Siyaset, sahne arkasında çok elin aynı anda ipleri tuttuğu bir zanaat olarak hep vardı; yapay zekâ bu sahneye çıktığında vaat, zekâsından yararlanarak daha iyi kararlar almak, daha adil ve kapsayıcı kurumlar kurmaktı. Oysa pratikte, zekânın kendisinden ziyade kuklaların yeni bir türü parladı: dijital ağızlar, sentetik yüzler, sahte sözcüler. Kuklacılık zaten siyasetin yapısal diline gömülüydü; yapay zekâ bunu yalnızca hızlandırdı, ölçeklendirdi ve estetize etti. Bugün, zekâdan ziyade kuklanın konuştuğu anlara bakınca, demokrasi teknolojisinin nasıl kolayca temsil teknolojisine indirgendiği görülebiliyor.
‘Quo vadis? Nereye gidiyoruz?’ Soru, ancak önümüzdeki yol okunaklı olduğunda yerine oturur. Ön camı, erişemeyeceğin bir yerde birleşiyormuş gibi görünen iki boya şeridi olarak hayal et: kaçış noktası. O küçücük benek, sahnede duran bir nesne değildir; sahneye mühürlenen bir kuraldır, uzamın sonsuz yönlerinin düz bir yüzey üzerinde iz bırakma biçimi. Rönesans deneycileri, resimler tutarlı olsun diye bu izi sabitlemeyi öğrendi: ufuktaki bir noktaya doğru ortogonaller çiz ve kasaba meydanı bükülmeyi bırakır; noktayı kaydır ve aynı çizgiler yeni bir düzende yeniden gruplaşır. Basit bir zanaat sırrı, derin bir iddiayı taşır: görüntünün gezilebilir hissettirmesi için, dünyadaki düz çizgiler görüntüde birleşiyor gibi görünmelidir (🔗; 🔗). (essentialvermeer.com)
Gestaltanalyse, biçimlerin nasıl örgütlendiğini ve bu örgütlenmelerin karşılığında algıyı, dikkati ve edimi nasıl örgütlediğini okuma disiplinidir. Bir yüzyıllık araştırmanın ciddileştirdiği basit bir gözlemden başlar: yaşantı, yalıtık duyumlardan oluşan bir mozaik değil, kimi konfigürasyonların zeminlere karşı figürler olarak öne çıktığı, yollar halinde hizalandığı ve parçalarından daha kararlı bütünler halinde kaynaştığı bir alandır. Gestalt adı altında toplanan deneysel gelenek, bunun neden böyle olduğunu gösterdi ve görselde ve düşüncede biçimlerin kendini nasıl ortaya koyduğunu betimlemek için kapanma, süreklilik, ortak yazgı, simetri gibi sıkı bir dilbilgisi derledi. O çalışmaların açık bir taraması hâlâ güvenilir bir giriş noktasıdır (🔗); kısa bir yönlendirme de terimleri işe koşmadan önce sabitlemeye yardım eder (🔗). Bu laboratuvar soy çizgisinin yanında, yaşayan bir varlığın dünyasının nötr bir kap değil, onun duyumsamasına ve edişine göre ayarlanmış bir çevre olduğunu—organizmanın kaydedip kullanabileceği işe yarar farkların bir dizisini—ısrarla vurgulayan Umwelt geleneği akar. Bu perspektife erişilebilir bir kapı, Jakob von Uexküll’ün hayvan ve insan dünyalarına dair kısa risalesinin İngilizce çevirisidir (🔗). Burada verilen söz, lirizme değil pratiğe dairdir: estetik boyutu anti-şiirsel bir matematiksel operatör olarak ele almak, bugünün görüntü-makinelerinin bu operatörü nasıl gasp ettiğini sormak ve algıyı tuzaklara değil sınırlara geri döndüren yordamlar geliştirmek. Amaç, zevki cilalamak değil; sahnenin yargıyı geride bırakacak biçimde düzenlendiği yerde yönelimi onarmaktır.
Marcuse’un biçim üzerine bahsini şiirsel vaatten soy. IPA/FLŽM’de ‘estetik boyut’ bir sığınak değil bir operatördür: her olumlu terimin, içkin tersine katlanışını açığa çıkaran titiz bir haritalama. Taraflardan hiçbiri daha iyi değildir; ikisi de daha kötüdür; ikisi de eşit ölçüde yanlış ve aşağılayıcıdır; ve tam olarak eşdeğerdirler—tek bir lamine nişanın iki yüzeyi. Görev onları ayırt etmek değil, paralaks eşdeğerliklerini kabul etmektir. Bu kabullenişten sonra sunulacak üçüncü bir düzeltme yok.
Yazıyorum, yadsımanın işareti altında; ‘teori’nin halısını nakışlamak için değil, eleştiriyi militan içeriğinden boşaltan düşünme biçimlerini ifşa etmek için. Eleştirel teorinin görevi değişmedi: Eros’u yönetimli tutsaklığından özgürleştirmek, bolluğu tahakküme çeviren bir uygarlığa karşı dönüştürücü bir olumsuzluğu geri kazanmak. Eleştiri bunu unuttuğunda sapmaya dönüşür—ya praksi’yi sarhoş bir akışta eritir ya da onu görünümlerin ışıltısına teslim eder. İlki sol sapmadır; ikincisi sağ sapma. İsimler Deleuze ve Baudrillard’dır.
İstem: (Serkeş Manifesto) içinde serkeş geçen divan şiiri mısraları topla bir sürü / %50 klasik devrimci tabirler %50 bu mısraların tarzını sentezleyerek ve manifestonun ruhuna uygun Serkeşler Omuz Omuza diye şarkı sözleri yaz, dört kıta ve azar azar değişen nakarat olsun!
Serkeş, sözlükte ‘başına buyruk, asi’ demektir; Divan şiirinde ise ‘ser’in yükünü sırtlayan, gövdeyi yöneten bir başın kendi istikametini ısrarla çekmesi gibi, akışa değil hakikate kulak veren bir mizaçtır ve bu mizaç, kişisel taşkınlıkla değil ilkesel sebatla tanımlanır, yani keyfe göre savrulan bir hoyratlık değil, bilerek ve isteyerek tercih edilen bir yön tutturmadır. Bu kelime, klasik şiirin ‘sermest’ sarhoşluğunu değil, ölçülü bir isyan terbiyesini çağırır; Bâkî’nin ışıklı şehir diliyle Fuzûlî’nin çileli taşrasını karşı karşıya getiren eski tartışmalarda, ikbaline meyledenle ikrarına sadık olanın ayracıdır ve bu ayracın bugüne bakan yüzünde, itibarı önceleyenlerle itirazı önceleyenlerin yollarının nerede ayrıldığını sakin ama kesin bir dille görmeye çağırır. Serkeş cephe bu adı, keyfî taşkınlık için değil, toplumun nefesini tutmaya zorlayan ağırlıklara karşı bilinçli ve inatçı bir yön tayini için taşır; serkeşlik burada, ‘baş’ı heveslere değil halka çevirmek demektir ve bu yöneliş, yalnız bir tavır beyanı değil, her gün tekrar edilen bir emek, bir hatırlama ve bir ısrar pratiğidir.
İki farklı şehirde, iki ayrı çağda yaşanan iki sarsıcı olay var elimizde: 29 Ekim–2 Kasım 2025 aralığında Gebze’de Issıkgöl Caddesi’nde bir apartmanın çökmesi ve 3 Mart 2009’da Köln’de Kent Arşivi ile yanındaki konutların çökmesi. İki olay da yoğun kentsel dokunun altında yürüyen yeraltı ulaşım projeleriyle aynı sahneyi paylaşıyor; biri Gebze–Darıca metrosunun Akse Sapağı çevresinde, diğeri Köln’ün Kuzey–Güney hattının Waidmarkt kazısında. Gebze tarafında kamuya açık resmî sayfa istasyonun Yeni Avusturya Tünel Açma Metodu (NATM) ile yaklaşık 29 metre derinde inşa edildiğini, Issıkgöl Caddesi’nin başında konumlandığını kayda geçirirken; olay günlerinde basına yansıyan haberler hem can kayıplarını hem de geniş ölçekli tahliyeleri aktararak toplumun “ne oldu, neden oldu?” diye sorduğu bir boşluk bıraktı. Köln’de ise kaza kentin belleğine kazınmış durumda; şehrin resmî sayfası iki can kaybını ve çöküşün tarihini özetliyor, yıllar süren incelemeler kamuoyuna açık belgelerle hatırlatılıyor. Bu metin, “boşa düşmek” ile “altını oymak” gibi günlük dilde kullandığımız iki güçlü mecazı da yanına alarak, iki olayı geometrik bağlamlarıyla, iş yöntemleriyle, olası mekanizmalarıyla, kriz öncesi ve sonrası yönetim tarzlarıyla anlaşılır bir dille yan yana okuyor; sonunda “ilke” ile “prensip” arasındaki farkı, yani kâğıt üzerindeki değerle sahada işletilen ölçülebilir kuralların arasındaki mesafeyi kapatmanın neden hayatî olduğunu anlatıyor.