AVRUPA BİRLİĞİ, YETMİŞ YIL SONRA — Slavoj Žižek


Şimdi yavaş yavaş ama karşı konulamaz biçimde yaklaşmakta olduğumuz şey, dünyanın sonundan daha azı değildir.
04 Nis 2026

Sevgili Yoldaşlar,

25 Mart’ta, Lorenzo Marsili’nin düzenlediği Europa2057 konferansında Roma’da bir konuşma yaptım. Burada yer alan metin, bu sayfada tartışageldiğim düşüncelerin çoğunu; benim sistematik bir biçimde ayrıntılandırılmış ‘Avrupa-merkezciliğimi’ toparlayan konuşmanın tam sürümüdür.

Ücretsiz olarak yararlanın,

Slavoj

Paylaş

Roma Antlaşması (resmî adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu’nu kuran Antlaşma) tam da bu binada, 25 Mart 1957’de imzalandı. Bugün, tam 70 yıl sonra, Avrupa Birliği ile tam olarak neredeyiz? İtalya’da olduğumuza göre, Antonio Gramsci’nin Hapishane Defterleri’ndeki şu saptamayla başlamak istiyorum: ‘Bunalım tam da eskinin ölmekte, yeninin ise doğamamakta olmasından oluşur; bu fetret devrinde çok çeşitli marazi görüngüler [fenomeni morbosi] ortaya çıkar.’1 Sağ’dan Sol’a herkes, içinde bulunduğumuz durumu nitelemek için bu iddiayı kullanıyor. Sol liberaller için marazi görüngü, yeni popülist Faşizmin yükselişidir; yeni Sağ içinse bu, Woke kültürünün aşırılığıdır (göçmenlere açık kapılar, transseksüelliğin desteklenmesi…). Ama bence burada bir adım daha ileri gitmeliyiz: Gramsci hâlâ kapitalizmden sosyalizme geçişin klasik Marksist çerçevesi içinde düşünüyor ve ‘marazi görüngüler’, bu geçiş tıkandığında ortaya çıkıyor — diyelim ki ilk Komünist devrim yanlış yerde, Asyatik geleneklere sahip Rusya’da gerçekleştiği için Stalinizm ortaya çıktı. Böylece aynı doğrusal ilerleme içinde kalmış oluyoruz; ortada yalnızca gecikmeler ve sapmalar var.

Daha sonraki deneyimimiz bizi bu çerçeveyi değiştirmeye zorluyor: tarihimizin ‘normal’ süreci, nihai bir felaketin (farklı biçimlerinin) yönüne doğru ilerliyor; ekolojik çöküş yoluyla, Yapay Zekâ’nın denetimsiz hâkimiyeti yoluyla, küresel savaşlar yoluyla bir öz-yıkıma doğru — tarihimizin bu uç noktaları, asıl marazi görüngülerdir. Böyle bir çıkmazda, tarihsel sürecimizin acil frenini çekmemiz gerekir; ya da Walter Benjamin’in ‘Tarih Üzerine Tezler’indeki sözlerini anacak olursak: ‘Marx, devrimlerin dünya tarihinin lokomotifi olduğunu söyler. Ama belki de durum bütünüyle başkadır. Belki devrimler, bu trendeki yolcuların — yani insan soyunun — acil freni harekete geçirme girişimidir.’2 Bugün örnek Solcu eylemler, çevremizin yıkımını durdurmaya, Yapay Zekâ’nın patlayıcı gelişimini denetim altına almaya, yeni bir dünya savaşını önlemeye dönük umutsuz girişimlerdir. Bernie Sanders da 6 Mart 2026’da bir podcast’te bu doğrultuda şöyle dedi: ‘Yapay Zekâ veri merkezlerine ŞİMDİ bir moratoryum uygulamamız gerekiyor.’3 Ve düşünmek için böyle bir moratoryuma ihtiyacımız var — belki de Marx’ın 11. tezini tersine çevirmenin zamanı gelmiştir: yirminci yüzyılda, dünyayı gerçekten anlamadan değiştirmeye çalıştık; şimdi ise onu yorumlamanın zamanıdır.

Şimdi yavaş yavaş ama karşı konulamaz biçimde yaklaşmakta olduğumuz şey, dünyanın sonundan daha azı değildir. Peki dünyanın gerçek sonu neye tekabül eder? En kısa tanım şudur: O, yalnızca bir durumun içindeki yerel olayları değiştirmez; durumun koordinatlarını bizzat değiştirir. Burada Doğu Almanya’dan eski bir şakayı uyarlayacağım: Ursula von der Leyen, Putin ve Trump Tanrı’yla karşılaşırlar ve her birine ona bir soru sorma hakkı tanınır. İlk sözü Von der Leyen alır: ‘Avrupa Birliği’nin önümüzdeki onyıllarda başına ne geleceğini söyle?’ Tanrı cevap verir: ‘Bir birlik olarak dağılacak ve Rus tahakkümü altında turistler için gözde bir mekâna dönüşecek.’ Von der Leyen arkasını döner ve ağlamaya başlar. Sonra Putin Tanrı’ya sorar: ‘Harika — peki sevgili Rusyamın başına ne gelecek?’ Tanrı arkasını döner ve ağlamaya başlar. Son olarak Trump sorar: ‘Peki MAGA yönetiminin on yılı sonrasında ABD’nin kaderi ne olacak?’ Tanrı arkasını döner ve ağlamaya başlar… Asıl değişim budur: Tanrı’nın kendisi bile (burada büyük Öteki’yi, durumu kuşatan tarafsız çerçeveyi temsil eder) çöktüğünde. Bu durumda söz konusu olan elbette felaketli bir değişimdir: kamusal hayatın niteliğini ölçmeye yarayan temel koordinatlarımız askıya alınır ve yeniden düşünülmek zorunda kalır.

Bu ‘dünyanın sonu’nu en iyi kuşatan terim, Trump ve ekibinin dolaşıma soktuğu terimdir: ‘uygarlıksal silinme’. Beyaz Saray tarafından Kasım 2025’in sonlarında sessizce yayımlanan 33 sayfalık ‘Amerika Birleşik Devletleri Ulusal Güvenlik Stratejisi’ belgesinde, Avrupa’nın ekonomik sorunları olduğu yazılıdır; ama bu sorunların, ‘uygarlıksal silinmenin gerçek ve daha çarpıcı ihtimali tarafından gölgede bırakıldığı’ da vurgulanır. Marco Rubio bu silinmeyi daha da açımladı: ona göre Avrupa, ‘Hıristiyanlığı ve ortak bir kültürel mirası benimsemeyi, sınırları kapatmayı ve iklim krizi politikalarını terk etmeyi’ de içeren değerleri terk ediyor. ABD’nin görmesi gereken şey, yalnızca savunma bütçelerinin ayrıntıları değil, Avrupa’nın yeniden biçimlendirilmiş hâlidir; kıtanın değer sisteminde köklü bir dönüşümdür.4

Peki Trumpçı popülistler Avrupa’nın öz-silinmesine neyi karşı koyuyor? Onlar sistematik olarak hadımlaştırma ya da kadınsılaştırma anlamında, ilkel bir anlamıyla kastrasyonun retorik figürüne başvuruyor. Popülist söylemi baştan sona kat eden şey, iktidarın, erkeksi canlılığımızın ve haz alma kapasitemizin dolaysız ampirik kaybı tehdididir. Bu tehdit, kendileri zayıf ve iktidarsız olarak algılanan Ötekilerden (göçmenler, cinsel azınlıklar vb.) kaynaklanır.5 Paradoks şudur: Bu Ötekiler, popülistler tarafından güçlü oldukları için değil, varsayılan zayıflıkları ve çaresizlikleri nedeniyle hedef alınırlar; bu mantıkta onların zayıflığı bulaşıcıdır ve ‘bize’ sirayet etmekle tehdit eder. Bu paradoks, aşırı Sağ’ın ‘ifade özgürlüğü’ terimini sahiplenme tarzını açıklar — yurttaşların kamusal olarak hakikati söyleme ve iktidardakileri eleştirme hakkı olarak değil, eleştirel seslerin korunması olarak da değil, öncelikle haz alma hakkı olarak: popülist söylemde ‘ifade özgürlüğünün kaybı’, başkalarını özgürce aşağılayamamak, aklıma ne gelirse kamusal alanda söyleyememek anlamına gelir. Bunun siyasal söylemde neye tekabül ettiği, 4 Mart 2026’da ABD savaş bakanı Pete Hegseth’in (artık savunma değil savaş bakanı) bir basın toplantısında İranlılar hakkında söylediği şu sözlerle açıkça ortaya kondu: ‘Onlar bittiler ve bunu biliyorlar, ya da en geç yakında bilecekler. Ve daha sadece dört gün geçmişken onların kapasitesini avlamaya, sökmeye, morallerini bozmaya, yok etmeye ve yenilgiye uğratmaya yeni başladık. /…/ Çatışma angajman kurallarımız cüretkâr, hassas ve Amerikan gücünü prangaya vurmak için değil, serbest bırakmak için tasarlandı. Bunun adil bir kavga olması hiçbir zaman amaçlanmadı ve zaten adil bir kavga da değil. Onlar yere düşmüşken yumruk atıyoruz; olması gereken tam olarak budur.’6

Aynı doğrultuda Trump, 10 Mart 2026’da, ABD Donanması’nın geçen hafta bir İran firkateynini, gemi hiçbir tehdit oluşturmamasına rağmen, onu ele geçirmektense batırmayı seçtiğini; bunun ‘daha eğlenceli’ olduğunu söyledi; saldırıda 100’den fazla denizci öldü.7 Ayrıca 14 Mart 2026 Cumartesi günü Trump, Amerika Birleşik Devletleri’nin İran’ın hayati önemdeki Harg Adası petrol ihracat merkezine ‘sadece eğlencesine’ daha fazla saldırı düzenleyebileceğini söyledi8 — bu adanın bombalanmasının çok daha geniş çaplı bir savaşı tetikleyebileceğini unutmayalım… Dahası, Trump’ın hukuk sistemi tarafından kapsanmayan vahşi savaş mantığını ABD’nin kendi içine de nasıl genişlettiğine hayran kalmamak elde değil: rejimine karşı protesto edenleri, doğrudan askerî güçle karşılanması gereken yabancı işgalciler ilan ediyor — Gavin Newsom ile Barack Obama’nın tutuklanmasını istediğini de gizlemiş değil. Minneapolis’te ICE birliklerini, yasal devlet yapısının dışında faaliyet gösteren, muhalifleri ezmek için kullandığı özel ordusu olarak kullandı.

Epstein dosyalarının ifşasına Avrupa ile ABD’de verilen farklı tepki, bizi ABD’den ayıran uygarlıksal uçurumu açıkça görünür kılar: Avrupa’da bu ifşalar çoktan birçok siyasî ve toplumsal kariyeri mahvetmişken, ABD’de büyük medyada aktarılan skandallar dışında hiçbir şey olmuyor. (Hatta İran’a yönelik saldırının, dikkatimizi Epstein skandalından uzaklaştırmak için gerçekleşmiş olabileceğinden bile kuşkulanılabilir.) Trump’ın tutumu, erken döneminde Platon’un Devlet’inde Thrasymakhos tarafından dile getirilen adalet kavrayışına dayanır; Thrasymakhos şöyle der: ‘Ben ilân ediyorum ki adalet, güçlü olanın çıkarından başka bir şey değildir.’ Sonra da bunu şöyle açıklar: ‘Farklı yönetim biçimleri, kendi çeşitli çıkarlarını gözeterek yasalar yaparlar; demokratik, aristokratik, tiranik yasalar. Ve onların kendi çıkarları için yaptıkları bu yasalar, tebaalarına sundukları adalettir; bunları çiğneyeni ise yasa bozucu ve adaletsiz diye cezalandırırlar. Bütün devletlerde aynı adalet ilkesi vardır; o da hükümetin çıkarıdır. Ve hükümetin iktidara sahip olduğu varsayılması gerektiğine göre, tek makul sonuç şudur: her yerde bir tek adalet ilkesi vardır ve o da güçlü olanın çıkarıdır.’9

Trump, Ukrayna ile Rusya arasındaki müzakereleri işte böyle koordine ediyor: Zelenskiy’e söylediği gibi, Rusya’nın elinde daha iyi kartlar bulunduğu için Ukrayna kayıpları kabul etmelidir… Rusya’nın Trump’ın vizyonunu ve pratiğini derhâl onaylamasına şaşmamalı: Ortadoğu’daki süregiden olayları yorumlayan Dmitri Peskov şöyle dedi: ‘İnsanlık tarihinde buna benzer hiçbir şey hiç yaşanmadı.’ Röportajı yapan kişi, geçmişte silahların bu kadar güçlü olmadığını belirttiğinde, Peskov şu yanıtı verdi: ‘O zamanlar hayatta değildik; bu yüzden bize şimdi dünyanın sonuymuş gibi geliyor. /…/ Ne yazık ki hepimiz uluslararası hukuk dediğimiz şeyi yitirdik. Dürüst olmak gerekirse, birilerini uluslararası hukukun norm ve ilkelerine bağlı kalmaya çağırmaya bile ne ad vereceğimi bilmiyorum. Bu artık mevcut değil. De jure var, ama de facto artık yok. Uluslararası hukukun yerini nasıl bir hukuk aldı? Şu aşamada bunu kimsenin söyleyebilmesi pek mümkün görünmüyor.’10 Tamam, ama Rusya Ukrayna’ya saldırırken aynısını yapmadı mı? Dahası, hem ABD’nin İran’da hem de Rusya’nın Ukrayna’da yaptıkları şey için ‘savaş’ sözcüğünü reddedişine de dikkat etmemek elde değil.

Trump, insanlık tarihinin en büyük barış yapıcısıdır — en azından onun iddiası budur. Ve hepimizin çok iyi bildiği gibi, ebedî küresel barışa ulaşmanın tek yolu, barışın bütün düşmanlarını yok edecek son bir büyük savaştan geçer. Trump’ın tekrar tekrar söylediği gibi, ABD İran’la savaş hâlinde değildir; İsrail’le birlikte yalnızca İran halkını özgürleştirmektedir (tıpkı İsrail’in Gazze’yi özgürleştirdiği gibi; Tahran’daki yıkıntılar da onu giderek daha çok Gazze’ye benzetiyor…). Trump böylece gerçek efendisi Netanyahu’nun izinden gidiyor; Netanyahu tartışmasız biçimde daha da büyük bir barış yapıcıdır: İsrail şu an, tüm Ortadoğu’ya barış getirmeyi amaçlayan topyekûn bir savaş yürütüyor — ve burada barışın anlamı, İsrail’in tüm Ortadoğu’ya basitçe hükmetmek istemesidir.

Peki Rus uygarlıksal silinmesi? Rus hükümeti, geleneksel Rus manevî ve ahlâkî değerleriyle çelişen yıkıcı neoliberal ideolojik tutumları dayatan politikalar uygulamakla suçlanan 48 yabancı devlet ve bölgeden oluşan bir listeyi onayladı. Liste, Putin’in 19 Ağustos’ta imzaladığı ve ‘geleneksel Rus manevî ve ahlâkî değerlerini paylaşan’ kişilere insani destek sağlanmasına ilişkin kararname doğrultusunda onaylandı.11 Bu listedeki devletler artık, ‘geleneksel Rus manevî ve ahlâkî değerlerini’ paylaşmadıkları için resmî olarak ‘düşman devletler’ diye tanımlanıyor — burada çok-kutuplu bir dünyadan söz edilmiyor; yalnızca Rusya’nın değerlerini paylaşmıyorsanız Rusya’nın düşmanı oluyorsunuz. Açık ki bu değerler bir şekilde Kuzey Kore ve Afganistan tarafından paylaşılmaktadır — ama Rusya burada hile yapmıyor: onun geleneksel değerlere saygısı ile Kuzey Kore ya da Taliban ideolojisinin ortak noktası, Avrupa Aydınlanması’nı tarihteki nihai kötülük olarak reddetmeleridir. Dolayısıyla çatışma metafizik-dinî bir düzeye yükseltiliyor: yeni bir çok-kutuplu dünya üzerine onca lafın altında, iki karşıt kutup arasında yok oluşa kadar sürecek topyekûn savaş vizyonu yatıyor ve din siyaset alanına doğrudan girdiğinde ölümcül şiddet tehdidi hiçbir zaman uzakta değildir. Böylece küresel bir jeopolitik felakete yaklaşıyoruz: İsrail ve gelişmiş Batı, Kuzey Kore ve Afganistan gibi ülkeleri de kapsayan Üçüncü Dünya’nın ‘anti-emperyalist’ çoğunluğuna karşı. Rusya’nın Taliban rejimini resmen tanıyan ilk ülke olmasına şaşmamalı — Putin, Temmuz 2025’te Rusya’nın Afganistan’daki Taliban hareketini ‘terörizme karşı mücadelede müttefik’ saydığını söyledi.12

Böylece sömürgecilik karşıtı mücadelenin şemsiyesi, kadın haklarını ve cinsel özgürlükleri sınırlayan ülkelerin büyük çoğunluğunu örtecek. 7 Ekim 2023’ten bir yıl önce, İran Devrim Muhafızları’nın başını gerektiği gibi örtmeyi reddeden Kürt bir kız olan Mahsa Amini’yi hapishanede öldürmesinin ardından kitlesel protestoların İran’daki bütün iktidar yapısını sarstığını bugün kim hâlâ hatırlıyor? Yeni koşullarda, sahici devrimci güce sahip feminist protestolar büyük ölçüde geçmişte kalacak bir şey hâline gelecek ve kendimizi Putin yanlısı ‘Solcular’ ile Müslüman köktenciler arasındaki uğursuz ittifakların dünyasında bulacağız. Yanlış ayrım çizgileri boyunca yürüyen şiddetli mücadeleler çağına giriyoruz (kadınları baskı altına almanın sömürgecilik karşıtlığı sayıldığı, büyük şehirleri yıkıntıya çevirmenin terörizmle mücadele sayıldığı bir çağ) ve burada hiçbir yanılsamaya kapılmamalıyız: yanlış mücadeleler, kural olarak, sahici özgürleştirici bir dava uğruna verilen mücadelelerden çok daha yıkıcıdır.

Putin, iktidarını Avrasyacı ideolojiyle meşrulaştırıyor; Batılı bireyci liberalizme karşı, aile yaşamının geleneksel değerlerini, devlet uğruna kendini feda etmeye kadar uzanacak biçimde bireysel çıkarlar karşısında topluluğa öncelik verilmesini öne sürüyor. Bu doğrultuda, Putin’in önde gelen ideologlarından Aleksandr Kharichev, Rus halkının sözde ‘özverili doğası’ olarak homo putinus’un temel özelliklerini formüle etti: ‘Bizim için hayatın kendisi, bir Batılı için ifade ettiğinden çok daha az şey ifade ediyor gibi görünüyor. Biz, salt varoluştan daha önemli şeyler olduğuna inanıyoruz. Her türlü inancın temeli özünde budur.’13 Burada ayrıca şunu da fark etmeliyiz: Rus devlet bürokratları bile Avrupa’ya yönelik düşmanlığı neredeyse metafizik bir düzeye yükseltiyor. Rus eksklavı Kaliningrad’ın valisi Anton Alikhanov kısa süre önce, tüm yaşamını Kaliningrad bölgesinde (Alman Königsberg’de) geçirmiş olan Kant’ın Ukrayna’daki savaşla ‘doğrudan bağlantısı’ bulunduğunu söyledi. Alikhanov’a göre, Kant’la başlayan ‘tanrısızlığı ve daha yüksek değerlerden yoksunluğu’ ile Alman felsefesi, başka şeylerin yanı sıra Birinci Dünya Savaşı’na da yol açan ‘toplumsal-kültürel durumu’ yarattı: ‘Burada Kaliningrad’da, tam bir kesinlik taşımasak da neredeyse emin olduğumuz bir öneride bulunmaya cüret ediyoruz: tam da Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi ile Ahlâk Metafiziğinin Temellendirilmesi’nde […] mevcut çatışmanın etik ve değere dayalı temelleri kurulmuştur.’14

Alikhanov’un dediğine göre Kant, Batı’daki ‘neredeyse her şeyin babası’dır; buna özgürlük, hukuk devleti fikri, liberalizm, rasyonalizm ve ‘hatta Avrupa Birliği fikri’ de dahildir.15 Ve eğer Ukrayna, Rusya’ya bu Batılı değerler adına direniyorsa, Kant fiilen Ukrayna’nın Rusya’ya direnişinden de sorumludur. Bu nedenle Alikhanov’un ‘çılgın’ sözleri, Rusya ile Ukrayna arasında süren savaşın metafizik düzeyde ne kadar büyük bir bahis içerdiğini hatırlatan yararlı bir işaret niteliğindedir.

Şu anda yapılabilecek en iğrenç şey, eski ‘size yıllardır Ukrayna’nın kazanamayacağını söylüyorduk…’ temasını zafer kazanmışçasına tekrarlamaktır — apaçık doğru, ama nihai sonuç ne olursa olsun, Ukrayna Rusya’ya bu kadar uzun süre direnerek beklenmedik bir mucize gerçekleştirdi. Böyle bir çıkmazda tek ciddi seçenek, nihayet küresel bir olağanüstü hâl durumuna girmekte olduğumuzu kabul etmektir: savaş hâlindeyiz ve ancak Batı’nın tam bir angajmanı Ukrayna’ya bir şans verebilir. Ukrayna direnişine karşı sık sık yinelenen ‘Ukrayna’nın Rusya’ya karşı kazanma şansı yok’ argümanına vereceğimiz yanıt, direniş yanlısı eski slogan olmalıdır: saldırganlığa direnip karşılık verirsen kaybedebilirsin; direnmezsen zaten kaybetmişsindir. İşte bu yüzden, ‘Solcu’ eleştirmenler durumu soğuk ve tarafsız bir biçimde çözümlediklerini iddia etseler de (ve hâlâ Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısından söz etseler de), Avrupa’nın cesedi üstünde sevinçle zıplamalarındaki, Rusya’nın Batı emperyalizmine nasıl ders verdiğini tekrar tekrar övmelerindeki örtük ama açık seçik haz, onların tarafsızlığını apaçık yalanlamaktadır. Uzun lafın kısası, geri dönülmez noktaya doğru giderek yaklaşan küresel çatışmada, onların Rusya ve Çin’in safında olduğu açıktır.

Barışçıllara göre, Ukraynalıların çoğunluğu barış istiyor; ama NATO, Zelenskiy’yi ve onun yozlaşmış çevresini denetim altında tutuyor, onları NATO’nun Rusya’ya karşı vekâlet savaşını sürdürmeye itiyor. Bu tutum, Ukraynalıları inanılmaz derecede aptal yerine koyuyor: barışçıl bir varoluşa karşı savaşı seçmişler; NATO emirlerini kölece izliyorlar… Oysa bugün Ukrayna, küçük tatminlerin sakin ve atıl yaşamı ile felaketle sonuçlanabilecek bir riski göze almak arasında bir seçimle karşı karşıya değildir. Evet, karşı karşıya olduğu şey zorunlu bir seçimdir: hayat mı özgürlük mü? Ancak bu seçimin ek bir kıvrımı vardır: her iki seçenek de ölümü içerir. Eğer mevcut durumda hayatı (teslim olmayı) seçersen, ölümü seçmiş olursun (bir ulus olarak ortadan kaybolmayı; Rusya bunu defalarca açıkça ortaya koymuştur). Ukrayna sakin gündelik yaşama geri dönmek istiyorsa, savaş sürdürme (askerî direniş) riskini, yani kendisini muhtemel ölüme açma riskini almak zorundadır. Savaştan kaçınmak istiyorsa, büyük bir kesinlikle başka bir ölüm biçimiyle (Rus işgali altında bir ulus olarak yok oluşla) yüz yüze gelir. Yanlış biçimde Ukrayna’ya atfedilen seçime sahip olan taraf Batı’dır: savaş riskini göze almak (Ukrayna’yı destekleyerek) ya da barışçıl yaşamı seçmek (müttefikine ihanet etmenin aşağılanmasına katlanarak).

Ama birçok eleştirel analistin işaret ettiği gibi, Batı Avrupa’nın barış seçimi bile gerçekten uzun vadeli bir barışı güvence altına almaz; çünkü Rusya Ukrayna’yı alırsa, büyük olasılıkla orada durmayacak, Batı’ya doğru genişlemesini sürdürecek ve böylece Avrupa’nın Batısı daha sonra aynı seçimle çok daha ağır koşullar altında karşı karşıya kalacaktır. O hâlde burada Batılı barışçılar (Viktor Orbán ve diğer radikal Sağ figürlerden sahte-Solculara kadar) basitçe hile yapıyor; aslında kendilerine bile ait olmayan seçimi Ukrayna’ya yüklüyorlar. AB’nin tutumu, Rusya’yla savaş riskini göze alma pahasına da olsa Ukrayna’yı koşulsuz desteklemek olmalıdır; Ukrayna düşerse Avrupa sakatlanır. Ukrayna Avrupa’dan uzak, Avrupa’yı ilgilendirmeyen bir yer değildir; Avrupa’nın asli ileri karakoludur. Barışçılar şunu unutuyor: işgalciler her zaman barış ister; Rusya Ukrayna’da barış ister (ki bunun anlamı direnişi ezmek ve ona hükmetmektir), İsrail Batı Şeria’da barış ister (ki bunun anlamı oradaki tamamlanmış etnik temizliktir), tıpkı İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanya’nın işgal altındaki Avrupa’da içtenlikle barış istemesi gibi….

Nükleer savaş tehlikesine gelince, nükleer silahların muhtemel kullanımını gündeme getiren Rusya’dır ve SADECE Rusya’dır. Bir yıl kadar önce Putin’in yeni bir nükleer doktrin açıkladığını hatırlayalım. Putin, Rusya’nın nükleer doktrininde ‘nükleer silahların kullanım koşullarını tanımlayan birtakım açıklığa kavuşturmalar … yapıldığını’ söyledi. Taslak değişikliklerin, ‘nükleer caydırıcılığın uygulandığı devletler ve askerî ittifaklar kategorisini’ genişlettiğini de ekledi. Batı’ya yöneltilmiş açık bir uyarı niteliğinde olmak üzere Putin, nükleer silaha sahip bir ülkenin desteklediği nükleer olmayan bir devlet tarafından Rusya’ya yapılacak herhangi bir saldırının ‘ortak saldırı’ sayılacağını duyurdu.16 Putin ayrıca, Belarus’un Rusya ile ‘Birlik Devleti’nin parçası olması nedeniyle, Belarus’a bir saldırı durumunda Moskova’nın nükleer silah kullanma hakkını saklı tuttuğunu da söyledi — bu, komşular ve müttefikler arasındaki özel ortaklıktır. Ukrayna’nın Rusya’yı fazla tahrik ettiğine dair uyarıları işittiğimizde bunu hep aklımızda tutmalıyız… Ve İsrail’in de olası bir nükleer silah kullanımını sürekli gündeme getirdiğini unutmayalım. Kendini Ortadoğu’daki demokrasinin kalesi olarak sunan İsrail, şimdi kendi uygarlıksal silinme sürecine yakalanmış durumda — ya da Yuval Noah Harari’nin ifade ettiği gibi:

‘Yahudilik hayatta kaldı; felaketlerden sağ çıkma konusunda dünya şampiyonu oldu. Ama şimdi karşı karşıya olduğumuz gibi bir felaketle hiç karşı karşıya kalmadı; bu, Yahudiliğin kendisine ilişkin manevi bir felakettir. Şu anda önümüzde duran en kötü senaryo — bunu hâlâ önleyebiliriz — Gazze ve Batı Şeria’da, iki milyon, belki daha fazla Filistinlinin sürülmesiyle sonuçlanacak bir etnik temizlik kampanyasının potansiyelidir. Oradan da Büyük İsrail’in kurulması, İsrail demokrasisinin çözülmesi ve Yahudi üstünlüğü ideolojisine dayanan yeni bir İsrail’in yaratılması gelir. Son iki bin yıl boyunca bütünüyle Yahudi karşıtı olan değerlerin yüceltilmesi.’17

İsrail yanlısı tutum, bugün anti-Semitizmin gerçek tehlikesini görünmezleştiriyor; bu tehlike, daha Temmuz 2008’de Viyana günlük gazetesi Die Presse’de yayımlanan bir karikatürle kusursuz biçimde örneklenmişti: Nazi görünümlü iki iri yapılı Avusturyalı masada oturuyor; içlerinden biri elindeki gazeteye bakarak arkadaşına şöyle diyor: ‘Burada yine, tümüyle haklı bir anti-Semitizmin İsrail’e ucuz bir eleştiri için nasıl suistimal edildiğini görebilirsin!’ Bu şaka, İsrail Devleti’nin politikalarını eleştirenlere karşı yöneltilen standart argümanı tersyüz eder: İsrail Devleti de her devlet gibi yargılanabilir ve sonunda eleştirilebilir; ama İsrail eleştirmenleri, İsrail politikasına yöneltilen haklı eleştiriyi anti-Semitik amaçlarla kötüye kullanırlar. Bugünün İsrail politikası destekçisi Hıristiyan köktencileri, İsrail politikalarına yönelik Solcu eleştirileri reddederken, onların örtük muhakeme çizgisi Die Presse’deki karikatüre ürkütücü biçimde yakın değil midir?

Demek ki elimizde uygarlıklar çatışması var: ABD’nin uygarlıksal silinmesi, Rus muhafazakârlığının fedakârlığa hazır oluşu ve Avrupa — Çin’i anmasak bile. Peki ya yükselen süpergüçlerin dışındaki geniş ülke alanı (Afrika’da, Latin Amerika’da…)? Açık konuşmak gerekirse, ben orada radikal özgürleştirici bir değişim potansiyeli görmüyorum. Eğer ‘uygarlıklar çatışması’ tezini nihai gerçekliğimiz olarak kabul edersek, ona tek alternatif uygarlıkların (ya da bugün daha yaygın bir terimle ‘yaşam tarzları’nın) barışçıl birlikte varoluşu olarak kalır: zorla evlendirmeler ve homofobi (ya da tek başına kamusal bir yere giden bir kadının tecavüze çağrı çıkardığı fikri) sorun değildir; yeter ki bunlar başka bir ülkeyle sınırlı kalsın ve o ülke öte yandan dünya pazarına tamamen dahil olsun.

Bununla birlikte, bu uygarlıklar çokluğu hakikatin tamamı değildir. Bu uygarlıkların her biri, en karanlık potansiyellerinin patladığı kendi uygarlıksal silinme sürecine yakalanmıştır ve uygarlığın hegemonik biçimine karşı güçlü bir direniş vardır. Avrupa aynı zamanda, şimdi yeni bir popülizm kisvesi altında geri dönen Faşizmin doğum yeridir; Rus Avrasyacılığı, devlet baskısının görünmez kıldığı güçlü bir direnişle karşılaşan devlet dayatmalı bir ideolojidir; ABD’nin kendisinde New York’tan Minneapolis’e kadar yerel düzeyde Trumpçı MAGA’ya karşı yeni muhalefet biçimleri görüyoruz; İran’da Şii hükümranlık ayaklanmaları tekrar tekrar bastırmak zorunda kaldı. Bu yüzden, evrenselciler olarak, Aydınlanma mirasını savunan Avrupa’dakilerle, Müslüman ülkelerde dinî baskıya karşı çıkanlar (yalnızca kadınlara yönelik olana değil) arasında ittifaklar aramalıyız. Dayanışma bugün farklı yaşam tarzlarının barışçıl birlikte varoluşu değildir; ortak müşterek mücadelede dayanışmadır. Avrupa’nın burada ayrıcalıklı bir konumda olduğunu düşünüyorum; çünkü böylesi evrensel bir dayanışma için elimizdeki tek çerçeveyi onun mirası sağlıyor. Avrupa’nın uygarlıksal silinmesinden yakınanlar, işitilmemiş derecede vahşi bir tarzda gerçek bir silmeyi pratiğe döküyorlar (ABD, Rusya, Müslüman köktenciler, İsrail…).

Süregiden çatışmalar bakımından, böylesi özgürleştirici bir evrenselcilik, aralarında ilkesel bir bağ kurmamız gerektiği anlamına gelir: Rusya’nın Ukrayna’ya saldırısı ile İsrail’in soykırımcı etnik temizliği, bir etnik grubun (Filistinlilerin, Ukraynalıların) bizzat varlığını inkâr etmenin aynı sürecinin iki uğrağıdır. Eğer Filistinlileri destekleyip Ukrayna’nın mücadelesine karşı çıkarsak (bazı Solcuların yaptığı gibi) ya da Ukrayna’yı destekleyip İsrail’in Filistinlilere yaptıklarını hoş görürsek, nihai sonuç felaket olacaktır: Rusya, Avrupa emperyalizmine karşı savaşan Üçüncü Dünya’nın önderi olarak kendini sunmakta başarılı olacaktır. Doğru, Avrupa burada salınıp duruyor ve kendisini İsrail’in ‘aşırılıkları’na karşı biçimsel protestolarla sınırlıyor — böylesi bir tutum, Avrupa’nın zayıflığını ve özgürleştirici mirasına sadık kalmaya hazır olmayışını açıkça işaret eder. Bununla birlikte, bu zayıflık Avrupa’nın bu mirası hâlâ hatırladığını ve paylaşılan etik değerler olmaksızın yeni vahşi dünya düzenine katılmaya hazır olmadığını gösterir: Avrupa kendi mirasını tam olarak üstlenememekte ve onu yeni koşulların gerektirdiği biçimde yeniden tanımlayamamaktadır….

İran rejimi ile Trumpçı ABD arasındaki seçim de sahte bir seçimdir; ikisi de aynı küresel dünyanın parçasıdır. Dolayısıyla İran’daki sessiz çoğunluğu (rejim tarafından susturulan çoğunluğu) anlamak pekâlâ mümkündür; onlar rejimi reddediyorlar ama ABD ile İsrail’in yaptıkları konusunda da kuşkucular — onların tutumu ne umut ne de umutsuzluk, belirsizlik ve korkudur. Venezuela örneğinde olduğu gibi Trump, 6 Mart 2026’da CNN’e, İran liderliğinin ‘hadım edildiğini’ ve Amerika Birleşik Devletleri’ne ve İsrail’e iyi davranacak yeni bir liderlik aradığını söyledi; bu, dinî bir lider de olabilir ve demokratik bir devlet de olmayabilir…18 özgürlük ve demokrasiye dair söylenebilecekler bu kadar işte. Sonuç olarak, İran rejiminin bütün dehşetlerine rağmen (neredeyse Suudi Arabistan rejimi kadar baskıcıdır…), artık İran’ı desteklemek zorundayız. İran artık fiilen yalnızca kendi egemenliği için değil, küresel egemenlik ilkesi için savaşıyor. Burada en hüzünlü olan şey, Batı Avrupa’nın rolüdür; İspanya’nın onurlu istisnası dışında, bir kez daha fırsatı kaçırdı ve ABD’nin uşağı gibi davrandı. Kendisi fiilen İsrail’in bir sömürgesi olan ABD, başka ülkelerin egemenliğini zincirleme biçimde ihlâl ediyor; artık İspanya’nınkini bile. O hâlde evet, İran’da bir rejim değişikliği memnuniyet verici olurdu — ama bizzat ABD’nin kendisinde bir rejim değişikliğine ne demeli?

Bütün bunlar kulağa tanıdık gelmiyor mu? Yeniden ABD’nin uygarlıksal silinmesine dönmüş bulunuyoruz. Trump ile Vance’in, Zelenskiy’den ABD’nin Ukrayna’ya yardımı için minnettarlığını ifade etmesini ve bunun bedelini doğal kaynakları ABD şirketlerine açarak ödemesini talep ettikleri o skandal Oval Ofis yüzleşmesini hatırlayın. Demek ki yine, tıpkı Ukrayna örneğinde olduğu gibi, bir ülkeyi ekonomik olarak köleleştirmek için özgürleştiriyorsunuz — doğu kısmını Rusya, batı kısmını ABD. Ve İran’a yönelik saldırı için de aynı şey geçerli: Trump artık İran devletini kendi halkına geri döndürmeye dair bütün göndermeleri terk etti; orada hangi rejimin kalacağının umurunda olmadığını açıkça söyledi, demokratik olmayan ruhban sınıfı temelli bir rejim bile olabilir; yeter ki ABD’nin taleplerine uysun. Bir yanlış anlamayı önlemek için söyleyeyim, suçlu bir yabancı liderin tutuklanmasına hiçbir itirazım yok; ama bu tutuklama açık bir uluslararası hukuk biçimine dayanmalıdır. İdeal bir dünyada, işe Putin’i, Netanyahu’yu… ve Trump’ın kendisini tutuklayarak başlamalıyız. Maduro ile birlikte onların hepsi Lahey’deki Uluslararası Suç Mahkemesi’nde aynı hücreyi paylaşmalı — eminim iletişim kurmakta hiç zorlanmazlar, çünkü aynı siyasal dili konuşuyorlar…

Bütün bu marazi görüngüler, bugün siyasî yelpazenin her yanında kabul gören bir konu olan dünyanın sonuna tanıklık ediyor. Birçok yorumcu, Mark Carney’nin Davos’taki konuşmasını alkışladı; burada Carney, Václav Havel’in 1978 tarihli Güçsüzlerin Gücü denemesine atıfta bulundu; bu denemede Havel, ‘basit bir soru sordu: komünist sistem kendisini nasıl ayakta tutuyordu? Ve cevabı bir manavla başlıyordu. Her sabah bu dükkân sahibi vitrinine bir levha koyar: “Bütün dünya işçileri birleşin”. Buna kendisi inanmaz, kimse de inanmaz, ama yine de sorun çıkmaması için, uyum gösterdiğini belli etmek için, düzenle geçinip gitmek için levhayı koyar. Ve her sokakta her manav aynı şeyi yaptığı için sistem sürer gider — yalnızca şiddet yoluyla değil, sıradan insanların özel olarak yanlış olduğunu bildikleri ritüellere katılımı yoluyla. Havel buna “yalanın içinde yaşamak” diyordu.’

Ama bu noktada Carney tuhaf bir karşılaştırma yapıyor: Havel’in hikâyesinde manavın levhayı indirmeye karar vermesi gibi, bizim de levhamızı indirmeye, yani eski dünya düzenini açıkça terk etmeye karar vermemiz gerekir. Yine de Havel’in hikâyesi ile bugünkü durum arasında büyük bir fark vardır: bizim bakkal levhamız, sisteme karşı çıkan bazı muhalifler tarafından değil, bizzat büyük güçler tarafından, özellikle de onlarca yıl önce dünyaya dayattığı sistemi artık yararlı bulmayan ABD tarafından indirildi. Serbest piyasa rekabeti ve öteki uluslararası kurallar, ayrıcalıklarını güvence altına aldıkları sürece onlar için uygundu; şimdi ise bu kurallardan vazgeçiyorlar, çünkü yeni bir durumda bu kuralların kendi hegemonyalarını sarsabileceğinin farkına vardılar. Merz de Davos’ta aynı şeyi söylemedi mi: ‘Yalnızca gücün geçerli olduğu bir dünya tehlikeli bir yerdir. Önce küçük devletler için, sonra orta büyüklükteki güçler için ve nihayet büyük güçler için. En büyük gücümüz, karşılıklı güven ve saygı temelinde eşitler arasında ortaklıklar ve ittifaklar kurabilme kapasitemiz olarak kalmaktadır.’19

Carney ile Merz’e Viktor Orbán da katıldı; Orbán bir Facebook paylaşımında, Trump’ın Nicolas Maduro’yu kaçırma yönünde verdiği emrin jeopolitik bir modelin çöküşünün ‘bir başka kanıtı’ olduğunu yazdı: ‘Bu yılın ilk günleri bize liberal dünya düzeninin çözülmekte olduğunu hatırlattı. Yeni dünya daha yeni şekillenmeye başlıyor ve önümüzdeki yıllar daha da istikrarsız, öngörülemez ve tehlikeli olacak,’ diye uyardı Orbán; aynı zamanda hükümetinin ‘barış ve güvenlik yoluna’ bağlılığını da yeniden teyit etti.20

Bu alıntıda dikkat edilmesi gereken ilk şey, fiilin edilgen biçimidir: ‘ortadan kayboluyor’ — hayır, bu ortadan kayboluşun bir faili var ve bu fail açıkça yeni popülist Sağ’dır. Bu yeni süpergüçler için ‘bu pazarlık artık işlemiyor’ ve Avrupa kendisini çok zor bir durumda buluyor. O hâlde bu çıkmazdan nasıl çıkacağız ve özgürleştirici evrenselciliğe nasıl varacağız? Benim aksiyomum şu: yalnızca Avrupa mirası aracılığıyla. Bazılarımız, Komünist Manifesto’nun o meşhur başlangıcını hâlâ hatırlıyor: ‘Avrupa’da bir hayalet dolaşıyor — komünizm hayaleti. Eski Avrupa’nın bütün güçleri bu hayaleti kovmak için kutsal bir ittifak içine girdiler: Papa ve Çar, Metternich ve Guizot, Fransız Radikalleri ve Alman polis hafiyeleri…’ Bugün bütün dünyaya musallat olan hayaletin Avrupa’nın kendisi olduğunu söyleyemez miyiz? Eski Avrupa’nın ve yeni dünya düzeninin bütün güçleri, ‘Avrupa-merkezcilik’ hayaletini kovmak için kutsal bir ittifaka girmiş bulunuyor: Boris Johnson ile Putin, Le Pen ile Orbán, göçmen yanlısı ırkçılık karşıtları ile geleneksel Avrupa değerlerinin koruyucuları, Latin Amerikalı ilerlemeciler ile Arap muhafazakârlar, Batı Şeria Siyonistleri ile Çinli ‘vatansever’ Komünistler… Avrupa’nın karşıtlarının her birinin zihninde kendine özgü bir Avrupa imgesi vardır: Boris Johnson Brexit’i, Brüksel bürokrasisini Britanya egemenliğini ve Britanya sermayesinin serbest dolaşımını sınırlayan bir mega-devlet olarak gördüğü için dayattı; buna karşılık İşçi Partisi’nin bazı kesimleri de Brexit’ten yanaydı, çünkü onlar da Brüksel bürokrasisini işçi haklarını savunacak yasamayı ve mali politikayı sınırlayan uluslararası sermayenin bir aracı olarak görüyorlardı; Latin Amerikalı Solcular Avrupa-merkezciliği beyaz sömürgecilikle özdeşleştirirken Putin, Rusya’nın etkisini eski Sovyet ülkelerinin de ötesine taşımak için AB’yi parçalamaya çalışıyor; radikal Siyonistler Avrupa’yı Filistinlilere karşı fazlasıyla sempatik buldukları için sevmiyor, bazı Araplar ise Avrupa’nın anti-Semitizm tehlikesine saplantılı biçimde odaklanmasını Siyonizme verilmiş bir taviz olarak görüyor; Orbán Avrupa Birliği’ni, yabancı kültürlerden gelen göçmenlere kapıları açarak sahici geleneksel Avrupa değerlerini tehdit eden çokkültürlü bir cemaat olarak görürken, göçmenler Avrupa’yı kendilerine tam olarak entegre olmalarına izin vermeyen beyaz ırkçılığın bir kalesi olarak görüyorlar… listenin sonu gelmiyor.

Trump, 15 Temmuz 2018’de verdiği bir röportajda, Avrupa Birliği’ni ABD’nin ‘düşmanları’ sıralamasında Rusya ve Çin’in önünde ilk sırada andı. Bu iddiayı irrasyonel diye mahkûm etmek yerine (‘Trump, ABD’nin müttefiklerine düşmanlarından daha kötü davranıyor’ vb.), basit bir soru sormalıyız: Trump’ı AB konusunda bu kadar rahatsız eden şey nedir? Bu, ulus-devletlerin kısıtlarını aşmamız gerektiğinin, çağımızın meydan okumalarıyla başa çıkabilmek için bunun zorunlu olduğunun belirsiz de olsa farkında olan ulusötesi birlik Avrupasıdır; aynı zamanda mağdurlarla dayanışma yönündeki eski Aydınlanma şiarına bir şekilde sadık kalmak için umutsuzca çabalayan Avrupa’dır; insanlığın bugün Bir olduğu, hepimizin aynı Dünya Uzay Gemisi’nde bulunduğumuz gerçeğinin farkında olan Avrupa’dır.

Birleşik Avrupa’nın temelindeki bu Fikir yozlaştı, yarı yarıya unutuldu ve ancak tehlike anında Avrupa’nın bu asli boyutuna, onun gizli potansiyeline geri dönmeye zorlanıyoruz. Avrupa, bir yanında Amerika, öte yanında Rusya olmak üzere, ikisinin de onu parçalamak istediği büyük bir kıskacın içindedir: hem Trump hem de Putin Brexit’i destekliyor, her köşedeki Sağcı Avrupa-kuşkucularını destekliyorlar. Hepimiz AB’nin sefaletini, her sınamada tekrar tekrar başarısız oluşunu bilirken, onların Avrupa’da rahatsız oldukları şeyin fiilen var olan bu Avrupa değil, uygarlık olarak Avrupa fikri olduğu açıktır.

Trump bir bakıma haklıdır: Avrupa’nın ‘nesnel sosyal demokrasi’ kavrayışı (Peter Sloterdijk) fiilen sınırına dayanmıştır; ona doğrudan geri dönmenin hiçbir yolu yoktur. Dolayısıyla önümüzde acımasız bir seçim vardır: ya bu düşü basitçe terk eder, uygarlığımızı geride bırakır ve Trumpçı yeni barbarlığa gireriz; ya da Avrupa uygarlığını aşarak koruma gibi zorlu göreve yöneliriz — Hegelci Aufhebung’un kesin anlamında aşarak koruma: onu geride bırakırız (‘yadsırız’) ve aynı zamanda farklı, daha yüksek bir düzeye yükseltmek suretiyle muhafaza ederiz. Büyük muhafazakâr T. S. Eliot, Kültürün Tanımına Doğru Notlar’da, tek seçeneğin sapkınlık ile inançsızlık arasında kaldığı, bir dini canlı tutmanın tek yolunun onun ana cesedinden mezhepçi bir kopuş gerçekleştirmek olduğu anlar bulunduğunu söylemişti. Bugün yapılması gereken tam da budur: yeni Sağ popülistleri gerçekten yenmenin ve liberal demokraside kurtarılmaya değer olanı kurtarmanın tek yolu, liberal demokrasinin ana cesedinden mezhepçi bir kopuş gerçekleştirmektir. Bazen bir çatışmayı çözmenin tek yolu uzlaşma aramak değil, kendi konumunu radikalleştirmektir; bizim durumumuzda bu, Avrupa egemenliğini ilan etmektir. Mesele ABD’yle karşıtlaşmak değildir — burada pragmatik uzlaşmalar gereklidir — ama kendimizi yeniden tanımlamaktır. Avrupa çoğu zaman zayıf ve atıl görünür — doğru, ama dış düşmanlarından korkmaz; kendisinden, kendi özgürleştirici potansiyellerinden korkar….

‘Avrupa’ adına bağlı kalmamızın nedeni, Avrupa mirasının, Avrupa’da neyin yanlış gittiğini çözümlemek için elimizdeki en iyi eleştirel araçları sağlamasıdır. ‘Avrupa-merkezcilik’e karşı çıkanlar, eleştirilerinde kullandıkları terimlerin bizzat Avrupa mirasının parçası olduğunun farkında mı? Alain Badiou, Gerçek Hayat adlı kitabına şu kışkırtıcı iddiayla başlar: Sokrates’ten bu yana felsefenin işlevi gençliği yozlaştırmak, onu egemen ideolojik-siyasal düzenden çekip çıkarmaktır. Böyle bir ‘yozlaştırma’ya bugün en acil biçimde, liberal-hoşgörücü Batımızda ihtiyaç vardır; burada insanların çoğu, tam da özgür göründükleri anda müesses nizamın onları nasıl denetlediğinin farkında bile değildir — en tehlikeli özgürsüzlük, özgürlük olarak deneyimlediğimiz özgürsüzlüktür; ya da Goethe’nin iki yüzyıl önce söylediği gibi: ‘Kendilerini yanlışlıkla özgür sananlardan daha umutsuzca köleleştirilmiş olan yoktur.’

Birleşik Avrupa hâlâ ekonomik bir güçtür; bu nedenle yıllardır yapmaktan kaçındığı, hem Rusya’nın hem de ABD’nin ne pahasına olursa olsun engellemeye çalıştığı şeyi yapmalıdır: birleşik Avrupa’nın bağımsızlığını ilan etmek.21 ‘Solcu’ eleştirmenlerin tekrar tekrar bize inandırmaya çalıştığı gibi, artık çok mu geç? Avrupa çoktan ölmüş, çürüyen bir ceset mi? Bu eleştirmenlerin şimdi (ve böyle birçok ‘şimdi’ oldu) Avrupa’nın nihayet intihar ettiğinde ısrar etmeleri, çok geç olmadığını gösteriyor — böyle bir karar için hiçbir zaman çok geç değildir. Dünyanın dört bir yanında ortaya çıkan yeni güç blokları, yeni Faşizmin yalnızca farklı versiyonlarıdır — Rusya–İran–Venezuela eksenini düşünmek yeter. Avrupa burada bir istisna olmalıdır: özgürleştirici Aydınlanmaya sadakatin yegâne mekânı. Avrupa bağımsızlığının ilanı gerçekleşecek mi? Hayır, büyük olasılıkla — ama onun yokluğu bütün dünyada hissedilecektir. Eğer gerçekleşmezse, bunun nedeni dış baskılar değildir — Avrupa son kertede kendisinden korkmaktadır.

Liberal demokrasi krizinin en son dışavurumlarından biri, Da Empoli’nin ‘yırtıcılar’ diye adlandırdığı yeni bir lider tipinin yükselişidir:22 ya demokratik biçimde seçilmiş ya da otokrat olan, ama ülkesini köklü biçimde dönüştürmek için iktidarını geleneksel teamülleri ya da hukuk sistemini hiçe sayarak kullanan liderler. Trump’ın, Putin’in ve Xi’nin hareket tarzında yırtıcılığın bazı veçheleri bulunsa da (ayrıca Burkina Faso’daki Traoré de böyle davranmıyor mu?), iki saf örnek Nayib Bukele ile Muhammed bin Selman’dır (MbS). Bu ikisi, ülkelerinin yerleşik siyasal sistem çerçevesi içinde çözülemeyecek büyük sorunları yırtıcı bir tarzda karşılarına aldılar. MbS medyamızda sürekli mevcut olduğuna göre, ben Bukele’ye odaklanayım.

Temmuz 2019’da başkan olduktan sonra Bukele, El Salvador’un 2019’daki her 100.000 kişi başına 38 olan cinayet oranını düşürmek için Bölgesel Kontrol Planı’nı uygulamaya koydu. Cinayetler Bukele’nin görevdeki ilk yılı boyunca yüzde 50 düştü. Mart 2022’de bir hafta sonunda çeteler tarafından 87 kişi öldürüldükten sonra Bukele, ülke çapında çetelere karşı bir baskı harekâtı başlattı ve bunun sonucunda Aralık 2024’e gelindiğinde çetelerle bağlantılı olduğu iddia edilen 85.000’den fazla kişi tutuklandı. Bunu nasıl yaptı? El Salvador’daki çete üyeleri, hangi çeteye mensup olduklarını ve çete içindeki konumlarını açıkça gösteren dövmeler taşıyorlardı; böylece Bukele de bütün dövmeli erkekleri basitçe tutukladı ve onları mahremiyetlerinin hiç olmadığı, süresiz olarak tutuldukları büyük hapishanelere kapattı; hatta başka ülkelerden gelen kişileri de (ABD’den gelen yasadışı göçmenler gibi) kabul etmek üzere bu hapishaneleri genişletiyor. Sonuçlar hızlı geldi: El Salvador’un cinayet oranı 2024’te 100.000 kişi başına 1,9 cinayete düştü; bu, Amerika kıtalarının en düşük oranlarından biriydi. Bukele 2024’te yeniden seçilmek için aday oldu ve oyların yüzde 85’ini alarak kazandı… Eleştirmenler, El Salvador’un Bukele liderliğinde demokratik gerileme de yaşadığından yakınıyorlar — ancak bu eleştiri meseleyi ıskalıyor; çünkü Bukele, tam da bu yolla başarıya ulaştığını vurgulayarak demokratik hukuk sistemini ihlâl edişini açıkça öne çıkarıyor ve seçmenler de ona kitlesel ölçekte katılıyorlar…

Böyle yırtıcılara duyulan ihtiyaç nereden geliyor? Cevap açık: onlar, yıpranmış liberal-demokratik çok partili sistemimiz içinde gerçekleştirilemeyecek eylemleri gerçekleştiriyorlar. Hangi eylemleri? Kesinlikle Marksist olmayan birini, Sabine Hossenfelder’i anayım. Yakın tarihli ‘Neden Gelecek İçin Korkuyorum’ başlıklı podcast’inde23 şöyle dedi: ‘İklim değişikliği konusunda vazgeçtik. Bu, türümüzün geleceği açısından iyi görünmüyor.’ Bir tümörünüz olursa ve onu mümkün olan en kısa sürede ameliyat ettirirseniz, daha sonra daha kötü sonuçlardan kaçınmak için kendinizi geçici olarak perişan edersiniz. ‘İklim değişikliği de böyledir; yalnızca bireysel düzeyde değil, tür düzeyinde. Dolayısıyla ileride daha kötü bir şeyi önlemek için şimdi hayatlarımızı biraz daha çekilmez kılabiliriz. Ama bunu yapmıyoruz. Neden?’ Bir uzaylı bizi gözlemleseydi, şu sonuca varırdı: ‘İnsanlar, çözümü küresel koordinasyon gerektiren bir sorunla karşılaştılar. Ama küresel koordinasyon için sahip oldukları tek sistem piyasa ekonomileriydi. Ve bu insanlar, piyasa ekonomilerinin çevresel zararı gerektiği gibi hesaba katmasını hiçbir zaman güvence altına almadılar. Bunun anlamı şuydu: küresel koordinasyon için sahip oldukları tek sistem kendi aleyhlerine işliyordu.’ Sabine’yi kaygılandıran şey şudur; ‘çünkü bu, başka sorunları çözmek için neredeyse kesinlikle fazla aptal olduğumuz anlamına geliyor. Yapay zekâyı düzenlemek iyi bir örnektir. Kolektif karar alma kapasitemizi acilen geliştirmemiz gerekiyor’ — doğru bilgiye dayanan kolektif akıllı kararları.

Kulağa naif geliyor, ama tam hedefi vuruyor: ihtiyaç duyduğumuz şey, akıllı kolektif kararlar almamızı ve bu kararları uygulatmamızı mümkün kılacak bir küresel koordinasyon tarzıdır; bu mekanizma devlet düzeylerinin de ötesine, piyasa kurallarının da ötesine uzanmalıdır. Kısa bir çözümleme bile açıkça gösteriyor ki, böyle yeni bir kurumsal mekanizmanın kurulması, Marksistlerin üretim tarzında değişim dediği şeyden daha azını gerektirmez: piyasa ekonomisi üzerinde toplumsal denetim kuran ve doğal çevremizle yeni bir ilişki biçimi tesis eden bir ekonomi değişimini, bütün siyasal alanda ve devlet yönetimi alanında bir değişimi, temel kolektif öz-anlayışımızda bir kopuşu… elimizde böyle bir yeni düzeni adlandırmak için bulunan adlardan biri ‘Komünizm’ değil midir?

İşte bu yüzden bazı Solcular, bugün kolektif kararların, piyasayı düzenleyip sınırlayan ve hayatta kalışımızın uzun vadeli çıkarlarını gözeten böyle bir mekanizmasına en çok yaklaşanın Çin olduğunu iddia etmeye ayartılıyorlar. Çin’in şu anda üç süpergücün (Çin, ABD, Rusya) en az kötü olanı olduğunu kabul etmeye hazırım; ama sisteminin şeffaf olmayışının, Çin’in toplumsal ilişkiler modeli olarak savunduğu Konfüçyüsçü uyumla çeliştiğini düşünüyorum. Çin ordusundaki son mega-tasfiyeleri hatırlamak yeter (bütün yüksek komutanlığın yarısının başı uçuruldu): Xi bunu herhangi bir kamusal istişare olmaksızın hareket eden mutlak bir yırtıcı olarak yapmadı mı? Hepimizin ihtiyaç duyduğu şey, böylesi güçlü eylemlerdir, ama yırtıcı bir tarzda yerine getirilenler değil — bize kalan tek yol buysa, gerçekten yitik durumdayız.

Ve Avrupa Birliği fikrinin, fiilî varoluşunun bütün sefaletine rağmen uğruna mücadele etmeye değer oluşu da bundandır: bugünün küresel kapitalist dünyasında o, ulusal egemenliği sınırlama yetkisine ve asgari bir ekolojik ve toplumsal refah standardını güvence altına alma görevine sahip ulusötesi bir örgütlenmenin tek modelini sunuyor. Görevimiz, sömürgeci sömürünün nihai suçlularıymışız gibi kendimizi aşağılamak değil; mirasımızın, insanlığın hayatta kalması için önemli olan bu parçası için mücadele etmektir. Evet, Avrupa yeni küresel dünyada giderek daha fazla yalnızdır; bugünün jeopolitik çatışmalarında ikincil bir rol oynayan yaşlı, tükenmiş, önemsiz bir kıta olarak bir kenara atılıyor. Bununla birlikte, Bruno Latour’un yakın zamanda dile getirdiği gibi: ‘L’Europe est seule, oui, mais seule l’Europe peut nous sauver.’ Avrupa yalnızdır, evet, ama bizi yalnızca Avrupa kurtarabilir.

1

Antonio Gramsci, Hapishane Defterleri, cilt 1, Defterler 1–5, Torino: Giulio Einaudi Editore 1977, s. 311. Alıntılanan İngilizce çeviri: Antonio Gramsci’nin Hapishane Defterlerinden Seçmeler, Londra: Lawrence & Wishart 1971, s. 276.
2

Walter Benjamin, Seçilmiş Yazılar, cilt 4 1938-1940, haz. H. Eiland ve M. W. Jennings, Cambridge: Harvard University Press 2003..
3

4

[https://edition.cnn.com/2026/02/15/europe/rubio-speech-us-europe-relations-latam-intl](https://edition.cnn.com/2026/02/15/europe/rubio-speech-us-europe-relations-latam-intl).
5

Bkz. Alenka Zupančič, Paranoyak İktidar (yazma hâlindeki metin).
6

[https://www.war.gov/News/Transcripts/Transcript/Article/4421037/secretary-of-war-pete-hegseth-and-chairman-of-the-joint-chiefs-of-staff-gen-dan/](https://www.war.gov/News/Transcripts/Transcript/Article/4421037/secretary-of-war-pete-hegseth-and-chairman-of-the-joint-chiefs-of-staff-gen-dan/).
7

[https://www.commondreams.org/news/trump-iran-ship-sunk-for-fun](https://www.commondreams.org/news/trump-iran-ship-sunk-for-fun).
8

[https://www.theguardian.com/world/2026/mar/14/us-kharg-island-oil-export-hub](https://www.theguardian.com/world/2026/mar/14/us-kharg-island-oil-export-hub).
9

Platon, Devlet, 1. Kitap.
10

[https://www.yahoo.com/news/articles/kremlin-claims-international-law-no-180000905.html](https://www.yahoo.com/news/articles/kremlin-claims-international-law-no-180000905.html).
11

Hükümet, Rusya’ya yabancı değerler dayatan ülkelerin listesini onayladı — EADaily, 21 Eylül 2024 — Siyaset, Rusya.
12

Rusya, Taliban’ı terör listesinden çıkarmaya ‘en üst düzeyde’ karar verdi, TASS bildiriyor | Reuters.
13

[https://meduza.io/en/feature/2025/11/06/homo-putinus](https://meduza.io/en/feature/2025/11/06/homo-putinus).
14

Rusya’nın Kaliningrad valisi, Alman filozof Immanuel Kant’ın Ukrayna’daki savaşla ‘doğrudan bağlantılı’ olduğunu söylüyor — Meduza.
15

Adı geçen eser.
16

Putin, Rusya’nın son tehdidinde nükleer silahlara ilişkin yeni kuralları açıkladı (cnbc.com).
17

Lee Harpin, ‘Yuval Noah Harari, Yahudilik için “manevi felaket” uyarısında bulunuyor’, Jewish News, 9 Haziran 2025 ([🔗](https://www.jewishnews.co.uk/harari-warns-of-spiritual-catastrophe-for-judaism-at-unholy-stage-show-appearance/)).
18

[https://edition.cnn.com/2026/03/06/politics/trump-interview-iran-cuba-dana-bash](https://edition.cnn.com/2026/03/06/politics/trump-interview-iran-cuba-dana-bash).
19

[https://www.dw.com/en/davos-world-economic-forum-2026-live-updates/live-75560683](https://www.dw.com/en/davos-world-economic-forum-2026-live-updates/live-75560683).
20

[https://www.plenglish.com/news/2026/01/05/hungary-aggression-to-venezuela-confirms-collapse-of-liberal-order/](https://www.plenglish.com/news/2026/01/05/hungary-aggression-to-venezuela-confirms-collapse-of-liberal-order/).
21

[https://www.reddit.com/r/europe/comments/1pre7tr/europe_needs_a_declaration_of_independence_italys/](https://www.reddit.com/r/europe/comments/1pre7tr/europe_needs_a_declaration_of_independence_italys/).
22

Bkz. Giuliano da Empoli, Yırtıcının Saati, Londra: Penguin 2025.
23

3 Yorum

Filed under Eviri