarından birinin eteklerinde kurulmuştu. Rivayete göre, şehir Roma’nın ezelî düşmanı Hannibal’ın tavsiyesiyle kurulmuştur; Hannibal, ömrü boyunca Roma ile savaşmış, son yıllarını Bitinya’da geçirmiş, askerî dehasını krallarının hizmetine sunmuş, sonunda amansız Romalılar tarafından ölüme sürülünce, onlara teslim olmamak için kendi hayatına son vermiştir. Eğer tarihte bir çeşit şiirî adalet varsa, bu hikâyenin doğru olması gerekir. Çünkü 1326 yılında Bursa, Bizanslılardan Othman yahut Osman adlı bir Türk kabile reisince alınmıştır. Şehir, nihayet hâlâ kendisine “Romalı” diyen bir imparatorluğu deviren ve ardından kendi çağının en kudretli devleti olan, Roma’ya yeniden dehşet salan Osmanlı İmparatorluğu’nu kuran Osmanlı Hanedanı’nın payitahtı olmuştur. Bu imparatorluğun uzun ve utanç verici çöküşü, Batılı müelliflerin peşin hükümleri ve “korkunç Türk” masalları, aslında hayret verici bir hikâyeyi gölgede bırakmıştır. Bu hikâye baştan sona ibretlik değildir ve hazin sonu daha başından içinde saklıdır; fakat aynı zamanda Hannibal’ın bizzat kendisine yakışacak derecede bir enerji, cesaret, disiplinli bir iman ve askerî deha gösterisini de ihtiva eder.

Osman’ın babası Ertuğrul, Orta Asya’dan sadece birkaç yüz ailelik bir kabileyi buraya getirmişti. Soyu, tarihte ender rastlanacak kadar uzun süre boyunca ardı ardına dinç ve kudretli hükümdarlar çıkarmıştı— hemen hemen iki yüz yıl süren bir silsile içinde— ve bu hükümdarlar zamanında küçük bir kabile, kendilerinden önceki Arapları hatırlatacak bir süratle büyük bir imparatorluk hâline gelmişti. Osman’ın kendisi, Selçuk İmparatorluğu’nun parçalanmasıyla ortaya çıkan on Anadolu beyliğinden birinin beyi oldu. Oğlu Orhan devrinde, 1357 yılında, Osmanlılar (veya Osmanlılar) Çanakkale Boğazı’nı aşıp, adına hiç de uygun düşmeyen “Domuz Kalesi” diye anılan bir Bizans kalesinde sancaklarını Avrupa toprağına diktiler ve iki yüzyıl boyunca geçici yenilgiler, fakat hiçbir büyük bozgun yaşamayacakları Avrupa seferlerine başladılar. Orhan’ın oğlu I. Murad, Bulgarları ve Sırpları ezerek Balkanlar’a ilerledi. Anadolu’da Osmanlılar, Selçuk beylerinin geri kalanını da hâkimiyeti altına alan kudretli I. Bayezid’in, daha da kudretli Timur tarafından Ankara yakınlarında yapılan bir meydan muharebesinde mağlup edilip esir alınması üzerine bir süre durakladılar; fakat bu felaketten pek çabuk toparlanarak yaşama kudretlerini ispat ettiler. Kısa bir iç savaş devresinden sonra I. Mehmed düzeni yeniden kurdu ve II. Murad bütün cephelerde yeniden taarruza geçti. Osmanlı rüyasını gerçekleştiren ve İstanbul’u alarak Doğu’nun yeniden dirilişini tamamlayan ise onun oğlu, Fatih diye anılan Muhammed (veya Mehmed) oldu.

Osmanlılar, aralarında Konya Beyliği’nin de bulunduğu Selçuk beylerine nazaran İstanbul’a daha yakın bulunmak bakımından bir üstünlüğe sahipti. Nüfusu azalmış Bizans İmparatorluğu’na komşu idiler; bu imparatorluk onları hem zenginleştirdi, hem de eğitti. Bununla beraber, onların zaferi sırf bu sayede değildir; kendi meziyetleriyle üstün geldiler. İslâm, onlara uğruna dövüşecekleri bir iman vererek, başlıca faziletlerini kuvvetlendirmişti. Enerjileri ve yiğitlikleri sayesinde, kendilerine Gazi, yani “Din uğrunda savaşanlar” adı verilen başıboş akıncıların hizmetini celbettiler. Her şeyden ziyade disipliniyle temayüz eden bir millet inşa ettiler. Harpte orduları, Avrupa’daki Hristiyan ordularının yanından eksik etmediği şarap tulumlarını ve fahişeleri beraberinde taşımazdı. Memlekette ise Türkler, altı yüzyıldan fazla hüküm süren, yani en uzun Yunan veya Roma hanedanının iki misli müddet devam eden Osmanlı Hanedanı’na sonuna kadar sadık kaldılar.

Üstelik onlar baştan beri sadece “korkunç” olmaktan ibaret de değildiler. İslâm’a olan hararetleri içinde, onun ırk ve din bakımından müsamaha geleneğini de muhafaza ettiler. Orhan Gazi, Osman’ın oğlu, bir Bizans prensesiyle evlendi. Bu “Rum kanı” ile beraber, Osmanlı gazi-sultanları da kültüre karşı bir zevk kazandılar. Bursa’da kısa zamanda kaba barbarlar olmadıklarını gösterdiler.

Eski çağda Bursa, yakınındaki İznik ve İzmit tarafından gölgede bırakılan, küçük bir iç şehir olarak kalmış, daha çok (bugün de olduğu gibi) kaplıcalarıyla tanınmıştı. Bu kaplıcalar, şehri meşhur hekim Asclepiades’in memleketi ve şifa tanrısı Asklepios’un bir ziyaretgâhı yapmıştı. Şehrin bir başka tanınmış hemşehrisi ise, oradan ayrılıp büyük şehirlerde nutuklar vermeye giden seyyah hatip ve filozof Dio Chrysostomos’tu. M.S. üçüncü yüzyılda, tıpkı İznik ve İzmit gibi Gotlar tarafından yağmalanmış, fakat onlar gibi yeniden canlanarak önemli bir Bizans şehri hâline gelememişti. Görünüşe bakılırsa, hiçbir büyük aziz kaplıcalarına mucizevî şifa kudreti bağışlamamıştı. Bursa, ancak İznik İmparatorluğu devrinde tarihî kaderine hazırlanmağa başlamıştı. İznik imparatorlarından biri onun surlarını yeniden inşa etti (kalıntıları hâlâ ayaktadır) ve şehir, Osman’ın kuşatmasına neredeyse on yıl dayanacak kadar kuvvetlendi.

Osmanlıların atası, verdiği zararı pek çabuk tamir etti. Bursa, oğlu Orhan’ın payitahtı olduğunda, seyyah İbn Battuta’yı “güzel çarşıları ve geniş caddeleri olan büyük bir şehir” olarak etkileyebilecek kadar mamur bir hâle gelmişti; İbn Battuta onu “Türkmen beylerinin en büyüğüne lâyık” buluyordu. (Bu, erken Osmanlılardan bahseden pek az çağdaş kaynaktan biridir.) Orhan’ın halefleri, şehri camiler ve türbelerle, ilk Osmanlı ziyaretgâhlarıyla güzelleştirip kutsallaştırdılar. Yalnızca I. Mehmed’in zarif türbesi ve “Yeşil Cami” bile, onların “kutsallıktan uzak” şöhretlerini yalanlamaya yeter. Toynbee’nin belirttiği gibi, bu camiyi inşa eden mimar, Floransa’da bütün Avrupa’yı hayrete düşüren Brunelleschi’nin çağdaşı kubbesi hakkında pek düşük bir kanaate sahip olurdu. Eğer sultanlar imparatorluk kurmakla ve daha geniş bir dünyaya açılmakla meşgul olmayıp yerlerinde kalsalardı, Bursa ikinci bir Konya olabilirdi. Fakat onlar, payitahtlarını Edirne’ye naklettiler.

İstanbul ise, Osmanlılara düşmesiyle, düşüşünden daha da fazla fayda gördü. Avrupa geleneğinde bu fethin, şehrin görkeminin sonu, gölgeler ülkesine bir geçiş olduğu kabul edilir. Gerçekte ise, Fatih şehre girdiğinde İstanbul harap bir durumdaydı; bakımsız binaları on binlerle ifade edilen seyrek bir nüfusu barındırıyordu. Şehir birkaç gün boyunca, çağın âdeti olan yağma ve ona eşlik eden vahşetlere sahne olduysa da, bu devrin rutin bir uygulamasıydı ve Fatih, askerlerinin Dördüncü Haçlı Seferi’nin açtığı tahribatı aşmasına fırsat vermeden bu yağmaya son verdi. Çağdaşı Rum tarihçi Kritovoulos’un anlattığına göre, Fatih bu kadar güzel bir şehrin harap hâline bakıp merhametle ağlamıştır. Ne olursa olsun, şehri yeniden güzel bir hâle getirmeye karar verdi. Derhal tamir ve iskân işine girişerek, Anadolu ve Yunanistan’ın dört bir yanından yeni ahali getirdi. Bunların ihtiyaçlarını karşılamak için yeni konaklar, çarşılar, hanlar, hamamlar, fakirler için imarethaneler, çeşmeler ve bahçeler yaptırdı. Kendisi için, eski Byzantion akropolisinin bulunduğu yerde bir saray inşa ettirdi; bir Rum mimara büyük bir cami yaptırmasını emretti. Kısa müddet içinde, İstanbul’u imparatorluğuna lâyık bir payitaht hâline getirmişti.

Peygamber Muhammed’e atfedilen bir hadiste “Kostantiniyye muhakkak fethedilecektir; onu fetheden kumandan ne güzel kumandan, onu fetheden asker ne güzel askerdir!” denildiği rivayet olunur. Fatih Sultan Mehmed’in “güzelliği” meselesi ise tartışmalıdır. Rumlar ve Batılılar, onu ekseriya zevk ve sefaya düşkün, zalim bir despot olarak tasvir etmişlerdir; Türkler ise onu münevver, müsamahakâr bir kurtarıcı olarak anarlar. Gerçek şudur ki, o her ikisinden de bir şeyler taşımaktadır. Rönesans devrinin birçok insanı gibi, o da hassas ve zarif olabildiği kadar, kayıtsız ve gaddar da olabiliyordu. Fakat, büyük bir önder olduğu hususu şüphe götürmez. Osmanlı sultanlarının yedincisi olan Fatih, onları imparatorluk kuran bir hanedan yapan vasıflara sahipti; ayrıca imparatorlukları için olağanüstü ümitler vadeden başka vasıflara da malik idi.

Her ne kadar yoksullaşmış idiyse de, İstanbul hâlâ zengin bir ganimet, fethi ise kayda değer bir başarıydı. Şehrin muazzam surları, önceki sultanların kuşatmalarına dayanmıştı. Şehri almaya karar verdiğinde henüz yirmi iki yaşında olan Fatih, kendisini cesur olduğu kadar tedbirli ve hayal gücü zengin bir asker olarak gösterdi. Önce, bugün Rumeli Hisarı adıyla bilinen yerde, Boğaziçi’nin en dar noktasında muazzam bir hisar yaptırarak, buraya boğazı kontrol edebilen taş gülle atan toplar yerleştirmek suretiyle, şehri Karadeniz’den gelen ikmal yollarından kesti. Şehir müdafileri, ilk hücumlarını geri püskürtünce, o da donanmasını karadan Haliç’e aşırarak, Haliç ağzını kapatan zincirin gerisine geçirdi ve onları şaşkına çevirdi. Nihai hücumda, teşkilâtını tamamladığı ve daha nice Hristiyan ordusunu yenecek olan seçkin ocak, yani “Yeniçeri”lere dayanıyordu. Zaferden sonra, ardı arkası kesilmeyen seferlerle yalnız topraklarını genişletmekle kalmadı, aynı zamanda deniz gücünün ehemmiyetini önceden görerek kuvvetli bir donanma kurdu. Çanakkale Boğazı kıyılarına, boğazdan geçecek bütün gemilerin ilk defa tarihte gerçekten engellenebilmesini sağlayan taş gülleli toplarla tahkim edilmiş kaleler yaptırdı. O tarihten sonra Türklerin Boğazlar üzerindeki hâkimiyeti— hem İstanbul Boğazı, hem Çanakkale Boğazı— bugüne kadar tarih içinde büyük bir amil olacaktı; çoğu zaman uğursuz neticelerle olsa da.

Fatih, devlet adamı olarak da en az asker olarak olduğu kadar hayal gücü geniş ve bir fatih için şaşırtıcı derecede hoşgörülüydü. İstanbul’u aldıktan sonra yaptığı ilk işlerden biri, kendi ülkesindeki bütün Ortodoks Hristiyanlar üzerinde Patrik Gennadios’u sivil otorite ile donatmak ve onlara din hürriyeti temin etmek oldu. Şehri ihya ederken onu daha da kozmopolit bir merkez hâline getirdi. Yalnız Türkleri değil, Yahudileri, Ermenileri ve bilhassa Rumları buraya yerleştirdi. Gerek yeni fethedilen Rum şehirlerinden, gerek isyanları bastırılanlardan, Foça’dan, Midilli ve Semadirek adalarından, Mora’dan durmadan yeni ahali getirerek İstanbul’a iskân etti. Bizans’ın mahvolmuş payitahtından kaçmış veya dağılmış sanatkârları, âlimleri, sanatçıları geri getirip onlar için evler yaptırdı. Kendisi de şair olan Fatih, İstanbul’u yalnız bir kale ve idare merkezi değil, aynı zamanda bir ilim ve kültür merkezi olarak diriltmek istiyordu. Selçukların Konya’da yaptıkları gibi, ilgi alanlarının genişliği ve katolikliği ile büyüleyici imkânlar ufku açıyordu.

Fatih, Hristiyanlığa yalnız katlanmakla kalmıyor, onu belki de benimsemeyi bile düşünüyordu. Kritovoulos’a göre, Gennadios’u evinde ziyaret ederek ona iltifat etmiş, onu Hristiyan imanı ve akidesi üzerinde serbestçe konuşmaya teşvik etmişti. İtalyan Rönesansı’na, Müslüman adetlerine aykırı biçimde bir hayranlık duymuş, Venedikli Bellini’ye kendi portresini yaptırarak İslâm dünyasındaki portre yasağını fiilen çiğnemişti. (Marcel Proust, roman kahramanı Bloch için bu portreden ilham almıştır.) Fatih bilhassa Yunan kültürüyle alakadar idi. Trabzonlu Giorgios Amiroutzes’i sarayına almıştı; Kritovoulos onu “fizik, dogmatik ilimler, matematik, hendese ve sayılar teorisi yanında Peripatetik ve Stoacı felsefelerde de mahir büyük bir filozof” diye tasvir eder. Fatih, Atina Akropolü’ne o kadar hayran kalmıştı ki, şehre muhtariyet tanıdı. Yakın zamanlarda bazı Türkler, Fatih’in milletini Rönesans’a ve Batı tarihinin ana mecrasına sevk etmiş olabileceği ihtimalini düşünerek hayale dalmışlardır.

Fakat bu da, yine, insanı uğraştıran bir “olabilirdi”den ibarettir. Kritovoulos, Fatih’in kendisinden önceki fatihler gibi Troya’yı ziyaret ettiğini nakleder. Fatih, kahramanların mezarları hakkında sorular sormuş, onların, hatıralarını ebedîleştiren Homeros gibi büyük bir şaire sahip olmak bakımından ne kadar bahtiyar olduklarını söylemiştir. Bununla beraber, “Tanrı, asırlar sonra Asyalılar’a karşı zamanın haksızlıklarını ve defalarca işledikleri zulümleri cezalandırma fırsatını bana saklamıştır; ben de işte o vakit ve daha sonraki onca defa, Yunanlıların üzerimizdeki haksızlıklarının intikamını almış bulunuyorum” anlamına gelen sözler eklemişti. “Biz Asyalılar!” Bu hikâye de, Herodotos’un Persler hakkında aktardığı ve onların Troyalıların intikamını almak istediklerini söyleyen rivayet gibi, belki uydurmadır; ama bu da, adeta, doğru olması gereken bir hikâyedir. Fatih, nihayetinde Asya geleneğine sadık kaldı. Sultanın ilk resmî icraatı, muhtemel bir taht kavgasını önlemek için kardeşinin öldürülmesini emretmek olmuştu. Bu eski Fars adetinde Fatih’i tecrübe bakımından Bayezid geçmişti; fakat Fatih, tahta çıkan sultanın bütün erkek kardeşlerini öldürmesini müsaade eden bir ferman çıkararak bu âdeti kanunlaştırdı. İstanbul’da, Aristoteles’i ve Stoacıları okurken, Bursa’daki cedlerinin nispeten sade yaşayışını terk edip Bizans imparatorlarının şarklı hayat usullerini daha büyük bir iştahla benimsedi. Kanunlarının pek çoğu, rütbe ve merasim işlerine dairdi. Bunlardan biri, Osmanlı geleneğini açıkça reddediyordu: “Hiç kimsenin, Zât-ı Şahane’mle birlikte yemek yemesi benim muradım değildir; ceddim vezirleriyle birlikte yemek yeme âdetinde idiler, fakat bu âdeti ortadan kaldırdım.” Ondan sonra gelenler devrinde merasim daha da şişkinleşti, elbiseler daha süslü, unvanlar daha tumturaklı oldu; Sultan, teb’ası için gitgide daha ulaşılmaz bir hâle geldi. Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihi, bir başka şark istibdadının tarihi olacaktı.

  1. MUHTEŞEM SÜLEYMAN: OSMANLI İHTİŞAMININ ZİRVE NOKTASI VE BEDELİ

1520’den 1566’ya kadar hüküm süren Sultan Süleyman, kendisini şu şekilde tanıtırdı:

Ben ki, Şark ve Garp’ın sultanlarının sultanı, Rumların, Acemlerin ve Arapların diyarlarının bahtiyar hâkimi, mahlûkatın kahramanı, arzın ve zamanın Neriman’ı, Akdeniz ve Karadeniz’in, mübarek Kâbe’nin, münevver Medine’nin ve mübarek Kudüs’ün padişahı ve sultanı, Mısır tahtının ve Yemen, Aden ve Sana eyaletinin, Bağdat ve Basra ve Lahsa ve Tizpon’un, Cezayir ve Azerbaycan diyarlarının, Kıpçak bölgesinin ve Tatar memleketlerinin, Kürdistan ve Luristan’ın ve bütün Rumeli, Anadolu ve Karaman’ın, Eflak ve Boğdan ve Macaristan’ın ve daha nice memleket ve ülkelerin hükümdarı, Sultan Selim Han oğlu Sultan Süleyman Han’ım.

Avrupa’da Babıâli olarak bilinen ve kendi kendisine “Devlet-i Aliyye” diyen Osmanlı hükümetinin bu şark usûlü tantanası, kudreti azaldıkça daha da kof bir hâl aldı. Daha sonraki bir padişah, alelâde bir fermanı bile “Her bulunduğu yere ulviyet bahşeden Alî ve yüce mühr-i hümâyun ve şöhreti cihanı tutmuş olan padişahî ve necib tuğra altında, alemlerin Fatihi ve Padişahı tarafından, Kadir-i Mutlak’ın inayeti ve Cenab-ı Hakk’ın hususi lütfu ile…” gibi ifadelerle çıkaracaktı. Her resmî evrak, hakikate veya manaya hiç aldırmadan, sürekli yüce, kerim, azametli sıfatlarıyla süslenirdi.

Fakat, Süleyman’ın kendisinde hiçbir kofluk yoktu. O, büyük hükümdarların çağında— İngiltere Kralı VIII. Henry, Fransa Kralı I. François, İspanya Kralı V. Charles’ın devrinde— yaşayan en kudretli hükümdar idi ve karakter ve kabiliyet bakımından en az bu hükümdarların herhangi biriyle boy ölçüşecek seviyedeydi. Hâkimiyeti altındaki ülkeler bakımından da, saydığı memleketlerin gerçek sahibiydi. Babası Yavuz Selim, Suriye, Filistin, Mısır ve Mekke’yi fethederek Osmanlı İmparatorluğu’nu büyük ölçüde genişletmişti. Süleyman buna Rodos’u, Macaristan’ı ve Kuzey Afrika’nın bir kısmını ekledi; kaptanıderyası Barbaros aracılığıyla Akdeniz’e hâkim oldu. 1529’da Viyana üzerine yürüdüğünde, Hristiyan âlemi için, İstanbul’un Araplara karşı koyduğu zamandan beri vuku bulmuş en ciddi tehlikeyi oluşturdu. Eğer şiddetli yağmurlar, ağdalı ağır toplarının büyük kısmını ön saflara çekmesini engellemeseydi, Avrupa’nın kalbini ele geçirip tarihin seyrini değiştirmesi işten bile değildi. Buna rağmen, Osmanlı kuvvetleri hakkında uyandırdığı dehşet, zayıf haleflerinin uzun zaman Avrupalı elçilerle tepeden konuşmalarına, onları istedikleri gibi aşağılamalarına imkân tanıdı. (Sözünü ettiğimiz o manasız fermanı yayınlayan padişah, bir Rus elçisini, kelimenin tam manasıyla tekmeletip huzurundan kovdurmuştu.) Yalnız savaşçı olmakla ünlü olan ve zalimliği yüzünden, “Yavuz” yahut “Korkunç” lakabını tam manasıyla hak etmiş bulunan babasının aksine, Süleyman sadece bir fatih değildi. Avrupa’da haklı olarak “Muhteşem” diye anılıyor, tebaası ise ona “Kanunî” diyordu. Osmanlı İmparatorluğu’nu dünyevî kudret bakımından zirveye çıkarırken, aynı zamanda onun ideal imkânlarını da en çok o gerçekleştirmiş görünmektedir.

Süleyman’ın çok sayıdaki seferleri, devrin hükümdarları için normal sayılan iktidar hırsından olduğu kadar, İslâm dindarlığından da doğuyordu. O, kendisine miras kalan “Müminlerin Emiri” sıfatını oldukça yüce bir şuurla taşıyordu. Bu şuur, fanatik değil, vakur olduğu için, münevver bir devlet adamlığını da mümkün kılıyordu. Süleyman, Fransa ile ittifak kurarak, Avrupa’yı hayli şaşkına çevirmiş ve ilk “kapitülasyonları” Fransızlara tanımıştı; böylece Fransız tüccarları Türk kanunundan değil, yalnız kendi kanunlarından sorumlu hale gelmişti. O sıralarda bu imtiyaz, “millî hâkimiyet”ten bir taviz sayılmıyor; aksine iyi niyetin cömert bir ifadesi ve aynı zamanda ticareti teşvik ederken kâfirlerin işlerini idare etme zahmetinden kurtulmanın akıllıca bir yolu olarak görülüyordu. (Zamanla diğer Avrupa devletleri de ilk şoklarını atlatarak benzer imtiyazlar için başvuracak, hatta Kraliçe Elizabeth, “o putperest İspanya Kralına karşı” bir sultandan yardım isteyecekti.) Yavuz Selim, bir defasında Sûfî saydığı bir topluluğun topyekûn katlini emretmiş, Hristiyanları zorla İslâm’a sokmayı da muhtemelen isterdi; fakat şeyhülislâmı buna mani oldu. Süleyman ise, Osmanlı İmparatorluğu’nun Hristiyan tebaası arasında on yedinci yüzyılın epey ilerilerine kadar sürekli yeni mühtediler kazandıran ve çağdaş Avrupa’daki köklü dinî tahammülsüzlükle şiddetli bir tezat teşkil eden bilge bir geniş görüşlülüğün timsali oldu. Bu bakımdan, Müminlerin Emiri’nin Protestanlığa bir katkıda bulunması da yerindedir; zira Süleyman’ın yeniden Viyana üzerine yürümesinden korkan Kutsal Roma İmparatoru V. Charles, dikkatini dağıtmamak için Luthercilerle bir sulh yapmayı uygun buldu.

Süleyman, Batı’da elde ettiği ganimetle sadece Avrupalı elçileri hayran bırakan görkemli bir saray hayatı sürdürmekle kalmadı; Fatih’ten sonra en büyük imar faaliyetini gösteren sultan da o oldu. Kudüs’ün eski şehrini hâlâ çepeçevre kuşatan surlar, onun kalıcı işlerinden yalnız biridir. İstanbul’da yaptırdığı Süleymaniye Camii, Osmanlıların kültüre en büyük katkısı olan mimarinin seçkin bir numunesidir. Yüzlerce türlü bina inşa eden fevkalâde deha sahibi mimar Sinan, Ayasofya’yı ince eleyip sık dokumuş, Bizans mimarisinden, özellikle kubbeden çok faydalanmıştı; fakat ne onun şahsiyetini, ne de kalem minare gibi en göze çarpan unsuru dışında, Osmanlı mimarisinin kendine mahsus hususiyetini inkâr etmek mümkündür. Süleymaniye, Ayasofya’dan çok farklıdır; bir bakıma daha geniş, daha heybetli, daha imparatorâne, ama aynı zamanda daha mütevazı ve edeplidir. İslâm ibadetine fevkalâde uygun, ihtişamını gösterişli süslerden değil, haşmetli sadeliğinden alan bir yapıdır; duvarlarında göz kamaştırıcı pek az şey vardır, fakat kulun Allah’a adadığı tefekkür ve secdesini dağıtacak hiçbir unsur yoktur.

Bugün Türkler bu fikre içerleseler de, Sinan büyük ihtimalle bir Ermeni idi. Süleyman’ın büyük deniz gazisi Barbaros ise bir Rum’dur. Sadrazamlarından biri Rum, bir başkası Slav’dı. Burada Osmanlıların geliştirdiği en şaşırtıcı müesseseye gelmiş bulunuyoruz. İmparatorluk, sayıları seksen bine kadar çıkan pek geniş bir “hane-i hümâyun”, yani büyük bir imparatorluk ailesi tarafından idare edilirdi; bu aile neredeyse tamamen Hristiyan doğumlu kölelerden meydana gelir, esasa dair bir kaide olarak, Türkler bu zümrenin dışına tutulurdu.

Bu hanedan ailesinin üyeleri, yaşları sekiz ile yirmi arasında değişen oğlan çocuklarıydı; bunların çoğu muhtemelen onlu yaşlarındaydı. Bir kısmı esir alınarak, satın alınarak yahut hediye edilerek elde edilir; çoğunluğu ise bu iş için gönderilen özel ekipler tarafından devşirilirdi. Vilayetlerden, yani taşradan devşirilirlerdi; müreffeh ve kurnaz şehir halkından değil; bedenen ve zihnen elverişli olup olmadıkları büyük bir titizlikle seçilirdi. İslâm’ı kabul etmeleri şart koşulur, ondan sonra da başta harp ve devlet idaresi olmak üzere, aynı titizlikle yetiştirilirlerdi. Bunların bir kısmı, seçkin ocak olan Yeniçeriliğe alınırdı. Diğerleri, devletin en yüksek makamları da dahil olmak üzere, idarî vazifeleri üstlenirdi. Hepsi liyakate göre, daha yüksek ulûfeyle ve bilhassa daha büyük itibarla mükâfatlandırılırdı. Hepsi, vazifelerinde kusur ettikleri takdirde cezaya uğramaya tâbiydi; rütbeleri yükseldikçe ceza da ağırlaşırdı; hele sadrazamlar, idamla cezalandırılmaya özellikle elverişli mevki sahipleriydi. Hepsi resmen, şahısları, malları ve hayatları üzerinde sınırsız tasarruf hakkına sahip olan sultanın “kulları”, yani köleleri olarak kalırlardı. Yeniçerilerin evlenmemeleri gerekiyordu (gerçi bu kaide sıkı sıkıya uygulanmazdı) ve servet biriktirebilen devlet ricalinin, bu serveti elinde tutacağına ve çocuklarına bırakabileceğine dair hiçbir güvencesi yoktu.

Bu müessesenin tam olarak ne zaman, nasıl ve niçin geliştirildiği kesinlikle bilinmemektedir. Tamamıyla Osmanlılara mahsus da değildi; Bağdat halifeleri, Türkler de dahil olmak üzere, devlet hizmetlerinde köle çalıştırmışlardı; Bizans’ın hadımları da bu fikri çağrıştırmış olabilir. Fakat Osmanlılar, özellikle kendi kavimlerini hariç tutmak bakımından, kendilerinden öncekilerden çok daha sistemli ve köklü davrandılar; maksatları da yeterince açıktı. Kısmen bu müessese “misyonerlik” gayesi güdüyordu; Hristiyanlardan iyi birer Müslüman çıkarmanın, şeytanın bizzat icat ettiğine inanılacak derecede etkili bir yoluydu bu. Esas maksat ise, sultana sadık, şahsî menfaatten uzak, verimli bir hizmet sağlamaktı. Osmanlıların bu fikri Platon’dan aldıklarını düşündürecek hiçbir delil yoksa da, kurdukları sistem, Platon’un “Devlet”inin tarih içindeki en yakın karşılığıydı; en çarpıcı benzerlik de “bekçilerin” yetiştirilmesinde ve daha sonra askerler ile idareciler diye iki zümreye ayrılmalarındaydı. Zira saray kulluğu, hiçbir ayıp sayılmazdı. Sefere çıkan sultanların Aristoteles’in “kimi insanlar doğuştan köledir” inancıyla bir ilgileri yoktu; modern ırk üstünlüğü hurafesine de yabaydılar. Kendileri de bir bakıma “kul” oğullarıydı; çünkü haremleri de esas itibarıyla Hristiyan kızlardan müteşekkildi. Kanûnî’den çok önce de, kendilerine hanedan mensubu eş bulma âdetini neredeyse tamamen bırakmışlar, zevcelerini çoğunlukla haremden seçer olmuşlardı.

Böyle olmakla birlikte, bu sistem modern bir Batılının tabiatına elbette aykırıdır. Bu “devşirmeler”, ailelerinden koparılıp alınmış kimselerdi; onların fikri sorulmazdı; kendilerinin ve ana babalarının çoğu zaman derin bir elem içinde oldukları tahmin edilebilir. “Muhafazakâr” kimseler, “insan tabiatı”nı böyle sistemli biçimde hiçe saymaktan ayrıca dehşete kapılacaklardır. Hâlbuki bu, uzun zaman boyunca başarılı olmuş dikkate değer bir tecrübe idi; sırf insanlık dışı da değildi. Öyle ki, devşirilenlerin pek çoğu, seçilmiş olmayı özel bir imtiyaz sayıyordu; Kanûnî, Ruslar, Acemler, Çingeneler ve bizzat Türkler gibi, içeri sızmaya çalışan istenmeyen unsurları uzak tutmak için sert tedbirler almak zorunda kaldı. Görünüşe göre devşirilenlerin çoğu, samimi Müslümanlar hâline geliyor, sultanın kulları olmakla iftihar ediyorlardı. Köylü oğullarını alıp onları kasten yalnız asker değil, aynı zamanda saraylı ve devlet adamı hâline getirmek fikrinde, geniş soluklu bir taraf vardı. Kanûnî devrinde Osmanlı sarayına elçi olarak gelen Busbecq, Hristiyan Avrupa’yı pek de hoşnut etmeyecek kıyaslamalar yapmaya sevk edilmişti.

Busbecq’in kaydettiğine göre, Türkler insan seçip yetiştirirken, Avrupalıların yalnız köpekleri, doğanları ve atları için gösterdikleri itinayı gösteriyor, parlak bir örnek gördüklerinde aynı derecede zevk duyuyorlardı. Süleyman’la bir kabulde bulunduğunda, yalnız padişahın ihtişamından değil, daha başka şeylerden de hayranlıkla etkilenmişti: “Bu büyük topluluk içinde, mevkiini yiğitlik ve liyakatten başka herhangi bir şeye borçlu olan tek bir kişi yoktu.” Busbecq, saray kullarının gururuna da şahitlik eder: “Sultandan en yüksek vazifeleri alanların çoğu, aslında çoban yahut sürü çobanı oğullarıdır; soylarından utanmak şöyle dursun, bununla adeta iftihar ederler ve mevki ve şereflerini, doğuştan gelen bir tesadüfe borçlu olmamayı, övünç vesilesi sayarlar; zira üstün hasletlerin ne fıtrî, ne de kalıtım yoluyla geçtiğine inanırlar; bunların babadan oğula intikal edemeyeceklerini, kısmen Tanrı vergisi, kısmen de iyi bir terbiye, büyük bir gayret ve yorulmak bilmeyen bir himmetin eseri olduklarını düşünürler.” Avrupa’da ise, “her şeyin ölçüsü soydur; doğuşun itibarı, devlet hizmetinde yükselmenin tek anahtarıdır.” Bugün buna, Osmanlı sisteminin, kabiliyetli fert için “serbest teşebbüs”ten daha çok fırsat sağladığını ekleyebiliriz. Liyakat için mükâfat daha çabuk ve daha emindi; teşvikler, kâr arzusundan daha kuvvetliydi.

Kanûnî, bu kul ailesinin sert bir babasıydı. Mazeret kabul etmez, pek az merhamet gösterirdi; sistem için tehlikeli gördüğü şahsî ihtiraslar sergilediği için, en yakın dostu olan sadrazam İbrahim’i idam ettirdi. Ama ekseriya adil ve cömertti. Ömrünün sonuna kadar kullarının sadakatini muhafaza etti. “Tarih, belki bu kadar büyük bir kul ailesi daha bilmiştir,” diye yazar Albert H. Lybyer, Kanûnî devrini incelerken, “fakat hiçbiri bu kadar kudretli ve haysiyetli, bu kadar iyi beslenmiş ve taltif edilmiş, bu kadar itaatkâr, bu kadar memnun bir kul zümresi olmamıştır.”

Ne var ki, her şey yine Kanûnî’ye bağlıydı— ve sultanın kendisi, dikkatle seçilip yetiştirilmiş değildi. Nihayet Osmanlı sistemi de “doğuşun tesadüfü”ne ve saray entrikalarının cilvesine dayanıyordu. Tahta çıkmanın o sert Osmanlı usulü, saray entrikalarını hiç de azaltmıyordu. Kanûnî, tek çocuk olduğu için ve Yavuz Selim sekiz yeğeniyle iki büyük oğlunu kökünden temizlediği için, kan dökülmeden ve güçlük çekmeden tahta geçmişti. Saltanatı sırasında ise, entrikalar onu en yetenekli iki oğlu Mustafa ve Bayezid’i öldürmeye mecbur etti. Ayrıca, suikasta karşı tedbir olarak yatak odasını her gün değiştirme ihtiyacını da duyuyordu. Ve Kanûnî’nin saltanatının sonu hiç de “muhteşem” değildi.

Kanûnî’nin kazandığı bir zaferden sonra Busbecq, “O ulu ihtiyarın kalbi,” diye yazar, “öylesine kendi içine kapanık, talihin en büyük değişmelerine bile o kadar alışkındı ki, o günün bütün tezahürat ve zafer alayı, ondan en ufak bir memnuniyet alameti koparamadı.” O gerçekten büyük bir insandı; fakat ömrünün sonunda, memnuniyet göstermek için de pek sebebi yoktu. En yakın dostunu ve oğullarını— bunlardan birini bizzat huzurunda boğdurarak— idam ettirmek zorunda kaldığı için, kendisini böyle bir kat’iyete alıştırmak zorunda kalmıştı. Eski hâline nazaran daha dindar, belki de daha batıl bir insan olmuş; alışageldiği ihtişamdan bir parça çekilmişti; fakat müminlerin emîri, hayatını taçlandırmak için arzu ettiği büyük bir zaferle mükâfatlandırılmadı. Malta’yı zaptetmek üzere giriştiği bütün kuvvetini seferber eden büyük sefer başarısızlıkla sonuçlandı. 1566’da, artık ata bile binemeyecek hâlde iken, tekrar sefere çıktı ve zafer kesinleşmeden önce öldü. Ulu ihtiyar, yerinde bir şekilde, ayakta öldü; fakat bu, pek küçük bir zaferdi ve Osmanlıların kazanacağı son zaferlerden biriydi. Onun ölümüyle beraber Osmanlı İmparatorluğu’nun gerilemesi başladı— yükselişi kadar hızlı, fakat ondan çok daha az hayret verici bir gerileme. Avrupa’yı tehdit eden başlıca tehlike, “Avrupa’nın Hasta Adamı” hâline geldi.

Bu hikâyeyi fasıl fasıl takip etmenin pek faydası yoktur. Osmanlı İmparatorluğu’nun bütün tarihi, kralları ve muharebeleri öne çıkaran eski tarz siyasî ve askerî tarihe gayet güzel uyar. Kanûnî’ye kadar gelen isimler ve tarihler genellikle şan ve şerefle dolu, ondan sonrakiler ise çoğu zaman yüz kızartıcıdır. Bir yüzyıl kadar sonra, Arnavut asıllı bir sadrazamlar ailesinin önderliğinde geçici bir canlanma oldu; o da, yine başarısızlıkla sonuçlanan bir Viyana kuşatmasıyla neticelendi. Ondan sonra imparatorluk tamamen müdafaaya çekildi. Bilhassa Ruslardan aldığı utanç verici mağlubiyetlerle durmadan küçüldü. Millî gurura ardı ardına indirilen darbeler, bazı sultanları, hakir gördükleri Batılı kâfirlerden bir şeyler öğrenmeye, önce askerî teknikler sahasında, hattâ siyasî ıslahata yaklaşacak derecede düşündürmeye sevk etti; “eşitlik” ve “hürriyet” gibi kelimeler, Devlet-i Aliyye’nin muhtevasız beyanlarında, yüce, kerim, azametli gibi sıfatların arasından boy göstermeye başladı. Ama imparatorluğu ayakta tutan esas şey, kendi gayreti değildi. Kısmen, Kanûnî’nin başarılarının Avrupa’da hâlâ Osmanlı askeri kudretini olduğundan fazla gösteren şöhretinden, yani mazisinden geçiniyordu. En başta ise, imparatorluk, Rusya’nın büyüyen kudretinden korkan ve Rusların İstanbul üzerindeki tasarılarına karşı çıkan Avrupa diplomatisi sayesinde ayakta kaldı.

Bu hikâyenin verdiği ders de eski tarz ve tanıdıktır; fakat biraz daha yakından bakmağa değer. Hikâye, balığın baştan koktuğunu söyleyen meşhur Türk atasözünü ispat eder. Fetih, Kanûnî’nin de, ondan önceki büyük sultanların da başlıca hedefiydi. Fetihler durduğunda, Osmanlı imparatorluk sisteminin temel zaafları kendini göstermeye başladı. Bugün artık, yaklaşan hastalığın hem belirtilerini, hem sebeplerini, “Muhteşem” Süleyman’ın saltanatında açıkça görebiliyoruz.

Koku, hemen harem entrikasından kaynaklandı. Kanûnî, harem ağalarıyla birlikte haremini sarayda toplamaya karar veren ilk sultan olarak, bu entrika için merkezî bir sahne hazırlamış oldu. En yetenekli oğullarını ortadan kaldırmak zorunda kalmasının sebeplerinden biri, maalesef en büyük oğlunun annesi olmayan gözdesi Hürrem’e duyduğu aşktı; anlaşılan Hürrem, kendi gözdesi olan oğlu Selim’in lehine, yeniçerilerle işbirliği yapmıştı. Kanûnî’nin maceralarını anlatan popüler romanların düşündürdüğünden daha fazla sebeple, Avrupa onun bu gözde kadına minnettarlık duyabilir; zira Kanûnî Sultan Süleyman’dan sonra, Hürrem’in gözdesi olan “Sarı Selim”— “Sarhoş Selim”— tahta çıktı. Onu, 112 çocuğuyla meşhur bir harem oyuncağı olan III. Murad takip etti. Bir sonraki yüzyılda, bu zevkler, değişiklik olsun diye bütün haremini boğdurtan bir sultanın bile çıkmasına yol açtı. Bu arada, sultanlar artık geleneksel olarak ordularının başında sefere çıkmaktan vazgeçmişlerdi. Zamanla, kardeşlerini öldürme âdetini de bıraktılar; ama onları bir tür mahpus gibi büyüttüler ve şehzadelerin listesinin yayımlanmasını bile yasakladılar. Böylece bir saray darbesi, halk tarafından hiç tanınmayan ve hiçbir pratik tecrübesi bulunmayan yaşlı bir inziva adamını tahta çıkarabilirdi.

Bu sırada, evinde oturan sultanların daha da fazla dayanmaya mecbur kaldıkları sistem, ölümcül biçimde bozulmuştu. Kanûnî’nin oğullarının idamında baskı yapan Yeniçeriler, gittikçe kuvvetleniyorlardı. Sadece evlenme hakkını elde etmekle kalmadılar; oğullarını da ocağa yazdırma imtiyazını aldılar— Kanûnî’nin saltanatının sonlarına doğru hoş görmeye başladığı bir uygulamaydı bu. Böylece, büyük bir titizlikle seçilmiş, sıkı disiplin altındaki yaklaşık 15.000 kişilik seçkin bir kuvvet, 50.000’i aşan sayıda, şımartılmış, azgın ve kanun tanımaz bir “praetorian muhafız” zümresine dönüştü. On yedinci yüzyılın başlarında, Osmanlı tarihinde ilk açık hükümdar öldürmesi olarak sayılan hadise ile II. Osman’ı katlettiler. (Yavuz Selim’in babasını zehirlediği yolunda söylentiler dolaşmıştı.) 1826 yılına kadar sultanları tahttan indirmeye, hattâ öldürmeye devam ettiler; nihayet bir sultan, onların kışlalarını topa tutup bütün ocağı havaya uçurmak basiretini gösterdi.

Doğrudan Kanûnî’ye bağlanabilecek bir başka bozulma da, devlet idaresindeki rüşvetin artmasıydı. O, doğuştan Müslüman olanları da yüksek makamlara kabul etmeye başladı; bu da tabiatıyla kayırmacılığı teşvik etti. Sadrazamlarından biri, rüşvet ve tahsili gayrimeşru kazancı âdeta mecburî kılan bir siyaset başlattı: Büyük servet imkânı sağlayan yüksek makamlardan vergi almaya başladı. Sultanın bizzat hizmet imtiyazını satması gibi, onun altında bulunan bütün görevliler de, sonra onların altındakiler de, daha aşağıdakilerden benzer şekilde bedel istemeye koyuldular. On yedinci yüzyılın ortalarına gelindiğinde, devlet hizmeti hür doğmuş Türklere de açıktı; nepotizm ve rüşvet, günlük işler hâline gelmişti. Osmanlı bürokrasisi, kâğıt karalayan memur sürüleriyle, o kadar inanılmayacak derecede verimsiz ve bozulmuştu ki, üç yüzyıl önce elçiler, hükümetin derhal çökeceğini öngörmeye başlamışlardı. Yirminci yüzyılın başında Sir Charles Eliot, imparatorluğun hâlâ ayakta oluşunu, ancak Babıâli’nin iktisat ilminin bütün kaidelerini— ücret teorilerini, arz ve talep kanunlarını ve daha başka her şeyi— külliyen hiçe saymasıyla açıklayabilirdi. Tebaası, kaosa doğmuş ve o şartlarda yetişmiş olduklarından, yaşamlarını sürdürebiliyorlardı; ancak tasarruf veya sürat gördüklerinde şaşırırlardı.

Osmanlıların devlet san’atına yaptıkları biricik büyük katkının da çökmesiyle, artık verecekleri yeni hiçbir şey kalmamıştı. Acizlikleri, imparatorluk sistemlerinin mantıkî neticesiydi. En hayranlık verici hâliyle bile, Kanûnî’nin bütün kul ailesi, sadakatle sultana hizmet etmek için çalışıyordu— halka değil. Hükûmetin birçok olağan fonksiyonundan, meselâ yolların yapımı ve bakımı, ziraat ve sanayinin teşviki, posta hizmetleri, umumî maarif yahut genel kamu refahından sorumlu değillerdi. Başlıca vazifeleri, harpler yapmak ve vergi toplamak idi. O devirde hiçbir Avrupa devleti halkın dertleriyle fazla ilgilenmese de, Osmanlı sultanı, kendi kavminin devlet işlerine katılmasına imkân tanımayan bir sistem dolayısıyla, halktan diğer hükümdarlardan daha fazla uzak düşmüştü. Kanûnî’nin, adalet ve ıslahat yolundaki gayretleri, işte bu uzaklıktan ötürü ciddi şekilde sınırlı kaldı; yalnız birkaç yüksek memurla görüşebiliyor, emirlerinin takip edilip edilmediğini denetleyemiyordu. Kanun koyucu olarak ne cesur bir yenilikçi, ne büyük bir kanun sistemcisi idi. İhtişamı da, millet için basit bir nimet sayılmazdı. İstanbul halkı, zaman zaman, sultanın oğullarının sünnet merasimi vesilesiyle tertip ettiği en muazzam olanı gibi, saltanat alayları ve eğlencelerle bu ihtişamı gözleriyle görebilirdi. Geri kalan halk ise, bununla gurur duymakla yetinebilirdi. Fakat neticede bütün masrafı onlar ödüyordu; çoğunluğu, Kanûnî’nin 80.000 kişilik kul ailesinin refahıyla tezat teşkil edecek derecede fukaralık içinde yaşıyordu.

Onun ihtişamı, yine eski hikâyeye çıkar. Fatih’in İstanbul’da yaptırdığı nispeten mütevazı saray, zamanla, şehrin geri kalanından duvarlarla ayrılmış, Turban Ağası, İbrikdar Ağa, Papağanların Başbakıcısı, Sorguç Muhafızı gibi memurluklarla dolu, göz kamaştırıcı bir saray-ı hümâyun hâline geldi. Sultânlar, daha önceki Bizans imparatorlarının bir kısım gülünç eşyalarını da saklamaktan geri kalmadılar; meselâ Vaftizci Yahya’nın eli ve kafatasının bir parçası gibi. Fakat asıl ihtisas sahaları, taht ve sarık üstünü altın ve mücevherle donatmaktı. Fatih’in sarığı, üzerinde tek, kocaman bir zümrüt taşı bulunan, heybetli bir sarıktı. Diğerlerinin çoğu ise, barbar bir zevki ele verecek derecede, adeta mücevher yangınıdır. Sıra sıra zümrütlerle bezenmiş altın bir taht, bu sultanlar için yerinde bir çerçeve idi; öyle bir ihtişamı simgeliyordu ki, tam aksine, sırf şaşaası yüzünden maksadını boşa çıkarıyordu; zira bu tekdüze altın, pekâlâ pirinç de olabilirdi; zümrütler, sonunda sadece yeşil cam gibi görünmeye başlıyordu. (Bu hazineler bugün millî müze olan sarayda görülebilir.) Milyonlarca insan, bir tek kişinin böylesine gülünç bir debdebe içinde yaşaması için sefalet içinde didinmek zorundaydı— üstelik o bir kişinin, Kanûnî’den sonra, ekseriya zaaf ve ahmaklıktan, kendi haremine bile hâkim olamamaktan başka vasfı yoktu ve milyonların hâliyle hemen hiç ilgilenmiyordu. Böylece, Avrupa’nın Hasta Adamı, altın ve mücevherlerle bezenmiş, hadımların cirit attığı bir sarayda günden güne çürüyordu.

Sarayda bulunan bir kütüphane, Kanûnî’nin ihtişamına başka bir kayıt daha düşmemizi gerektirir. Bu kütüphanede, Kanûnî’ye ve Fatih Sultan Mehmed’e ait kitaplar vardır; kapakları ince bir sanatla işlenmiş, tezhip ve hatları aynı derecede zarif kitaplar bunlar. Türklerin kitap sanatına hâkimiyetini ispat ederler. Aynı zamanda, ilk sultanların gerçekten kültürlü kimseler olduklarını da gösterirler; hatta Yavuz Selim bile âlimlerin sohbetinden zevk alır, üç dilde şiir yazardı. Fakat bu kütüphane— bugünkü hâfızına göre, Türkiye’deki ilk gerçek kütüphanedir— harem sahası içinde bulunuyordu. Âlimlerin serbestçe girip çıkabilecekleri, halkın hiç istifade edebileceği bir yer değildi. Sultanın taç ve mücevherleri gibi, bu da onların ihtişam ve imtiyazının bir başka işaretiydi; tebaanın uzaktan hayranlıkla bakıp duracağı, fakat birlikte kullanamayacağı ve istifade edemeyeceği bir ziynet. Edebiyat san’atının gelişmesine de yardımcı olmadı. İstanbul’da ilk matbaa, ancak on sekizinci yüzyılda, şehre yerleşmiş bir Macar dönmesi tarafından kuruldu.

Kanûnî devrinin kalıcı ihtişamı, Sinan’ın eseridir; buna, tezyinî san’atlarda ortaya konan pek çok zarif iş eşlik eder. Onun çağından bugüne gelen başka büyük isim yoktur— ne şair, ne filozof, ne âlim, ne tarihçi, ne ilâhiyatçı. Sarayında, tıpkı kendisinden önceki sultanların sarayında olduğu gibi, bu nitelikte insanlardan söz edilir; fakat bunlardan hiçbiri, kayda değer yaratıcı bir eser ortaya koymamıştır. İstanbul, ne Bağdat ve Kahire, ne de Konya kadar parlak bir kültür merkezi olabildi. Mimari ve tezyinî san’atlar dışında, Osmanlılar İslâm medeniyetine yeni bir şey katmadılar. Onu aldıkları şekliyle, büyük ölçüde skolastik bir kalıp içinde sadakatle muhafaza ettiler; fakat fiilen onu daralttılar ve küçülttüler. Harp meydanlarının dışında, itaatkâr, tefekkürden uzak, tenkide kapalı, hayal gücü zayıf bir kavim idiler. Mimaride bile, zengin ve canlı bir gelenek yaratmada yetersiz kaldılar. On sekizinci yüzyılda, camilerini boyatmak ve tamir ettirmek için İtalyan mimarlar getirmeye başladılar; bu iş, çoğu kez kötü bir zevkle yapıldı; ondan sonra da, pek az dikkate değer cami inşa ettiler.

Türk edebiyatı, Osmanlı kültürünün keskin sınırlamalarını en açık biçimde gözler önüne serer. Dili, hiçbir ortak yanı olmayan Arapça, Farsça ve Türkçeden mürekkep bir karışımdı; alfabesi, özellikle ünlü sesler bakımından zengin bir dile uygun olmak bakımından en elverişsiz yazı kabul edilebilecek, harekesiz Arap alfabesiydi; biçim ve muhtevası ise, Türklerin korkaklıkla itham ederek küçümsedikleri Farslardan alınmıştı. Neredeyse tamamen manzum eserlerden oluşan bu edebiyat, sun’îliğin zirvesiydi. Dört yüz yıl boyunca, yani on dördüncü yüzyıldan on dokuzuncu yüzyıla kadar ona hükmeden kaideler, tarihçisi E. J. W. Gibb’in işaret ettiği üzere, sanki spontane duyguya ve şahsiyete giden bütün yolları kasıtlı bir komployla kapamak için düşünülmüşe benziyordu. Kurbanlarından biri de millî halk edebiyatı idi. Resmî beyanlarında erkek erkeğe aşk temasının yaygınlığı dışında, Divan edebiyatı, Türk hayatının gerçekleriyle, tıpkı Babıâli’nin resmî beyanları gibi, hemen hiç ilgili değildi. Charles Eliot, “Bir Türk, Türkçe yazılmış bir metni anlamadığı zaman hiç şaşırmaz,” diye yazar; “sadece yazarı, seçme sözleri kullanma kudretinden ötürü takdir eder. Edebiyatı yahut yazıyı, hayatının tabiî bir parçası saymaz.”

Bu genellemeye göze çarpan bir istisna, on yedinci yüzyılın canlı seyyahı Evliya Efendi’dir; fakat o da sonunda bu hükmü pekiştirir. Zarafet ve mizah duygusunu bilgiyle birleştiren Evliya, Osmanlıların fethettikleri dünyaya merak duyan az sayıda insanından biriydi; bu yönüyle, Herodotos’un bir takipçisi sayılabilir. Neşredenleri, onun daima “mütemadiyen sadakatle” gördüğü ve duyduğu her şeyi naklettiğini vurgularlar. Ancak Evliya, Herodotos’tan çok daha az tenkitçidir; en abartılı hikâyeleri bile, tek yudumda yutabilecek kadar safdil olabiliyordu. Kitabı hatalarla doludur; Arap ve Türk tarihi hakkında bile pek güvenilir sayılmaz. Okunması zevkli, merak uyandırıcı bir eserdir; ama büyük bir eser olmaktan uzaktır. Bu arada, Avrupa’da aynı yüzyıl, Whitehead’in “deha çağı” idi: Kepler, Galileo, Harvey, Boyle ve Newton’un; Descartes, Hobbes, Locke, Spinoza ve Leibniz’in; san’at sahasında Milton, Pascal, Molière, Rembrandt, Velázquez ve daha nicelerinin çağı. O hâlâ büyük sayılan Osmanlı İmparatorluğu’nun, bu yüzyılda sunabildiği en ileri isimlerden birinin Evliya olması, onun entelektüel katkısı hakkında yeterli bir hüküm teşkil eder. Uzun zaman kendisinden çekinilen Batı’ya, kahve ve lale gibi bazı tesadüfî nezaketlerden başka pek az şey intikal ettirebildi.

1 İlk kahvehane, Kanûnî devrinde, bir Arap tarafından İstanbul’da açılmıştı. Kahve, din adamları tarafından derhal, Şeytanın Dört Veziri’nden, Şehvet Çadırı’nın Dört Direği’nden, onun Dört Minderi’nden biri olarak lanetlendi.

Evliya, bizi tekrar İslâm’ın belirleyici tesirine getirir. Seyahatlerindeki güdüsünün, evliya türbelerini ziyaret etmek olduğunu açıkça söyler; kendisine rüyada— daima aynı şekilde görüldüğü rivayet edilen rüyada— görünen Peygamber, ona seyahati meslek olarak tavsiye etmiştir. Fakat Peygamber, öteki Türklere başlarını böyle tehlikeli fikirlere sokacak telkinlerde bulunmamıştır; zira ona atfedilen bir sözde, “Seyahat, Cehennem’in bir parçasıdır” dediği söylenir. Başlangıçta, dinleri Osmanlılar için hemen hemen saf bir nimet olmuş, içlerindeki en iyi tarafları açığa çıkarmıştı. Eğer İslâm, tenkitçi, müstakil düşünceyi caydırmışsa, onlar zaten böyle bir düşünceye fazla meyilli değillerdi. Ama fetihler sona erip de, ilerleyen ve inkılâpçı Batı ile baş etmek zorunda kaldıkları zaman, İslâm, ciddi bir engel hâline geldi.

Osmanlı Devleti’nin yanı başında— Devlet’ten kat’iyen ayrı olmak üzere— ulema müessesesi, yani dinî vazife sahibi bütün zümreyi ifade eden, başında müftünün bulunduğu müstakil teşkilat yer alıyordu. Bu teşkilat, Sultan’ın istibdat kuvveti üzerinde çoğu zaman hayırlı bir fren vazifesi görüyordu— Yavuz Selim’in Hristiyanları zorla İslâm’a sokmasını men eden fetvasına boyun eğmesi gibi. Fakat aynı zamanda Devlet’in üzerinde devamlı bir ağırlık, bir sürükleyici yük teşkil ediyordu. Fiilen, vergi muafiyetine sahip imtiyazlı bir aristokrasi olduğundan, içinde çok sayıda aylak, asalak kimse barındırıyordu. Medenî hukuku da içine alan katı Şer’i Kanun’u tatbik ederken, müstakil akla karşı tamamen kapalı kalıyordu. Maarifi elinde tutarken, ne derste ne usulde değişikliğe, ne de serbest tetkike izin veriyordu. Kanûnî’nin kul ailesinin tahsili, her ne kadar başlıca harp ve devlet idaresine yönelik idiyse de, biraz Arap ve Türk edebiyatı ihtiva ediyor, fakat çok az tarih, hiç coğrafya, fizik, mantık veya matematik öğretiyordu. Daha sonraları da, ulemânın müfredatı, dünya hakkında gitgide daha umutsuz derecede yetersiz bir fikir verir hâle geldi. 1800 dolaylarında, yüksek rütbeli bir din adamı “Nedir bu Prusya dedikleri yer?” diye soracak, kendisine “Brandabork” olduğu söylenecekti. Bu sıralarda, ulema zümresi, zayıflamış Devlet aleyhine güç kazanmış bulunuyordu; nüfuzlarını kısıtlamaya kalkışan ıslahatçı bir sultanı tahttan indirmeyi başardılar. Ulema, bütün tenvir ve ıslahat teşebbüslerinin en kuvvetli, en köklü düşmanı olarak kaldı.

İslâm’ın Osmanlı İmparatorluğu’na yapacağı son ve ironik bir katkı daha vardı— Hilafet’in hayaleti. Yavuz Selim, Mısır’ı fethettiğinde, oradaki bir gölge kuklayı devirerek Halife unvanını üzerine aldı.

Şehvet Divanı’nın Dört Minderi’nden biri sayılmıştı (diğerleri tütün, afyon ve şaraptı). Bununla birlikte, böyle cazip unvanlardan ayrı olarak da hemen benimsenmişti; kahve tiryakileri, bir asır süren takibat boyunca, sarhoş IV. Murad’ın koyduğu idam cezasına kadar varan baskılara rağmen, bu “günahı” işlemekte ısrar ettiler. Israrlarının bir sebebi de, Müslüman şiddetinin taşkınlığı teşvik etmesiydi. Zira bir damla şarap, ahirette bir kova şarapla aynı cezayı gerektirecekse, şarap düşkünü, bari bir kova içmeyi tercih edebilirdi. Busbecq, kadehi elinde ihtiyarlamış bir adamdan bahseder: bu adam, içmek üzere olduğu şarapla kirlenmemesi için, ruhuna durmadan vücudunun tenha bir köşesine çekilmesini yahut onu büsbütün terk etmesini bağırarak tembih edermiş.

Yavuz Selim’den sonra gelenler de bu unvanı kullanmaya devam ettilerse de, hiçbiri ona fazla ehemmiyet vermedi. Kanûnî Sultan Süleyman, başta naklettiğim o tantanalı unvanlar arasında Halifeliği anma gereğini bile duymamıştı. Hilafet müessesesi, fiilen, on dokuzuncu yüzyılın sonlarında, yalnız siyasî sebeplerle, kurnaz istibdatçı II. Abdülhamid tarafından diriltilinceye kadar, yedi yüz yıl boyunca ölü sayılabilirdi. Abdülhamid, eski sihrini canlandırmak için, İslâm âlemini Osmanlı İmparatorluğu etrafında toplamaya ve Avrupalı devletleri etkilemeye çalıştı. Özellikle Batı’da bir dereceye kadar muvaffak oldu; Batı dünyası hâlâ, Halife’nin sanki bir Papa, gerçek bir ruhânî otorite sahibi olduğunu sanacak kadar taşralı idi. Fakat hiçbir hayalet, Osmanlı İmparatorluğu’nu diriltemezdi; bu kuruntu, başlıca, bütün büyük Avrupa devletlerinin o sırada oynadığı nahoş oyunu gözler önüne sermeye yaradı. Alman Kayzeri, 1898’de, kelimelere sığmaz derecede rezil Abdülhamid’i resmen ziyarete gidip, Sultan’a ve “kendisine Halife sıfatıyla hürmet eden, dünyaya dağılmış 300.000.000 Müslüman’a”, Almanya’nın sarsılmaz dostluğunu temin ettiğinde, sadece daha aşikâr bir mürailik örneği sergilemiş oluyordu.

  1. ESKİ ŞEHİRLERİN AKIBETİ

On yedinci yüzyılın ortalarına gelindiğinde, Fatih Sultan Mehmed’in ihya ettiği payitahtın nüfusu yeniden bir milyona yaklaşmıştı. Şehir, sayısız cami, hamam, kervansaray, çarşı, çeşme, köşk ile süslenmişti. Zarif minarelerin gökyüzüne çizdiği siluetle, dünyanın en büyüleyici manzaralarından biri sayılacak derecede güzel bir ufuk çizgisine kavuşmuştu. Daha da kozmopolit bir hüviyet kazanmıştı. Daha sonraları, mahallî bir takvim, Türkçe, Fransızca, Bulgarca, Rumca, Ermenice ve Yahudi harfleriyle İspanyolca olmak üzere altı dilde basılacak, zamanı da beş farklı takvime göre kaydedecekti. Yine de İstanbul, hâlâ bir çeşit “mukaddes sandık” idi. Ortodoks Patriği’nin makamı, milyonlarca Hristiyan için “İkinci Roma” ve Moskova’daki “Üçüncü Roma” için bir kıble yıldızıydı. Ayasofya’yı camiye çeviren Türkler, onu kendi başlıca ziyaretgâhlarından biri yapmışlardı; buraya, Justinyen’in mimarına yardım ettiği rivayet olunan kendi azizleri Hızır başta olmak üzere, bazı evliyalarını getirmişlerdi. Aziz Andreas’ın türbesinde, mucizevî surette, Fatıma ile Zeynep’in kabirlerini keşfetmişler; böylece bu Müslüman velîler, orada eskiden beri görülegelen şifaları göstermeye devam etmişlerdi. Haliç’in ucundaki Eyüp’te ise, her sultanın merasimle kuşandığı ilk adı “Peygamber’in Kılıcı”yken sonra “Osman’ın Kılıcı” diye bilinen kılıçla donatıldığı önemli bir yeni ziyaretgâh yaratmışlardı. Burada, yerli Rumlara göre Eyyub (Eyüp) değil de Eyyub (Eyyûb) peygamber olan, peygambere refakat etmiş ve İstanbul’un ilk kuşatmalarından birinde şehit düşmüş bir sahabinin türbesi bulunuyordu; Fatih’in son kuşatması sırasında bu türbenin yeri, yine asırlar boyu tanrıların kullandığı yoldan, rüyada gösterilmişti— bu yol, Yunanlılar ve Romalılarca da bilinirdi ve Büyük Konstantin’in annesinin de yoluydu. Allah, büyük şehrin geleneklerini aynen sürdürüyor gibiydi.

Evliya Efendi, bu büyünün canlı bir şahididir. İstanbul’un ilk defa Süleyman Peygamber tarafından, ikinci defa da “iki boynuzlu” İskender tarafından kurulduğunu biliyordu. (Doğum yerini Kudüs kabul ettiği) Konstantin, mukaddes şehrin dokuzuncu kurucusuydu ve Peygamber’in zuhurunu yıldızlardan okuyan bir müneccim olarak hareket etmişti. Hz. Muhammed, doğduğu gece bir zelzele ile yıkılan Ayasofya kubbesinin tekrar inşasında da pay sahibi idi; kubbe, onun tavsiyesiyle yeniden inşa edilmişti. Ayasofya’nın içinde, gerçekten de “binlerce ziyaretgâh” vardı. Evliya’nın saydığı sayısız kutsal yer arasında, Nuh’un Gemisi’nden kalma tahtalardan yapıldığı söylenen bir kapı ile, Meryem’in, Rab İsa’yı doğumdan hemen sonra yıkadığı taş leğen de bulunuyordu. Aynı şekilde, İstanbul’u çeşitli belâlardan koruyan pek çok tılsımı tasvir ediyordu; meselâ “ilâhî Platon”un, bir sütun üzerine yerleştirdiği bir sivrisinek figürü, şehri bütün sivrisineklerden korumaktaydı; “muvahhid Pisagor”un bir başka sütun üzerine yerleştirdiği tunç kurt, kurtları uzak tutuyordu.

Şehrin tarihine katkıda bulunmuş bütün halkların ve tanrıların bıraktığı bu harikulade menkıbe hazinesi içinde Evliya, İstanbul’un hem görkeminden, hem de günlük hayatından birçok sahne sunar. Başkentte hizmet veren “bin bir” esnaf loncasının teferruatlı bir cetvelini, bir imparatorluk sayımına dayanarak çıkarmak için neredeyse bir cilt ayırır. Evliya, bu loncalardan en az yedi yüzünü bir bir sayar. İhtisasları o kadar dar sınırlar içindedir ki, meselâ Sazendeler içinde, tek bir Bakır Ney Yapıcısı yanında, elli beş çeşit Davul Ustası sayar— “inatçı bir Rum” diye kaydettiği bu Bakır Ney Yapıcısı, onların tek temsilcisidir. (Peygamber, davulu bilirdi ama neyi değil.) En kalabalıkları, 43.000 Bahçıvan ile 30.000 Meşaleci idi. Daha garip ihtisas sahipleri arasında, 500 Bülbül Tüccarı, 70 Gül Suyu Taciri, 400 Sünnet Berberi, 30 Safranlı Pilav Aşığı, 70 Ateş Yiyici ve kahvehanelerde masal anlatan 80 Meddah sayılabilir. Çeşit çeşit yüzlerce Şekerci, “tatlılara olan sevgi imandandır” diyen Peygamber’in bereketi altında çalışırdı. İmanı biraz daha zayıf olanlar, 5.000 Kuyumcunun hizmetine başvurabiliyordu; 500 de Gübre Arayıcısı, çöplüklerden düşmüş mücevher ve sair kıymetli eşyayı arama imtiyazı için yıllık bir bedel öderdi. Her loncanın bir azizi, resmî kıyafeti ve padişah ordusunun sefer alayındaki belli bir yeri vardı; bu alayın en sonunda, 200 Yahudi meyhaneci yürürdü. İstanbul’da bu alay, başlı başına bir günü doldurur, üç gün süren bir şenliği başlatırdı; bu da, herhalde o 200 kişinin düşük statülerini biraz olsun unutmalarına yardım ederdi.

“İşte o muazzam payitaht İstanbul’un kalabalığı ve nüfusu budur,” diye bitirir Evliya, “Allah onu bütün semavî ve arzî belâlardan muhafaza etsin ve kıyamete kadar mamur kılsın. Âmin! Bütün Peygamberlerin Rabbine yemin olsun.” Ne var ki, onun bu cetveli, bütün büyük payitahtlarda olduğu gibi, bu şehirde de Rabbin yeryüzündeki hayli muzipliğe katlanmak zorunda kaldığını gösterir. Loncalar arasında, 104 Afyon Tüccarı, 2.000 Köle Tüccarı ve buğdayla arpayı istifleyip satan, “kötü bir tefeci takımı”ndan oluşan 1.005 Tahıl Spekülatörü de vardı. Peygamber’in içkisini yasakladığı halde, şehirde bin meyhane bulunur ve bunlar, kapılarına “cehennem dükkânlarına” işaret edecek herhangi bir levha asamamalarına rağmen, pek de canlı bir iş yaparlardı. Şehirde, çoğu “hayat ve fesadın zehrinden yetmiş kadeh içmiş” çocuk yaşta sayılacak kimselerden oluşan, binlerce soytarı ve taklitçi de vardı; bunlardan 200 oğlanlık bir grup, “süzme cilveleri ve okşamalarıyla hayranlarını soymak” hususundaki maharetleriyle ün salmıştı. Böyle bir payitahtta hayat sürmek, imparatorluğu kazandırmış olan zinde, sağlam, disiplinli Türk karakterini beslemeye pek elverişli değildi. İstanbul, aslında hiçbir zaman gerçek bir millî payitaht da olmadı; hiç değilse, Bizans için olduğu manada imparatorluğun kalbi hâline gelmedi. İmparatorluğun kazanılmasında pek az rol oynamıştı; fakat çöküşünde çok daha fazla rol oynadı. Özünde, pahalı bir süsten ibaretti.

Bu süsün bedelini ödeyenler arasında taşra şehirleri de vardı. Bursa’dan sonra Anadolu, Osmanlı tarihinde, para ve asker vermek dışında pek az rol oynadı. Ne büyük şahsiyetlerin yurdu, ne de şanlı veya talihsiz tarihî hadiselerin sahnesi oldu. Eski şehirleri sevenler için, Anadolu’nun Osmanlı idaresi altındaki tarihi, neredeyse tamamıyla iç karartıcıdır.

Selçuk İmparatorluğu’nun çöküşü sırasında, bu şehirlerin bazıları hâlâ duyuluyordu. İmparatorluğun parçalandığı beyliklerin payitahtları arasında Bergama (Pergamum), Ayasoluk (Efes) ve Kasaba (Sardes) vardı. Osmanlıların yükselişi sırasında da, bu ünlü adlar tekrar tekrar karşımıza çıkar. İlk sikkelerinden bazılarını Bergama ve İzmir’de bastılar; Pergamum’un Attalosları tarafından kurulmuş olan Philadelphia şehri, Vahiy kitabında aldığı iyi şöhrete uygun biçimde, Osmanlılara karşı güçlü bir müdafaa yaptı ve yaklaşık 1400 yılına kadar dayandı. Güçlü bir imparatorluk yeniden ülkeye hâkim olduğuna ve şehirler artık yağmaya karşı emin bulunduğuna göre, eski şehirlerin yeniden canlanması beklenebilirdi; hâlbuki, özellikle batı sahil bölgesinde, çoğu çökmeye devam etti. Bir tarihçinin yazdığı gibi, tabiat, çok sayıdaki mükemmel limanı ve nehir yolları dolayısıyla, İyonya’nın zengin ve kudretli şehirler diyarı olmasını adeta emreder görünüyordu. Gerçekte ise, bu diyar, ancak bir denizci kavim olup ticarete meyyal olan Yunanlıların tabiatı sayesinde böyle bir hâl almıştı. Türkler ise, ticarete ve denize alışkın bir kavim değildiler. Sahil boyunca sıralanan birçok limanın çoğu kayboldu; kalanlar ise, ya tamamen ortadan kalktı, yahut balıkçı köyleri hâline geldi. Başlıca merkezler, şimdi tekrar, Yunanlılar gelmeden önce olduğu gibi, iç kesimlerdeydi.

Burada, eski şehirlerin bazıları bir nebze mamur oldu, hattâ bir anlamda tarihe yeniden girdiler. Fatih’ten sonra gelen sultanlar, antik Magnesia-ad-Sipylum ve Büyük Antiochus’un felâketli yenilgisinin sahnesi olan Manisa’da bir saray bulunduruyorlardı; Manisa, Kanûnî’nin gözde oğlu Selim’in valilik ettiği yer olarak, onun ihtişamından bir şeyler yansıttı. Amasya, bizzat Kanûnî’nin karargâhlarından biri oldu; birçok elçiyi ağırladı ve bir süre için, talihsiz oğlu Mustafa’nın idaresine sahne oldu. Frigya’daki antik Cotaeium, bugün Kütahya olarak, seramik san’atının önemli bir merkezi hâline geldi; çinilerindeki parlak maviyle tanınır oldu. Osmanlıların manevî payitahtı sayılabilecek Bursa ise, ipeğiyle de şöhret kazandı. Diğer şehirler, çinileri, dokumaları veya halılarıyla tanınırdı. Konya ovasının yukarısında, bir zamanlar Philomelium olan Akşehir, Türk halkının çok sevdiği halk filozofu Nasreddin Hoca’nın türbesiyle kutsallaşmıştı. Hem bilge, hem soytarı— bir an için son derece kurnaz, bir an için saf; bir yerde hoca, bir yerde alay mevzuu— Nasreddin, halkın bütün hikmet ve mizahının toplandığı bir şahsiyet hâline geldi.*

Genel olarak, Anadolu, Osmanlıların kötü idaresinden zarar gördü. Her ne kadar Anadolu, sultanın kul ailesi için pek çok devşirme veriyorsa da, bu aile karşılık olarak hemen hemen sadece vergi topluyordu. Sultanın hâsılatı, başlıca ordusunu, sarayını ve payitahtını beslemeye gidiyordu. Orada burada bir cami, bir han, bir köprü yapmışlardı; insan, yer yer Sinan’ın eserlerine rastlardı. Fakat iç bölgelerde, pek az heybetli Osmanlı inşaatına rastlanır. Anadolu, daha da çok ihmal edilmişti; çünkü Osmanlılar burayı hiçbir zaman gerçek vatanları saymadılar. Göçebe istilacılar olarak, gönülden bağlanacakları, sevgilerini esirgeyemeyecekleri hakikî bir ata yurtları yoktu. Gözlemciler, Türklerin hâlâ gönülde göçebe olduklarını, ikametgâhlarını değiştirmekte pek tez canlı çağdaşlar olduklarını sık sık belirtirler; evlerini kalıcı olmak üzere yapmazlar, bakım ve tamir işlerine aldırmazlardı. Hattâ İstanbul’da bile çoğu ev, şehrin sık sık karşılaştığı yangınlara bol bol yemlik sağlayan, her yüzyılda adeta üç kere yeniden inşa edilmesini gerektiren, çürük ahşap yapılardı.

  • Yüzyıllar boyunca kötü idare altında yaşayan halkın, sultanlarına katlanmasına yardım etmiş olabilir, kendisine atfedilen yüzlerce fıkradan biri. Timur’un saray soytarısı olarak hizmet ettiği sırada, Nasreddin, hükümdarının bir gün aynaya bakıp ne kadar çirkin olduğunu görmesi üzerine, iki saat boyunca onunla beraber ağlamıştı. Nihayet maiyet mensupları, hükümdarı teselli etmeyi başardılar; fakat Nasreddin daha yüksek sesle ağlamaya devam etti. Sonunda sebebini şöyle açıkladı: “Siz, Efendim, kendinizi yalnız bir an için aynada gördükten sonra iki saat ağladıysanız, ben ki sizi bütün gün görüyorum, daha uzun ağlamam tabii değil midir?” Nasreddin’in türbesi, arkasında hiçbir şey olmayan, kocaman, süslü bir kilitle kapanmış bir kapıdır. Bu filozofun dersi şudur: Hayat pek ciddiye alınacak şey değildir.

Son yüzyılda, İstanbul ve Bursa dışındaki eski şehirler, gerileyen bir medeniyetin en iç karartıcı izleri hâline gelmişti. Meselâ Kayseri, başlıca kervan yolları üzerinde bulunduğundan, imparatorluğun doğu kısmındaki ikinci büyük şehir sayılırdı; seyyahlar ise, şehri, ancak berbat bir yoldan geçerek ulaştıkları, pis, sefil ve derme çatma bir yer diye tasvir ediyorlardı. Daha da kasvetli olan Konya, büyük kasabalar içinde en saf Türk şehriydi. Güzelim Selçuk eserlerini görmeye gelen Avrupalı ziyaretçiler, bu eski bahçe şehrine her zamanki berbat yoldan varırlardı. İkonion’un eski surları, Osmanlı şehrinin kapladığı alandan iki kat geniş bir sahayı çepeçevre kuşatıyordu. Surların içinde, harabeler ve çamur deryası arasında yol bulmaya çalışırlardı. Mavi çiniler, Selçuk cami ve medreselerinden dökülmekteydi; zarif minarelerden bazıları tehlikeli derecede eğilmişti, ama yine de kaderci müezzinler tarafından kullanılmaktaydı. Mevlevî dervişlerinin bakımını üstlendikleri küçük cennet köşesi, etraflarındaki şehrin sefaletini daha da çarpıcı hale getiriyordu.

Atalarının anıtlarına bu kadar az hürmet gösteren bir halkın, Yunan ve Roma antik kalıntılarına da, taş ocağı yahut batıl itikat madeninden başka gözle bakmaması tabiî idi. Fakat burada, tabii bir merhamet, onları bir dereceye kadar mazur görmemizi ister. Zira eski anıtları taş ocağı gibi kullanmakla, Türkler, kendilerinden önceki Hristiyanların ve geç Roma ahalilerinin yaptığının aynısını yapmışlardı. Yıkarken, aynı zamanda bazı heykel ve kitabeleri de muhafaza etmişlerdi; yoksa bunlar, çoktan toprağın altına gömülmüş olabilirdi. Köy duvarlarında Korent başlıklarına yahut bir köylünün mezarını işaretleyen, eski bir devlet adamına ait hatıra taşına rastlamak, insanı sadece hüzne boğmaz. Mermer, en azından insanca bir iş için kullanılıyor demektir. Bazen, köylüler, mermerin kıymeti veya üzerindeki yazının sihirli oluşu yüzünden, taşları bulundukları yerden çok uzaklara çekip götürdükleri için, âlimler, bunların asıl menşeini tayinde şaşırmışlardır; ama bunu da mazur görmeleri için sebep vardır. Zira köylüler, batıl inançlarıyla, insanlık tarihinin en derin devamlılığını, yani dinî geleneğin sürekliliğini muhafaza etmiş oluyorlardı. Ünlü eski şehirlerin bir kısmı, kutsal yerler olarak yaşamaya devam etti.

Siyasî çalkantıların daha şiddetli oluşu yüzünden, Hristiyan’dan Müslüman’a geçişteki devamlılık, putperestten Hristiyan’a geçiştekinden daha düzensiz bir seyir gösterdi. En çok ziyaret edilen bazı mabetler, meselâ Pergamum’daki Asclepion, hem kutsallıklarını, hem kudretlerini kaybettiler— oysa Pergamum aynı zamanda, Asya’daki Yedi Kilise’den biri olmuştu. Batıl itikat, onların yaşamasına da engel olabiliyordu; çünkü Hristiyan azizlerinin karanlık kudreti, bazen Türkler için fazla güçlü çıkıyordu. Meselâ Pergamum’da, büyük Aziz Yuhanna Kilisesi’ni camiye çevirmeye çalışmaktan vazgeçmek zorunda kalmışlardı— aziz, minareleri birer birer devirmekteydi; bugün kilise, koskoca bir harabeden ibarettir. Antalya’da başka bir kiliseyi terk etmişlerdi; zira oraya giren bütün Müslümanların öldüğü söyleniyordu. Ekseriya ise, mukaddes bekçiler bu kadar kıskanç değildi. Çoğu defa, Hristiyan aziz, Müslüman veliyle işbirliği yapar; eğer aralarında bir mücadele varsa, berabere biterdi. Kimi zaman da, Rumlar ile Türkler, aynı kerametli türbeye birlikte ibadet etmeye giderlerdi. Kayseri’de, hayvanlara şifa dağıtmakla meşhur olan Vaftizci Yahya Kilisesi, hem Rumların, hem de Türklerin ziyaretgâhıydı. Hem Rumlar, hem Türkler, Anadolu’nun en eski kutsal mekânlarına— dağlara, taş yığınlarına, koruluklara, pınarlara— çekilirlerdi. Resmî olanları arasında, İstanbul’a yakın Yalova’daki sıcak sular bulunuyordu. Eski Yunanlılar bunları Apollon’a adamış, Hristiyanlar Başmelek Mikail’i oraya yerleştirmiş, Türkler de bir dervişi oraya defnederek mekânı kutsamışlardı.

Mucize peşinde koşarken, Türklerin birkaç üstünlüğü vardı. Onların sabit bir aziz takvimi yoktu; bir Kilise’nin resmî tasdikine ihtiyaç duymuyorlardı. Hristiyanlar, çoğu zaman, belli bir pagan ziyaretgâhına, orada denene denene ispat edilmiş tesiri bulunan uygun bir azizi yerleştirebilmek için, hayli zorlama menkıbelere başvurmak zorunda kalırken, Türkler, velîlerini serbestçe seçebiliyor, onlar için yeni türbeler inşa ediyor yahut eski türbeleri, onlara ait gösteren rivayetler uydurabiliyorlardı. Azizin adı bile şart değildi— sadece Baba yahut Dede diye anılabilirdi. Bir Hristiyan azizi, şifa dağıtmakta tartışmasız derecede mahir olduğu zaman, Türkler, gayet uygun bir Müslüman menkıbesine başvurabiliyorlardı: Allah’ın, Muhammed’den önce ölmüş bazı Hristiyanları, seçkin kulları olarak tanıdığı ve onları Hristiyan mezarlarından Müslüman mezarlarına, 72.000 deve üzerinde naklettiği rivayet edilirdi. Her hâlükârda, kendi velîleri iş görmediğinde, kâfirlerin azizlerini yardıma çağırmaktan çekinmezlerdi. Alaşehir’de (Philadelphia) diş ağrılarına şifa veren, eski bir kiliseye, tehlikeli Hristiyan hayaletleri dolaştığı bilindiği halde giderlerdi. Ne de, olağan çifte adlandırmalar ve karışıklıklar onları rahatsız ederdi. Boğaz’a bakan bir dağın üzerinde, Türk dindarlığı, Tevrat’ın Yeşu’su için, mezar olarak kabul edilen bir türbe göstermiştir; Kur’an’da geçen muğlak bir işaret sebebiyle, Yeşu, İslâm dünyasının dört bir köşesinde pek çok mezarda hürmet görür.

Rum Ortodoks dindarlığı, Osmanlı idaresi altında da aynı derecede faal kaldı. Bir Müslüman velî, kerametini ispat ettiği zaman bile çaresiz kalmıyordu; İstanbul’da, Aziz Eyub’u Eyüp Peygamber’le, bazen de Samuel’le bir tuttular. Umumiyetle, Müslüman olmuşken pişman olan ve imanını inkâr etmektense ölmeyi tercih eden Hristiyanlardan meydana gelen, yeni şehit-şifacılar ortaya çıkardı. Bunların arasında, kemiklerinin mucizelere vesile oluşu devam ettiği için, kilise yetkililerince sahtekâr ilan edilmesine rağmen itibarını koruyan, Bitinyalı Auxentios gibi, en az bir sahteci de bulunuyordu. Daha on dokuzuncu yüzyılda bile Ürgüp’teki Rumlar, öyle bir muvaffakiyetle “Rusyalı Aziz Yuhanna”yı uydurdular ki, Athos’taki Rus keşişler, onun sağ elini satın aldılar.**

® Hor görülen, içine kapanık Yahudiler bile bu faaliyetlere karışmış, ortaya bazı melez mezhepler çıkarmışlardı. Bunların en garibi, İzmirli bir Şabbetay Sevi’den doğdu; o, 1648 yılında kendisini Mesih ilan ederek yeni ümitler uyandırmıştı. Birçok Yahudi, peşinden gitmek üzere işlerini güçlerini satmıştı. Bazı mucizeler göstermesi istendiğinde kısa süreli bir sıkıntı yaşamasına rağmen, kendisine iman etmiş bir müridi, ne mutlu ki, onunla bir Türk müridinin arasında bir ateş sütunu gördü; böylece müritler sürüsü büyümeye devam etti. Allah’ın çağrısıyla Şabbetay İstanbul’a gitti; orada Türklere göre sebep olduğu karışıklıklar yüzünden hapsedildi; ama bu musibet, müminlerin kanaatini daha da pekiştirdi. Dardanel Boğazı üzerindeki Abydos kalesindeki zindana nakledildiğinde, Avrupa’nın dört bir yanından Yahudiler, oraya akın etmeye başladılar. Sonunda ihtiyatlı bir müridi, Türklerden onu imtihan etmelerini istedi. Türkler, onu bir keramet sahibi olarak sınamak üzere, soyup üstüne ok atmayı teklif ettiler; okların vücuduna girip girmeyeceğine bakacaklardı. Şabbetay, Mesih rolünü o noktada sürdürmemeyi tercih etti. Hilekârlığını kabul etti ve neşeyle Müslümanlığa girerek telafi yoluna gitti; görünüşe göre 1670’teki ölümüne kadar, bu dinin memnun bir mensubu olarak kaldı. Fakat müritlerinden bazıları, ona inanmaya devam ettiler; tövbe edenin o değil, bir cin olduğunu ileri sürdüler. Onlar, Yunan şehri Selanik’te toplanan, dış görünüşü Müslümanlığa bürünmüş bir Yahudi heresisi olan Dönme tarikatını kurdular.

Ünlü şehirlerin birçoğu içinde Efes, yakın zamanda Meryem Ana Evi’nin keşfine kadar, kutsiyetinin büyük kısmını kaybetmişti; fakat Yedi Uyurlar Mağarası sayesinde yine de bir ününü korumuştu. Müslüman folklorunda bu Yedi Uyurlar’a, Cennet’e kabul edilen hayvanlardan biri sayılan Katmir adında bir köpek katıldı. Yedi Uyurlar, bilhassa fırtınalı Karadeniz’de denizcilerin hamisi sayıldılar; isimleri, meselâ yangına karşı korunmak üzere binalar üzerine yazılan, güçlü tılsımlar oldu. Onların bu şöhreti, tabiatıyla, birçok başka mağara için de benzer iddiaların ortaya atılmasına sebep oldu; bu iddialar, Efes’in şöhretine ciddi zarar vermedi. Bunlar arasında, Kıbrıs’taki bir mağara itibar kazanamadı; fakat Tarsus’taki başka biri önemli bir ziyaretgâh hâline geldi ve hem Hristiyan, hem Müslüman kadınların kısırlıklarının tedavisi bakımından özel bir şöhret kazandı. Tarsus, ayrıca peygamber Daniel’e duyulan Müslüman hürmetinden de faydalandı; Daniel’in, Sus’taki mezarı, uzun zaman boyunca bir ziyaret mahalli olmuştu; on sekizinci yüzyılda, Tarsus’ta camiye çevrilmiş eski bir kilisede, Daniel’e ait ikinci bir kabir ortaya çıkmaya başladı. Aziz Pavlus’un kendisinin, bu keşiflerden fayda görmemiş olması esef vericidir.

Son olarak, devamlılığa tesadüfî bir katkıda bulunan şey, Ortaçağ romanslarıydı; bunlar, birçok kale ve kuleye “Kız”, yani “bakire” adını vermişlerdi. Bu yapılar, karşı taraftan bir kahramana âşık olan yahut bir sebeple hapsedilip mutsuz bir ölümle karşılaşan kızların halk arasındaki masallarıyla birleşmişlerdi. Kilikya Trakheia sahilinin açığında, denizin içinden yükselen, çarpıcı bir “Kız Kalesi” vardır. Boğaz’ın ağzındaki küçük bir Bizans kalesi, “Leonardo’nun Kulesi” adını almıştır ve Büyük Konstantin’in güzel kızı hakkında, onunla yarışan bir efsaneye de sahip olmuştur. (Konstantin, kızını yılan sokmasıyla öleceği yolundaki bir kehaneti boşa çıkarmak için onu kuleye kapatmış; kızına gönderilen çiçekler arasında içeri giren yılan, tam sokacakken, yakışıklı bir prens tarafından öldürülerek kızı kurtarmıştır.) Kız efsanelerinden, daha sonra Seba Melikesi ve Süleyman’ın zevcesi Belkıs’ı içine alan bir başka grup efsane doğmuştur. O zaman, bilhassa görkemli harabeler, pek kolaylıkla, başbüyücü ve İstanbul’un kurucusu Süleyman ile irtibatlandırılarak kutsallaştırılabiliyordu. Aspendos’un büyük Roma tiyatrosu yakınındaki köy, şimdi “Belkıs” diye anılmaktadır.

Bütün bu faaliyetlerin, Küçük Asya’nın ruhî gelişmesine oranla, romantizmine daha çok katkıda bulunduğu söylenebilir. Türk köylüsünün maneviyatı, Hristiyan komşularıyla yan yana yaşamaktan veya çok daha eski dinî gelenekten gelen ortak mirastan, gözle görülür derecede ne derinleşmiş, ne de yükselmişti. Yine de bu devamlılıklar, hikâyemizin bir parçasıdır. Maneviyatı dinle özdeşleştirenlerle, tarihi sadece saltanat alayları yahut siyasî hadiseler olarak okuyanlar tarafından fazla umumî surette ihmal edilirler. Eğer bütün bu manzaralar bize iç karartıcı bir zihniyet sergiliyorsa, belki de tarihin hemen her devrinde, insan yığınlarının payına düşen cehalet, yoksulluk ve acıyı hatırlamak, daha da çok iç karartıcıdır; bu şartlar onları mucizelere bu kadar acıklı biçimde muhtaç hâle getirmiştir. Şifa dağıtan tanrıları ve uydurma azizleri onlara çok görmememiz gerekir.

  1. KÜÇÜK ASYA’NIN YENİDEN KEŞFİ

Bir Batılı bilgin, bir şehir hakkındaki malûmata ihtiyaç duyduğu için, Müslüman dostuna mektup yazarak bilgi istediğinde, şu cevabı almıştı:

“Aziz Dostum ve Karaciğerimin Sevinci! Benden istediğin şey, hem güç, hem faydasızdır. Ömrümün bütün günlerini bu yerde geçirmiş olmakla beraber, ne evlerin sayısını saydım, ne de ahalinin miktarıyla alakadar oldum; birinin katırlarına ne yüklediğiyle, öbürünün kayığının dibine ne tıkıştırdığıyla da işim yoktur. Bilhassa, bu şehrin geçmiş tarihi bakımından, İslâm kılıcının gelişinden önce kâfirlerin ne kadar pislik ve karışıklık yemiş olduğunu, Allah’tan başka kimse bilmez. Bizim için bunları araştırmak faydasızdır. Ey nefsim! Ey kuzucuğum! Seni ilgilendirmeyen şeylerin peşine düşme. Sen bize geldin ve biz seni misafir ettik. Selametle git… Dinle, ey nefsim! Allah’a imanla ölçülebilecek hiçbir hikmet yoktur! Dünyayı O yarattı; biz, O’nun yaratılışının sırlarına nüfuz etmeye kalkışarak, kendimizi O’na mı benzetelim? … Şükürler olsun ki, ben, ihtiyaç duymadığım şeyleri araştırmaya kalkışmam. Sen, benim merak etmediğim işler üzerinde bilgili bir adamsın; gördüğün şeyler için sana karışıklıklar yağdırırım. Böylesi bir bilgi, sana ikinci bir mide mi yaratacak, yoksa cennet arayışına gözlerinle mi çıkacaksın?”

Bu kalender ruh, bize W. M. Leake adında, adı pek duyulmamış bir seyyahı takdir etmemizde yardımcı olabilir. Leake, 1800 yılında, Küçük Asya’yı hâlâ “öyle bir hâlde” bulmuştu ki, orada seyahat eden bir kimsenin, memleketi gerçekten tetkik edebilmesi için, tıbbî şahsiyet kisvesine bürünmesi, sabırlı ve metin olması, bütün Avrupai rahatlardan fedakârlık etmesi, parasını gizlemesi ve kendisini bu işe lâyık kılan edebî ve ilmî vasıflarla, ayrıca halkın dili ve âdetlerini yakından bilmek gibi şartlara da sahip olması lazımdı. Leake, Pococke, Chandler, Arundell, Texier, Hamilton, Fellows ve Ainsworth’tan başlayıp Radet, Hogarth ve Ramsay’a kadar uzanan, Küçük Asya’yı etraflıca tetkik ederek eski kâfirlerin yediği kiri ve karışıklığı ortaya çıkarmış, adı fazla anılmayan, pek az okunan kahramanlar silsilesinin halkalarından biriydi. At sırtında seyahat ediyorlar, bu bakımdan, aziz Pavlus’un bile tabii saydığı rahatlardan mahrum kalıyorlardı. Yollar genellikle berbat yahut büsbütün yok gibiydi; yiyecek ve konaklama imkânları bir o kadar kötüydü; pek çok kereler, haşeratla dolu köy odalarında yahut kulübelerinde geceliyor, daima hastalık tehlikesiyle burun buruna yaşıyorlardı. Çoğu, bugünün seyyahını utandıracak derecede geniş bir ilgi, malûmat ve maharet ufkuna sahipti. Coğrafya, jeoloji, tarih ve klasikler bilirler; kroki çizer, harita yapar ve yazarlardı. Çoğu, inanılmaz derecede zahmete katlanıyordu. “Perşembe, 25 Mayıs 1836. Saat 7:20, güney-güneydoğu, Mudanya içinden hareket; 7:25, güneybatı. Türk kasabasının içinden yokuş yukarı; 7:26, batı; 7:28, batı-güneybatı. Şehrin dışına çıkıldı. 7:31, güney-güneybatı. Sırt tırmanılıyor, yer sağa ve sola meyilli; zeytinlikler ve bağlar. 7:33, sarp bir yoldan kıvrılarak çıkış.” William J. Hamilton’ın, “Küçük Asya, Pontus ve Ermenistan’da Araştırmalar, Eski Eserler ve Jeolojilerine Dair Bazı Notlarla Birlikte” adlı iki ciltlik eserine alınmış günlük sayfalarından birine böyle başlıyordu. Onun bu titizliği, niçin okunmaz olduğunu açıklamaya yardım eder. Fakat asıl mesele şudur ki, Hamilton, o devirde büyük ölçüde haritasız ve bilinmez olan, bir zamanların meşhur memleketini yeniden haritalandırıyordu. Küçük Asya’ya sahip bulunan Osmanlılar, bu kıta hakkında, o kalender Müslüman dostumuz kadar bile meraklı değillerdi.

Bu seyyahların bir kısmının, eserlerine eski bir koku veren, ortodoks bir dindarlıkları da vardı. Titiz Hamilton, iki cildini, Allah’ın kendi zamanında bu Türklerin gönüllerini kendisine çevirmesi için ettiği bir duayla bitirmişti; böylece “Allah kelamının tesirlerini ilk gören memleketler, kutsal adını yüceltmekte artık kâfirlerin gerisinde kalmayacaklardı.” Bununla beraber, hepsinin başlıca güdüsü, geçmişe karşı menfaatsiz bir merak yahut tabiî bir hürmet hissiydi. Tozlu ciltleri, kıymetli bir ruhun— kendilerini geçmiş nesillere ve gelecek nesillere daha sıkı bağlayabilecek bir ruhi birliğin— anıtlarıdır. Ramsay, bütün bu kâşiflerin sözcüsü sayılabilir. Frigya’ya yaptığı bir seferde, imparatorluk kültünün başrahibesi Julia Severa’yı, Yahudilerin öncüsü ve hayırseveri olarak gösteren ve böylece onların o çevreye ne derece karıştıklarını ortaya çıkaran, uzun zamandır aranılan bir kitabe bulduğunu anlatır. Bir köylünün haber verdiği “kara taş”ı ararken, aynı zamanda, bir yamaç içine oyulmuş, şimdiye kadar rastladığı en güzel Roma yolu örneğini bulmuştu. Fakat taşı aramak maksadıyla bu yoldan ayrılırken yağmura tutulmuş, Roma yolunun izini tamamen kaybetmiş ve taşı da bulamamıştı. Sonradan, ona yolu göstereceğine dair söz vermiş o fakir köylüye, öfkesinden dolayı, sözleştiği ücreti vermediği için vicdan azabı çektiğini ekler. On altı günlük ağır bir çalışmadan sonra, her zamanki gibi büyük bir hayal kırıklığı içinde İzmir’e dönmüş, fakat “Yahudi kitabesi” bütün bunlara teselli olmuştur.

Böylece, hepsi de, eski eserler peşinde koşarken defalarca hayal kırıklığına uğradılar ve nihayet teselliyi buldular. Köylüler, “yazılı taşların” içinde gömülü altın bulunduğuna dair yaygın inanç yüzünden, onları çoğu zaman bilerek yanlış yönlendirdiler. Hatti anıtları gibi bazı buluntular karşısında da hayrete düşüyorlardı. Çoğu zaman tahmine başvurmak zorunda kaldılar; bu tahminlerin bir kısmı, bugün bize biraz çılgınca yahut safça görünebilir. (Hamilton gibi dindar bir seyyah, Lydia ve Mısır’ın Men yahut Manes tanrısının, onların müşterek ceddi Nuh’tan başka kimse olmadığını ispat etmeye çalışıyordu meselâ.) Zamanla, ilmî araştırma bakımından daha titiz olanları, başka bilginlerin inatçı terslikleri yüzünden hiddete kapılmışlardır.* Fakat hepsini ayakta tutan şey, avın verdiği coşkuydu. En azından, çok sayıda kitabe ve sikke bulacaklarından emin olabiliyorlardı; bunlar, uzun zamandır unutulmuş bir şehrin yerini tespite yarıyordu. Zaman zaman, heyecan verici keşifler de yaptılar. 1833’te Arundell, Pavlus’un kavimlerarası peygamber olduğu Pisidya Antiokheia’sının yerini buldu. Fellows, bütün o muhteşem Likya bölgesini ortaya çıkardı. Hamilton ise, sonsuz zahmetinin mükâfatını, Kilikya dağlarının yükseklerinde yer alan, masal korsan şehri Isaura’yı keşfederek aldı: “Büyük genişlikte, kudret ve ihtişama sahip eski bir şehir”; muazzam surlarla ve güzellikte emsalsiz kulelerle çevrilmişti; bu binaları yapan eski eşkıyalar, şehri yüksek bir zirveye kondurduklarından, yüzyıllar boyunca yapılar ıssızlık içinde el değmeden kalmıştı.

Bugün, Türkiye’de çok daha rahat seyahat eden gezgin, bu ilk seyyahları, başka bir bakımdan da kıskanabilir. Onlar, zamanla, Türk köylüsünün tahribi— ve zamanın yıkımı— yüzünden yıkılmış yahut tamamen kaybolmuş pek çok görkemli harabeyi görmüşlerdi. Hepsi, bu köylü ve onun sessiz, uzun süre dayanmış kurbanı olduğu Osmanlı rejimi hakkında sözlerini söylemişlerdi. Hepsinin yazdıkları, Atatürk’ün kaleme aldığı bir sonraki faslı anlamamıza hayli ışık tutar.

Genel olarak köylüler, bu yabancı ziyaretçiler karşısında şaşkınlık içindeydiler. İktisadî veya dinî bir sebebe dayanmayan, sırf merak yahut öğrenme isteğiyle yapılan yolculukları, akılları almıyordu. Bu yüzden, seyyahları ya tuhaf mahlûklar, ya da hazine avcıları olarak görmeye meyilliydiler; en çok da, gömülü hazineler üzerindeki gizli bilgilerine hürmet duyuyorlardı. Ayrıca, onları, devlet adına çalışıyor olabilecekleri şüphesiyle kuşkuyla karşılıyorlardı; zira devlet eliyle gelen her şey kötüdür. Buna rağmen, peygamberlerine olduğu kadar sultanlarına da sadıktılar. İyi bir Müslüman olarak, dürüstlük, namus ve misafirperverlik gibi övgüye değer vasıflara da sahiptiler. Çoğu, görünüşleri kadar sefil sayılmazdı; zira ihtiyaçları az, istekleri ise daha da azdı. Ramsay, köylerde madeni para bulunmadığını, çünkü dükkân olmadığını, para dolaşımının olmadığını, parayı harcamanın imkânı bulunmadığını kaydeder. Bir Goldsmith yahut Rousseau, bu “bozulmamış” köylüleri bu yüzden göklere çıkarabilir, onların sade hâlini âdeta bir saadet devri gibi tasvir edebilirdi. Gerçekçi bir deyimle anlatılacak olursa, bu hâl, kaba bir ataletten ibaretti. Köylülerin, sefil hayata tahammülü, tıpkı keyfî otoriteye boyun eğişleri gibi, ya daha iyi imkânlardan habersizlikten, ya da girişim ve teşebbüs kabiliyetinden yoksun oluşlarından ileri geliyordu.

Seyyahların çoğu, bu köylülere karşı müteessir ve müsamahakârdı. Osmanlı hükümeti hakkında ise, neredeyse tek bir hayır sözleri yoktu. Ağız birliği etmişçesine rüşvetten, gerilikten, ümitsiz çöküşten söz ederler. Karşılaştıkları dürüst memurların çoğu kendilerini çaresiz hissediyor; nispeten münevver olanlar ise ümitsizliğe kapılıyorlardı. Ramsay, Osmanlı rejimi hakkında en ağır hükmü verenlerden biri olmuştur. “Türklerin hayatın her sahasındaki tesiri,” diye yazıyordu, “şimdiye kadar sadece yıkmak, asla yapmak olmuştur… Bir milletin fikrî ve ahlâkî müesseselerini darmadağın ettiler; toplumsal dokunun hemen hemen tamamını parçalayarak dağıttılar; memlekette eğitici ve insanlaştırıcı her tesiri ortadan kaldırdılar; memleketin büyük bir kısmını, göçebe hayatının ilkel sadeliğine geri döndürdüler… Genel olarak, Anadolu’da, içtimaî yahut hukukî bakımdan, az çok kurucu mahiyet gösteren hangi müessese varsa, o daha eski bir Anadolu icadıdır; dış görünüş itibarıyla İslâmlaştırılmıştır ve bu İslâmlaştırma, çoğunlukla onu orta hâlin de altına düşürmüştür.”

Bu hüküm, bilhassa Bursa ve İstanbul’u yeniden kuran ilk Osmanlılara karşı, fazla serttir. Seyyahların çoğunda, halklara ve memleketlere tepeden bakan bir gurur havası da hissedilir; bu, onların takınıverdiği “beylik” tavırda da kendini belli eder. “Gece olduğunda, kılavuz yolu kaybetti; bunun üzerine iyice dövüldü” yahut köyün muhtarı, misafirperverlik görevini ihmal ettiği için sertçe azarlanır gibi kayıtları okuruz. Bu Batılılar, bir o kadar da kendi haklılıkları konusunda taşralı idiler. Hamilton, “on dokuzuncu yüzyılda Avrupa’da varlıklarını sürdürmeleri, bütün Hristiyan memleketler için bir yüz karası olan Türkler” için özellikle hiddetlidir. O coğrafî ve siyasî “Avrupa” hayali, artık bir ahlâkî öfke kaynağı olmuştu; hâlbuki Türkler, güneydoğu Avrupa’da, Batı Avrupa’dakinden büsbütün farklı gelenekleri olan, türlü kavim ve kültürlerin bir karışımını muhafaza etmişlerdi; tıpkı Batı Hristiyanlığının hâkim olduğu bir rejim altında büyük ihtimalle ortadan kaybolacak olan Ortodoks Kilisesi’ni muhafaza ettikleri gibi. Hamilton, bu utancı ortadan kaldırmak için, Küçük Asya’yı Yunanlılar ve Ermeniler arasında paylaşmayı ve Türkleri doğuya sürmeyi teklif ediyordu. “Türkler, anavatanları sayılabilecek vahşi Tatar bozkırlarına geri gönderilirlerse,” diye kıymetbilirce ekliyordu, “moral çöküntüden belki kurtulurlar; daha sağlıklı bir ruh hâline kavuşunca, zamanın dolmasıyla Hristiyanlığın pençesine kabul edilmelerinin yolu da açılabilir.”

Daha mutedil olan Ramsay ise, kendisini, daha belirli bir alanda, ironik bir değerlendirmeye açık hâle getirdi. “Türkü eğitmek güçtür, belki imkânsızdır,” diye yazıyordu “İzlenimler”inde; “fakat onda o kadar çok sağlam vasıf vardır ki, başka unsurlarla kaynaşarak iyi bir karma ırkın oluşmasına elverişli olduğu kanaatindeyim.” Türk, en azından iyi bir takipçi ve dövüşçü olduğuna göre, Türkiye’de gelişme “kesinlikle mümkün”dü, ama “Türk idaresi altında değil.” Ramsay, geleceğin dalgasını da böylece çizmiş oluyordu. “Bugün, Küçük Asya’daki ana hareket, her zaman olduğu gibi, Doğu ruhu ile Batı ruhu arasındaki çatışmadır.” Yunanlılar, sahillerde pek çok kuvvetlenmiş ve demiryollarıyla içerlere doğru ilerlemekteydiler. “Avrupa, ve bilhassa Yunan tesirinin, Küçük Asya’nın batı kesimlerinde durmadan, önüne geçilmez bir şekilde ve tam bir kaçınılmazlıkla yayılması, modern Türkiye’nin en göze çarpan vakıasıdır. Bu ilerleme o kadar açık bir gerçektir ki, Türkler bunun önüne geçmek için hemen hiçbir çaba sarf etmemektedir; onu kaçınılmaz bir şey olarak kabul ederler. Asyalı Yunanlılar, geleceği ellerinde tutmaktadır; bu gerçeği kabul etmeyen ve binasını bu temel üzerine kurmayan hiçbir insan ve hiçbir siyaset muvaffak olamayacaktır.”

Atatürk, Yunanlılar aleyhine olmak üzere, bambaşka bir temelin üzerine bina kurdu ve kısa vadede büyük bir muvaffakiyet elde etti. On dokuzuncu yüzyıl seyyahlarının hiçbirisi, onun başarısını önceden görmemişti. Fakat bunun için onları pek fazla kınayamayız. Çünkü bu, hiç kimsenin evvelden tahmin edemeyeceği kadar olağanüstü bir başarıydı. Kaldı ki, en azından Ramsay, asıl meselenin farkındaydı. Gerçekte, Doğu ruhu ile Batı ruhu arasında temel bir çatışma vardı— Atatürk’ün de fark ettiği bir çatışma. Yunanlıların yükselişi, modern Türkiye tarihinin başlıca unsurlarından biri oldu.

  1. YUNANLILARIN DÖNÜŞÜ

Yunanlılarla Türkler arasındaki münasebetler, modern tarihin en çirkin sayfalarından birini teşkil etmiştir; fakat bu, yakın zamana kadar Batılıların çoğunun gördüğü gibi, Asyalı bir istibdat ve zulüm hikâyesi, Türklerin de şeytan rolünü oynadığı basit bir hikâye değildir. Konstantinopolis’in fethinden hemen sonra, Fatih Sultan Mehmed’in, Ortodoks tebaası üzerinde tam salâhiyetle Patrik Gennadios’u tayin etmesiyle, oldukça yüksek bir tonda başlamıştı. Şüphesiz, bu hareket onun tarafından saf bir büyüklük ve cömertlik eseri olarak yapılmış değildi. Mesele, Osmanlıları idare külfetinden ve masrafından kurtaran siyasî bir kolaylıktan ibaretti. Aynı millet sistemini diğer tâbi kavimler için de kurdular; Doğu halklarının sevdiği din esasına göre hepsini tasnif ettiler; her milleti yahut cemaati (Ermeni cemaatini de içine almak üzere) başına, kendisine hem dinî liderlik hem de medenî salâhiyet verilen bir ruhanî baş tayin ederek, onun idaresine verdiler; fakat aynı zamanda ona, cemaatinin vermesi gereken vergilerden ve cemaatinin iyi hâlinden mesuliyet yüklediler. Bununla beraber, bu düzen, Yunanlılara din hürriyeti sağladı. Bununla birlikte, işlerinin peşinden gitmek, yani sonradan yine onun üzerinde yükselecekleri ticaretle meşgul olmak hürriyetini de vermiş oluyordu; tıpkı eski şanlı devirlerinde bu sayede yükselmiş olmaları gibi.

Tâbi bir millet olarak, elbette şikâyet sebepleri vardı. Efendilerini geçindirmek için vergi ödemek zorunda idiler; çocukları da sultanın kul ailesi için mecburî devşirme usulüne tâbiydi. Fakat bu yüz kızartıcı müesseseden başka, içtimai durumları, esas itibariyle, eskiden olduğu gibiydi. Konstantinopolis’te, Bizans’ın mukaddes krallık teşrifatını devralmış mutlak hükümdarların idaresi altında kendilerini pekâlâ evlerinde hissedebiliyorlardı; taşrada ise, Bizans senyörleri yerine Türk beyleri tarafından idare olunuyorlardı. Umumiyetle, Osmanlı idaresinin ilk asırları zarfında, ciddi şikâyet sebebi pek azdı. Dinî takibat nadirdi. Daha 1798’de, Kudüs Patriği, Ortodoks Kilisesi’nin hamileri ve Batılı heretiklere karşı bekçileri olarak, Osmanlıların gökten gönderilmiş bir lütuf olmasından dolayı Tanrı’ya şükrediyordu. Gerçekten de sultanlar, avamı yoldan çıkarmaya çalışan Roma Katolik misyonerlerinin kovulması için kendilerine yapılan müracaatlara kulak vermişlerdi. Bazen de, milletlerin üzerindeki kendi başlarının zulmüne karşı, onlara himaye temin etmek için araya giriyorlardı. Hattâ, ilk gerçekten kirli sayfayı açan müessese, Patrikhane’nin bizzat kendisi oldu.

Hiç şüphesiz, Patrikhane, Yunanlılar için pek çok şey yaptı; onların millî benliklerini ve kültürlerini muhafaza etmelerinde, her şeyden çok, bu müessesenin hizmeti geçti. Hakkaniyet icabı, şunu da kaydetmek lâzımdır ki, Patrikhane, ruhanî bir müessese olarak, kendisine Türkler tarafından verilmiş dünyevî salâhiyetler ve mesuliyetler sebebiyle sakatlanmıştı; baştakilerin, azizce bir dindarlıktan çok, diplomasi ve icra kudretine ihtiyaçları vardı. Her hâlükârda, dünyevî imkânlarını, ruhanî imkânlarından daha çabuk keşfettiler— bilhassa vergi toplama yoluyla elde edilecek menfaatleri. Gennadios, beş senelik patriklikten sonra istifa edince, yerine gelen ümitsiz halefi kendini kuyuya attı. (Neyse ki kurtarıldı; böylece, George Finlay’ın işaret ettiği gibi, Yunanlılar, Patriklerinin, yeryüzünde Ortodoks Kilisesi’ni idare etmenin azabından kaçmak için, kendini bile bile cehennem azabına attığını öğrenmek gibi bir skandaldan kurtulmuş oldular.) Bu halefinin ardından, rüşvetle makam alıp satma (simoni) skandalı baş gösterdi. Yıkılmış Trabzon İmparatorluğu’na mensup asîl aileler, sultana, kendilerinin uygun gördüğü adayı seçtiği takdirde her yıl bin duka haraç ödemeyi taahhüt ederek, Patriklik makamı için rekabete giriştiler; bu adayın adı da çok yerinde bir tesadüfle Simeon’du. Kısa zamanda, makamın rayici üç bin dukaya, sonra on iki bin dukaya çıktı; on yedinci yüzyılda, adaylardan birinden yüz bin duka istenmişti. Bu rekabet, baştan beri çalkantılı bir tarihe sahip bir müessesenin içinde, elbette ki, ahenge yardım etmiyordu. Bizans devrinde pek çok Patrik azledilmiş, bir kısmı öldürülmüştü; şimdi ise, pek azı vazife başında tabiî ölümü tadabiliyordu. 1726’da bir Patriğin— III. Kallinikos’un— seçim haberi üzerine sevinçten öldüğünü okumamız şaşırtıcıdır, diye kaydeder Harry Luke. Fakat, bu ölüm, Kallinikos’un sürüsünü yününden kırpmak için elde ettiği fırsatlar olmasa, daha da şaşırtıcı olurdu. Yunanlılar— ve özellikle Ortodoks Kilisesi’ne mensup olup Yunanlı olmayanlar— piskoposlarının pastoral ziyaretlerinden, ki bunlar çoğu zaman cüzdanlara yapılan baskınlar hâlini alıyordu, haklı olarak korkar hâle gelmişlerdi.

Bir Yunan plütokrasisinin doğuşu da, halk kitleleri için bir nimet olmadı. Sultanın kul sistemi bozulmaya başlayınca, sadrazamlar, memurları, Patrikhane’nin de merkezi olan Fener semtindeki bu plütokrasiden seçmeye başladılar; bu memurlar da, aynı şekilde, kendi dindaşları üzerinde geçinen bir zümre oldular. Fakat Yunanlılar, bir bütün olarak, dünyada tedricen yükselmeye devam ediyorlardı. On sekizinci yüzyılın sonlarına doğru, sultanlar, Avrupa başkentlerinde daimî elçilikler kurmaya karar verdikleri zaman, elçi olabilecek derecede tahsil görmüş Müslüman Türkler bulamadılar; bu sebeple bir kere daha milletlere başvurdular. Yunanlılarla Ermeniler, imparatorluğun ticaretinin çoğu yanında, idaresinin ve hariciye teşkilâtının da mühim bir kısmını ellerine aldılar.

Ne var ki, bu zamana gelindiğinde, daha çirkin bir dram da sahneye konmuş bulunuyordu. Osmanlı idaresi gitgide daha fazla kifayetsiz ve bozuk hâle gelirken, Avrupa’da milliyetçilik ruhu gelişmekteydi. Ana Yunanistan’daki Yunanlılar, istiklâl mücadelelerine giriştiler. Batı Avrupa’da, bu mücadele, “Avrupa”dan kâfir Türkleri kovmak için açılmış bir sefer olarak görüldü; liberallerin samimî sempatisini de kazandı. Milliyetçiliğin artık iyice belli olmuş olan sakıncaları, belki, onun ideal taraflarını— hürriyet ve kendi kaderini tayin etme ülküsüyle bağını ve seve seve fedakârlık yapan vatanperverlik duygusunu— gölgede bırakmıştır. Her hâlükârda, her zamanki karışıklıklar meydana geldi. Dinî heyecanın körüklediği millî ateş, hem kahramanlık, hem de kin doğurdu. İstiklâl Harbi, her iki tarafın da vahşetlerine sahne oldu; Yunanistan’daki Yunan ve Türk siviller, aynı şekilde kılıçtan geçirildi. Harbin başında, İstanbul’daki Patrik, isyanın liderlerini aforoz etti; içinde, “içinde bir kıvılcım dahi din ve sağduyu bırakmamış” diye nitelediği bütün Yunanlıları, “Osmanlı Hükümeti’nin dünyaca meşhur merhametine” sığınmaya çağırdı; fakat bu kadarı da kendisini kurtarmadı, o da altı başka piskoposla birlikte asıldı. 1830’da Yunanistan, müstakil bir krallık hâline geldi.

Halklar arasındaki kötü duygular, on dokuzuncu yüzyılda Türkiye’deki Yunanlıların hem sayıca, hem servetçe gitgide çoğalmasını önlemedi. Adalardan da pek çok Yunanlı geldi. Ecdatları gibi, onlar da sahil şehirlerinde toplanıyor, ithalât ve ihracat ticaretine hâkim oluyorlardı. İzmir, fiilen, onların payitahtı ve yeni tip “Levantin”in sembolü oldu: Modasında Fransız, kültürü çarşıları gibi karmakarışık, Grek-Şark karışımı bir şehir. Tarsus’a yakın Mersin’den, Karadeniz kıyısındaki Samsun ve Trabzon’a kadar uzanan diğer işlek limanlarda da nüfusun yarısını, hattâ daha fazlasını teşkil ediyorlardı. İstanbul’da ise, büyük, faal bir azınlık olarak kaldılar. Ticaret yanında, Türkiye’nin serbest mesleklerinde de hâkimdiler. Ecdatlarının aksine, memleketin sanat ve mimarisine pek bir şey katmıyor, burjuva zevkine uygun, süslü püslü ve şişkin bir beğeni sergiliyorlardı; fakat Türklere nispetle, tahsile çok daha düşkündüler. Bu yüzyıla gelindiğinde, memleketin mütehassis eleman ihtiyacını, büyük ölçüde onlar karşılıyordu.

Asya Yunanlılarının karakteri ve Türklere muamelesi hususunda çok münakaşa edilmiştir. On dokuzuncu yüzyıl seyyahları, onlar hakkında çok farklı raporlar verdiler. Bazıları onları mütehassis, cömert ev sahipleri olarak bulmuş, onların canlı zekâsını, Türk resmî makinesinin cehaleti ve beceriksizliğiyle mukayese etmişti. Diğerleri, Yunanlıları açgözlü buluyor ve onların maddiyatçılığını, iyi yetişmiş Türklerin doğruluğu ve misafirperverliğiyle karşılaştırıyordu. Teşebbüs ruhuyla hırs, zekâ ile içtimai insafsızlık arasına sınır çizmek her zaman zordur; bu sebeple, Yunanlıların ticarette başarı getiren faziletler kadar kusurlara da sahip olduklarını söylemek, en doğrusu gibi görünür. Aynı derecede adil olarak denebilir ki, ikinci sınıf vatandaş durumunda, başlarının çaresine bakmaktan başka çareleri olmaksızın yaşamak mecburiyeti, karakterlerini temizlemeye yahut yüceltmeye pek uygun değildi. Yüksek mevkilerde bulunanlar, Türklerin hizmetinde çalışan Hristiyanlardı; ihtilâlci bir tertip hazırlamaktan başka, yüksek bir gâyeye hizmet etmekten veya bir servet edinmek ve sonra onu korumaya çalışmaktan daha yüce bir gaye gütmekten men edilmişlerdi. Ahlâkî ve dinî ölçüler bakımından, her hâlükârda Yunanlılar, Türklere karşı, açık bir üstünlük göstermezler. Üstünlükleri, daha ziyade zekâ, teşebbüs ruhu, beceriklilik ve hayal gücü gibi hususiyetlerde idi. Bunlar da, kötü maksatlar uğruna kullanılabilirse de, yüksek bir medeniyetin ve bilhassa açık bir cemiyetin devamı için vazgeçilmez hususiyetlerdir.

Türkiye’de Yunanlıların statüsü bakımından, onların ikinci sınıf tebaa muamelesi gördükleri tartışma götürmez. Bütün Hristiyanlar gibi, hukukî bakımdan birçok sakatlıkları vardı; mahkemede şahitlikleri, Müslümanlarınkine müsavi sayılmaz, hattâ bazen büsbütün reddedilirdi. Aslî vazifeye alınmadıkları askerlik yerine bir vergi ödemek zorunda idiler. Türkler tarafından— ki kendilerini, tebaasını idare etmek için tebaasının zekâsından faydalanan bir hâkim ırk gibi görüyor veya görmek istiyorlardı— umumi surette, ya nefretle, yahut küçümseme ile karşılanıyorlardı. Reform yapmaya kalkışan veya Avrupa baskısı altında ıslahat fermanları yayınlayan sultanlar, bütün tebaalarının eşitliğine dair ne kadar güzel beyannameler yayımlamışlarsa da, bunlar kâğıt üzerinde kalmıştır. 1840 yılında Fellows, Türklerin, Yunanlılara, düşman yerine vatandaş muamelesi yapmaları lâzım geldiğini işittiklerinde, ne kadar şaşırdıklarını anlatır. Bu asırda, “Hürriyet, Adalet, Uhuvvet” sloganları adına müsbet reformlar yapmayı başaran sözde Jön Türkler, Yunanlıların lehine bir değişiklik getirmediler. Jön Türkler, “Müsavat”ı unutmuşlardı. Artık onlar da gitgide daha ziyade milliyetçi bir zihniyete bürünmekteydiler.

Yunanlıların bu muameleden ne derecede zarar gördükleri ise daha tartışmalıdır. En azından, bahtsız Ermeniler gibi, kitle hâlinde katledilmediler. Türk ordusuna alınmamalarından ötürü cidden müteessir olan pek çok Yunanlı bulunduğu da şüphelidir; çünkü bu mahrumiyetin bedeli olarak ödemek zorunda kaldıkları askerlik bedeli pek küçüktü. Hukukî sıkıntılar da, onların zekâları ve yüksek tahsil seviyeleri sayesinde, kısmen telafi edilebiliyordu. Türk adaletinin suiistimallerini rapor eden Avrupalı konsoloslar, bu suiistimallerin bir kısmının, Türk memurlarının rüşvet yemeye ne kadar hazır olduklarını çabucak keşfeden ve rüşvete ayıracak daha fazla paraları bulunan Hristiyanlara da atfedilmesi gerektiğini ilâve ediyorlardı. Fakat şu kadarını kesinlikle söylemek mümkündür: Yunanlılar, Türklere nispetle daha az itibar görmekteydiler ve tâbi tutuldukları hakaretleri hazmedemiyorlardı. Öte yandan, Osmanlı Anadolusu’nun büyük kitleleri teşkil eden köylülerinden çok daha geniş bir refahtan istifade ediyorlardı; bu köylüler, top mermisi lâzım gelmediği müddetçe, harap köylerinde, sessiz sedasız, dairelerini çevirmeye devam ediyorlardı. Harry Luke, 1913’te, Balkan Harbi’nin hemen ardından, Jön Türklerin yeni bir savaş hazırlığına giriştiği ve böylece köylü oğullarını silâh altına aldığı sırada, Anadolu’da gördüğü bakımsız tarlaları ve ağlayan kadınları anlatır; o günlerde, hor görülen Yunanlılar, şehirlerdeki günlük işlerinin peşinden gitmekte serbest idiler. Atatürk ile birlikte, bu Anadolu köylüsü, nihayet kendi hakkına kavuşmuş olacaktı.

2 Yorum

Filed under Eviri

2 responses to “Tarihin Tezgâhı 9: Bursa’dan İstanbul’a: Osmanlı İmparatorluğu — Herbert J. Muller”

  1. Geri bildirim: TEZGÂH 🧵⚙️💪🏻 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER

  2. Geri bildirim: Osmanlı: Bir Süper Gücün Yükselişi ve Düşüşü | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER