Psikanaliz ve sibernetik ya da dilin doğası üzerine (1955) — Jacques Lacan

22 Haziran 1955 (İngilizcesi)

Sayın Profesör, Hanımlar, Beyler, konuşmamda, aranızda, çarşamba günleri biraz daha geç bir saatte beni genellikle dinleyenleri ayırt etmek isterim. Bunu, benimle birlikte, ilk önce adını andığım kişiye, Jean DELAY’e, sunduğumuz saygı duruşu ve şükrana onları da katmak için yapıyorum; kendisi bu konferanslar dizisini başlatmayı kabul etti ve bugün bu oturuma katılarak bize onur veriyor.

Ayrıca, iki yıldır burada seminerler biçiminde sürdürdüğüm bu tür bir alışverişe, bir öğretime, kendi başına onu parlatan bir yer, bir çatı vermiş olduğu için kendisine son derece kişisel olarak teşekkür etmek isterim; bu yer onu yalnızca konumu ve içinde birikmiş bütün anılarla parlatmakla kalmıyor, aynı zamanda bu öğretimi kendi sözünün yankısına da ortak ediyor.

Bugün size psikanaliz ve sibernetikten söz etmek istiyorum. Bu, en azından, psikanaliz ile çeşitli beşeri bilimler arasındaki bu yakınlaştırma düzeni içinde, bana dikkate değer görünen bir konudur; nedenini göreceksiniz.

Size hemen söyleyeyim: burada, tekniğimiz ile sibernetiğin az çok sansasyonel çeşitli biçimleri arasındaki ilişkileri aramayacağız. Ne büyük ne de küçük makinelerden söz edeceğim; onları adlarıyla anmayacağım; gerçekleştirdikleri şeylerin harikalarını size anlatmayacağım. Bütün bunlar bizi hangi bakımdan ilgilendirirdi? Yine de bana ayıklanabilir görünen bir şey var:
– bizim ‘göreli eşzamanlılık’ diye adlandıracağımız şey: aynı zamanda, iki tekniğin, iki düşünce ve bilim düzeninin ortaya çıkışı; bunlar psikanaliz ile sibernetiktir,
– ve öte yandan, her birinin içerdiği kimi anlamlar.

Bütün bunların ortasında, size sibernetiğin anlamlarını sezdirmek istediğim kıvrımı yönetmem gerekecek. Şu halde ne bir yandan ne de öte yandan, tüketici olma iddiası taşıyan bir şey beklemeyin. Amaç, birinin ve ötekinin anlamından bir şeyin aydınlanacağı bir ilişki ekseni bulmaktır. Ve bu eksen, dilin kendisinden başka bir şey değildir. İşte bu yüzden, bugün size açıklamaya çalışacağım şeyde, dilin doğasının bazı yönlerini, diyelim ki bir şimşek çakımı gibi, görmenizi sağlamam gerekiyor.

Çıkış noktamız olacak soru şudur. Bu, değindiğim seminerler dolayısıyla—meşru olarak söz edebilirim—bizim seminerimizde, ip ucunu çeke çeke, bir makineyle sürdürülen bir şans oyununun ne anlama geleceği sorusunu ortaya koymaya vardığımızda sorulmuş bir sorudur. Seçtiğimiz bu şans oyunu, çift mi tek mi oyunuydu. Elbette, psikanalizden söz edilen bir seminerde çift mi tek mi oyunuyla ilgilenilmesi şaşırtıcı görünebilir. Orada başka şeylerden de söz edilir. Bu yıl bazen NEWTON’dan söz ettik. Yine de sanıyorum ki bunlar oraya tesadüfen gelmiyor; sözcüğün tam anlamıyla tesadüf eseri değil.

Tam da bu seminerde çift mi tek mi oyunundan—ve belki NEWTON’dan da—söz edildiği için, psikanalizin tekniği, bozulmuş, hatta aşağılayıcı yollara sapma riskini taşımaz; bu, bizim temel kaygımızdır. İşte, bu çift mi tek mi oyununun seyri içinde amaç, bize, analistlere, bir şeyi hatırlatmak, göstermekti: hiçbir şey tesadüfen olup bitmezdi ve ayrıca, en saf tesadüfle sınırdaş görünen, tesadüf oyununda bile bir şey açığa çıkarılabilirdi. Sonuç son derece şaşırtıcı oldu.

Şu ki, bu analist kitlesi içinde, birinin bana söylediği gibi, benim tesadüfü ortadan kaldırmak istediğim düşüncesi karşısında, bir tür gerçek indignation ile karşılaştık. Sahiden, bu sözü bana söyleyen kişi, sarsılmaz biçimde determinist kanaatlere sahip bir kişiydi ve onu korkutan da tam olarak buydu. Bu kişi haklıydı: tesadüfün varlığı ile determinizmin temeli arasında sıkı bir ilişki vardır. Ama tesadüf üzerine biraz düşünelim.

Biz, bir şeyin tesadüfen olup bittiğini söylediğimizde ne demek isteriz? Çok farklı olabilen iki şeyi demek isteriz:
– orada bir niyet yoktur,
– ve şunu demek isteriz—bu başka bir anlamdır—orada bir yasa vardır.

Oysa determinizm denen şeyin bizzat kavramı, yasanın niyetsiz olmasıdır. İşte bu nedenle, determinist kuramın her gelişimi, gerçekte kurulmuş olanın, bir yasaya göre işleyen şeyin, başlangıçta ayrışmamış bir şeyden—tam da niyet yokluğu olarak tesadüf olan şeyden—nasıl türediğini görmeye daima çalışacaktır. Elbette determinizm bize, hiçbir şeyin nedensiz olmadığını söyler; ama bu, niyetsiz bir nedendir.

Öyleyse, böylesi örnek bir deneylemenin, muhatabıma, sonunda bir şeyin yakalanmış olabileceğini—bu konularda zihin kolayca kayar, Tanrı bilir—ve bunun determinizmi yeniden içeri sokacağını düşündürmesi ölçüsünde, bunu anlıyoruz: determinizmi, tam olarak çift mi tek mi oyununa değil, çünkü zihnini endişelendiren ve endişelendirmiş olan şey tam da buydu, ama daha da ileri giderek yazı tura oyununa kadar; çift mi tek mi oyununu, az çok sezgisel olarak, yazı tura oyunuyla özdeşleştiriyordu: eğer yazı tura oyununda determinizm varsa, nereye varırız? Artık hiçbir gerçek determinizm mümkün değildir. Bu soru, bizim için, o halde şunu bilme sorusunu açar: bizim, analistler olarak, tekniğimizin kökünde temel olarak varsaydığımız bu determinizm nedir?
– bir şeyin belirlenmiş ve belirlenebilir olarak değer kazanabileceğini düşündüğümüzde,
– öznenin bize söylemini, düşüncelerini, dediğimiz gibi sözlerini, niyetsiz olarak vermesini sağlamaya çalıştığımızda; başka deyişle, onun, kasıtlı olarak, mümkün olduğunca tesadüfe yaklaşmasını istediğimizde?

Bir tesadüf niyeti içinde aranmaya giden bu determinizm nedir? Sanıyorum ki sibernetik bu konuda bize biraz ışık getirebilir.

Sibernetik—sanıyorum ki aranızdan bir hayli kişi bunun farkındadır, bunu zaten biliyordur—son derece belirsiz sınırlara sahip bir alandır. Onun birliğini bulmak, bizi bir an için, beşeri bilimlerin tümü gibi, önemli, dağınık kısımları kaplayan, belli bir birlikle bir araya toplanmış rasyonalizasyon alanlarını gözden geçirmeye zorlar; işte bulunması gereken birlik de tam olarak budur.

Ve bu, siyasetten, oyun kuramına, iletişim kuramlarına, hatta sibernetiğin getirdiği şeyin büyük özgünlüğü olan bir şeyin, yani bilginin kavramının kimi tanımlarına kadar uzanır. Sibernetik, bize söylendiğine göre, tam da mühendislerin, bilginin etkinliği, belirli iletkenler boyunca bilginin ekonomisi, bir mesajın geçtiği ve iletildiği kipin özsel unsurlarına indirgenmesi gibi konulara ilişkin çalışmalarından doğmuştur. Bu bakımdan, yaklaşık on yıllık bir tarihe sahip olurdu; çünkü bu deneylerden çıkar ve başlığı, bu tür araştırmaların en seçkin mühendislerinden biri olan Bay Norbert WIENER tarafından bulunmuştur.

Bilimin ortaya çıkışını burada görürdük. Sanıyorum ki kuşkusuz bu, onun kapsamını fazlasıyla sınırlamaktır; burada, belli bir tarihe geri giden bir düşünüş içinde, sibernetiğin doğuşunu belki belirlemeye çalışacağız. Sibernetikte söz konusu olanı anlamak için, bizim için böylesine yakıcı olan bu tema çevresinde—tesadüfün anlamı, tesadüfün ne ifade ettiği çevresinde—onun kökenini aramak gerektiğine inanıyorum. Sibernetiğin geçmişi, sanıyorum, bizim, tam bilimlerin karşısına koymak için, ‘tahmine dayalı bilimler’ diye adlandıracağımız şeyin rasyonelleştirilmiş biçimlenişinden başka bir şey değildir.

Bunu temel alırsak, tahmin diye adlandırdığımız şeyi çok kesin bir şey olarak alırsak—tanımlamaya çalışacağımız ve sanıyorum ki bundan böyle, ‘beşeri bilimler’ teriminin aslında uygunsuz biçimde değil, çünkü sahiden tahminde söz konusu olan insan eylemidir, ama bana göre ‘beşeri bilimler’ terimi fazla muğlaktır ve sözde-inisiyatik bilimlerin her türden bulanık yankılarıyla fazla çekirdeklenmiştir; bunlar kuşkusuz onun gerilimini ve düzeyini ancak düşürebilir—diyelim ki tahmin bilimlerinin daha sıkı, daha yönelimli bir tanımıyla bir şeyler kazanılacaktır.

Onu böyle alırsak, sibernetiğin atalarını, [BOOLE ?]’de olduğu kadar, oyların—kendinin dediği gibi—parçaların teorisiyle bizzat CONDORCET’de de, ve daha yukarıda, onun babası olacak ve gerçek anlamda ortaya çıkış ve köken noktası olacak kişide: PASCAL’da bulmaya elverişli oluruz. Bunun ne anlama geldiğini göreceğiz. Bunu size hissettirmek için, tam da öbür bilim alanının temel kavramlarından yola çıkacağım; çok kesin olarak söylemek gerekirse, gelişimi modern serpilmesinde, o kadar da daha yukarılara gitmeyen ve tahmine dayalı bilimlerin gelişimiyle mutlak biçimde bağıntılı kılınabilen, belki onu perdeleyen, bir bakıma gölgeleyen, ama öbüründen kesinlikle ayrılmaz olan tam bilimlerden.

Tam bilimleri nasıl tanımlayabiliriz? Tam bilimler, tahmine dayalı bilimlerden farklı olarak, diyelim ki gerçeği ilgilendiren bir şeydir. Ama gerçek nedir? Sanıyorum ki bu konuda insanların kanaati, insan düşüncesinin psikolojikleştirici bir soykütüğünün bize inandırmaya çalıştığının tersine, hiçbir zaman pek değişmemiştir; bu soykütüğü, insanın—ilk çağlarda—düşlerde yaşadığını, hatta çocukların bir bakıma, arzuları tarafından alışıldık biçimde halüsinasyona uğratıldığını düşünmemizi ister.

Tuhaf tasavvurlar; psikolojik alandaki her türlü oluşum kavrayışını, derinden denebilecek ölçüde bozuyorlar ve gözleme o kadar aykırılar ki böyle ifade edebilirim. Böylesi efsanelerin kökeninin nedenini aramamak elde değildir; ama kuşkusuz bugün buna çabalamayacağız.

Gerçeğe bir anlam vermeye, insanın ona her zaman vermiş olduğu anlamı görmeye çalışırsak, gerçek, ister orada olalım ister orada olmayalım, aynı yerde yeniden bulduğumuz bir şeydir. Belki yer değiştirmiştir, ama yer değiştirmişse onu başka yerde ararız; neden yerinden oynatıldığını ararız; bazen kendi hareketiyle yer değiştirdiğini de söyleriz; ama biz orada olsak da olmasak da her zaman yerli yerindedir.

Ve kendi yer değiştirmelerimizin, ilke olarak—istisna dışında—bu yer değişimine etkili bir etkisi yoktur. Başka deyişle, gerçeği de her zaman yanımızda gezdirmeyiz. Tam bilimler, kuşkusuz, gerçeğin bu işleviyle en büyük ilişkiye sahiptir.

Yine de onlar her zaman var olmadılarsa, sanıyorum ki […] ayrım, animizmin aynı şekilde sözümona arkaik evresiyle özdeşleştirilen düşüncenin bu sözümona her şeye kadir oluşunda değildir; daha önce insanın, insani yanıtlar beklediği antropomorf bir dünyanın ortasında yaşamış olması hiç de söz konusu değildir.

Sanıyorum ki bu tasarım bütünüyle çocukçadır ve tarihsel olarak hiçbir şeye tekabül etmeyen ‘insanlığın çocukluğu’ mefhumunu içerir. Mesele şudur: insan, kendi eyleminin, bu yerlerin düzeninin korunmasıyla bir ilgisi olduğuna inanıyordu. Başka deyişle, o da—bizim gibi—gerçeğin, tam vaktinde yeniden bulunduğuna inanıyordu:
– gecenin her zaman aynı saatinde, şu yıldız şu meridyen üzerinde yeniden bulunacaktır,
– oraya geri gelecektir; her zaman oradadır; hep aynı yıldızdır.

Yeryüzü işaretinden önce göksel işareti almam boşuna değil; çünkü sahiden göğün haritası, yer kürenin haritasından önce yapılmıştır. Eh işte, insan uzun süre, bu ritler, bu törenler tarafından bir şeyin icra edildiği fikrine sahipti…
– imparatorun bahar yarığını açması,
– bahar danslarının bütün doğanın verimliliğini güvenceye alması,
…kendi eyleminde—düzenlenmiş bir eylem olan, anlamlı bir eylem olan, gerçek anlamda, yani bir söz anlamında bir eylem olan eyleminde—şeylerin yerlerinde kalmasının sürdürülmesi için vazgeçilmez bir şey bulunduğu fikrine sahipti.

Onlar, bu düzenli tarza katılmasalardı gerçeğin buharlaşıp yok olacağını düşünmüyorlardı; ama gerçeğin yerinden oynayacağını düşünüyorlardı. Yasayı yaptıklarını iddia etmiyorlardı; kendi varlığının, yasanın sürekliliği için vazgeçilmez olduğunu iddia ediyorlardı. Tam da önemli bir tanım; çünkü sahiden gerçeğin varoluşunun sıkılığını bütünüyle muhafaza eder.

Sınır belli bir anda aşıldı. Şu ki insan, bu ritlerin, bu dansların ve bu yakarışların, […]’a göre işleyen düzende gerçekten de hiçbir işe yaramadığını fark etti. Haklı mı, haksız mı? Bilmiyoruz.

Çok açıktır ki, mevsimlerin kaçınılmaz geri dönüşü için gerekli göründüğü halde bizde artık bulunmayan o kanaate sahip değiliz. Bu andan itibaren tam bilimin perspektifi doğabilmiştir. Ama o zaman nereye varıyoruz? İnsan, doğanın büyük saatinin kendiliğinden döndüğünü ve kendisi orada değilken de saati göstermeye devam ettiğini düşünür. Bu andan itibaren bilimin düzeni doğar. Bilimin düzeni tam olarak şudur: insan, doğa için bir icracı iken, onun gizli icracısı olmuştur. Ona ancak itaat ederek hükmedecektir. Ve köle gibi, ona iyi hizmet ederek efendisini kendi bağımlılığı altına düşürmeye çalışır. Buradan itibaren, kendisine vereceği buluşmada doğanın tam vaktinde olabileceğini bilir.

Ama nihayetinde bu tamlık nedir? Bu tamlık, doğada iki zamanın buluşmasıdır:
– Doğada bir düzen vardır; saat gibi işleyen şeyler vardır. Çok büyük bir saat vardır; bu saat, çapı, güneşten en uzak gezegene kadar, x sayıda ışık zamanı içinde kat edilen, güneş sistemi denen şeyin ta kendisidir; ve bu, örneğin, deşifre edilmesi gereken doğal saattir. Kuşkusuz bu, bu tam bilimin kuruluşunun en belirleyici, en esaslı, en güvenilir adımlarından biri olmuştur.
– Ama insanın da kendi saati ve kol saati olmalıdır. Onu yapacaktır; neyle? Çok hızlıca belirtmeye çalışacağımız ve doğanın saatinden ödünç aldığı bir şeyle. Ama nihayetinde bu saati bir şeye göre ayarlamak gerekir.

Tam olan nedir? Doğa mı? Bütün buluşmalara yanıt vereceği kesin değildir. Elbette, doğal olanın, ancak buluşma zamanına gelip yanıt veren şey olduğu tanımlanabilir. Bay de VOLTAIRE, BUFFON’un Doğal Tarihi için onun o kadar da doğal olmadığını söylediğinde, tam da buna benzer bir şey demek istiyordu.

Bu, belki biraz basit bir tanım sorunu içerir: nişanlım buluşmaya her zaman gelir; çünkü gelmediğinde, artık ona nişanlım demem. Öte yandan, insanın kendisi de mi tamdır? Tamlığın gerilimi nerede, eğer tam da saatlerin uzlaştırılmasında değilse?

Burada yalnızca incelikli şeyler söylüyor değilim. İyi gözlemleyin: nihayetinde saat…
işleyen bir saat; sıkı, dakik; zamanı izokron bir biçimde bölen bir saat; nabzı kesin, düzenli olan bir saat
…sıkı sıkıya, yalnızca, az önce zaten geri götürdüğüm o çağdan beri vardır: PASCAL çağı.

Yani Bay HUYGHENS’in—adı Fransızca telaffuz ediyoruz, Flamanca konuşanlardan özür dilerim—ilk bütünüyle izokron sarkacı yapmayı başardığı çağdan beri: 1659; Bay Alexandre KOYRÉ’nin ifadesiyle, ‘bir kesinlik evreni’ni başlatan çağdan beri; KOYRÉ olmadan, gerçekten tam bir bilimin hiçbir imkânı kesinlikle yoktu—ve fiilen de hiç yoktu.

Tamlık nerede? Tamlık, bu sarkaç ve bu kol saatinin içine indirdiğimiz bir şeyden yapılır; yani belli bir etkenden, belli bir etkenden—belli bir doğal zamandan ödünç alınmış bir etkenden. Bu etken g etkenidir. g, bildiğiniz gibi, çekimin doğurduğu ivmedir; özetle bir uzay ve zaman oranıdır; GALILÉE’nin bizzat kendi terimini kullanırsak—unutmayın—bu, belli bir ‘zihinsel deney’le ayıklanmış bir şeydir; bu, bir varsayımdır; bir alete cisimleşmiş bir varsayım.

Ve alet varsayımı doğrulamak için yapılmışsa, onu doğrulayan deneyin yapılmasına hiç gerek yoktur; çünkü aletin çalışıyor olması olgusunun kendisiyle bile, soruya biraz dikkatle eğilip şunu fark edebilirsiniz: varsayım doğrulanmıştı. Ama yine de bu aleti bir zaman birimine göre ayarlamak gerekir. Ve zaman birimi, tam da, gerçekliğe bu referanstan—yani bir yerde aynı yere geri dönmesi olgusundan—daima ödünç alınmış bir şeydir; ve bu zaman birimi bizim yıldız günümüzdür.

Size şunu söylemeliyim: bir fizikçiye danışırsanız, örneğin Bay BOREL’i alalım, size şunu tasdik edecektir: mevcut durumda, eğer belli bir yavaşlama…
yeterince duyumsanamaz, ama belli bir zamanın sonunda kesinlikle de fark edilebilir olacak bir yavaşlama
…dünyanın dönüşünde, yani bizim yıldız günümüzde meydana gelseydi, bunu bugün bütünüyle ortaya koymaktan aciz olurduk; çünkü zamanı bize cisimleyen söz konusu saat izokroniktir ve biz yine de onun bölümlenmesini bu yıldız gününün ölçüsüne göre ayarlarız; yani kontrol edemediğimiz bir şeye göre.

Başka deyişle, bu notun amacı size şunu hissettirmektir: uzayı katıyla ölçüyorsak, zamanı da zamanla ölçeriz. Bu ikisi aynı şey değildir. Bu koşullarda, tam biliminizin belirli bir bölümünün, enerji, madde gibi şeyleri hedefleyen çok küçük bir semboller sayısında özetlenmesine şaşmamak gerekir: [E = m.C2]. Bir süre boyunca, her şeyin madde ve hareket terimleriyle ifade edilmesi talebimiz buraya varacaktır. Bu, madde ve zaman demekti; çünkü gerçekte olan bir şey olarak hareket, tam da buydu. Biz onu bertaraf etmeye, onu indirgemeye vardık.

Eh işte, nihayetinde bu küçük sembolik oyun, tahtaya yazabileceğim şu birkaç küçük harf, NEWTON sistemi ve EINSTEIN sistemi, sonunda gerçeğin kendisiyle pek az şey paylaşır. Gerçeği bu küçük formüller yumağına indirgeyen bu bilim, çağların geriye çekilişiyle kuşkusuz şaşırtıcı bir epope olarak görünecektir; ve bu da belki, çağların perspektifinde, devresi biraz kısa bir epope olarak incelip kalacaktır.

Ama başka bir şey daha var. Tam bilimlerin tamlığının bu temelini, yani aleti gördüğümüz andan itibaren, belki başka bir şey sorabiliriz. Yani şunu: ‘Bu yerler nedir?’. Başka deyişle, yerlerle, boşluklar olarak, ilgilenmeye başlamak. İşte bu yüzden—iki terim o kadar bağlantılı, tutarlı, ayrılmazdır ki—tam bilimlerin doğuşuyla bütünüyle eşzamanlı olarak bir şey doğmaya başlamıştır…
az çok anlaşılmış, daha ziyade kötü anlaşılmış: olasılıklar hesabı.
…ama başlangıçta…
ortaya çıktığı tarihi alırsak, ilk gerçekten modern, bilimsel, sıkı biçimiyle belirdiği tarih: 1654; Bay PASCAL’ın aritmetik üçgen üzerine risalesi
…‘olasılık’ teriminin derininde ima edildiği gibi tesadüfün hesabı olarak değil, şansların kendilerinin hesabı olarak, yani buluşmanın, kendi içinde hesabı olarak görünür.

PASCAL’ın, tam da bu aritmetik üçgen olan bir tür ilk makinede geliştirdiği şey, bilginler dünyasının dikkatine şu nedenle layıktır: bir oyuncunun, bir partiyi oluşturan hamleler dizisini askıya aldığımız, kestiğimiz belli bir anda, neyi umut etmeye hakkı olduğunu derhal ayarlamaya, derhal bulmaya imkân verir. Bu ne demektir? Bu, buluşma fikrinin verilebileceği en basit, en indirgenmiş biçim olan bir hamleler dizisinde, bir şeyin zaten kazanılmış, zaten geçmiş olduğu demektir. Ama uzlaşım bu hamleler dizisini tamamlamadığı sürece, onun sonuna varılmadığı sürece, hâlâ değerlendirilebilir bir şey vardır; ve bu, çok kesin olarak şudur: buluşmanın—buluşma olarak, yani yer olarak—imkânları, bu imkânların kendileri olarak, şu şeyle birlikte:
– oraya gelen ya da oraya gelmeyen bir şeyle,
– bu yerde beliren ya da oraya gelmeyen bir şeyle, bu hâliyle,
– kendi yokluğu ile sıkı sıkıya eşdeğer olan bir şeyle.

‘Aynı yerde yeniden bulunan şey’in biliminin yerini, yerlerin kendileri olarak ‘yerlerin birleşimi’ bilimi alır; bu da, kuşkusuz, hamle mefhumunu, yani kesitleme mefhumunu varsayan düzenli bir düzlemde gerçekleşir. Buradan itibaren, elbette hemen, malzemesini bir bakıma derleyip toparlayacak bir şey doğar; o zamana kadar sayılar bilimi olan her şey birleştirici/kom-binatoryal bilime dönüşür; semboller dünyasında, o zamana dek, kaza anlamında—tesadüf anlamında değil—az çok bulanık, rastlantısal bir gezinim olan her şey, kesin bir şeyin çevresinde düzenlenir:
yokluğun [0] ve varlığın [1] bağıntısı.

İşte buradan itibaren, varlık ve yokluk yasasının bu araştırmasının, ve varlıkların sürekliliğinin ve sıralanışının ve varlıkların birleşiminin, matematiksel diye, haklı olarak, nitelendirilebilecek bir süreç yoluyla, tam da ikili düzenin bu tesisine yönelmesini mümkün kılan bütün bu evrimi anlayabilirsiniz; bu ikili düzen, en azından doğuşta, ortaya çıkışın simgesel görünüşünde, bizim sibernetik dediğimiz şey olmaya varan, ayıklanan şeyin en kayda değer özgünlüğüdür.

İyi anlayın: sibernetik biçiminde dünyamızda beliren şeyin özgünlüğünü bu sınır üzerinde, bu hudut üzerinde tutarken, onu, insanın insan olarak bekleyişi olan şu şeye, kasıtlı olarak bağlıyorum.

Birleşimler biliminin, kesitlemeli buluşmanın bu hâliyle biliminin, insanın dikkat alanına girmiş olması, insanın ona derinden ilgi duymasındandır. Ve bunun şans oyunlarının deneyiminden çıkması boşuna değildir. Çünkü örneğin ‘oyun kuramı’ teriminin, bizim onu anladığımız anlamda, olağanüstü tamamlanmış bir şekilde, şunları ilgilendirmiş olması da boşuna değildir:
– iktisadi hayatımızın bütün işlevlerini: koalisyonlar, tekeller kuramı…
– savaş kuramını; sonuçta, savaş üzerine [strateji oyunu?] mefhumu, savaşı, özünde oyun olan gerilimleri içinde ele alıp değerlendirmekten ve orada gerçeğin cisimleşmiş herhangi bir şeyinden koparmaktan başka bir şey değildir.

Bunu ve şans oyununu gösteren sözcüğün aynı sözcük olması boşuna değildir. Peki neden…
zira size söz ettiğim ilk oyunlarda, öznelerarası bir eşgüdüm ilişkisi söz konusudur
…insan, şans oyununda, ayrıca ona adadığı hesapların içinde de, bir şey çağırır ve bir şey arar; oysa şans oyununda öznelerarasılık tam da dışlanmış gibi görünürken, insan bu anlamsal eşseslilikle [‘je de hasard’] onun öznelerarasılıkla bir tür bağıntısı olması gerektiğini açığa vurur?

Bu, beni çıkış noktası yaptığım merkezi soruya çok yaklaştırır; yani bizim aradığımız ve insanın bir bakıma ardında taşıdığı bu bilinçdışının tesadüfü nedir? Nitekim şans oyununda, kuşkusuz, şansını deneyeceği bir şey vardır; ama ayrıca akıbetini okuyacağı bir şey de vardır; onu ilgilendiren, orada kendisinden bir şeyin açığa çıktığı fikridir ve ben derim ki, karşısında kendisinden başka kimse olmadığı için, ondan daha da iyi bir biçimde kendisinden olan bir şey açığa çıkar. Bu, yan bir nottur; yalnızca en sonda geri döneceğim bir not; size, şimdi size sunduğum şeyin belli bir noktasında, belli bir noktalamasında, geçerken söylüyorum.

Bu tahmin kuramına bir kez girdikten sonra, tam anlamıyla sibernetiğe sahip olmamız için ne gerekir? Az önce size, kuramın bütün seyrinin BOOLE tezlerine, ikili bir simgeciliğe, her şeyin 0 ve 1 terimleriyle yazılabileceği olgusuna doğru yakınsadığını söyledim. ‘Sibernetik’ dediğimiz ve bir yenilik olan bir şeyin, dünyada doğması, belirmesi için başka ne gerekir?

– Bunun, gerçekte ve her türlü öznellikten bağımsız olarak işlemesi gerekir.
– Buluşmaların bu hâliyle biliminin, boş yerlerin bu hâliyle biliminin birleşmesi, eklenmesi, toparlanıp bir bütün olması gerekir.
– Eğer diyebilirsem, kendi kendine işlemeye başlaması gerekir.

Bunun için ne gerekir? Yine de, bunu taşıyabilecek bir şeyi gerçekte almak gerekir. İnsan, her zaman, bu gerçeği ve bu simgeler oyununu birbirine eklemeye çalışmıştır:
– Duvarlara şeyler yazmıştır.
– Hatta zaman zaman ‘Mané, Thécel, Pharès’in duvarlara kendiliğinden yazıldığını da tasavvur etmiştir.
– Güneşin gölgesinin günün her saatinde durduğu yere sayılar koymuştur.

Ama nihayetinde, simgeler yine de her zaman, bulunmaları amaçlanan yerde kalıyordu. Bu gerçeğin içine yapışıp kalmışlardı; onların yalnızca bu gerçeğin işaretlenmesi olduğu sanılabilirdi. Yenilik şudur: onlara, eğer böyle konuşmama izin verirseniz, kendi kanatlarıyla uçma imkânı verildi; peki ne sayesinde? Sade, sıradan, bileklerinizin erişiminde bir aygıt sayesinde; ve yalnızca kola basmak yeter: bir kapı.

Bir kapı, lütfen bunu düşünün, bütünüyle gerçek bir şey değildir. Onu gerçek bir şey sanmak tuhaf yanlış anlamalara götürürdü. Bir kapıyı gözlemlerseniz ve örneğin ondan hava akımları ürettiği sonucunu çıkarırsanız, serinlemek için onu çölün ortasında koltuğunuzun altına alıp götürmeye kalkarsınız; sonuç sıfır olurdu. Bütün sözlüklerde bir kapının ne demek olduğunu uzun uzun aradım. LITTRÉ’de kapı üzerine iki sayfa var:
– Kapı, bir açıklık olarak kapıdan, az çok sıkı birleşmiş bir kapanma olarak kapıya kadar götürülür.
– Doğu kapısından, yüce kapıdan, şu kapıya kadar götürülür: REGNARD’ın yazdığı gibi, ‘geri gelirsen burnuna bir maske yaparım’.

Bütün bunlar pek tatmin edici değil. Ve ardından, yorum yapmadan, LITTRÉ, bir kapının açık ya da kapalı olması gerektiğini yazar. Kimse buna şaşırmayacaktır; bende de, bunun uyandırdığı edebi yankılara rağmen, bütünüyle bir tatmin yaratmadı. Milletlerin hikmetine karşı doğal bir güvensizliğim vardır. Oraya birçok şey yazılır, ama her zaman biraz bulanık bir biçimde. Zaten psikanaliz bunun içindir. Birazdan geri döneceğiz. Evet, bir kapının açık ya da kapalı olması gerekir. Ama bu, bütünüyle sıkı sıkıya eşdeğer değildir. Şunu gözleyin: dil burada bize yol gösterebilir. Kapı, Tanrım, tarlalara açılır; ama onun ağılın üzerine kapandığı ya da çitin üzerine kapandığı söylenmez. Elbette burada, ağılı çevreleyen kapı olan porta ile fores’u karıştırıyorum; ama nihayetinde buna takılacak değiliz ve kapı üzerine tefekkürümüzü sürdürebiliriz.

Aslında, eğer bir şeyi açıyorsa, bu nedir? Tarladan ve ağıldan söz ettiğim için bunun içeri ve dışarıyla ilgili olduğu sanılabilir. Sanıyorum ki bu çok büyük bir yanılgı olurdu. Bir Amerikalının tasavvur ettiği üzere, yeryüzünün çevresini tam olarak dolaşan büyük bir suru hayal edebileceğimiz kadar heybetli bir çağda yaşıyoruz; eğer siz oraya bir kapı açarsanız, içerisi nerede, dışarısı nerede?

Bu, başlı başına bir sahiliktir. Bir kapı, açıkken, bu yüzden daha cömert bir şey değildir. Bir pencerenin ‘kıra baktığı’ söylenir. İlginçtir: bir kapının bir yere ‘açıldığı’ söylendiğinde, genellikle söz konusu olan, alışıldık biçimde kapalı olan, hatta bazen mühürlenmiş olan bir kapıdır; ve bu durumda ‘oraya açılır…’ denir.

Bir kapı, Tanrım, bazen alınır; bu da her zaman epeyce belirleyici bir eylemdir; ve size, başka herhangi bir şeyden çok daha sık, bir kapı vermezler. Bir kapının iki yanında, gözcülük eden iki kişi olabilir; bir pencere için bunu hayal etmezsiniz. Bir kapı, açıkken bile, elbette, zorlanıp kırılabilir—Alphonse ALLAIS’nin dediği gibi—‘bu aptalca ve zalimce’. Buna karşılık, pencereden girmek her zaman umursamazlıkla dolu bir eylem sayılır ve her hâlükârda kuşkusuz kasıtlıdır; oysa bir kapıdan çoğu zaman farkına varmadan geçilir.

Kısacası, bu kapının, kendi içinde, daha ilk yaklaşıklıkta bile, pencerenin gerçekten aletsel olan işlevinden hayli uzak bir yanı vardır. Elbette, neye açıldığını pek bilmediğimiz bir şeye açılır; gerçekliğe mi hayali olana mı, ama ikisinden birine. Kapı, kuşkusuz, daha doğası gereği, simgesel düzendedir. Ve o kadar simgeseldir ki, açılma ile kapanma arasındaki bu asimetri’nin anahtarı şudur: açılma, erişimi düzenler; yani kapı boyunca, kapının içinden, bir yön doğrultusunda geçen bir şeyi; kapanma olgusu ise, kapamayı düzenler. Kapadığı şey, çit değildir; devredir. Daha kesin olarak, önce söyledim: kapamadır.

Ve kapı, tam da bu andan itibaren, gerçek bir simgedir; çünkü tam da simge mükemmelen odur; insanın bir yerden geçişinin her zaman tanınacağı simge odur: iki çizginin kesişimi ve çizdiği haç; erişim ve kapama.

İki çizgiyi birinin üstüne ötekini yatırma imkânına sahip olduğumuz andan itibaren—yani kapamayı, tam da devreyi yapmak, yani kapalıyken [1] geçen, açıkken [0] geçmeyen bir şeyi yapmak—tahmin bilimini, bu hâliyle, sibernetiğin gerçekleşmelerine geçirme imkânına sahip olduk.

Çünkü kendi kendine hesaplayan makineler varsa, toplayan, toplamlayan, insanın o zamana dek kendi düşüncesine özgü sandığı bütün harikaları yapan makineler varsa, bunun nedeni şudur: ‘elektrik perisi’ denildiği gibi, devreler kurma imkânına sahibiz; kapıların varlığına göre açılıp kapanan, kesilip yeniden kurulan devreler; yani sibernetikleştirilmiş kapılar; erişimin kapamayı düzenlediği kapı; bu, özsel tanımdır ve buradan, onun bütün kullanımını geliştirebilirsiniz. Çünkü iyi gözlemleyin: söz konusu olan, ilişkinin kendisidir; erişim ve kapamadır; yani kapı bir kez açıldığında kapanır, kapandığında açılır.

Bir kapının ‘açık ya da kapalı’ olması gerekmez! Onun ‘açık, sonra kapalı, sonra açık, sonra kapalı…’ olması gerekir. Her tür makinenin temeli, bildiğiniz şu şeyde doğar: elektrik devresi ve kendi üzerine bağlanmış indüksiyon devresi sayesinde mümkün olan şeyde; yani feed-back denilen, ama çok özgün bir feed-back’te; bunun etkisi şudur: kapının kapanması yeter de artar; hemen ardından, açık durumda bir elektro mıknatıs tarafından geri çağrılır; bu yeniden onun kapanmasıdır, yeniden onun açılmasıdır; böylece osilasyon denen şeyi üretirsiniz.

Bu osilasyon, kesitlemedir; kesitleme, bir dizi montaj tarafından düzenlenen eylemi sonsuza dek yazabileceğiniz temeldir; bu montajlar artık—sözcüğün tam anlamıyla—yalnızca çocuk oyunları olacaktır [Bkz. Fort-Da]. Açılma ve kapanmanın bütün birleşimleri mümkündür; böylece örneğin, şu işlem gibi olan bütün işlemleri yapabilirsiniz: 0 0 1 1. İşte dört durum; bunlar şunlar olabilir:
– ilk iki durumda: 0,0, kapalı bir kapı,
– ve ötekilerde, açık bir kapı: 1.

Sonra, dönüşümlü olarak, kapalı ya da açık bir kapı: 0 101. Bunun sonucunda ne çıkacaktır? İstediğiniz gibi, örneğin, üçüncü bir kapının, bunun ardından, şu durumlarda açık ya da kapalı olacağını hükme bağlayacaksınız:
0 0 : 0
0 1 : 1
1 0 : 1
1 1 : 1

Yani yalnızca bir kapı açık olduğunda—4 durumdan 3’ünde—bu, 3. kapının açık olması için yeterli olacaktır. Başka o kadar çok formül daha vardır: üçüncünün açık olması için iki kapının da açık olması gerektiğini hükme bağlayabilirsiniz. Şuna sahip olursunuz:
0 0 : 0
0 1 : 0
1 0 : 0
1 1 : 1

Size 3. birini yapacağım; çünkü onun da kendi ilgisi var. Burada, 3. kapının, iki kapıdan yalnızca biri açık olduğunda açık olacağını hükme bağlayacaksınız.
0 0 : 0
0 1 : 1
1 0 : 1
1 1 : 0

Bütün bunlar nedir? İstenilen her şeydir. Örneğin şu:

0 0 : 0
0 1 : 1
1 0 : 1
1 1 : 1

mantık düzleminde, birleşim ya da konjonksiyon diye adlandırılabilir. Bir başka çeviri daha vardır: ‘ya…, ya…’, ‘ya bu, ya bu’. Bu, aynı zamanda devreyi kurmanın belli bir yolu da olabilir; yani iki kapı, seri bağlanmış iki röle; öteki durumda:

0 0 : 0
0 1 : 0
1 0 : 0
1 1 : 1

İşte burada seri montajı elde edersiniz; bu, bir mantıksal işlemi nitelemenin başka bir yolu diye adlandırılabilir: ‘ve’ teriminin bir konjonksiyonu. 1 olması için ‘1 ve 1’ olması gerekir. Ve bu da, görüyorsunuz, eğer aritmetik işlemlerin kimi temel yasalarını, çarpmanın yasalarını hatırlarsanız, onunla çakışır; bu yüzden ona bazen mantıksal çarpma denir.

Nihayet şu:
0 0 : 0
0 1 : 1
1 0 : 1
1 1 : 0

bütünüyle özgün olduğu için özel bir terimi gerektirmiştir: ‘mod 2 toplama’. Bu o kadar da yabancı bir şey değildir; çünkü ikili işaretlerle bir toplama yaparsanız, bu tabloyu kullanmaya varırsınız; yani ikili bir gösterim dünyasında 1 ile 1’i topladığınızda bunun 0 ettiğini ve 1 elde tuttuğunuzu.

Bunu yalnızca şunun perspektifini vermek için söylüyorum: simgelerin belli bir indirgenmesinde, basitleştirilmesinde ve 0 ile 1’i, varlık ve yokluğun bu hâliyle bu gösterimini, bu 0 ile bu 1’i gerçekte cisimleştirme imkânı verildiği andan itibaren; onu bir ritme ve temel bir kesitlemeye cisimleştirme imkânı verildiği andan itibaren, gerçekte bir şey geçmiştir; ve biz, belki çok uzun süre değil, ama yine de epeyce iyi sormuşuzdur, ve hiç de önemsiz olmayan zihinler de sormuştur, bunun, dendiği gibi, ‘düşünen bir makine’ diye adlandırılabilecek bir şey olup olmadığını. Elbette, onun düşünmediği iyi bilinir, bu makinenin. Bu makineyi yapan biziz ve o—Tanrım—ona düşünmesini söylediğimiz şeyi düşünür.

Çünkü nihayetinde, biz de aynı şeyleri yaptığımızda…
ve aynı şeyleri, elimizle bir kalem alıp küçük bir kâğıt parçasının üstüne işaretlerden birini yazmaya başladığımız anda; toplama, çarpma, çok zahmetli şeyler yapmaya başladığımız anda yaparız; her biri kararlı biçimde özgün bir eylem türü içerseler bile çok zahmetli şeyler; yani şu: bu simgeler eylemimizle yapılmıştır
…işte o zaman birdenbire, onları eylemin kendisine iade eder; yani bir koleksiyon yapmıştır.

Bu, toplamanın temelidir. Ve birdenbire, yapılmış olan şey bir bakıma yeniden açılır ve bozulur. Ve buradan itibaren bir başkasını yeniden yapacağız. İşte [mekanizmanın?] özü budur. Biz onu fiilen işlediğimizde, yani 2, 4 ve 5’in toplamını yaptığımızda, bize o anda düşünmediğimiz söylenirse, daha ziyade güceniriz. Oysa açıktır ki, düşünmeyi makineden esirgersek, herhangi bir özel işlemi yaptığımız anda biz de düşünmeyiz. Makinenin izlediğiyle—tırnak içinde, lütfen—tam olarak aynı ‘mekanizmaları’ izleriz.

Burada önemli olan, şunu fark etmektir:
– buluşmanın, bu hâliyle, her tür birleşim ihtimalinin mümkün zinciri olan bir şey vardır,
– bu, bu hâliyle incelenebilir; ve bu, bu hâliyle incelenirse, her türlü öznellikten bağımsız olarak, sıkılığı içinde—şimdi bizi uzağa götürecek olan bütünüyle ‘sahilik’ dememek için ‘sıkılık’ diyorum—ayakta kalan bir düzen olduğu görülür.

Simge, sibernetik aracılığıyla, harfiyen öznelerüstü olan ve bu hâliyle bir nesnede, bir aygıtta cisimleşebilen bir tarzda cisimleşir. Elbette, söz konusu olan aygıt değildir—aygıt onun taşıyıcısıdır—söz konusu olan, bu hâliyle simgesel bir oyundur; ve bu oyun neyi içerir? Kendine özgü boyutları içerir.

Kesinlikle size yavaş görünebilecek yollarla ilerlemek zorunda kaldım. Ama sibernetikte bize getirilen her şeyin gerçek anlamını kavramak için onları zihninizde tutarak sürdürmüş olmanız gerekir. Örneğin, mesaj mefhumu.

Sibernetikte mesaj mefhumu, bizim alışkanlıkla mesaj dediğimiz şeyle, yani her zaman bir anlamı olan bir şeyle, hiçbir ilişkiye sahip değildir. Bu mesaj, işaretlerin bir dizisidir; ve bir işaretler dizisi, her zaman, 0 ya da 1 dizisine indirgenir.

İşte bu yüzden, ‘bilgi birimi’ denilen şey, yani herhangi işaretlerin etkinliğinin ölçüldüğü şu şey, her zaman, klavye denilen ilkin birime ilişir; ve bu birim, basitçe alternatiften başka bir şey değildir. Mesaj, bu simgeler sistemi içinde, şu temel ağın içine alınmıştır:
– birleşimin bu hâliyle,
– buluşmanın bu hâliyle,
birleştirilmiş bir kesitleme temeli üzerinde; yani kesitleme olan bir 1 üzerinde.

Bu, mesajın perspektifini tanımlar ve size, sibernetik içinde, ondan türeyen ‘mesaj’ sözcüğünün az çok bozulmuş kullanımlarını hangi sınır içinde kabul edip etmeyeceğinizi de tam olarak gösterir.

Öte yandan, ‘bilgi’ mefhumu ve size ‘bilgi’ hakkında, onun entropiyle belli bir bağıntı içinde olup olmadığına dair anlatılan her şey, size bu küçük tabloyu yapıp, bu simgesel sistemin bu hâliyle gerçeğe sokuluşunun bizzat ilkesi olduğunu göstermek için yaptığım kadar basitçe görülebilir.

Şuna dikkat edin. Örneğin, bana sonuç olarak […] verecek iki hamlelik bir diziden söz ettiğimde—bahis, bu tabloyla yola çıktığımda:
0 0 : 0
0 1 : 0
1 0 : 0
1 1 : 1

1’e sahip olmak, kazanmak için iki hamlenin de olumlu olması gerektiğinde, bu, başlangıçta 1/4’lük bir umudum olduğu anlamına gelir. Olası birleşimler arasında, yalnızca 4 durumdan 1’inde kazanacağım.

Diyelim ki bir hamleyi çoktan oynadım. Bir hamleyi çoktan oynadıysam:
– bir durumda [1. hamle: 0], artık hiçbir şansım yoktur,
– bir durumda [1. hamle: 1], iki de bir şansım vardır.

Bu ne demektir? Bu, şanslarım düzeyinde bir farklılaşma meydana geldiği ve bu farklılaşmanın artan bir yönde yapıldığı demektir. Enerjik ve doğal denen görüngüler, her zaman, şans hesabı ve mesaj düzeninde, eşitlenen bir düzey farkı yönünde gider.

Bilgi geldikçe, düzey farkı farklılaşır. Her zaman arttığını söylemiyorum; artmadığı 1 durum bulabilirsiniz; ama zorunlu olarak bozulmaz ve her zaman daha ziyade farklılaşmaya doğru gider.

Bu, bizim ‘dil’ dediğimiz her şeyin çevresinde düzenlenebileceği bu temel öğenin varlığıdır. Çünkü bir şeyin, dil olan bir şeyin doğmaya başlaması için ne gerekir; yani bizim gündelik olarak dil dediğimiz şeye bağlı olan bir şeyin?

Dilin ortaya çıkması için, imla, sentaks denen zavallı küçük şeylerin içeri girmesi gerekir. Ama bunların tümü daha baştan verilidir. Çünkü bütün bunlar, çok tam olarak, bu hâliyle bir sentakstır. İşte bu yüzden, makinelere mantıksal işlemler yaptırılabilir. Başka deyişle, bu perspektifte sentaks, semantikten önce vardır. Sibernetik, sentaksın bir bilimidir; ve belki de bize, tam bilimler dediğimiz her şeyin de, gerçeği bir sentaksa bağlamaktan başka bir şey olmadığını fark ettirmeye elverişlidir.

O halde semantik, yani somut diller—bütün muğlaklıklarıyla, duygusal içerikleriyle, insani anlamlarıyla kullandığımız diller—o da nedir? Onun da, insanların arzusuyla dolu, döşenmiş olduğunu mu söyleyeceğiz? Anlamı getiren biziz. Elbette. Şeylerin büyük bir kısmı için bu çok kesindir.

Ama makinenin içinde dolaşan her şeyin hiçbir türden anlamı olmadığını da söyleyebilir miyiz? Kuşkusuz, ‘anlam’ sözcüğünün bütün anlamlarında değil. Çünkü size henüz söylemediğim bir şey var: mesajın mesaj olması için, yalnızca bir işaretler dizisi olması yetmez; yönelmiş işaretler dizisi olması gerekir. Ve onun bir sentaksa göre işlemesi için, makinenin belli bir yönde gitmesi gerekir. Ve ‘makine’ dediğimde, iyi seziyorsunuz ki, şu anda artık—basitçe—küçük kutudan hiç söz etmiyorum; bütün bunları kâğıdıma yazdığımda, küçük 1 ve 0’ların dönüşüm varsayımlarını verdiğimde, söz konusu olan daima, belli bir yönde yönelmiş bir şeydir.

Şu halde—bunu sezmiştik—bu ilkel dilin içinde, bütün anlamı, insan arzusu olarak, bu hâliyle ve tek başına, içeri sokanın mutlaka o olduğunu söylemek mutlak bir sıkılık taşımaz. Kanıt şudur: nihayetinde bütün bunlar, makineden hiçbir şey çıkmayacak şekilde işler—lütfen şunu fark edin—bizim ondan beklediğimizden başka; yani bizi o kadar da ilgilendiren şey değil, onun duracağı ve orada belli bir sonucun okunacağı yeri sabitlediğimiz nokta. Oyunun içinde, sistemin bütün temeli zaten vardır. Elbette, nasıl kurulabilir; eğer, bu hâliyle, onun üzerinde durmasaydı; zira o, şans mefhumuna, belli bir saf bekleyiş mefhumuna dayanır; bu ise zaten bir anlamdır.

İşte simge, en arıtılmış biçimiyle, kendi içinde, artık yalnızca sentaks hatalarından daha fazlasını verebilen biçimiyle; çünkü sentaks hataları yalnızca yanlışı üretir. Ama ben derim ki, programlama hataları, yalnızca kazayı değil, sahteliği üreten bir şeyi üretir. Daha bu düzeyde, sahi ve sahte, bu hâliyle, işin içindedir.

Bunun, biz analistler için anlamı nedir? Bize yönelen insan öznesinin söyleminde neyle muhatabız? Bu söylemde, kirli bir söylemle muhatabız. Kirli bir söylem; neden? Yalnızca sentaks hataları yüzünden mi? Elbette hayır. Bütün psikanaliz, tam da, insan söyleminden—anlamı olan insan söyleminden—geçerli bir şey çıkarmanın, mantık sorunu olmadığı olgusuna dayanır; bu, bu söylemin gerisindedir; onun içinde, onun içinden beliren bir şeydedir; onun simgesel işlevindedir.

‘Simge’ sözcüğünün, şimdi biz onun anlamını aradığımıza göre ortaya çıkan bu başka anlamı nedir?

Eh işte, sibernetiğin bize gösterdiği ve şu olan değerli bir olgu burada devreye girer: insan söyleminin simgesel işlevinden elenemez bir şey vardır; ve bu şudur: hayalinin orada oynadığı rol.

İlk simgeler, doğal simgeler, belli başlı kimi görüntülerden doğmuştur; insan bedeninin görüntüsü, güneş, ay ve birkaç başkası gibi apaçık kimi nesnelerin görüntüsü; ve biz biliyoruz ki, insan dilinin bütün bir bölümüne ağırlığını, yayını, afektif titreşimini veren şey de budur.

Bu hayali, simgeselle türdeş bir şey midir? Hayır! Analizin onu dayatmaya, öznenin, seçilmiş, ayrıcalıklı, baskın bir nesneye koaptasyonunun hayalisini, analizde şimdi bu moda terimle: ‘nesne ilişkisi’ diye adlandırılan şeyin modülünü bize veren o şeye indirgemeye yönelmesi olgusu, hayır. Psikanalizi, bu hayali temaların ortaya çıkmasına, değer kazanmasına, söylemin sınırında belirmesine ve öznenin bu temalara koaptasyonuna indirgemek, temel olarak, analizin anlamını tersyüz eden bir şeydir.

Sibernetiğin bize değerini gösterdiği bir şey varsa, o da, bu radikal simgesel düzenin hayali düzenden ayrımıdır; ve bu ayrım şurada görülür: bir sibernetikçinin bana daha yakın zamanda itiraf ettiği üzere, her ne denirse densin, Gestalt işlevlerini sibernetik olarak çevirmekte yaşanan aşırı güçlük; yani iyi biçimin, bu hâliyle, başka bir iyi biçimle koaptasyonu: canlı doğada iyi biçim olan şey, simgeselde kötü biçimdir.

Az önce size sarkaçtan ve PASCAL’dan söz ettiğim için, size basit bir not düşeceğim: gerçek izokron sarkaç, HUYGHENS’in yapısının bir tarih olmasını sağlayan şey, sikloidin keşfidir.

Oysa, sıkça söylendiği gibi, insan tekerleği icat etmiştir. Tekerlek doğada yoktur, ama biz bunun iyi bir biçim olduğunu biliyoruz: daire. Buna karşılık, gerçek fark nedir? Şudur: tekerlek doğada yuvarlanmaz:
– yuvarlanan tekerlek yoktur,
– devrelerinin her birinde noktalarından birinin izini çizen tekerlek yoktur,
– hayalide sikloid yoktur.

Sikloid, simgeselin bir keşfidir. O, bir sibernetik makinede yapılabilir; ama en yapay tarz dışında, iki makinenin diyaloğu aracılığıyla bir yuvarlağın bir yuvarlağa yanıt vermesini sağlamakta, dünyanın en büyük güçlükleri yaşanır.

İşte temel sahilik budur; burada görünür kılınabilir ve bizim için iki asli düzlemin ayrımı olan şey burada ayrışır; yani öznenin söyleminde, söylemi bulandıran bir şey olarak devreye giren bu hayalinin ataleti; bunun yüzünden şunu görmem:
– birine iyilik istediğimde ona kötülük istediğimi,
– onu sevdiğimde sevdiğim şeyin kendim olduğunu,
– ya da kendimi sevdiğimi sandığımda, tam da o anda bir başkasını sevdiğimi.

Hayalinin bu bulanıklığı—tam da analizin temel diyalektik icrası olan, söylemin anlamının iadesine imkân veren şey—analizin iki temel yöneliminin ayrıştığı yerdir. Mesele, simgeselin bu hâliyle var olup olmadığıdır; yoksa simgesel, diyebilirsek, hayali koaptasyonların ikinci derece fantazisi midir? Analizin iki terimi ve iki yönelimi arasındaki seçim burada yapılır.

Zorunlu olarak, çünkü sonuçta bütün anlamlar, tarihin maceraları boyunca semantiğin balastında uzun zamandır birikmiştir; eğer mesele, özneyi, söylemine zaten verdiği anlam yönünde izlemekse, ve zaten şu anlamda vermişse: psikanaliz yaptığını bilir;
– ve psikanaliz zaten normlar vermiştir,
– ve psikanaliz ona zaten pek uslu olmak gerektiğini söylemiştir,
– yani içgüdüsel olgunluğuna varmış, ve şu ya da bu deliğin temel görüntüsünün baskın olduğu evrelerden ve aşamalardan çıkmış gerçek bir kişilik olmak.

Mesele, bunun öneminin, öznenin dahil olduğu bu evrensel söylem zinciri içinde, indirgenmek, düzeltilmek üzere var olup olmadığıdır; yoksa mesele, bu temel görüntülere bir koaptasyon mudur? Mesele, analizde, hayali terimleriyle bir normlama mı, bir doğrultma mı, yoksa söylem içinde anlamın bir salımı mı olduğudur.

Yönelimler ve ekoller burada ayrışır; ve sanıyorum ki şunu söyleyebilirim: FREUD—en yüksek derecede, şu anlamın anlamı duygusuna sahip olmuş, bunun sayesinde eserlerinin şusu busu bir kâhininki gibi okunabilen FREUD—Üç sandık temasını ele alıp ölümü [Portia’nın?] kişisinde tanıdığında, denebilir ki, şiirsel esin düzeninden bir şey tarafından yönlendirilir.

Mesele, analizin, evet ya da hayır, bu freudcu doğrultuda, bu doğrultuda sürüp sürmeyeceğidir; bu doğrultu, dilin ötesinde, dile yapışan, dili durduran, dilin sınırı olan söylenemezi değil; tersine, ötesinde anlamı arar. Peki anlam ne demektir?

Anlam şudur: insan varlığı, bu ilkin ve ilkel dilin efendisi değildir. Onun içine atılmıştır; ona dahil edilmiştir; bir dişli düzeneğinin içine alınmıştır. Kökenini bilmiyoruz.

Bize, dillerde kardinal sayıların, ordinal sayılardan önce ortaya çıktığı söylenir: bunu beklemezdik.

Eğer insanın bu yerler oyununa normal giriş tarzını gerçekten düşünseydik:
– alayın düzeni,
– az önce değindiğim dansın düzeni; ilkel dansın ya da sivil ve dini alayın düzeni,
– rütbe sırasının düzeni,
– şehrin örgütlenmesinin imgeleştirildiği düzen; o da yalnızca düzen ve hiyerarşidir,
…sonuçta ordinal sayının önce ortaya çıkması gerekirdi. Ama kardinal sayı—dilbilimciler bunu tasdik eder—önce ortaya çıkar.

Bu paradoksa hayret etmemiz gerekir. İnsan burada kendi evinde efendi değildir; onun kendini içine kattığı bir şey vardır; ve bu şey, birleşimlerinin yasasıyla, doğanın düzeninden kültür düzenine geçişte insanın geçtiği dansın yasalarını zaten düzenler; sınıflandırmak ve açıklamak için hizmet edecek olan, aynı matematiksel birleşimler tablolarıdır.

Bay LÉVI-STRAUSS onlara ‘akrabalığın temel yapıları’ der. Oysa ilkel insanların PASCAL olduğu varsayılmıyor. Eh işte insan, bütün varlığıyla, bu alayın içinde zaten angaje olmuştur; sayıların alayı ya da, bu hayali tasarımlardan ayrışan ilkel ve temel bir simgecilik içinde angaje olmuştur; temel çatışma bunun etrafında kurulur.

Çünkü nihayetinde insanın, bunun ortasında, kendini de tanıttırması gerekir. Ama tanıttırması gereken bu şey, bize söylendiğine göre—FREUD’un bize söylediğinin anlamı budur—ifade edilmez. Bastırılmıştır.

Eğer bu bir makinede olsaydı, bu basitçe düşerdi; vaktinde gelmediği sürece hiçbir şey talep etmezdi; artık makinenin zamanlamasını açıklamazdı. İnsanda aynı şey değildir; kesitleme canlıdır. O hâlde, makinede vaktinde gelmeyen şey askıda kalır, bastırılmış kalır. Mesele budur.

Analizin anlamı şudur: kuşkusuz ifade edilmemiş bir şey, var değildir, ama her zaman oradadır; direnir ve var olmayı ister.

İnsanın bu simgesel düzene temel bağı, tam olarak, simgesel düzenin kendisini temellendiren bağdır:
– yokluktan varlığa düzeni,
– tatmin olmakta direnen ve ancak tanınmada tatmin olabilen şey, yokluktur; insanın simgecilikle bağıntısındaki bu büyük maceranın sonu, bu ilişkinin sonu budur.

Ne psikanalizi ne sibernetiği bundan ayıramayız. Bu son şudur: yokluk varlığa gelsin; var olsun; çünkü konuşmuştur.

1 Yorum

Filed under Eviri

One response to “Psikanaliz ve sibernetik ya da dilin doğası üzerine (1955) — Jacques Lacan”

  1. Geri bildirim: Saikbilim Evirileri — özel sayfa | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER