Bugün aranızda bulunmak benim için bir onurdur ve Papalık Sosyal Bilimler Akademisi’nin bu konferansında konuşmam için yaptığınız daveti almaktan memnuniyet duydum. Bugün Centesimus Annus genelgesini anıyor ve Papa II. Ioannes Paulus tarafından yayımlanışının üzerinden çeyrek yüzyıl geçtikten sonra onun dünyamız için ne anlama geldiği üzerine düşünüyoruz. Komünizmin çöküşüyle birlikte Papa II. Ioannes Paulus, insan özgürlüğü için en gerçek anlamıyla güçlü ve berrak bir çağrıda bulundu: her insanın haysiyetini savunan ve her zaman ortak iyiye yönelen bir özgürlük.
Kilise’nin toplumsal öğretileri, sanayi ekonomisine dair ilk modern genelge olan 1891 tarihli Rerum Novarum’dan, Centesimus Annus’a, geçen yıl Papa Francis’in ilham verici genelgesi Laudato Si’ye kadar, piyasa ekonomisinin meydan okumalarıyla boğuşmuştur. Modern düşüncede, Kilise’nin piyasa ekonomisine ilişkin ahlaki öğretilerinin derinliği ve kavrayışıyla yarışabilecek pek az yer vardır.
Bir yüzyıldan daha uzun zaman önce Papa XIII. Leo, Rerum Novarum’da bugün de peşimizi bırakmayan iktisadi meseleleri ve sorunları vurgulamıştı; örneğin onun deyişiyle, ‘birkaç kişinin muazzam zenginliği karşısında çokların yoksulluğu.’
Ve açık olalım. Bu durum bugün daha kötüdür. 2016 yılında, bu gezegendeki insanların en tepedeki yüzde biri, en alttaki yüzde 99’dan daha fazla servete sahiptir; buna karşılık en zengin 60 kişi — 60 kişi — en alttaki yarıdan — 3,5 milyar insandan — daha fazlasına sahiptir. Böylesine az sayıda insanın bu kadar çok şeye sahip olduğu ve bu kadar çok sayıda insanın bu kadar az şeye sahip olduğu bir zamanda, bu çağdaş ekonominin temellerini ahlakdışı ve sürdürülemez olarak reddetmeliyiz.
Centesimus Annus’un sözleri de aynı şekilde bugün bizde yankı uyandırmaktadır. Çarpıcı bir örnek:
Ayrıca toplum ve Devlet, işçinin ve ailesinin geçimini sağlayacak, buna belli bir tasarruf payını da dahil edecek düzeyde ücretlerin güvence altına alınmasını sağlamalıdır. Bu, işçilerin eğitimini ve yetkinliğini iyileştirmeye yönelik sürekli bir çabayı gerektirir; böylece onların işi daha nitelikli ve daha üretken olacaktır; bunun yanı sıra, özellikle en kırılgan işçilerin, göçmenlerin ve toplumun kıyısında kalanların aleyhine işleyen utanç verici sömürü biçimlerini engellemek için dikkatli denetimler ve yeterli yasal önlemler de gerekir. Asgari ücretlerin ve çalışma koşullarının müzakere edilmesinde sendikaların rolü bu alanda belirleyicidir. (Para15)
Centesimus Annus’un asli hikmeti şudur: Piyasa ekonomisi üretkenlik ve iktisadi özgürlük bakımından yararlıdır. Ama kâr arayışının topluma egemen olmasına izin verirsek; işçiler finans sisteminin gözden çıkarılabilir çarklarına dönüşürse; güç ve servetteki uçsuz bucaksız eşitsizlikler yoksulların ve güçsüzlerin marjinalleştirilmesine yol açarsa; o zaman ortak iyi heba edilir ve piyasa ekonomisi bizi yüzüstü bırakır. Papa II. Ioannes Paulus bunu şöyle ifade eder: ‘gayrimeşru sömürüden, spekülasyondan ya da emekçi insanlar arasındaki dayanışmanın bozulmasından’ doğan kârın ‘hiçbir meşruiyeti yoktur ve Tanrı ile insan nazarında bir istismarı temsil eder.’ (Para43).
Doğu Avrupa’da Komünist yönetimin çöküşünün üzerinden şimdi yirmi beş yıl geçti. Yine de, Papa Ioannes Paulus’un dizginsiz finansın aşırılıkları konusundaki uyarılarının derinden öngörülü olduğunu kabul etmek zorundayız. Centesimus Annus’un üzerinden yirmi beş yıl geçtikten sonra, spekülasyon, gayrimeşru finansal akımlar, çevresel yıkım ve işçilerin haklarının zayıflatılması, çeyrek yüzyıl önce olduğundan çok daha ağırdır. Finansal aşırılıklar, hatta Wall Street’te yaygın finansal suçluluk, Büyük Buhran’dan bu yana dünyanın gördüğü en kötü finans krizinin doğrudan nedenlerinden biri olmuştur.
1991’den bu yana ne olduğunu anlamak için ahlaki ve antropolojik bir çözümlemenin yanı sıra siyasi bir çözümlemeye de ihtiyacımız var. Şunu söyleyebiliriz: denetimsiz küreselleşmeyle birlikte, spekülatif finans üzerine kurulu bir dünya piyasa ekonomisi, bir zamanlar ortak iyiyi korumaya yarayan hukuki, siyasi ve ahlaki sınırlamaları yıkarak geçti. Dünyanın en büyük finans piyasalarına ev sahipliği yapan ülkemde küreselleşme, bankaların denetimden çıkarılması için bir bahane olarak kullanıldı; böylece emekçileri ve küçük işletmeleri koruyan onlarca yıllık yasal güvenceler sona erdirildi. Politikacılar, bankaların ‘batamayacak kadar büyük’ hale gelmesine izin vermek için önde gelen bankacılarla el ele verdi. Sonuç şu oldu: sekiz yıl önce Amerikan ekonomisi ve dünyanın büyük bölümü, 1930’lardan bu yana yaşanan en kötü iktisadi gerilemeye sürüklendi. Emekçiler işlerini, evlerini ve birikimlerini kaybetti; hükümet ise bankaları kurtardı.
Anlaşılması güç bir biçimde, Birleşik Devletler siyasi sistemi, ABD Yüksek Mahkemesi’nin son derece yanlış yönlendirilmiş bir dizi kararıyla Amerikan siyasetine eşi benzeri görülmemiş bir para akışının önünü açtığında, bu pervasız finansal denetimsizleştirmeyi daha da pekiştirdi. Bu kararlar, milyarderlerin ve büyük şirketlerin devasa seçim bağışlarıyla ABD siyasi sistemini kendi dar ve açgözlü çıkarlarına çevirebilmeleri için mali vanaları açan meşhur Citizen United davasında doruğuna ulaştı. Bu, milyarderlerin seçim satın alabildiği bir sistem kurmuştur. Ortak iyiye yönelmiş bir ekonomi yerine, işçi sınıfı, gençler ve yoksullar giderek daha da geriye düşerken en tepedeki yüzde 1 için işletilen, onları gitgide daha zenginleştiren bir ekonomiyle baş başa bırakıldık. Ve milyarderler ile bankalar, kampanya yatırımlarının karşılığını, özel vergi ayrıcalıkları, yatırımcıları işçilere tercih eden dengesiz ticaret anlaşmaları ve hatta kendilerini düzenlemeye çalışan hükümetler üzerinde çokuluslu şirketlere yargı-dışı bir güç veren düzenlemeler biçiminde topladılar.
Ama Papa II. Ioannes Paulus ile Papa Francis’in bizi ve dünyayı uyardığı gibi, sonuçlar finansal balonların yıkıcı etkilerinden ve işçi sınıfı ailelerin yaşam standartlarının düşmesinden bile daha vahim olmuştur. Kamu, siyasi ve toplumsal kurumlara olan inancını yitirirken, bir ulus olarak bizzat ruhumuz yara almıştır. Papa Francis’in ifade ettiği gibi: ‘Bugün idare eden insan değildir, paradır; hükmeden paradır.’ Ve Papa ayrıca şöyle demiştir: ‘Yeni putlar yarattık. Eskinin altın buzağısına tapınma, kendine yeni ve yüreksiz bir suret buldu: para kültünde ve yüzü olmayan, gerçekten insani herhangi bir amaçtan yoksun bir ekonominin diktatörlüğünde.’
Ve devamla: ‘Bir azınlığın geliri katlanarak artarken, çoğunluğunki çöküyor. Bu dengesizlik, piyasaların ve finansal spekülasyonun mutlak özerkliğini ayakta tutan ve böylece kendileri de ortak iyiyi sağlamakla yükümlü olan Devletlerin denetim hakkını inkâr eden ideolojilerden kaynaklanmaktadır.’
Papa Francis, Evangelii Gaudium’da dünyaya şöyle deme çağrısında bulunmuştur: ‘Hizmet etmek yerine hükmeden bir finans sistemine hayır.’ Ve finans yöneticilerini ve siyasi liderleri, etik kaygılarla biçimlendirilmiş bir mali reform izlemeye çağırmıştır. O, ahlaki bir ekonomide servetin ve kaynakların rolünün efendi değil, hizmetkâr rolü olması gerektiğini açık ve güçlü bir biçimde ifade etmiştir.
Zenginlerle yoksullar arasındaki büyüyen uçurumlar, marjinalleştirilenlerin çaresizliği, şirketlerin siyaset üzerindeki gücü, yalnızca Birleşik Devletler’e özgü bir olgu değildir. Denetimsiz küresel ekonominin aşırılıkları, gelişmekte olan ülkelerde çok daha fazla hasara yol açmıştır. Bu ülkeler yalnızca Wall Street’teki yükseliş-çöküş döngülerinden değil, kârı kirliliğin önüne, petrol şirketlerini iklim güvenliğinin önüne ve silah ticaretini barışın önüne koyan bir dünya ekonomisinden de zarar görmektedir. Ve yeni servet ile gelirin giderek artan bir payı en tepede bulunanların küçük bir kesimine giderken, bu kaba eşitsizliği düzeltmek merkezi bir mesele haline gelmiştir. Servet ve gelir eşitsizliği meselesi, zamanımızın büyük iktisadi meselesidir, zamanımızın büyük siyasi meselesidir ve zamanımızın büyük ahlaki meselesidir. Bu, ulusumda da dünya genelinde de yüzleşmemiz gereken bir meseledir.
Papa Francis, modern toplumun çıkmazına en güçlü adı vermiştir: Kayıtsızlığın Küreselleşmesi. Kendisinin de belirttiği gibi, ‘Neredeyse farkına varmaksızın, yoksulların feryadı karşısında merhamet duyamaz, başkalarının acısı için ağlayamaz ve sanki bütün bunlar bizim değil de bir başkasının sorumluluğuymuş gibi onlara yardım etme ihtiyacı hissedemez hale geliyoruz.’ Wall Street’te, finansal sahtekârlığın yalnızca norm haline gelmediğini, birçok bakımdan yeni iş modeline dönüştüğünü gördük. En tepedeki bankacılar kötü davranışlarından ötürü hiçbir utanç göstermediler ve kamuoyundan hiçbir özür dilemediler. Finansal sahtekârlık nedeniyle ödedikleri milyarlarca ve milyarlarca dolarlık cezalar, iş yapmanın bir başka maliyeti, gayriadil kârlara giden bir başka kestirme yol haline gelmiştir.
Bazıları, iktisadi cenderenin karşısında mücadele etmenin umutsuz olduğunu, piyasa ekonomisi bir kez ahlakın sınırlarından kaçtı mı ekonomiyi yeniden ahlakın ve ortak iyinin buyruğu altına getirmenin imkânsız olacağını düşünebilir. Zengin ve güçlü olanlar ile onları temsil eden anaakım medya bana tekrar tekrar, ‘pratik’ olmamız gerektiğini, statükoyu kabul etmemiz gerektiğini, gerçekten ahlaki bir ekonominin erişimimizin ötesinde olduğunu söylüyor. Oysa Papa Francis’in kendisi, böylesi bir umutsuzluğa ve sinizme teslim oluşa karşı dünyanın en büyük kanıtıdır kuşkusuz. O, merhametin, adaletin taleplerine ve daha iyi bir dünyanın imkânlarına dünyanın gözlerini yeniden açmıştır. O, dünyaya ortak evimiz için yeni bir küresel mutabakat bulma ilhamı vermektedir.
Ben bu umudu ve imkân duygusunu her gün Amerika’nın gençlerinde görüyorum. Gençlerimiz artık yozlaşmış ve çökmüş bir siyasetle, keskin eşitsizlik ve adaletsizlik içindeki bir ekonomiyle yetinmiyor. Açgözlülüğü, kısa vadeli kârları iklim değişikliğinin ve gezegenimizin geleceğinin önüne koyan bir fosil yakıt endüstrisinin çevremizi tahrip etmesiyle de yetinmiyorlar. Doğayı yok etmek değil, onunla uyum içinde yaşamak istiyorlar. Adalete geri dönüş çağrısı yapıyorlar; zengin ya da yoksul her insanın nitelikli sağlık hizmetine, beslenmeye ve eğitime erişimini güvence altına alarak ortak iyiyi savunan bir ekonomi talep ediyorlar.
Papa Francis’in geçen yıl Laudato Si’de güçlü bir biçimde açık kıldığı üzere, yoksulluktan iklim değişikliğine, sağlık hizmetlerinden biyolojik çeşitliliğin korunmasına kadar sorunlarımızı çözmek için teknolojiye ve bilgi birikimine sahibiz. Bunu yapmak için, özellikle de zenginler, Panama Belgeleri’nin gösterdiği gibi, fonlarını dünyanın vergi ve gizlilik sığınaklarında saklamak yerine adil vergilerini öderlerse, gerekli muazzam servete de sahibiz.
Gezegenimizin karşı karşıya olduğu meydan okumalar esas olarak teknolojik, hatta finansal bile değildir; çünkü bir dünya olarak ihtiyaçlarımızı karşılamak ve gezegeni korumak için becerilere, altyapıya ve teknolojik bilgi birikimine yaptığımız yatırımları artırabilecek kadar zenginiz. Bizim meydan okumamız daha çok ahlaki bir meydan okumadır: çabalarımızı ve ufkumuzu ortak iyiye yeniden yöneltmek. Bugün andığımız ve anlamı üzerine düşündüğümüz Centesimus Annus ile Laudato Si, bu imkânın güçlü, etkileyici ve umut dolu mesajlarıdır. Onlardan ders çıkarmak ve kendi zamanımızda ortak iyiye doğru cesaretle ilerlemek bize bağlıdır.






























Geri bildirim: Eviri — özel sayfa | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER