1) Ortodoks Yahudilikte:
YD 345.1997c
Yardımlı İntihar/Ölümde Yardımın Yeniden Değerlendirilmesi:
‘Tanrı’nın Merhameti Tanrı’nın Bütün Yaratılarını Kuşatır’ (Mezmurlar 145:9)
16 Kasım 2020 tarihinde, 9-5-2 oyla kabul edilmiştir. Lehte oy verenler: Hahamlar Jaymee Alpert, Aaron Alexander, Suzanne Brody, Nate Crane, Elliot Dorff, Judith Hauptman, Joshua Heller, Jan Kaufman ve Robert Scheinberg. Aleyhte oy verenler: Hahamlar David Fine, Daniel Nevins, Micah Peltz, Avram Reisner ve Ariel Stofenmacher. Çekimser kalanlar: Hahamlar Steven Kane ve Deborah Silver.
Rabbaniler Meclisi’nin Yahudi Hukuku ve Standartları Komitesi, Muhafazakâr hareket için halakhah meselelerinde rehberlik sağlar. Bununla birlikte, halakhah’a ilişkin bütün meselelerin yorumlanması ve uygulanması konusunda yetkili merci bireysel hahamdır.
A. Neden Yeniden Değerlendirildi?
11 Mart 1997’de, Yahudi Hukuku ve Standartları Komitesi, benim yazdığım ve yardımlı intiharı yasaklayan bir hahamlık hükmünü 21 lehte, 2 aleyhte ve 1 çekimser oyla kabul etti.
Ne var ki o zamandan bu yana, sekiz Amerikan eyaleti ile Columbia Bölgesi, ölümde yardıma izin veren yasalar çıkardı; Montana Yüksek Mahkemesi de eyaletin kanunlarında hiçbir hükmün, hekimlerin tıbbî ölüm yardımı sağlamasını yasaklamadığına hükmetti. Kısa süre içinde bu farklı terminolojiyi açıklayacağım.
Özellikle, kronolojik sırayla, ilgili yasa hangi yılda yürürlüğe girdiyse ve yürürlüğe giriş yılından farklıysa parantez içinde kabul edildiği tarih de gösterilmek üzere liste şöyledir:
• Oregon, 1997’den beri (yasa 1994’te kabul edilmişti)
• Washington, 2009’dan beri (2008)
• Montana (2009 tarihli bir Yüksek Mahkeme kararı)
• Vermont, 2013’ten beri
• California, 2016’dan beri (2015)
• Colorado, 2016’dan beri
• Columbia Bölgesi, 2017’den beri (2016)
• Hawaii, 2019’dan beri (2018)
• New Jersey, 1 Ağustos 2019 itibarıyla
• Maine, Eylül 2019 itibarıyla
Death With Dignity’ye göre, 2019’da 21 başka eyalet de ölümde yardıma ilişkin yasa tasarılarını değerlendiriyordu.
17 Haziran 2016’da Kanada Parlamentosu, ülke genelinde yardımlı ölümü yasallaştırmak ve düzenlemek için Bill C-14’ü kabul etti. Kolombiya’da da (1997), Hollanda’da da (2002), Belçika’da da (2002), Lüksemburg’da da (2008) ve İsviçre’de de yasaldır. Buna ek olarak, Avustralya’nın Victoria eyaleti ölümde yardıma izin vermektedir (2017); ayrıca, bu satırlar Kasım 2020’de yazılırken, Yeni Zelanda’da altı aydan az ömrü kalan kişiler için ölümde yardımı yasallaştıran referandumun seçmenlerce kabul edilmiş göründüğü anlaşılmaktadır; o yasanın Kasım 2021’de yürürlüğe girmesi öngörülmektedir. Yukarıda sıralanan yargı alanları içinde, hem yerleşiklere hem de yerleşik olmayanlara ölümde yardım alma imkânı tanıyan tek yer İsviçre’dir; bu da orada belli ölçüde bir ‘intihar turizmine’ yol açmıştır.
Bu yargı alanları kayda değer sayıda Yahudinin yaşadığı bölgeleri de kapsamaktadır; bu bile tek başına, en azından 23 yıl önce kaleme aldığım responsum’u yeniden gözden geçirmemiz gerektiğini düşündürür. Daha da önemlisi, ölümde yardımı düzenleyen ve bu yargı alanlarının kabul ettiği yasalar, onu yasaklamama yol açan kaygılarımın en azından bir kısmına cevap vermektedir; bu nedenle, bu yargı alanlarının yürürlüğe koyduğu güvenlik önlemleri itirazlarımı boşa çıkarıyorsa, onun hâlâ yasaklanıp yasaklanmaması gerektiğini belirlemek üzere yeniden değerlendirme yapılması gerekir.
Bu responsum’da, aşağıda tanımlayacağım sınırlı sayıdaki bazı vakada ölümde yardıma izin vermemiz gerektiğini savunacağım. Başka bir deyişle, bu responsum’un amacı, 1997’de savunduğum ölümde yardım isteme ya da sunmaya ilişkin genel yasağa bazı dar istisnalar açmaktır. Bu kesinlikle, en uç biçimiyle insanlara herhangi bir nedenle ve herhangi bir koşul altında kendi hayatlarına son verme ya da başkalarına bunu yapmalarında yardım etme imkânı tanıyacak olan ötanazi hareketini benimsemek anlamına gelmez. Bu teshuvah yalnızca, doktorlarına göre altta yatan ölümcül hastalıkları nedeniyle altı ay ya da daha az ömürleri kalan ve ayrıca yalnızca ağrıları denetlenemeyen kişileri ele alacaktır.
B. Tanımlar
Daha ileri gitmeden önce, insanların ölümünün çeşitli biçimlerini tanımlamak yararlı olacaktır:
- Seküler hukukun birinci derece, ikinci derece ve manslaughter olarak tanımladığı halleri de içeren cinayet, bir insanın başka bir insanı hukuka aykırı olarak öldürmesi durumunda meydana gelir. Bu, hem seküler hukukta hem de Yahudi hukukunda açıkça yasaktır; fakat cezalar katilin saiklerine ve koşullara göre değişir. Bir fiili cinayet olarak nitelendirmek, mağdurun ölmek istemediği varsayımına dayanır; bir sonraki kategoride ise mağdur ölmek istemektedir.
- Etkin ötanazi, bir kişinin başka bir kişinin hayatını, o kişinin iradesine uygun olarak sona erdirmesidir. Bazen buna ‘merhamet öldürmesi’ denir; çünkü o kişinin ölümünü gerçekleştiren kişinin saiki, öteki kişinin acısını hafifletmektir. Yahudi hukuku ve çoğu yargı alanındaki medeni hukuk bunu da yasaklar ve mağdurun iradesindeki farklılığa rağmen bu tür fiilleri ‘cinayet’ olarak da nitelendirir. Bununla birlikte, mağdurun iradesindeki farklılık nedeniyle mahkemeler, suçluyu hapis cezası olmaksızın denetimli serbestliğe tabi tutmaktan, ona yıllarca hatta ömür boyu hapis cezası vermeye kadar her türlü yolu izlemiştir. 1997 tarihli responsum’umda andığım ve bu metinde de anacağım kaynaklar, Yahudi hukukunun etkin ötanaziyi yasakladığını açıkça göstermektedir. Ne var ki, modern İsrail Devleti hariç, son iki bin yıl boyunca Yahudi mahkemelerinin çoğu yerde cinayet davalarında yargı yetkisi bulunmadığından ve modern İsrail Devleti’nde de bu tür meselelerde karar verme yetkisi Yahudi hukukunu uygulayan dinî mahkemelere değil, İsrail hukukunu kullanan seküler mahkeme sistemine ait olduğundan, Yahudi mahkemelerinin etkin ötanazi fiillerini, bu fiiller hukuken cinayet fiilleriyle özdeşleştirilse bile, nasıl cezalandıracağına ilişkin geniş bir kayıt yoktur.
- Hekim yardımlı intihar. Aşağıda tartışılacağı üzere, örneğin Kanada gibi bazı yargı alanları, etkin ötanaziyi yalnızca hekimlerin yapmasına izin vermektedir; başkasına değil.
- Ölümde yardım, benim 1997 tarihli responsum’umda ‘Yardımlı İntihar’ dediğim şeydir; bir kişinin kendi ölümünü gerçekleştirmesine yardım etmektir. Etkin ötanaziden şu bakımdan ayrılır: Son kertede kişinin ölümüne sebep olan bir başkası değil, hastanın kendisidir; bununla birlikte, bunu yapma imkânını sağlayan bir başkasının yardımı söz konusudur. Bunun hukukî statüsünü aşağıda tartışacağım.
- Yaşam destek mekanizmalarının verilmemesi ya da geri çekilmesi; buna bazen ‘edilgin ötanazi’ denir, ama gerçekte tam anlamıyla edilgin değildir. Bu müdahale türü, 1990’da CJLS tarafından kabul edilen, Hahamlar Avram Reisner ve Elliot Dorff’un konuya ilişkin responsa’larında ayrıntılı biçimde ele alınmıştır. Her iki haham da makinelerin ve ilaçların, bunun hastanın yararına olması hâlinde, verilmemesine ya da geri çekilmesine izin verilebileceği konusunda hemfikirdi; ancak Haham Dorff, yapay beslenme ve hidrasyonun verilmemesine ya da geri çekilmesine de izin verirdi.
- Doğal ölüm. Bu, ister tıbbî bir ortam içinde ister dışında olsun ve hastayı yaşatmaya yönelik bütün çabalara rağmen kendiliğinden gerçekleşen ölümdür.
C. Terminoloji: ‘Yardımlı İntihar’ ile ‘Ölümde Yardım (ya da Yardım Sağlama)’ ile ‘Yaşam Sonu Seçeneği’ ile ‘Onurlu Ölüm’ Arasındaki Fark
1997’de responsum’umu yazdığımdan beri geçen yıllarda benim için netleşen şey şudur: Bir kişinin kendi ölümüne sebep olmasını mümkün kılmaya karşı çıkanlar, bunu ‘yardımlı intihar’ diye adlandırmaktadır; böylece Batı’daki tek tanrılı dinlerin, Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam’ın, ayrıca Batılı seküler felsefî geleneklerin intihara yüklemiş olduğu olumsuz çağrışımları devreye sokmaktadırlar. Bazı Asya gelenekleri, özellikle Hindistan’daki Hinduizm, kendini yakmayı hayatı sona erdirmenin uygun ve vakur yolu olarak görür; dolayısıyla orada bunun çok olumlu çağrışımları vardır.
Bunu en baştan aleyhine bir önyargı olmaksızın tartışmak isteyenler ise, bu tür olumsuz çağrışımlardan kaçınmak için buna ‘ölümde yardım’ ya da ‘ölüm için yardım’ demeyi tercih etmektedir. California mevzuatı olumsuz çağrışımlardan kaçınma konusunda daha da ileri gider; çünkü bu konudaki yasasının adı ‘Yaşam Sonu Seçeneği Yasası’dır ve böylece yasanın izin verdiği şeyin hastanın seçimine dayandığını vurgular. California yasasının bu başlığı aynı zamanda, usulde yer almanın ahlakî yükünün, yasa uyarınca bir seçeneği kullanan hastanın üzerinde bulunduğunu; bir intihara yardım eden hekim üzerinde bulunmadığını açıkça ortaya koyar. Duygusal yelpazenin öteki ucunda ise ‘onurlu ölüm’, birinin ölmesine yardım etmeye olumlu bir çağrışım yüklemektedir.
1997’de responsum’umu yazarken bu ayrımların farkında değildim ve şimdi geriye dönüp baktığımda, ona ‘Yardımlı İntihar’ başlığını vermemin, bu davranışın yasaklanması gerektiğine dair hükmümü pekiştirmeye hizmet ettiğini görüyorum. Buna karşılık, ‘ölümde yardım’ ya da ‘ölüm için yardım’ şeklindeki nötr terminoloji, uygulamayı adil biçimde değerlendirmeye çalışıyorsak çok daha uygundur.
Ayrıca, Florence Melton Yetişkin Yahudi Öğrenimi Okulu için bioetik üzerine bir müfredat hazırlamaya ilişkin sonraki çalışmalarım, ‘yardımlı intihar’ yerine ‘ölümde yardım’ demek için başka bir son derece güçlü nedenle beni karşı karşıya getirdi; bu da, ölümde yardım arayan çoğu kişinin yıllar boyunca, acı içinde bile olsa, yaşamak için büyük çaba göstermiş olması ve bu yüzden niyet bakımından intihara meyilli olmamasıdır. Onlar sadece artık, ona karşı birden çok kez savaşmış olmalarına rağmen, kaçınılmaz sonlarıyla yüz yüzedirler ve bunu mümkün olduğunca az acıyla yapmak istemektedirler. Örneğin:
‘Ben intihar etmiyorum ve ölmek de istemiyorum. Medyada kendimi “öldürmeyi” amaçladığıma dair çıkan haberler beni üzmüştü. Ben kendimi öldürmüyorum; kemik kanseri bunu zaten hallediyor. Son saatlerimin ıstırabını kısaltma seçeneğini kullanabilirim.’
— Jack Newbold
‘İstediğim tek şey, nasıl öleceğim konusunda bir miktar seçeneğe sahip olmak. Beni intihara eğilimliymişim gibi göstermek, hem bana hem de sevdiklerime karşı saygısız ve inciticidir. Bu, zaten katlanmış olduğum her şeyi, bir tedavi bulma yönündeki başarısız girişimleri, fiziksel durumumun giderek kötüleşmesini ve kendi hayatıma ve onun nasıl sona ermesini istediğime dair son derece kişisel ve mahrem bu karara beni götüren kapsamlı düşünme ve muhasebe sürecini küçümseyerek, yaraya tuz basmaktadır.’
— Louise Schaefer
Dolayısıyla bundan böyle, yukarıda tanımlandığı anlamıyla bunu anlatmak için ‘ölümde yardım’ terimini kullanacağım.
D. Ölümde Yardımı Yasaklamaya Yönelten Keskin Etkenler
Ölümde yardımı düşündüğümüzde, genellikle aklımıza, denetlenemeyen ağrının ya da böyle bir ağrının ihtimalinin ve kişinin kendi ölme süreci üzerinde denetim kurma isteğinin hastayı ölümde yardım istemeye yönelttiği, ama bu kararı güdüleyen başka hiçbir şeyin bulunmadığı yalıtık vaka gelir. Oysa vakaların büyük çoğunluğunda durum böyle değildir; çünkü aşağıdaki meselelerin tümü, bunlardan bazılarını 1997 tarihli responsum’umda anmıştım, bazılarını ise şimdi ekliyorum, birinin acısını dindirmeye yardım etmenin basit ahlakiliğini zedelemektedir:
- Para. Para bu durumları en azından şu üç biçimde karmaşıklaştırabilir ve karmaşıklaştırmaktadır:
a. Anne ölmek üzeredir ve ölümcül hastalığından kurtulması için makul bir umut bulunmadığı için, onu yaşatmaya dönük ve kendisinin beyhude saydığı tıbbî müdahaleler uğruna aile parasını ‘israf etmek’ istememektedir.
b. Ahlakî açıdan daha da kötü olanı, annenin çocuklarının, onu yaşatmaya yönelik ve kendi gözlerinde beyhude olan tıbbî müdahaleler uğruna aile parasını harcamasını istememeleri, çünkü bu parayı miras almak istemeleridir. Bununla birlikte, annenin tıbbî masrafları için aile fonlarının kullanılmasını durdurmak isteyen ister anne olsun ister çocukları olsun, ölme sürecinin bireyleri ve aileleri ağır borç yükü altına sokabileceğini kabul etmemiz gerekir; annenin bakımını karşılayacak yeterli sigortaya erişim aileden aileye büyük ölçüde değişmektedir ve ironik biçimde genellikle ancak daha varlıklı olanlarımız için mevcuttur.
c. Yukarıdaki iki durumun herhangi birinden çok daha yaygın olarak, ister özel ister kamusal olsun sizin sigorta şirketiniz, uzun dönemli bakım sağlamaktan çok daha düşük maliyetli olduğu için, ölme sürecinize yardım etmekten son derece memnun olacaktır. Şimdiye kadar sigorta şirketleri ölümde yardıma yönelik ilaçların bedelini ödememektedir ve çoğu yargı alanında ölümde yardım zaten bütünüyle yasadışıdır. Yine de, sigorta şirketlerinin uzun süreli bakım yerine buna ödeme yapmayı niçin seve seve tercih edeceğini anlamak mümkündür.
- Depresyon. Ölümcül hastalıklardan mustarip insanlar, sağlık durumları ve bunun gidişatı karşısında anlaşılır ve olağan biçimde depresif hissederler; bu da mevcut hayatlarının her yönüne yönelik daha genel bir hoşnutsuzluğa yol açar. Bunun ise bizi, onlara ölümde yardım etmeye değil, depresyonlarını dengeleyici önlemler almaya yöneltmesi gerekir. Bunlar arasında şunlar yer alır:
a. İlaçlar ve başka tedaviler. Depresyonu dengelemeye yönelik ilaçlar birçok yaştan insan tarafından kullanılmaktadır ve ölümcül hastalarda, onların ıstırabının en azından bu boyutunu hafifletmek amacıyla bunları kullanmaktan kaçınmak için hiçbir neden yoktur. Aynı şey Bilişsel-Davranışçı Terapi ve öteki psikolojik müdahaleler için de geçerlidir.
b. Ziyaretler. Hastalığın her türü hastaları topluluklarından yalıtır; fakat insanların başkalarıyla etkileşime girme yönünde derin bir ihtiyacı vardır. Sonuç olarak, çoğu zaman hastaların depresyonuna verilebilecek en etkili cevap, özellikle de tanıdıkları ve sevdikleri kişilerle sık etkileşimdir.
c. Can sıkıntısının giderilmesi. Hastalık ayrıca çoğu zaman insanları hayatlarına anlam veren etkinliklerden de mahrum bırakır; bu yüzden hastaları ziyaret edenler, yalnızca gelip görünmekle kalmayıp, aynı zamanda hastaları ilgilerini çeken tartışmalara ya da etkinliklere dahil ettiklerinde, onlara hayata yönelik heves bakımından iki katlı bir destek sağlarlar. Konuşma konuları, hastaların kendilerini ziyaret edenlerle daha önce konuşageldikleri aynı yetişkin konuları olmalıdır. Ziyaretçilerin hastaların ilgisini canlı tutmak için başvurabileceği etkinlikler arasında, onlara çocuklarına, torunlarına, öteki aile üyelerine ya da dostlarına bırakmak üzere etik bir vasiyetname ya da aile tarihi oluşturmalarında yardım etmek sayılabilir. Bu, yazılı biçimde ya da bugün elimizde bulunan çeşitli kayıt ortamlarında yapılabilir.
- Psikolojik bozukluklar, özellikle narsisizm, hayatları kendi fantazilerine uymadığında insanları ölümde yardım istemeye yöneltir. Burada da yapılması gereken, ölümde yardım değil, bu bozuklukların tedavisidir. Daha yaygın ve daha ürkütücü olan ise, yaşlı insanların kolayca kafalarının karışması ve hâlâ ölümde yardım talep etmek için yasayı kullanacak kadar zihinsel yeterliliğe sahip olsalar bile, kendilerinden çok mirasçılarına, doktorlara, tıbbî kuruma, hastane, huzurevi ve benzerlerine ya da sigorta şirketlerine yarar sağlayacak kararlara manipüle edilebilmeleridir. Böyle insanları bu tür sömürüden korumamız açık bir zorunluluktur.
- Faydasız ve bir yük olma duygusu ile varoluşsal ıstırabın diğer biçimleri. Ölümcül hastalar, çoğu zaman topluma katkıda bulunmalarını sağlayan ve süreç içinde onlara özsaygı veren yetilerini kaybederler; ayrıca çoğu zaman gerçekten de bir yük hâline gelirler. Bu gerçeklerin doğru olmadığını varsaymak ne hastalara ne de onların bakımını üstlenenlere yardım eder. Tam da burada, insanların değerinin yalnızca başkaları için ne yapabildiklerinin, yani faydacı değerlerinin, bir fonksiyonu olmadığını; daha ziyade Tanrı’nın suretinde yaratılmış kişi olarak içkin değerlerinden, yani özsel değerlerinden, kaynaklandığını onlara hatırlatmamız gerekir. Bu, aynı zamanda, hastanın başka bir nedenle de kendi hayatının yaşanmaya değer olmadığını düşündüğü öteki varoluşsal ıstırap biçimlerine de temas eder. Buna, örneğin, yaptıkları bir şey yüzünden derin bir suçluluk duygusuna kapılmaları ve bu yüzden ölmeyi hak ettiklerini düşünmeleri ya da yaşayıp yaşamadıklarıyla kimsenin ilgilenmediğini hissetmeleri dahil olabilir. Bu duygusal haller içindeki hastaların, artık yük olmamak ya da kendilerince değersiz gördükleri bir hayata son vermek için ifade ettikleri ölüm istekleri hemen kabul edilmemelidir. Bunun yerine, mümkün olduğu ölçüde, yaşamalarına ve anlamlı biçimde yaşamalarına yardım etme çabasına fazlasıyla değdikleri konusunda güvence verilmelidir. Bu en etkili biçimde, kişiyle sık sık etkileşen ve ona intiharı düşündüğü bu anda ne kadar ve neden değer verdiklerini çeşitli biçimlerde ifade eden aile ve dostlar aracılığıyla yapılır. Bu, zihinsel melekelerini hâlâ koruyan hastalar için açıkça böyle olacaktır; ama bu melekeleri korumayanlar için de, hem kendi ahlakî konumumuz hem de onlarınki bakımından, onlara nasıl davranacağımızı faydacı kaygıların belirlemesine izin vermemeliyiz.
- Denetim ihtiyacı. Ölümde yardım isteyen birçok insan için asıl mesele budur: Son kertede ne zaman ve nasıl öleceklerine kendilerinin karar vereceğini hissetmek isterler. Bu, ölüm ya da ölme sürecine ilişkin bir korkuya dayanabileceği gibi, giderek yitirdikleri kendilik denetimi karşısında en azından kendileri üzerinde bir kudret iddiasında bulunma ihtiyacından da kaynaklanabilir. Ölümüne yardımcı olacak ilaçları temin ettiği hâlde bunları hiç kullanmayan önemli sayıda insan bulunmasının açıklayıcısı tam da bu etkendir.
- Yeterli ağrı ilacının bulunmaması. Özellikle son dönemde opioid kullanımına ilişkin salgınla birlikte, bunların yol açtığı şaşırtıcı sayıdaki bağımlılık, doz aşımı ve ölüm nedeniyle doktorlar, ağrıyı bastırmak için açıkça tıbbî olarak gerekli olsa bile, ağrı kesicileri kullanmakta isteksiz davranmaktadırlar. Amerikan kültürünün, özellikle erkekler için, ‘dişini sıkıp katlananlara’ yönelik onaylayıcı tutumu bu olguyu daha da kötüleştirir. Ağrı ilacı bağımlılığından açıkça kaçınmamız gerekir; fakat aynı zamanda, özellikle bazı ölümcül hastalıkların beraberinde getirdiği dayanılmaz ağrıya katlanan insanların, sağlayabildiğimiz ölçüde rahatlamaya erişmesini de temin etmemiz gerekir. Aşağıda tartışılacak California yasasında olduğu gibi, ‘fiilen ölmekte olan’ ve altı aydan az ömrü kalan hastaları ele aldığımız bu tür vakalarda, bağımlılık kaygısı artık anlamsız hâle gelir. Bu nedenle ve ağrıyı dindirmeye ilişkin genel ödevimiz nedeniyle, yeterli ağrı ilacı bulunmayışı, hastaları ölümde yardım istemeye sevk eden şey asla olmamalıdır. Ayrıca, kişiyi bilinçsiz hâle getirecek yüksek doz ağrı ilacı kullanmak, ölümde yardım sağlamaktan daha tercihe şayandır. Bununla birlikte, aşağıda tartışılacağı üzere, burada bu durumlardan ayırt etmeye çalıştığım vakalar, hiçbir miktar ağrı ilacının kişinin ağrısını dindiremediği ve kişinin çok yüksek doz morfine rağmen bilinçli kalıp çığlık atmayı sürdürdüğü vakalardır.
- Sağlık hizmetlerine erişim. Amerika Birleşik Devletleri’nde, pratikte ölümde yardım sunmaya karşı en keskin itiraz muhtemelen, yaklaşık 40 milyon Amerikalının hiçbir sağlık sigortasının bulunmaması ve milyonlarca insanın da yaşamlarının tümü boyunca, buna ölme sürecinde bulundukları zaman da dahil, ihtiyaç duyduklarını sağlayacak yeterli sağlık sigortasına sahip olmamasıdır. Bu, Kanada, İsrail, Avrupa’nın büyük kısmı ve benzerlerinde olduğu gibi sosyalize tıbbın bulunduğu ülkelerdekinden açıkça farklıdır; ama bu tür ülkelerde bile, sunulan şeyin ölmekte olanların fiziksel ağrısını ve diğer ihtiyaçlarını tedavi etmeye yeterli olup olmadığını belirlemek gerekir. Biz tam bolluk içinde bir dünyada yaşamıyoruz; bu yüzden bütün uluslar ya da onların içindeki sigortacılar hangi tıbbî müdahalelerin sağlanacağına, hangilerinin sağlanmayacağına ve bunların kimlere sağlanacağına karar vermek zorunda kalacaktır. Ama mümkün olan en geniş ölçüde, sağlık planları insanların yaşamalarını sağlayacak tıbbî müdahaleleri ve vakti geldiğinde de olabildiğince az acıyla ölmelerini sağlayacak girişimleri, ayrıca başka destekleyici hizmetleri, yani palyatif bakımı, sunmalıdır; böylece insanlar böylesi tıbbî yardımdan mahrum oldukları için ölümde yardım istemek zorunda kalmasınlar.
- Doktorların rolü ve ölümde yardıma ilişkin eğitimleri. Hipokrat Yemini’nden Amerikan Tabipler Birliği’nin güncel Etik Kodu’na kadar, doktorlar birinin ölmesine yardım etmeyi mesleklerinin etiğini ihlal eden bir fiil olarak anlamışlardır; çünkü bu mesleğin amacı hayatı sürdürmek için hastalığı önlemek, tedavi etmek ya da en azından hafifletmektir ve hospis ile palyatif bakım bağlamında da ‘ciddi bir hastalığın yarattığı ağrıyı ve diğer sarsıcı belirtileri yöneterek hastanın yaşam kalitesini iyileştirmek’tir. Dolayısıyla, doktorların misyonunun ölümde yardım vermeyi de kapsayacak biçimde gözden geçirilmesi, hekimlerin kendi rollerine ilişkin yeni bir anlayışı benimsemelerini gerektirir ve bazı doktorların ve doktor birliklerinin düşündüğü gibi, hastaların doktorlarına onları öldürmek için değil, iyileştirmeye çalışmaları için duydukları güveni tehdit edebilir. Bununla birlikte, başka doktorların ve tıp birliklerinin savunduğu gibi, doktorların rolünün onları ıstıraba verilecek bu merhametli cevaptan alıkoyduğu hiç de açık değildir; çünkü onların rolü, iyileştiremeseler bile, nihayetinde bakım sağlamaktır. Bu gerilim, Amerikan Tabipler Birliği’nin hekim yardımlı intihara ilişkin açıklamasında da görünür hâle gelmektedir. Bunun yanında belirtilmesi gereken bir başka nokta da şudur: Hekimler öldürücü dozlamada değil, tedavisel dozlamada eğitim görürler; dolayısıyla ölümde yardıma yönelik doğru farmasötik miktarı reçete etme becerileri eksik olabilir.
- Teoloji. Yahudilerin ve başkalarının hastaların ölmesine yardım etme konusunda taşıdıkları bütün bu pratik kaygıların altında, bedenlerimizin de, dünyanın geri kalanı gibi, Tanrı’ya ait olduğu yönündeki temel Yahudi teolojik inancı yatar. Bu, örneğin şu Kitab-ı Mukaddes ayetlerinde dile getirilir:
הֵ֚ן לה’אֱֹלהֶֶ֔י ָך השָּׁמַ֖יִם ּושְׁמ ֵ֣י השָּׁמָָּׁ֑יִם הָּׁאַָּׁ֖רֶץ וְׁכָּׁל־אֲשֶר־בָָּּּֽׁה׃
Bak, göklerin en uç uzanımlarına kadar gökler, yer ve onun üzerindeki her şey Tanrınız RAB’be aittir. (Tesniye 10:14)
לְׁדָּׁוִִ֗ד מִִ֫זְׁמֹ֥ור לה’הָּׁאֵָּׁ֣רֶץ ּומְׁלֹוא ָָּּׁ֑ה תֵּ֝בִ֗ל וְׁיֵ֣שְׁבי בָָּּּֽׁה׃
Davut’tan. Bir Mezmur. Yeryüzü ve onun içindeki her şey, dünya ve içinde yaşayanlar RAB’bindir. (Mezmurlar 24:1)
- Hukuk. Son olarak ve belki de böyle bir Yahudi hukukî hükmü bakımından en önemlisi, Yahudi hukuku kişinin kendi hayatına son vermesini ya da başkasının bunu yapmasına yardım etmesini yasaklar. 1997 tarihli responsum’um olan ‘Yardımlı İntihar’da, bu hukukî yasağın kaynaklarını ve nüanslarını ayrıntılı biçimde anlattım; bu yüzden burada onları tekrar etmeyeceğim.
Bu mülahazaların bazıları, yukarıdaki listeye başkalarını da eklemiş bulunuyorum, beni 1997’de ölümde yardımı yasaklayan bir responsum yazmaya sevk etti. Şunu anlamak önemlidir: Bu, bir insanı yaşatmak için mümkün olan her şeyi yapmak zorunda olduğumuz anlamına gelmiyordu. Bu hedef doğrultusunda neyi yapmamız, neyi yapmak zorunda olmamamız ya da neyi yapmamamız gerektiği, Hahamlar Reisner ve Dorff’un yaşam sonu meselelerine ilişkin iki responsum’u tarafından düzenlenmektedir.
E. California ve Kanada’daki Ölümde Yardım Yasaları
Daha önce belirtildiği gibi, Kanada ile ölümde yardıma izin veren Amerikan eyaletlerinin kabul ettiği ölümde yardım yasaları, benim 1997 tarihli responsum’umda dile getirdiğim kaygıların bir kısmını ve yukarıda saydığım ek kaygılardan bazılarını karşılamaktadır. Bunu göstermek için, ölümde yardımı onaylayan yargı alanları arasında Yahudi nüfusu en yüksek olan ve bu konuda en az birkaç yıllık deneyime sahip iki yargı alanındaki, yani California ve Kanada’daki, bu tür iki yasanın temel parametrelerini sunacağım. Açıkça görüleceği üzere, bu responsum’un bir önceki bölümünde sıralanan kötüye kullanımlar türüne karşı güvenlik önlemlerinin düzeyi ve türü yargı alanından yargı alanına değişmektedir ve elbette Amerikan ya da Kanada yasalarının hiçbiri Yahudi teolojik ya da hukukî kaygıların ele alınmasıyla ilgilenmeyecektir. Bu nedenle, başka yargı alanlarında yaşayanlar, eğer böyle bir mevzuat varsa, kendi yargı alanlarındaki ölümde yardım yasasını değerlendirerek, bunun hastaları bu tür kötüye kullanımlardan ne ölçüde koruduğunu belirlemelidirler.
California ve Kanada’daki ölümde yardım yasalarının güncel versiyonlarını burada veriyorum. Bunlar ileride elbette değiştirilebilir; fakat okurların, bu yasaların büyük ölçekli kullanımına hiçbirinin izin vermediğini temin etmek üzere ne kadar dikkatli ve ne kadar kesin olduklarını görmelerini istiyorum. Bu yasaların ne kadar nadiren kullanıldığını gösteren istatistikleri aşağıda H Bölümü’nde tartışacağım. Bununla birlikte, bu yasaların yalnızca karşılaştırmasını görmek isteyen okurlar doğrudan aşağıdaki F Bölümü’ne geçebilirler.
1. California
Aşağıdaki paragraflar California’nın Yaşam Sonu Seçeneği Yasası’ndan seçilmiş bölümlerdir:
Bu bölüm Yaşam Sonu Seçeneği Yasası olarak bilinir ve bu şekilde anılabilir.
443.1.
Bu bölümde aşağıdaki tanımlar geçerli olacaktır:
(a) ‘Yetişkin’, 18 yaşında ya da daha büyük bir birey anlamına gelir. …
(e) ‘Tıbbî karar verme kapasitesi’, Bireyin yetkili doktorunun, danışman doktorunun, psikiyatristinin ya da psikoloğunun, Probate Code’un 4609. Bölümü uyarınca, söz konusu bireyin bir sağlık bakım kararının niteliğini ve sonuçlarını anlama, onun önemli yararlarını, risklerini ve alternatiflerini kavrama, ayrıca sağlık hizmeti sağlayıcılarına bilinçli bir karar verme ve bunu iletme yeteneğine sahip olduğu yönündeki kanaatini ifade eder. …
(i) ‘Bilgilendirilmiş karar’, ölümcül hastalığı bulunan bir bireyin, yaşamına son vermek amacıyla kendi kendine uygulayabileceği bir ilaç için reçete talep etmesi ve bu reçeteyi temin etmesi yönündeki kararı demektir; bu karar ilgili olguların anlaşılmasına ve kabulüne dayanır ve yetkili doktor tarafından aşağıda belirtilen hususların tümü hakkında tam olarak bilgilendirildikten sonra verilir:
(1) Bireyin tıbbî teşhisi ve prognozu.
(2) Reçete edilecek ilacı kullanmayla ilişkili muhtemel riskler.
(3) Reçete edilecek ilacı kullanmanın muhtemel sonucu.
(4) Bireyin ilacı temin etmeme ya da ilacı temin edip de onu almama yönünde seçim yapabilme ihtimali.
(5) Konfor bakımı, hospis bakımı, palyatif bakım ve ağrı denetimi de dahil fakat bunlarla sınırlı olmamak üzere, uygulanabilir alternatifler ya da ek tedavi olanakları. …
(n) ‘Kamusal yer’, herhangi bir caddeyi, sokağı, parkı, kamu binasını, kamuya açık ya da kamu tarafından sıklıkla kullanılan herhangi bir işyeri ya da toplanma yerini ve kamu görüşüne açık ya da kamunun erişebileceği başka herhangi bir yeri ifade eder.
(o) ‘Nitelikli birey’, tıbbî karar verme kapasitesine sahip, California sakini olan ve kendi yaşamına son vermek için ilaç reçetesi alabilmek üzere bu bölümün gereklerini karşılamış yetişkin kişidir.
(p) ‘Kendi kendine uygulamak’, nitelikli bireyin, kendi ölümünü gerçekleştirmek üzere, ölümde yardım ilacını uygulaması ve alması yönündeki olumlu, bilinçli ve fiziksel fiili ifade eder.
(q) ‘Ölümcül hastalık’, tıbbî olarak doğrulanmış, tedavi edilemez ve geri çevrilemez bir hastalık olup, makul tıbbî muhakemeye göre altı ay içinde ölümle sonuçlanacaktır.
443.2.
(a) Tıbbî karar verme kapasitesine sahip ve ölümcül hastalığı bulunan yetişkin bir birey, aşağıdaki koşulların tümü karşılandığında ölümde yardım ilacı için reçete alma talebinde bulunabilir:
(1) Bireyin yetkili doktoru ona ölümcül bir hastalık teşhisi koymuştur.
(2) Birey, ölümde yardım ilacı reçetesi alma isteğini gönüllü olarak ifade etmiştir.
(3) Birey California sakini olup aşağıdaki yollardan biriyle bu ikameti kanıtlayabilmektedir:
(A) California eyaleti tarafından verilmiş bir sürücü belgesine ya da başka bir kimliğe sahip olmak.
(B) California’da oy kullanmak üzere kayıtlı olmak.
(C) Kişinin California’da mülk sahibi olduğuna ya da kiraladığına dair kanıt.
(D) Son vergi yılına ait bir California vergi beyannamesi vermiş olmak.
(4) Birey, talebini 443.3. Bölümde belirtilen şartlara uygun biçimde belgelendirir.
(5) Birey, ölümde yardım ilacını kendi kendine uygulayabilecek fiziksel ve zihinsel yeteneğe sahiptir. …
(c) Bu bölüm uyarınca ölümde yardım ilacı için reçete talebi, yalnızca ve doğrudan ölümcül hastalık teşhisi konulmuş birey tarafından yapılmalıdır; vekâletname, önceden hazırlanmış sağlık bakım talimatı, kayyım, sağlık bakım temsilcisi, vekil ya da hukuken tanınan herhangi başka bir sağlık kararı vericisi aracılığıyla hasta adına yapılamaz.
443.3.
(a) Bu bölüm uyarınca ölümde yardım ilacı reçetesi elde etmek isteyen birey, yetkili doktoruna en az 15 gün arayla iki sözlü talep ve bir yazılı talep sunacaktır. Yetkili doktor, bu bölüm uyarınca gereken üç talebin tümünü doğrudan, bir temsilci aracılığıyla değil, bizzat alacaktır.
(b) (a) altbölümü uyarınca ölümde yardım ilacı için geçerli bir yazılı talep, aşağıdaki koşulların tümünü karşılamalıdır:
(1) Talep, 443.11. Bölümde tanımlanan biçimde olacaktır.
(2) Talep, ölümde yardım ilacını talep eden birey tarafından iki tanığın huzurunda imzalanacak ve tarihlendirilecektir.
(3) Talep, en az iki başka yetişkin kişi tarafından tanıklanacaktır; bu kişiler, bireyin huzurunda, bilgileri ve inançları çerçevesinde bireyin aşağıdaki niteliklere sahip olduğunu beyan edeceklerdir:
(A) Kendilerinin şahsen tanıdığı ya da kimliğini kanıtlamış bir birey olması.
(B) Bu talebi kendi huzurlarında gönüllü olarak imzalamış bir birey olması.
(C) Akıl sağlığının yerinde olduğuna ve baskı, hile ya da uygunsuz etki altında bulunmadığına inandıkları bir birey olması.
(D) İkisinden hiçbiri için yetkili doktor, danışman doktor ya da ruh sağlığı uzmanı konumunda olmayan bir birey olması.
(c) Yazılı talebin imzalandığı sırada iki tanıktan yalnızca biri şu niteliklere sahip olabilir:
(1) Nitelikli bireyle kan, evlilik, kayıtlı ev içi birliktelik ya da evlat edinme yoluyla akraba olmak ya da ölüm hâlinde bireyin malvarlığından pay almaya hak kazanmak.
(2) Bireyin tıbbî tedavi gördüğü ya da ikamet ettiği sağlık kuruluşunun sahibi, işletmecisi ya da çalışanı olmak.
(d) Bireyin yetkili doktoru, danışman doktoru ya da ruh sağlığı uzmanı, (b) altbölümünün (3) numaralı paragrafı uyarınca gerekli tanıklardan biri olamaz.
443.4.
(a) Bir birey, istediği her anda, ölümde yardım ilacı talebini geri çekebilir ya da iptal edebilir veya ölümde yardım ilacını almamaya karar verebilir; bu, bireyin zihinsel durumuna bakılmaksızın mümkündür.
(b) Bu bölüm uyarınca sağlanan bir ölümde yardım ilacına ilişkin reçete, yetkili doktorun, bir temsilci aracılığıyla değil, doğrudan doğruya bireye talebi geri çekme ya da iptal etme imkânı sunmaksızın yazılamaz.
443.5.
(a) Yetkili doktor, ölümde yardım ilacı reçete etmeden önce aşağıdaki işlemlerin tümünü yapacaktır:
(1) Aşağıdaki hususların tümüne ilişkin ilk tespiti yapmak:
(A) Talepte bulunan yetişkinin tıbbî karar verme kapasitesine sahip olup olmadığı. …
(B) Talepte bulunan yetişkinin ölümcül bir hastalığa sahip olup olmadığı.
(C) Talepte bulunan yetişkinin 443.2 ve 443.3. Bölümler uyarınca ölümde yardım ilacı talebini gönüllü olarak yapıp yapmadığı.
(D) Talepte bulunan yetişkinin 443.1. Bölümün (o) altbölümü uyarınca nitelikli birey olup olmadığı.
(2) Bireyin aşağıdaki hususların tümü hakkında kendisiyle konuşarak bilgilendirilmiş bir karar verdiğini teyit etmek:
(A) Tıbbî teşhisi ve prognozu.
(B) Talep edilen ölümde yardım ilacını almayla ilişkili muhtemel riskler.
(C) Ölümde yardım ilacını almanın muhtemel sonucu.
(D) Ölümde yardım ilacını elde etmeyi tercih edip yine de onu almamayı seçebileceği ihtimali.
(E) Konfor bakımı, hospis bakımı, palyatif bakım ve ağrı denetimi de dahil fakat bunlarla sınırlı olmamak üzere, uygulanabilir alternatifler ya da ek tedavi seçenekleri.
(3) Bireyi, teşhis ve prognozun tıbbî teyidi ve bireyin tıbbî karar verme kapasitesine sahip olduğu ve bu bölümün hükümlerine uyduğu yönünde bir belirleme yapılması için danışman doktora sevk etmek.
(4) Nitelikli bireyin talebinin, başka bir kişi tarafından zorlamadan ya da uygunsuz etkiden kaynaklanmadığını doğrulamak üzere, nitelikli bireyle, bu bölüm uyarınca gerekli bir tercüman hariç başka hiç kimsenin bulunmadığı bir ortamda, kendisini başka bir kişi tarafından zorlanmış ya da uygunsuz biçimde etkilenmiş hissedip hissetmediğini konuşmak. …
2. Kanada
Aşağıda, Kanada hükümetinin ölümde yardıma ilişkin resmî internet sitesinden alınmış bölümler yer almaktadır. Bunun, yukarıda tartışılan ‘yardımlı intihar’dan ‘ölümde yardım’a yönelen dil değişikliğine başvurduğuna dikkat ediniz.
Mevcut seçenekler
Kanadalılar için mevcut 2 tür tıbbî ölümde yardım vardır. Bunların her biri aşağıdakilerden birini yapan bir hekim ya da hemşire uygulayıcıyı içermelidir:
• ölüme sebep olan bir maddeyi, örneğin bir ilaç enjeksiyonunu, doğrudan uygulamak
o buna giderek klinisyen tarafından uygulanan tıbbî ölümde yardım denmektedir
o daha önce buna gönüllü ötanazi deniyordu
veya
• uygun durumdaki kişiye, kendi ölümünü gerçekleştirmesi için kendisinin alacağı bir ilacı sağlamak ya da reçete etmek
o buna giderek kişinin kendi kendine uyguladığı tıbbî ölümde yardım denmektedir
o daha önce buna tıbbî yardımlı intihar ya da yardımlı intihar deniyordu
Uygunluk ölçütleri
Kimler tıbbî ölümde yardım için uygundur
Tıbbî ölümde yardım almaya uygun sayılabilmeniz için aşağıdaki ölçütlerin tümünü karşılamanız gerekir. Şunlar sizde bulunmalıdır:
• federal hükümet, bir eyalet ya da bir bölge tarafından finanse edilen sağlık hizmetlerinden yararlanma ehliyeti ya da bu ehliyet için geçerli asgarî ikamet süresi ya da bekleme süresi içinde bulunma
o genel olarak Kanada’ya gelen ziyaretçiler tıbbî ölümde yardım için uygun değildir
• en az 18 yaşında ve zihinsel olarak ehil olmak; bu, sağlık bakımınıza ilişkin kararları kendiniz verebilecek yeterlilikte olmanız anlamına gelir
• ağır ve giderilemez bir tıbbî duruma sahip olmak
• dış baskı ya da etkinin sonucu olmayan gönüllü bir tıbbî ölümde yardım talebinde bulunmak
• tıbbî ölümde yardım almak için bilgilendirilmiş onay vermek
Ağır ve giderilemez tıbbî durum
Ağır ve giderilemez bir tıbbî duruma sahip sayılabilmeniz için aşağıdaki ölçütlerin tümünü karşılamanız gerekir. Şunlar sizde bulunmalıdır:
• ciddi bir hastalık, hastalık türü ya da engellilik
• geri döndürülemeyecek ileri düzeyde bir kötüleşme hâli
• hastalığınız, engelliliğiniz ya da kötüleşme durumunuzdan kaynaklanan ve sizin kabul edilebilir bulduğunuz koşullar altında hafifletilemeyen dayanılmaz fiziksel ya da zihinsel ıstırap yaşamak
• doğal ölümünüzün makul biçimde öngörülebilir hâle geldiği bir aşamada bulunmak
o bu, tıbbî durumunuzun bütün koşullarını hesaba katar ve ne kadar zamanınız kaldığına dair belirli bir prognozu zorunlu kılmaz
Tıbbî ölümde yardıma uygun olabilmek için ölümcül ya da terminal bir durumda olmanız gerekmez.
Bilgilendirilmiş onay
Bu, kararınızı verebilmeniz için ihtiyaç duyduğunuz bütün bilgileri aldıktan sonra tıbbî ölümde yardım için onay vermiş olduğunuz anlamına gelir; buna şunlar dahildir:
• tıbbî teşhisiniz
• mevcut tedavi biçimleri
• palyatif bakım dahil, ıstırabı hafifletmeye yönelik mevcut seçenekler
Şu iki anda da bilgilendirilmiş onay verebilecek durumda olmanız gerekir:
• talebiniz sırasında
• tıbbî ölümde yardım sağlanmasından hemen önce
Onayınızı istediğiniz her anda ve herhangi bir biçimde geri çekebilirsiniz.
Zihinsel hastalık ve fiziksel engellilik hakkında
Zihinsel bir hastalığınız ya da fiziksel bir engelliliğiniz varsa ve tıbbî ölümde yardım almak istiyorsanız, uygun olabilirsiniz. Uygunluk, bütün ilgili koşullara bakılarak bireysel temelde değerlendirilir. Bununla birlikte, tıbbî ölümde yardıma uygun olabilmeniz için bütün ölçütleri karşılamanız gerekir; bu da şu anlama gelir:
• doğal ölümünüz çok uzak olmayan bir zaman dilimi içinde öngörülebilir olmalıdır
• talep anında zihinsel olarak ehil ve karar verme kapasitesine sahip olmalısınız
• ayrıca tıbbî ölümde yardım sağlanmadan hemen önce de zihinsel olarak ehil ve karar verebilecek durumda olmalısınız
o hekim ya da hemşire uygulayıcı hizmeti sunmadan önce seçiminizi onaylamanızı isteyecektir
Onayınızı istediğiniz her anda ve herhangi bir biçimde geri çekebilirsiniz.
Hizmeti talep etme süreci
Mevzuat, tıbbî ölümde yardım isteyenlerin:
• bu hizmeti kendi özgür iradeleriyle talep ettiğinden
• kendileri için sağlık bakım kararları verebildiğinden
• uygun durumda olduğundan, yani listelenen bütün ölçütleri karşıladığından
• bilgilendirilmiş onay verebildiğinden ve gerçekten verdiğinden; bu da onların ıstırabını hafifletmeye yardımcı olacak bütün bakım seçenekleri hakkında bilgilendirilmiş olmalarını içerir
emin olmak için güvenlik önlemleri içermektedir.
Bu güvenlik önlemleri, sağlık hizmeti sağlayıcılarına, bu hizmeti uygun biçimde ve kişileri kötüye kullanımdan ya da yanlış kullanımdan koruyacak tarzda yürütmeleri konusunda rehberlik edecektir.
Bir sağlık hizmeti sağlayıcısından istediğiniz herhangi bir anda tıbbî ölümde yardım konusunda bilgi isteyebilirsiniz.
Tıbbî ölümde yardım talep etme süreci, aşağıdaki adımları tamamlamanızı gerektirir:
Tıbbî durumunuz ya da koşullarınız bağlamında yaşam sonu bakım seçenekleri hakkında hekiminizle ya da hemşire uygulayıcınızla konuşun.
Yazılı bir talep sunun.
Tıbbî yardımlı ölüm istediğinizi belirten yazılı bir talepte bulunmanız gerekir. Bazı eyaletler ve bölgeler belirli bir form doldurmanızı isteyebilir. Bu form sağlık hizmeti sağlayıcınız tarafından sunulabilir ya da bir eyalet ya da bölge internet sitesinde bulunabilir.
Yazamayacak durumdaysanız, açık talimatınız doğrultusunda başka bir yetişkin talebi sizin adınıza imzalayabilir. Bu yetişkin:
• en az 18 yaşında olmalı
• tıbbî ölümde yardım istemenin ne anlama geldiğini anlamalı
• sizin ölümünüzden çıkar sağlamamalıdır; örneğin malvarlığınızın mirasçısı olmamalıdır
Yazılı talebinizi iki bağımsız tanığın önünde imzalamalı ve tarihlendirmelisiniz; bu tanıklar da talebi imzalayıp tarihlendirmelidir.
Bağımsız tanık, 18 yaşında olmalı ve tıbbî ölümde yardım istemenin ne anlama geldiğini anlamalıdır.
Bağımsız sayılabilmesi için tanıkların:
• sizin ölümünüzden çıkar sağlamaması
• yaşadığınız ya da bakım gördüğünüz sağlık kuruluşunun sahibi ya da işletmecisi olmaması
• size sağlık ya da kişisel bakım sunma sürecine doğrudan dahil olmaması gerekir
Tıbbî değerlendirmelerden geçin.
Hekiminiz ya da hemşire uygulayıcınız, tıbbî ölümde yardıma bütün ölçütler uyarınca uygun olduğunuzdan emin olmalıdır.
İkinci bir hekim ya da hemşire uygulayıcı da uygun olduğunuzu doğrulayan yazılı bir görüş sunmalıdır.
Ayrıca, talebinizi istediğiniz her an geri çekme hakkınız olduğu size bildirilmelidir.
İlk değerlendirmeyi yapan hekim ya da hemşire uygulayıcı ile ikinci görüşü veren kişi bağımsız olmalıdır.
Bağımsız sayılmaları için bu kişilerin hiçbiri:
• öteki üzerinde yetke konumunda olmamalı
• sizin ölümünüzden bilerek çıkar sağlayabilecek durumda olmamalı
• kendi nesnelliklerini etkileyebilecek biçimde birbirlerine ya da size bağlı olmamalıdır
Hizmeti almadan önce 10 günlük bir düşünme süresi bekleyin.
Hizmet sağlanmadan önce, yazılı talebinizi imzaladıktan sonra en az 10 tam günlük bir süre beklemelisiniz; böylece talebinizi değerlendirmek için zamanınız olur. Eğer 10 günün sonunda devam etmeye karar verirseniz, uygulayıcınız bu hizmeti almak yönündeki gerçek arzunuz konusunda güven duyabilir.
Şu durumlarda 10 tam günlük düşünme süresi için istisna yapılabilir:
• birinci ve ikinci doktorunuz ya da hemşire uygulayıcınız ölümünüzün hızla yaklaştığı konusunda hemfikir olursa
veya
• yakında bilgilendirilmiş onay verme kapasitenizi kaybedebileceğiniz konusunda hemfikir olursa
Talebinizi geri çekmeyi seçmek
Sürecin herhangi bir anında ve herhangi bir biçimde talebinizi geri çekmeyi seçebilirsiniz.
Bu hizmeti almaya uygun bulunduğunuz takdirde bile, tıbbî ölümde yardıma devam etmek zorunda değilsiniz.
Tıbbî ölümde yardım sağlanmadan hemen önce de talebinizi geri çekmeniz için size son bir fırsat sunulacaktır.
F. Bu Yasaların Karşılaştırılması
Bu iki yasa da aşağıdakilerin temin edilmesi için büyük özen göstermektedir:
- Hastanın, hayatına son verecek ilaçları kullanma konusunda karar verebilecek zihinsel yeterliliğe sahip olması.
- Hastanın mevcut alternatif tedavi biçimleri hakkında bilgilendirilmiş olması.
- Hastanın bu karar konusunda zorlanmıyor olması.
- Hastanın, ilaçları elde ettikten sonra bile onları kullanmak zorunda olmadığını anlaması.
- Hastanın, bir hekim tarafından konulan teşhis ve prognozunun, birinciden belirtilmiş biçimlerde bağımsız olan başka bir hekim tarafından da doğrulanması.
- Hastanın bu ilaçlara ilişkin talebine tanıklık edebilecek kişilerin, örneğin aile üyeleri ya da hastane personeli gibi kendi gündemleri olan kişilerin hastanın iradesini yanlış yansıtmasını önlemek üzere belirli nitelikleri karşılaması.
- Bu yasanın İsviçre’de yaşanan ‘intihar turizmine’ benzer durumları önlemesi için, yalnızca ilgili yargı alanının, burada California ya da Kanada’nın, vatandaşlarının bu yasadan yararlanmaya uygun olması. Nitekim, İsviçre istisna olmak üzere, bu responsum’un başında sıralanan, ölümde yardım yasalarını benimsemiş bütün Amerikan eyaletleri ve uluslar, yasanın uygulanmasını kendi vatandaşlarıyla sınırlamıştır; bu da yasanın bütün sınırlamalarının karşılandığını temin etmenin ve dolayısıyla kullanımının seyrek olmasının bir yoludur.
- Bireysel doktorlar ve hastaneler, tıbbî ölümde yardım yoluyla hastalara ölümde yardım etmeyi seçmeyebilirler; ama muhtemelen, palyatif önlemler de dahil olmak üzere, bu tür hastalar için olağan yaşam sonu bakımını yürütme ödevlerini korurlar.
Bununla birlikte California yasası şu yönlerden Kanada’nınkinden oldukça daha sıkıdır:
- California, biri yazılı ikisi sözlü olmak üzere üç ayrı talep ister; sözlü talepler en az 15 gün arayla yapılmalıdır; Kanada ise yalnızca bir talep ve 10 günlük bekleme süresi ister.
- California, ilaçları sağlayacak doktorun, başka bir temsilci değil, yasanın bütün gereklerinin karşılandığını temin etmek üzere hastayla doğrudan ilişki kurmasını zorunlu kılar; ayrıca doktorun, gerektiğinde tercüman hariç, hastayla yalnız görüşerek, bu kararı vermesi için hastanın baskı altında olmadığından emin olması gerekir. Kanada bunu zorunlu kılmaz.
- California, bir hastanın ölümde yardım ilaçları almaya uygun sayılabilmesi için, onun altı ay içinde hayatını sona erdireceği beklenen ölümcül bir hastalık teşhisi almış olmasını şart koşar. Kanada ise, hastanın ölümcül bir hastalığa sahip olmasını özellikle şart koşmaz; bununla birlikte uygun sayılabilmesi için durumun ‘ağır ve giderilemez’ olması ve ‘doğal ölümünüz çok uzak olmayan bir zaman diliminde öngörülebilir olmalıdır’ koşulunun karşılanması gerekir; bunun nasıl tanımlanacağı ise açık bırakılmıştır.
- Kanada, doktorun ilaçları uyguladığı ve daha önce gönüllü ötanazi diye bilinen ‘klinisyen tarafından uygulanan tıbbî ölümde yardım’a, hastanın ilaçları kendi kendine uyguladığı ölümde yardımın yanında izin verir. California yasası ise, doktorun sağladığı ilaçları hastanın kendi kendine uyguladığı vakalarla sınırlıdır.
G. Bu Yasalar Ölümde Yardımı Yasaklamaya İlişkin Gerekçeleri Ne Ölçüde ve Nasıl Karşılıyor?
Yukarıdaki California ve Kanada yasaları karşılaştırmasının gösterdiği üzere, ölümde yardım yasaları yargı alanından yargı alanına değişmektedir. Bu nedenle, belirli bir yargı alanının hastaları yukarıda D Bölümü’nde sıralanan kaygılardan koruyup korumadığını değerlendirirken, yürürlükteki özel yasanın kendisine bakmak gerekir.
Bu sürece yardımcı olmak üzere, yukarıda açıklanan iki yasanın, yukarıda D Bölümü’nde sıralanan itirazları karşılama bakımından bir değerlendirmesi şöyledir:
- Para. California ve Kanada yasaları, hastanın bu kararı para tasarrufu amacıyla aile üyeleri, özel bir sigorta şirketi ya da devlet sigorta kurumu tarafından vermeye zorlanmadığını temin etmek için önemli güvenlik önlemleri içermektedir. Elbette, eğer Medicare ya da Kanada’nın sosyalize tıp sistemi bir gün uzun dönemli sağlık hizmetleri sağlamaktan vazgeçmeye karar verirse, her iki ülkedeki yaşlanan nüfus tarafından daha da büyütülen bir ihtimal olarak, bu kaygı yeniden ortaya çıkabilir. Ayrıca, bu yasalar aile içindeki özel kararları düzenleyemez; dolayısıyla, bunlar bir hastanın şimdi ölmeyi seçerek çocuklarına ya da torunlarına para bırakabilmesini engellemez.
- Depresyon. California yasası, depresyon teşhisi bulunanların yasayı kullanmaya uygun sayılmamasını sağlayarak, ölümde yardım talebinin sebebinin depresyon olmamasını güvence altına alan güvenlik önlemleri sunar; fakat depresif hasta için destekleyici bakım zorunluluğu getirmez.
- Psikolojik bozukluklar, özellikle narsisizm; ve
- Faydasız ya da yük olma duygusu ya da varoluşsal ıstırabın diğer biçimleri.
Yasalar 3 ve 4 numaralı kaygılara doğrudan değinmez; fakat her ikisi de hastaların, ölmek yerine yaşamayı seçebilmeleri için, ihtiyaçlarına karşılık verebilecek alternatif yaklaşımlar hakkında bilgilendirilmesini zorunlu kılar. Bunun California ve Kanada yasalarında duygusal ve psikolojik destekleri de kapsayıp kapsamadığı net değildir. Bununla birlikte, Rabbi Leonard Sharzer, M.D.’nin bana işaret ettiği gibi, ölümde yardım arayan hastaların çoğu, birçok kişinin hayal ettiğinin aksine, yalnız değildir. Onlar çoğu zaman, ölüm için gereken ilaçları isteyip istememek ve eğer elde ederlerse kullanıp kullanmamak konusunda karar verirken yakın aile ve dost desteği içindedirler; nihai kararı elbette gene hastanın kendisi verir.
- Denetim ihtiyacı. Bu, bu yasaların bizzat hedefidir: yaşam sonunda hastalara özerk seçimler sunmak.
- Yeterli ağrı ilacının bulunmaması. Bu yasalardaki hükümler, hastaların kendi ihtiyaçlarına cevap verecek alternatif yaklaşımlar hakkında bilgilendirilmelerini zorunlu kılar. Bu, muhtemelen, hospis ortamlarında rutin biçimde yapılan ama ağrı çeken herhangi bir kişi için ve kişinin ölmek üzere olmasından çok önce de uygulanabilecek palyatif bakımı; ayrıca fizyoterapi, ergoterapi, toplumsal destek ve benzeri başka müdahaleleri de kapsar; bunların amacı hastaların ağrısını ya da ıstırabını azaltmaktır. Bununla birlikte, güncel opioid salgını bağlamında, gerçekten ihtiyaç duyanlara yeterli ağrı ilacı sağlama konusunda hekimlerin istekliliğinin sürüp sürmeyeceği bir ölçüde belirsizdir.
- Sağlık hizmetlerine erişim. Kanada’da bu evrenseldir; ama Amerika Birleşik Devletleri’nde böyle değildir. Her iki yargı alanındaki ölümde yardım yasaları da, söz konusu hastaların hayatta kalmak için ihtiyaç duydukları her türlü tıbbî hizmete erişimleri bulunduğunu ve buna rağmen ölmeyi seçtiklerini varsayar. Bir sonraki bölümün göstereceği üzere, bu muhtemelen bugüne kadar bu yasalardan yararlanmış kişilerin büyük çoğunluğu için, Amerika Birleşik Devletleri’nde bile, doğrudur; ancak gelecekte Amerika Birleşik Devletleri’nde, Kongre’nin Affordable Care Act ile ilgili ne yapacağına bağlı olarak, böyle olmayabilir.
- Doktorların rolü. Amerikan Tabipler Birliği, hekimlerin insanların ölmesine yardım etmelerine yönelik muhalefetini yeniden teyit etmiş olsa da, üyelerinin çoğu doktorun rolünün ağrıyı ve ıstırabı hafifletmeyi de içerdiğini ve fiilen ölmekte olan hastalar için bunun onların ölmelerine yardım etmeyi de kapsayabileceğini düşünmektedir. Sonuç olarak, bu satırlar yazılırken Amerikan Tabipler Birliği’nin on dört eyalet şubesi ve Columbia Bölgesi şubesi, ulusal örgütlerinin açıklamasını reddetmiş ve bunun yerine hekimlerin ölümde yardıma katılımına ilişkin daha nötr bir tutum benimsemiştir; aynı şey doktor ve uzman birliklerinin bir dizi başka örgütü için de geçerlidir. Dolayısıyla hekimlerin ölümde yardım sağlamadaki rolü, bugün hekimler arasında büyük bir tartışma konusudur ve ne uygulayıcı hekimlerin kendileri ne de tıp alanı dışından, toplumdaki tıbbın rolü hakkında düşünenler bakımından apaçık doğru ya da yanlış görünmektedir.
- Teoloji. Hem Birleşik Devletler’in hem de Kanada’nın din özgürlüğünü koruyan temel yasaları vardır; bu nedenle bu ülkelerdeki yasalar bu konuda dinî görüşlere başvurmaz. Bununla birlikte, bireysel doktorların ve hastanelerin, muhtemelen vicdan ya da din gerekçeleri de dahil olmak üzere, herhangi bir nedenle ölümde yardım usullerine katılmayı reddetmelerine izin verirler.
H. Ölümde Yardım Yasalarının Kullanımı
Ölümde yardıma izin veren çoğu yargı alanındaki yasalar, bu yasanın kullanımının izlenmesini zorunlu kılar. California sonuçları tipiktir; dolayısıyla bu yasanın kullanımının kapsamına, kullanıcılarının kimliğine ve hangi koşullarda kullanıldığına dair bir fikir edinmek için bunlar yeterli olacaktır.
California yasası 1 Temmuz 2016’da yürürlüğe girdi. California Halk Sağlığı Dairesi’ne göre, yasanın yürürlükte olduğu ilk on sekiz ay boyunca, yani 2017 sonuna kadar, 485 California sakini bunu kullanarak hayatına son verdi; ayrıca 283 hasta da hekimlerinden bu ilaçlara ilişkin reçete aldı, ama ya reçeteyi doldurmadı ya da ilaçları almadı. Bu ikinci grup, ilaçları isteyen kişilerin üçte biri kadarının bunu nasıl öleceklerini belirleyebilmek için yaptığını göstermektedir. Aşağıda belirteceğim gibi, ölümde yardımı onaylayan ilk eyalet olan Oregon’da, yasanın ilk yıllarında ilacı alan hastaların neredeyse yarısı, yüzde 46’sı, onu kullanmamıştır. Peki, hastalar ilacı kullanmayacaklarsa neden istemektedir? Ezici çoğunlukla, durumları kendi yaşamları üzerindeki denetimlerinin büyük kısmını ellerinden almışken, en azından bunu korumak istediklerini söylemektedirler.
Yasanın yürürlükte olduğu ilk on sekiz ay boyunca bu yasadan yararlananların yüzde 89’u beyazdı ve ezici çoğunluğu üniversite eğitimi almıştı; dolayısıyla bu yasa öncelikle eğitimli beyazlar tarafından kullanılmış görünmektedir. Kamu politikası açısından bakıldığında, bu durum, yeni yasanın sunduğu yaşam sonu seçeneği hakkında ırksal ve etnik gruplar arasında uygunsuz bir eşitsizliğe ya da onu kullanma imkânına erişimde eşitsizliğe işaret ediyor olabilir; yahut da Afrika kökenli Amerikalıların, Latinlerin ve Asya kökenlilerin bunu kullanmak istememelerini yansıtıyor olabilir. Bu muhtemelen aynı zamanda azınlıkların, özellikle Afrika kökenli Amerikalıların, tıbbî kuruma yönelik güvensizliğini, ayrıca genel anlamda sağlık hizmetlerine erişimdeki eşitsizlikleri, bakım arandıktan sonra görülen farklı muameleleri ve hem bilinçdışı hem de kurumsal ayrımcılığı da yansıtmaktadır. Sonuç olarak, ölümde yardım isteme yönündeki hukukî seçeneğe ilişkin bilgiyi ve böyle bir seçeneğin bulunduğu yerde ona erişimi eşitlemek çok güç olacaktır.
Benzer istatistikler, elimizde veri bulunan son yıl olan 2019’da da ortaya çıkmıştır. California Halk Sağlığı Dairesi’nin internet sitesinde bildirildiği üzere sonuçlar şöyledir:
2019 takvim yılında, 736 kişi, en az 15 gün arayla hekimlerine iki sözlü talepte bulunarak, Yasa’da belirtilen yaşam sonu seçeneği sürecini başlattı. Toplam 246 hekim, 618 kişiye ölümde yardım ilaçları reçete etti. Reçete edilen ilaç kategorileri içinde en yaygın ikisi, yüzde 78,8 oranıyla kardiyotonik, opioid ve sedatif kombinasyonu ile yüzde 2 oranıyla yalnızca sedatif reçete edilen kişilerdi. Bu ilaçlar reçete edilen 618 kişinin 378’inin, yani yüzde 61,2’sinin, hekimleri tarafından, Yasa uyarınca reçete edilen ölümde yardım ilaçlarını almalarının ardından öldükleri bildirildi; 90 kişi, yani yüzde 14,6 ise, altta yatan hastalık ya da başka nedenlerle öldü. Geri kalan 150 kişinin ilacı alıp almadığı bilinmemektedir. Bu 150 kişiden 82’si, yani yüzde 13,3’ü ölmüştür; fakat takip bilgisi henüz elde bulunmadığı için ilacı alıp almadıkları bilinmemektedir. Geriye kalan 68 kişi, yani yüzde 11,0 bakımından ise hem ölüm hem de ilacı alıp almama durumu beklemededir. Ayrıca önceki yıllarda reçete yazılmış 27 kişi, 2019 içinde ilaçları alıp öldü. Sonuç olarak raporun demografik verileri, 2019 takvim yılı içinde ölümde yardım ilaçlarını alıp ardından ölen 405 kişiyi kapsamaktadır. 2019’da 405 kişi ölümde yardım ilaçlarını almaları sonucu öldü; bu, 2019’da California sakinleri arasında kayda geçen 270.492 ölüm temelinde, her 10.000 ölümde 15,0 oranına karşılık gelmektedir.
2019’da EOLA uyarınca ölen 405 kişinin yüzde 11,4’ü 60 yaşın altındaydı; yüzde 74,5’i 60-89 yaş aralığındaydı; yüzde 14,1’i ise 90 yaş ve üzerindeydi. Ortanca yaş 76 idi. Ölenlerin yüzde 87,2’si beyaz, yüzde 55,3’ü erkekti; yüzde 85,4’ü hospis ya da palyatif bakım görmekteydi ve yüzde 74,4’ü en azından belli bir düzeyde üniversite eğitimi almıştı. Ayrıca yüzde 84,0’ü, EOLA’ya katılma kararını ailesine bildirmişti.
2019’da EOLA uyarınca ölen 405 kişinin yüzde 67,9’unda temel hastalık grubunun malign neoplazmlar, yani kanser olduğu saptanmıştır. Amyotrofik lateral skleroz ve Parkinson gibi nörolojik hastalıklar yüzde 10,1 ile ikinci büyük temel hastalık grubunu oluşturmuştur. Geri kalan başlıca temel hastalık kategorileri ise şöyle belgelenmiştir: kardiyovasküler hastalıklar yüzde 8,9; solunum yolu hastalıkları, kanser dışı, yüzde 7,2; ve diğer hastalıklar yüzde 5,8. Diğer hastalıklar da şu şekilde belgelenmiştir: serebrovasküler hastalık yüzde 1,7; böbrek hastalığı yüzde 1,2; endokrin, beslenme ve metabolik hastalık yüzde 1,0; immün aracılı hastalık yüzde 0,7; ve diğer yüzde 1,2.
Bu istatistikler, yasanın California’da 2019’da ölen toplam insan sayısına göre ölümde yardımla gerçekleşen bazı, ama çok az sayıdaki ölümü mümkün kılarak işlediğini göstermektedir; dolayısıyla, bazılarının korktuğu gibi, bu yasa sonucu bir ölüm etme hücumu yaşanmamıştır. Gerçekten de, 2019’da California’da ölümde yardımla gerçekleşen 405 ölümün, o yıl California’daki toplam 270.492 ölüme oranı yüzde 0,15’tir. Veriler ayrıca, bu yasadan yararlananların yasanın gerektirdiği gibi ölümcül ve geri döndürülemez hastalıklara sahip olduğunu ve bunların yüzde 85,4’ünün zaten hospis bakımında bulunduğunu, fakat bunun onların ağrısını yatıştırmaya yetmediğini ve dolayısıyla ölümde yardım talebine yol açtığını göstermektedir.
Bu istatistikler, Oregon’un 1997 tarihli ölümde yardım yasası kapsamındaki ilk üç yıllık faaliyetlerine paraleldir. Orada hekimler, ölmelerini sağlayacak ilaç talep eden hastaların yalnızca her altıda birine reçete yazmış ve bunlardan yalnızca her onda biri gerçekten bu ilaçları kullanarak ölmüştür. İlaçları elde eden hastaların yüzde 46’sı bunları kullanma konusundaki fikirlerini değiştirmiştir. Bu, birçok hasta için talebin, ille de ilaç yardımıyla ölmekten ziyade, kendi ölme süreçleri üzerinde denetim kurma arzusuna dayandığını göstermektedir.
California’nın nüfusu 39,5 milyondur. Kanada’nın nüfusu ise 35 milyondur. California yasası 1 Temmuz 2016’da işlemeye başladı. Kanada’nınki 17 Haziran 2016’da. Dolayısıyla bu iki yargı alanı hem nüfus hem de bu yasa konusundaki deneyim yılları bakımından karşılaştırılabilir durumdadır. O hâlde Kanada’daki karşılaştırmalı sayıları görmek ilginçtir. Kanada’da sağlık konularına ilişkin resmî hükümet sitesi olan Health Canada, 2019 yılına ilişkin ilk takvim yılı raporundan önce, Kanada’daki tıbbî ölümde yardıma ilişkin çeşitli dönemleri kapsayan toplam dört ara rapor yayımlamıştır. Bu raporlarda Tıbbî Ölümde Yardım vakaları hakkında şu söylenmektedir:
Tıbbî yardımlı ölümlerin sayısı istikrarlı biçimde artmaktadır.
• 2019’da Kanada’da bildirilen MAID vakası sayısı 5.631 idi; bu, Kanada’daki bütün ölümlerin yüzde 2,0’sine karşılık gelmektedir.
• 2019’daki MAID vaka sayısı, 2018 rakamlarına göre yüzde 26,1 artış göstermektedir; bütün eyaletlerde, 2016’da yasal hâle getirilmesinden bu yana MAID vaka sayısında istikrarlı bir yıllık artış yaşanmıştır.
• Bütün veri kaynakları birlikte değerlendirildiğinde, federal mevzuatın yürürlüğe girmesinden bu yana Kanada’da bildirilen toplam tıbbî yardımlı ölüm sayısı 13.946’dır.
MAID alıcılarının profili
• 2019’da Kanada genelinde MAID alan erkek ve kadın oranı neredeyse eşitti; erkeklerde yalnızca biraz daha fazla vaka vardı: yüzde 50,9’a karşı yüzde 49,1.
• Kanada’da MAID alan kişilerin ortalama yaşı 75,2 idi; bu ortalama yaş, bölgeler arasında Newfoundland ve Labrador’da 70,4 gibi bir düşük düzeyden British Columbia’da 76,9 gibi bir yüksek düzeye kadar değişiyordu.
• MAID ile gerçekleşen ölümlerin yüzde 80’inden fazlası 65 yaş ve üzerinde gerçekleşmektedir.
• Kanser, yüzde 67,2 ile, MAID alan kişiler arasında en sık belirtilen temel tıbbî durumdu; bunu solunum yolu hastalıkları yüzde 10,8 ve nörolojik durumlar yüzde 10,4 izlemekteydi.
MAID alıcılarının büyük çoğunluğu aynı zamanda destekleyici hizmetler de almıştır.
• MAID alan kişilerin çoğunluğunun, yüzde 82,1’inin, palyatif bakım hizmeti aldığı bildirilmiştir.
• MAID almadan önce palyatif bakım hizmetlerinden yararlanmayan MAID alıcılarının büyük çoğunluğu, yüzde 89,6’sı, bu hizmetlere erişim olanağına sahipti fakat raporu veren uygulayıcıya göre bundan yararlanmamayı tercih etmişti.
• Engellilik desteği hizmetlerine ihtiyaç duyan hastaların yüzde 41,3’ü arasında yüzde 89,8’i bunlardan yararlanmıştı.
Yazılı MAID taleplerinin dörtte biri yardımlı ölümle sonuçlanmadı.
• 2019’da MAID izleme sistemi aracılığıyla bildirilen yazılı MAID talebi sayısı 7.336 idi. Bu taleplerin yüzde 26,5’i, yani 1.947’si, MAID ölümüyle sonuçlanmadı; çünkü hastalar MAID almadan önce öldü, yüzde 57,2 ya da 1.113 vaka; uygun bulunmadı, yüzde 29,3 ya da 571 vaka; ya da taleplerini geri çekti, yüzde 13,5 ya da 263 vaka.
• Bir kişinin MAID için neden uygun bulunmadığına dair en sık bildirilen gerekçeler, yazılı taleplerin yüzde 7,8’i için, şunlardı: sağlık bakım kararları verme kapasitesinin bulunmaması, yüzde 32,2; kişinin doğal ölümünün makul biçimde öngörülebilir olmaması, yüzde 27,8; ve kişinin yeteneklerinde geri döndürülemez ileri bir kötüleşme durumunda bulunmaması, yüzde 23,5.
• MAID için uygun bulunduğu hâlde onu almayan kişilerin çoğunluğu, yüzde 15,2’si, uygulama öncesinde başka bir nedenle öldü; küçük bir grup ise, yüzde 3,6, uygun bulunduğu hâlde talebini geri çekti.
Kanada’da ölümde yardım ya da etkin ötanaziyi kullanan insan sayısı California’ya göre belirgin biçimde daha yüksektir; bu kuşkusuz Kanada’nın, hekim ya da hemşire tarafından uygulanan etkin ötanaziye izin verirken California’nın hastanın ilaçları kendi kendine uygulayabilmesini şart koşmasından kaynaklanmaktadır. Ama Kanada rakamları bile, rapora göre, söz konusu dönemde Kanada’daki bütün ölümlerin yüzde 2’sini temsil etmektedir. Ayrıca dikkat çekici olan, Kanada’da da California’da olduğu gibi, ölümde yardım isteyen kişilerin yüzde 80’inden fazlasının zaten hospis bakımında bulunmasıdır; fakat bu, hastanın gözünde, kendi durumuna cevap vermeye yetmemiştir.
Bu istatistiklerin yansıtmadığı şey, bir aile üyesi bu süreci başlattığında hasta ve ailesi açısından ortaya çıkan bazı avantajlardır. Ben UCLA Tıp Merkezi Etik Komitesi’nin bir üyesiyim. Komitenin 23 Temmuz 2019 tarihli toplantısında, UCLA Tıp Merkezi’nde ölümde yardım talep eden hastalarla çalışan doktor, hemşire ve sosyal hizmet uzmanlarından oluşan ekip, böyle bir talebin çoğu zaman hastalar ile aileleri arasında, birlikte yaşadıkları hayat, hastanın ölme konusundaki korkuları ve nasıl ölmek istediğine ilişkin ifşası hakkında derin ve anlamlı konuşmalara yol açtığını bildirdi. Bu da daha sonra, hastanın ölümünden sonra yaşanan yasta çok daha yüksek bir nitelik doğurmakta; yakınlarının ölme sürecinde sevilen kişinin başına gelenler konusunda travma, kendinden kuşku ya da suçluluk duymaması sonucunu vermektedir; çünkü ölümün yakın olduğunu ve sevdiklerinin nasıl ölmek istediğini biliyorlardı ve bunu yaptılar. Aynı türden sonuçlar doğru uygulandığı takdirde hospis bakımıyla da üretilebilir; ama ölümde yardım süreci, buna katılan hastaların büyük bir bölümü için, derin aile içi konuşmalara imkân tanıyan bu formatı sağlamıştır.
Aynı toplantıda ekip, beyaz olmayan toplulukları da bu seçenek hakkında eğitmeye çalıştıklarını belirtti; fakat Los Angeles bölgesinde büyük nüfuslara sahip Hispaniklerin, Ermenilerin ve Asyalıların çoğu zaman kararların ailece alındığı çok sıkı bağlı ailelerde yaşadıklarını; bunun ise tipik olarak beyaz Amerikalıların büyük çoğunluğu tarafından benimsenen ve Amerikan tarihi, hukuku ve ethos’u tarafından teşvik edilen sert bireyciliğin tersine olduğunu ileri sürdüler. O bireycilik, kişinin kendi ölme sürecinin denetimini kendi eline almasını buyurmaktadır. Yasanın sunduğu imkândan yararlananların çok yüksek bir yüzdesinin neden beyaz ve eğitimli olduğunun açıklamasının en azından bir parçası bu olabilir.
California istatistikleri, ölümde yardıma duyulan ihtiyacı da tam olarak yansıtmaz. Gelinim Dr. Tanya Dorff, daha önce Güney California Üniversitesi’nde çalışmış, şimdi ise City of Hope Tıp Merkezi’nde görev yapan bir onkoloğudur. O, yukarıdaki istatistiklerin açığa çıkardığı şeyi doğruladı: Kendi deneyiminde hastalar, hastalıkları ilerledikçe dindirilemeyecek bir ağrıyla karşılaşabileceklerinden korktukları ya da ıstırap durumunda özerklik ve denetim istedikleri için ölümde yardım talep etmektedirler. California yasası yürürlüğe girmeden önce tanık olduğu üç özel vakanın, bugün California yasasının izin verdiği şeye katılma konusundaki isteksizliğini aştığını bana anlattı. Bu üç vakanın hepsinde de hastalara ağrıları için mevcut en iyi ilaçlar verilmişti; ama buna rağmen kelimenin tam anlamıyla çığlık çığlığa ölüme gittiler. İleri evre kanserde bile ağrının çoğu zaman denetlenebildiğini ve tıp camiasındaki yerleşik protokolün, ölümde yardım sağlamak yerine, bilinç kaybına ve istemsiz olarak ölüme yol açabilecek doz aşımı ihtimaline kadar varabilen ağrı giderimini tercih etmek olduğunu bana güvenceyle söyledi. Dahası, bana şunu da söyledi: Ağrı içindeki bir kişi California Yaşam Sonu Seçeneği Yasası kapsamına girmeye uygun sayılmaz; çünkü bu ağrının, kişinin nasıl ölmek istediğine ilişkin duygularını renklendirdiği varsayılır. Ne var ki, alışılmış biçimde insanların ölmesine yardım etmeye karşı oluşumuza bir istisna açmak istediğim ve bu responsum’da ayırt etmeye çalıştığım o nadir vakalardan bazıları vardır; bu vakalarda azamî ilaç kullanımı ıstırabı yeterince hafifletmede başarısız kalmıştır. Bana bu konuda bir e-postada yazdığı ifadeyi aktarayım:
‘Ağrıyı hafifletmek için ağrı ilaçlarının kullanılması zaten veri alınan bir şeydir. Sedasyonu ve doz aşımına bağlı ölüm ihtimalini kabul ederiz ve yaşamın sonunda ağrı giderimini önceleriz. Ama bazı vakalar vardır, bunların nadir olduğunu açıkça söyleyeyim; kanser hastalarına on beş yıldır bakım veriyorum, bunun içinde üç aşırı deneyim yaşadım; damarlarına morfin boşalttığımız hâlde ağlayarak ya da çığlık atarak acı çeken hastalar oldu. Hâlâ uyanık ve farkındaydılar.’
Bana açıkladığı gibi, bu tür hastalar dayanılmaz ve denetlenemeyen ağrı ya da örneğin kronik nefes darlığı gibi başka fiziksel ıstırap biçimleri yaşamaktadırlar. Bu responsum’u okuyan ve muhtemelen böylesi bir sıkıntı içinde olmayan bizlerin, Hillel’in şu deyişiyle birlikte, bu gerçeği de kabul etmemiz gerekir:
הִלל אֹומ ר,…ְָׁך וְׁאל תאֲמִין בְׁעצְׁמ ְָׁך ע ד יֹום מֹותְָׁך, וְׁאל תָּׁדִין אֶת חֲב רע ד שֶתגִיע לִמְׁקֹומו
Hillel dedi ki: ‘Ölüm gününe kadar kendinden emin olma; dostunu da onun bulunduğu yere varmadıkça yargılama.’
Haham Susan Grossman ve başkaları, böyle vakaların tıbbî olarak indüklenmiş koma ile tedavi edilip edilemeyeceğini sormuşlardır. Fakat Dr. Toby Schonfeld’in bize bildirdiği üzere, bu tür bir tedavi genellikle beyin yaralanmaları için kullanılır. Ağrıyı hafifletmek için klinik açıdan endike değildir; dolayısıyla doktorlar ağrıyı hafifletmek için koma indüklemeyecek, sigorta şirketleri de bunun bedelini ödemeyecektir. Başka bir usul olan terminal sedasyon, solunumu bütünüyle baskılayarak ölüme yol açacak miktarda morfin kullanmayı içerir; ama bunun ahlaken ve halakhik olarak kabul edilip edilmeyeceği, Rabbi Reisner ile benim 1990 responsa’larımızda ayrıldığımız meselelerden biri olan çift etki argümanını benimseyip benimsememeye bağlıdır. Bunu aşağıda daha fazla tartışacağım.
Haham Amy Levin, Birleşik Devletler’de eyalet hukuku ile federal hukuk arasında bir çatışma olup olmayacağını, ölümde yardıma izin veren eyaletlerdeki hekimlerin ya ruhsatlarını kaybetmeleri ya da federal makamlarca kovuşturulmaları gibi bir durumun doğup doğmayacağını sormuştur. Her iki sorunun da cevabı Hayır’dır. Hekimlik yapma ruhsatları eyalet hukuku tarafından düzenlenir. Federal yargının İkinci ve Dokuzuncu Daireleri yardımlı intiharın anayasal bir hak olduğuna karar vermiş olsa da, Yüksek Mahkeme 9-0 oyla ölümde yardımın anayasal bir hak olmadığına, ama eyaletlerin buna izin vermesinin Anayasa’yı ihlal etmediğine hükmetmiş; böylece meseleyi eyaletlerin belirlemesine bırakmıştır.
Bu responsum’un altbaşlığının da gösterdiği gibi, onun temel değeri, Tanrı’nın merhametli oluşunu taklit etmemizdir; Mezmur yazarı 145:9’da bunu şöyle ifade eder:
טֹוב־יְׁהוָּׁ֥ה לכָ֑ל וְֵּׁ֝רחֲמִָּׁ֗יו על־כָּׁל־מעֲשָָּּֽׁיו׃
RAB herkese iyidir ve merhameti bütün yaptıklarını kuşatır.
Yahudi geleneği bizi bu ayeti, yılın her günü günde üç kez okumaya yönlendirir; dolayısıyla geleneğimiz açıkça bizim Tanrı’nın bu niteliklerini öğrenmemizi ve onları kendi hayatlarımızda taklit etmemizi istemektedir. Sifre, Tora’nın ‘Tanrı’nın bütün yollarında yürüyün’ (Tesniye 11:22) buyruğunu şu şekilde yorumlar:
ללכת בכל דרכיו-…וכי היאך אפשר לו לאדם להיקרא בשמו של הקב”ה? אלא מה המקום נקרא רחום וחנון-אף
אתה הוי רחום וחנון…מה הקב”ה נקרא צדיק, שנ‘צדיק ה’ בכל דרכיו וחסיד בכל מעשיו-אף אתה הוי צדיק. הקב”ה
נקרא חסיד, שנאמ’ וחסיד בכל מעשיו-אף אתה הוי חסיד…
‘Tanrı’nın bütün yollarında yürümek’: …Peki insanın Kutsal Olan, kutsanmış olsun, adıyla anılması nasıl mümkün olabilir? Her yerde hazır olan nasıl “merhametli ve lütufkâr” diye anılıyorsa, sen de merhametli ve lütufkâr ol… Kutsal Olan, kutsanmış olsun, nasıl “adil” diye anılıyorsa, Kutsal Kitap’ın da dediği gibi, “RAB bütün yollarında adildir ve bütün işlerinde sevgi doludur”, sen de adil ol. Kutsal Olan, kutsanmış olsun, nasıl “sevgi dolu” diye anılıyorsa, sen de sevgi dolu ol…’
Haham Amy Levin, merhamete ilişkin bu kaygının hospis bakımıyla sınırlı kalıp kalmaması gerektiğini yerinde olarak sormuştur. Rabbi Reisner ile benim 1990 responsa’larımızda onayladığımız hospis bakımı, kesinlikle merhametimizin bir ifadesidir; çünkü buna izin verdiğimizde, bir noktadan sonra hastaların, ailelerinin ve doktorlarının, hekimlerin geri çevirmeye çalışıp da geri çeviremedikleri bir hastalığı artık saldırgan biçimde tedavi etmeye mecbur olmadıklarını; konfor bakımının, hayatlarımızı korumaya ilişkin Yahudi hukuku buyruğunu yerine getirmek için yeterli olduğunu söylemiş oluruz. Fakat bazı durumlarda hospis bakımı bile ağrıyı bastırmaya yetmez; işte o zaman, ben de savunduğum üzere, Tanrı’yı taklit etmek bizden ölümde yardıma da izin vermemizi gerektirir.
İnsanları ölümde yardım talep etmeye yönelten başka bir vaka türü de uzun süreli ve yalnızca kısmen denetlenebilen ağrıdır. 8 Aralık 2019’da The New York Times, ‘Ölüm Tarihini Kendi Seçen Şampiyon’ başlıklı özel bir haber yayımladı. Haberde Belçikalı Marieke Vervoort’un hikâyesi anlatılmaktadır; kendisi ergenlik yıllarından beri, bacaklarını kullanma yetisini elinden alan, bağımsızlığını yok eden ve ona dayanılmaz, kesintisiz bir acı yaşatan dejeneratif bir kas hastalığıyla savaşmaktaydı.
Yirmili yaşlarında
sporun içinde bir anlam bulmaya başlamıştı: tekerlekli sandalye basketbolu, tüplü dalış, triatlonlar. Fakat sürekli ağrı ve korku sonunda onu derin bir depresyona sürükledi. 29 yaşında, hastalığının artık taşınamayacak kadar ağır olduğuna karar verdi. Evde hap stoklamaya başladı. Buna böyle son vereceğini düşünüyordu.
Fakat bir psikiyatrist ona, insanların ölmesine yardım eden bir doktorla konuşmasını önerdi; bu da onun ölümü değil, yaşamı, hem de son derece etkin bir yaşamı, seçmesine yol açtı:
Vervoort’un anlattığına göre, ötanazi belgeleri ona hayatı üzerindeki bir ölçüde denetimi geri alma imkânı verdi. Artık ölümden korkmuyordu; çünkü onu istediği anda elleri arasında tutabiliyordu.
Yeni güç kazanmış olarak, spora bambaşka bir yoğunluk düzeyiyle yaklaşmaya başladığını söyledi. Tekerlekli sandalye yarışçılığı kariyerinin ilk yönelimi olan triatlon ve maratonlardan sprint yarışlarına döndü. Başarılı oldu.
Ağrı hâlâ oradaydı, gittikçe yoğunlaşıyordu. Ama onu yarış için bir yakıt olarak kullandığını da hayal etti. Günleri artık hayatının nasıl son bulacağına ilişkin karanlık düşüncelerle dolu değildi. Zihinsel olarak kendini özgür hissediyordu.
‘O belgeler yüzünden’ dedi, ‘yeniden yaşamaya başladım.’
Sonunda 2012 Londra Paralimpikleri’nde iki madalya, biri altın biri gümüş, 2015 Doha, Katar dünya şampiyonasında üç altın madalya ve ardından 2016 Rio de Janeiro Paralimpikleri’nde iki madalya, biri gümüş biri bronz, kazandı. Nihayet bir veda partisinden sonra, acı artık taşınamayacak ölçüde arttığında 40 yaşında öldü.
Elbette, ölümde yardım isteyen herkesin daha sonra sporda başarı kazanacağı anlamına gelmez bu. Ayrıca, onun sözünü ettiği ‘belgeler’, ne zaman talep ederse kendisine ölümde yardım verilmesi talimatını içermektedir ve bunlar Belçika’da, ama California ya da Kanada’da değil, onun yaptığı gibi yıllar öncesinden düzenlenebilmektedir. Bununla birlikte, onun öyküsü, böyle yardım isteyenlerin iki ortak özelliğini göstermektedir: Bunlar uzun süreli ve ya denetlenemeyen ya da yeterince denetlenemeyen ağrıya karşılık hareket etmektedirler; ayrıca ölümde yardıma erişimin varlığı, onlara başka türlü seçmeyecekleri ölçüde hayatı seçme nedeni vermektedir; onun durumunda bu, on bir yıl daha yaşamak anlamına gelmiştir.
İnsanların, California ya da Kanada protokollerinin ötesine geçerek ölümde yardımı savundukları bir başka vaka sınıfı da demanslı insanlardır. Örneğin Nicholas Goldberg, Los Angeles Times’ta, yavaş yavaş zihinsel yetilerini yitiren insanlara ölümde yardım sunulabilmesi lehine duygusal açıdan etkileyici bir görüş yazısı kaleme almış ve kendi büyükannesini örnek vaka olarak kullanmıştır.
Bu iki vaka türü de bizden merhamet talep etmektedir; ayrıca, bir noktada, hem birçok yargı alanındaki medeni hukuk hem de Yahudi hukuku anlayışımız, ölümde yardımın bu hastalara da genişletilmesine izin verebilir. Fakat bu responsum’da ben, ölümde yardımın sunulması gereken çok daha sınırlı bir insan grubunu savunuyorum; yani, altı ay içinde ölümlerinin muhtemel olduğu bir ölümcül hastalık teşhisi konmuş ve denetlenemeyen ağrı yaşayan kişiler. Responsum’umu böyle vakalarla sınırlamamın iki nedeni vardır:
- Hem Kanada’da hem de Birleşik Devletler’de ölümde yardıma izin veren yargı alanları, bunu ölümü yakın olan kişilerle sınırlamıştır; dolayısıyla bir engellilikten kaynaklanan uzun süreli ağrı ya da giderek bunamaya başlama ihtimali, şu anda bu yargı alanlarının medeni hukukunda ölümde yardım gerekçesi olarak kabul edilmemektedir.
- Ben, Yahudi hukukunun ötesine geçme pahasına, insanları yaşatmaya dönük yeni imkânlarımıza, hatta onlar denetlenemeyen büyük bir ağrı içindeyken ve bu imkânları kullanmak zalimce bir hâl alıyorken, cevap vermeye zaten girişmiş bulunuyorum. Engellilik ve demans gibi başka koşullar ise başka mülahazalar içerir; bu nedenle bunlar, belki birkaç yıl sonra, ölümde yardım yasalarının uygulanmasına dair daha çok deneyimimiz olduğunda ve bu daha karmaşık vakaların kötüye kullanıma yol açmadan yürütülebileceğinden emin olabildiğimizde, başka bir responsum’un konusu olmalıdır.
Sınırlı bazı vakalarda ölümde yardıma izin verilmesi gerektiğini savunuyor olsam da, hastaların böyle bir yardımı isteme yönünde hiçbir yükümlülüğü yoktur; hekimler ve hastaneler de bunu sunmaya zorlanmamalıdır. California hukuku, hekimlerin ve hastanelerin ölümde yardım sağlamaktan vazgeçebileceğini açıkça kabul etmektedir. Gerçekten de California’daki hastanelerin yalnızca yüzde 39’u, yeni yasa uyarınca hekimlerin ölümde yardım bakımına katılmasına izin vermektedir; yüzde 61’i ise, bazıları bu bakımı isteyen hastaların başka tesislere yönlendirilmesine izin verse de, hekimlerin kendi tesislerinde bu tür bakım sağlamasını yasaklamaktadır. Bu bakım biçimine izin veren hastanelerde ise, onu düzenleyen politikalar çok geniş ölçüde farklılık göstermektedir.
Her durumda, hekimlerin ve hastanelerin ölümde yardım sunmaktan kaçınabileceğini açıkça vurgulamamız gerekir; çünkü en fazla bu, medeni ve Yahudi hukukunda bir seçenek olmalı, tıp camiasına dayatılmış bir zorunluluk olmamalıdır. California ve Kanada’daki hukuk, tıbbî personelin ölümde yardım sağlamaktan kaçınabileceğini açıkça kabul etmektedir. Yahudi bakış açısından da, bu responsum’da ölümde yardım sağlamanın, muttar olarak, bu metnin geri kalanında ve sonuç bölümündeki p’sak halakhah kısmında betimlenen koşullar altında caiz olduğunu savunuyorum; bu, 1997 tarihli responsum’umda yardımlı intihar ya da ölümde yardıma, çoğu durumda, karşı çıkmak için sunduğum ve D Bölümü’nde yenilerini eklediğim, Yahudi geleneğine dayanan pek çok sebebe rağmen böyledir. Burada kesinlikle, şimdi izin verdiğim koşullar altında bile, ölümde yardım sağlamanın bir Yahudi yükümlülüğü, hiyyuv, olduğunu iddia etmiyorum. Bununla birlikte, aşağıda açıklayacağım gibi, ölümde yardım sağlamaya karşı çıkan hekimlerin, hem hastalarının ağrısını hafifletme yönündeki görevlerinin bir parçası olarak hem de makul ve ahlaklı insanların tıbbî ölümde yardımın uygunluğu konusunda ayrıştığını kabul ederek, kendi pozisyonlarının başkalarının farklı biçimde hareket etmesine engel olmaması bakımından, bunu isteyen hastaları başka hekimlere yönlendirmeleri gerektiğini düşünüyorum.
I. Bu Yasalar Altında Ölümde Yardımın Yahudi Açısından Değerlendirilmesi
Öyleyse ölümde yardıma ilişkin eski ve yeni gerçeklere nasıl cevap vermeliyiz? Yukarıda belirtilen, bedenlerimizin Tanrı’ya ait olduğu yönündeki temel ilke, Yahudi hukukunda bedenimize ve sağlığımıza bakma, tehlikeden kaçınma ve kesinlikle intihar etmeme yükümlülüklerine götürür. Ne var ki yukarıda da belirtildiği üzere, burada tartıştığım yalıtık vakada ölümde yardım isteyen kişiler, yani D Bölümü’nde sıralanan etkenlerin hiçbirinin geçerli olmadığı ve hastanın tıbbî personelin ağrı ve ıstırabı azaltmaya yönelik bütün çabalarına rağmen denetlenemeyen ağrı ya da ıstırap içinde bulunduğu vakalarda, intihar etmiş olmazlar. Gerçekten de C Bölümü’nde aktarılan hasta sözlerinin de gösterdiği üzere, bu kişiler hayatta kalmak için ellerinden gelenin en iyisini yapmışlar ve ölme arzusuna sahip olmamışlardır; ama alttaki öldürücü hastalık, hayatta kalmak için gösterdikleri bütün olağanüstü çabaya rağmen onları öldürmektedir. Dolayısıyla bu, normalde anladığımız anlamda, yani fiziksel olarak sağlıklı bir kişinin hayatını kasıtlı ve isteyerek sona erdirmesi anlamında, ‘intihar’ değildir. Bu, ağrı ve ıstırabın hafifletilmesidir; bunu yapmak da bizim bir görevimizdir.
Hayatta yaptığımız her şeyin güdüleri çok etkenlidir; belirli bir güdü o anda bilincimizde baskın olsa bile böyledir. Örneğin ben derslerime şu nedenlerin tümüyle giderim: ders vermeyi seviyorum; bu dersleri vereceğime dair sözleşme imzaladım; bu derslerin öğrenim ücretini ödeyen öğrencilere karşı ödevim var; sorumlu biri olarak tanınmak istiyorum; anlattığım malzemeye bağlıyım; geçimimi bu yolla kazanıyorum; vb. Herhangi bir günde bunlardan hangisi sınıfa hazırlıklı gelmemde en güçlü itki olabilir.
Benzer biçimde, bir hastayı ölümde yardım istemeye yöneltebilecek birçok etken vardır. Ölümde yardım talebine yönelten asıl etkenin D Bölümü’nde anlatılan hususlardan hiçbiri olmadığından emin olma görevimiz vardır; benim 1997 tarihli responsum’umda yazdığım ve yukarıda yinelediğim gibi, işte o unsurlar çoğu zaman gerçekten de bir kişiyi ölümde yardım istemeye yönelten şeylerdir. 1997’de aldığım tavrın ve bugün de sürdürdüğüm tavrın sebebi budur: Bu etkenler konusunda kaygı duymamız gerekir; çünkü birçok vakada, belki çoğunlukta, hatta belki ezici çoğunlukta, hastanın ifade ettiği ölüm arzusunu doğuran şey tam da bunlardır; o durumda da kişiye ölmesinde yardım etmek yerine, devrede olan özel etkene ya da etkenlere uygun şekilde cevap vermeliyiz. Bununla birlikte, yürürlüğe girmiş olan ve ölümde yardıma izin veren yasalar bu kaygıların bazılarına, üstelik bunların en yaygın ve en sorunlu olanlarına, cevap vermektedir; bu sayede bugün, 1997’de olduğundan daha fazla biçimde, denetlenemeyen ağrı ve/veya ıstırabın ya da böyle bir durumun muhtemel yakınlığının, ölümde yardım talebini güdüleyen başlıca ve belki de tek etken olduğu yalıtık vakaları, esasen başka nedenlerin baskın olduğu vakalardan ayırt etmek mümkün hâle gelmiştir.
Üstelik gittikçe daha fazla medeni yargı alanı ölümde yardım yasalarını düşünmeye ve kabul etmeye başladıkça, bu gerçeği tanıyan ve o yargı alanlarında yaşayan Yahudilere rehberlik sunan bir tutum geliştirmemiz gerekir. Düz bir ‘Hayır’, bunu yapmaz; çünkü bazı vakalarda mesele, gerçekten de intihar arzusu duymayan insanlar hakkındadır — onlar çok daha fazla yaşamayı tercih ederlerdi ve bunu yapmak için birçok adım atmışlardır — ama şimdi, altta yatan hastalıklarının yol açtığı denetlenemeyen ağrıyı hafifletmek zorundadırlar. Başka bir deyişle, kararımızı, yeni medeni yasaların 1997 tarihli responsum’umdaki korkularımın ve D Bölümü’nde sıralanan diğer kötüye kullanımların pek çoğunu ortadan kaldırması ışığında ortaya çıkmış yeni olgulara göre ayarlamamız gerekir; bu, medeni hukukun Yahudi hukukunu belirlediği için değil, Yahudiler de dahil, o yargı yetkisi altındaki bütün vatandaşları yöneten medeni hukukun, Yahudi hukukunun o yargı alanlarında yaşayan Yahudiler için cevap vermesi gereken bağlamı oluşturması nedeniyledir. Her yargı alanının kendi yasaları ve kendi koruma düzenekleri olacaktır; bu yüzden her yerdeki yasa incelenip değerlendirilerek kaygılarımızı ne ölçüde hafiflettiği belirlenmelidir. Bununla birlikte California ve başka birçok yargı alanı söz konusu olduğunda, medeni hukukun gerçekten de yalıtık vakaları belirlemeyi ve yasanın uygulanmasını yalnızca bunlarla sınırlamayı başardığı görülmektedir; işte bu tür bağlamlarda da bu yeni gerçekliği göz önünde tutarak hüküm vermeliyiz.
Öyleyse burada söz konusu olan hukukî mesele, yani yalıtık vaka, benimle Haham Avram Reisner’in 1990’da yazdığı ve ikisi de CJLS tarafından kabul edilen yaşam sonu meselelerine ilişkin responsa’larda ortaya çıkan meseleyle aynıdır; yani, bir fiilin hukukî ve ahlakî statüsünü belirlemede niyetin rolü. Niyet, Yahudi hukukunda açıkça bir rol oynar; çünkü Tora’nın kendisi, bir kişiyi kasten öldürmek ile failin bunu kastetmediği durumlar arasında ayrım yapar. Bununla birlikte, yaşam sonu meselelerinde niyetin Yahudi hukukunu belirlemede ne ölçüde rol oynaması gerektiği, Rabbi Reisner ile benim ayrıldığımız az sayıdaki noktalardan biriydi. Morfin, önce ağrıyı gidermek için gerekli asgarî miktar kullanılarak, sonra gerektiği ölçüde bu miktar yükseltilerek titre edilir. Ancak etkisini solunum sistemini baskılayarak gösterir. Rabbi Reisner, hastayı boğma ihtimali makul biçimde bulunmayan miktardan fazla morfinle ağrının bastırılmasına izin vermez. Ben ise sonuçla birlikte niyeti de bir fiilin ahlakiliğini ve hukukiliğini değerlendirmede kritik saydım ve hâlâ öyle sayıyorum. Dolayısıyla eğer bir sonraki morfin dozunu kullanmaktaki niyet hastayı öldürmekse, bu yasaktır; ama niyet hastanın ağrısını dindirmekse ve daha düşük hiçbir miktar bunu başarmaya yetmiyorsa, o zaman bir sonraki morfin miktarı, hastayı süreç içinde boğma ihtimali bulunsa bile, kullanılabilir; bu çift etki argümanıdır. Benzer şekilde burada da, hastanın geçmişte mümkün olduğunca uzun yaşamak için acılı şeylere bile katlanma yönündeki açık niyetinin ya da şimdi ölmek değil ağrıyı hafifletmek yönündeki niyetinin belirleyici olduğunu savunuyorum; çünkü bu, hastanın ölümde yardım talebini ölüm talebi değil, ağrı giderme talebi olarak işaretler.
Bununla birlikte 1990 tarihli responsum’umda, hastayı öldürme değil yalnızca ağrıyı hafifletme niyetinin bulunduğu vakalarla ilgilenirken, doktorlar için, hastanın ağrısını azaltma adına morfin miktarını bir üst düzeye çıkarmanın mutlaka ölüme yol açacağının açık olmaması gerçeğine dayanabiliyordum; dolayısıyla çift etki argümanı kullanılabiliyordu. Oysa ölümde yardım vakalarında, izin verilebileceğini düşündüğüm o yalıtık vakalarda bile, hasta ile hekim bilinçli olarak kişinin ölmesine yardımcı olmayı amaçlamaktadır ve bu girişimde kullanılacak ilaçların beklenen sonucu doğuracağı konusunda çok az, hatta hiç, şüphe yoktur. Yahudi hukukunun terimleriyle söylersek, bu, sonucu amaçlamama durumu değildir; sonuç kaçınılmazdır ve bu nedenle bilinmiş olması gerekir. Bu, sonucun gerçekleşmesini düpedüz amaçlama hâlidir ve amaçlanan sonuç, yani hastanın ölmesine yardım etmek, Yahudi hukukunun hem intiharı hem de intihara yardım etmeyi yasaklayan hükümlerini ihlal ediyor gibi görünmektedir.
Bununla birlikte burada şunu da belirtmeliyiz: Bu açık hukukî emsale rağmen, intihar eden kişilere verilen gerçek hukukî cevaplar tarih boyunca çok daha nüanslı olmuştur. Örneğin Orta Çağ boyunca hahamlar, Saul’un, Talmud’da anlatıldığı şekliyle sodomi ya da tecavüz amacıyla kaçırılan dört yüz erkek ve kız çocuğun ve Masada’daki Yahudilerin intiharlarını, bunları genel intihar yasağından ayırarak gerekçelendirmeye çalışmışlardır. Bunu yapmanın yollarından biri, bu kişilerin şehadet fiili olarak intihar ettiklerini, yani Tanrı’nın adının kutsallaştırılması uğruna öldüklerini söylemekti. Bu gerekçe olmaksızın bile, intihar eden kişilerin Yahudi mezarlığının dışına gömülmesi yönündeki genel kural, o kişinin deli olduğu ve bu yüzden kendi intihar fiilinden sorumlu tutulamayacağı varsayımı kullanılarak, mezarlık içine gömülmesini haklı göstermek suretiyle, nadiren ya da hiç uygulanmamıştır.
Dr. Avraham Steinberg, bir yandan şöyle yazar: ‘Terminal dönemdeki bir hasta korkunç biçimde acı çekiyor olsa bile ve kendisinin öldürülmesini açık ve net biçimde istese bile, buna boyun eğilemez. Onu öldüren kişi cinayetten suçludur…’ Bu, etkin ötanaziyi, merhamet öldürmesini, dışlar. Ama öte yandan, ‘Korkunç ağrılar çeken terminal dönemdeki bir hasta, aktif biçimde kendi ölümünü gerçekleştirirse, bunun bilerek intihar eden biri gibi görülmesi gerekmez ve defin ve yasla ilgili merasimlerin hiçbiri ondan esirgenmez.’ Dahası, Ro”sh’a, yani Rabbenu Asher’e, 1250-1327, atfedilen fakat tartışmasız olmayan Be’samim Rosh, intiharı fiziksel acı nedeniyle değil, hayatının yoksulluğuna ve aşağılanmasına daha fazla katlanamadığı için psikolojik ıstırap nedeniyle işleyen bir kişiye, deli olduğu varsayılmaksızın tam defin hakları tanınmasına izin vermiştir; çünkü ‘çok sayıda dert, kaygı, acı ya da mutlak yoksulluk nedeniyle gerçekleşen her intihar vakasında yas merasimlerinin esirgenmesi için en ufak bir neden bile yoktur.’ Kendi hayatına son veren kişilere verilen bu merhametli karşılıklar, Yahudi hukukunda insanların kendilerini öldürmeleri ya da başkalarının bunu yapmasına yardım etmeleri için hukukî izin oluşturmaz. Bunlar daha ziyade, medeni yargı alanlarının etkin ötanazi gerçekleştirenlere verdiği çok farklı cevaplara benzer; bu fiillere verilen tepkiyle, bunların hukuken kötü niyetle işlenen cinayetle, yani birinci derece cinayetle, öfke anında işlenen cinayetle, yani ikinci derece cinayetle ya da ihmalle işlenen öldürmeyle aynı olmadığını kabul ederiz. Bu daha çok, ‘malice aforethought, yani ciddi zarar verme ya da öldürme kastı ya da hayata karşı aşırı ve pervasız umursamazlık içermeyen, hukuka aykırı öldürme’ şeklinde tanımlanan manslaughter’dır.
Yine de manslaughter da ‘hukuka aykırı’dır. Gerçekten de, 1997 tarihli responsum’umda andığım birçok kaynak, kişinin kendi hayatına son vermesinin de başkasının bunu yapmasına yardım etmesinin de caiz olmadığını bütünüyle açık bir biçimde göstermektedir. Bu listeye eklenmesi gereken, özellikle ilgili ve yürek burkucu bir kaynak da Arukh Ha-Shulhan’daki şu ifadedir:
אף על פי שאנו רואים שמצטער הרבה… וטוב לו המות, מ”מ אסור לנו לעשות דבר ולקרב מיתתו
Her ne kadar onun çok büyük acı çektiğini görüyor ve ölümün onun için daha iyi olacağını kabul ediyor olsak da, yine de ölümünü hızlandıracak herhangi bir şey yapmamız bize yasaktır.
Yine de ağrının dayanılmaz olduğu yalıtık vakada, ister yakın zamanda yakalanılmış bir hastalıktan, örneğin kemik kanserinden, ister uzun süreli bir durumdan ya da dejenerasyondan kaynaklansın, yalnızca merhamet göstermek yeterli değildir. Hastanın ıstırabını durdurabilmesi için ne gerekiyorsa onu yapmak gerekir. Evet, yukarıda belirtildiği gibi, ölümde yardım sunmadan önce hastaya, bilinç kaybı pahasına da olsa, gerekli olan ölçüde ağrı ilacı verilmiş olduğundan emin olmamız gerekir; ama bazen doktorlar, ağrıyı bastırmak için gerekli miktarın aynı anda hastayı da öldüreceğini ya da hiçbir miktar ağrı ilacının bu vakada işe yaramayacağını çok iyi bilirler. Istırap hayatın parçasıdır ve bir kısmı yararlıdır da; örneğin bir çocuğun sıcak nesnelere dokunmaması gerektiğini bunu yapıp acı hissederek öğrenmesi ya da ağrının bir kişiyi doktora gitmesi konusunda uyarması gibi. Fakat bu, bazen ölme sürecine eşlik eden dayanılmaz ağrıyla ya da nörolojik bir durumdan ya da başka bir rahatsızlıktan doğan uzun süreli ve yetersiz biçimde denetlenen ağrıyla aynı şey değildir. İşte bu vakalarda, daha önce de aktardığım üzere, Hillel’in şu deyişi en ilgili ve en dokunaklı biçimde uygulanır: ‘Dostunu, kendin onun bulunduğu yere gelinceye kadar yargılama.’ Dolayısıyla bu responsum’da önerdiğim şey, ölümde yardıma ilişkin genel bir yasak, fakat seyrek istisnalarla birlikte bir yasaktır; bu istisnalarda hukukî olarak şöyle deriz: הלכה ואין מורין כן, bu hukuktur, ama bu belirli vakalarda ona göre hükmetmeyiz; ya da alternatif olarak, ולא מיחו בידם חכמים, hukuk x’tir, fakat Bilgeler insanların y yapmasına itiraz etmemiştir.
Bu vakalarla yalnızca pastörel değil, hukukî düzlemde de yüzleşmemiz önemlidir. Çünkü hukukun ölümde yardımı yasakladığını ama böyle davrananları anlamamız ve ailelerini teselli etmemiz gerektiğini söylemek, hastayı ölümde yardım isteme konusunda büyük bir suçluluk duygusuyla, aileyi de utançla baş başa bırakır. Aileler için bir üyelerinin intiharıyla baş etmek son derece güçtür; bu yüzden hahamların, hem hukukî hem de tıbbî olarak, ölümde yardımın intihar değil, altta yatan hastalığın kişiyi ölüme sürüklediği bir durumda ağrıyı hafifletmeye yönelik merhametli bir çaba olduğunu açıkça belirtmeleri hayatîdir. Dahası, Yahudi doktorlar açısından bu açıkça hukukî bir meseledir; çünkü ölümde yardım sağladıklarında, yalnızca medeni hukukun değil, kendi geleneklerinin de yaptıkları şeyi desteklediğini bilmek isteyeceklerdir. Hahamlar ve başkaları, sürecin şu üç katılımcısına da kesinlikle empati ve destek göstermelidir: denetlenemeyen ağrı yüzünden ölümde yardım isteme noktasına gelmiş hastalar; bu ağrıya ve aile üyelerinin ölümde yardım istemesine ve elde etmesine tanıklık eden aileleri; ve hastanın ağrısına ama aynı zamanda hayatına da son vermek üzere adım atan doktorlar. Bu vakalarda nezaket yetmez; hastanın ölümde yardım alma konusunda Yahudi hukukundan doğan bir hakka sahip olduğunu ve doktorun da bunu hem Yahudi hem medeni hukuk altında sağlama izni bulunduğunu söyleyebilmemiz gerekir.
Talmud ve sonraki hukuk kodları, hasta kişi Yom Kippur günü yemeye ihtiyaç duyduğunu ifade ettiğinde, yüz doktor aksini söylese bile, onun Yom Kippur yasalarını bu şekilde ihlal etmesinin gereksiz olduğu görüşüne rağmen, yemesine izin verir; çünkü ‘kalp kendi acısını bilir.’ Burada ise hem hastanın hem de doktorların ağrının denetlenemez olduğu ve her ikisinin de, bu kişinin yaşamı pahasına olsa bile, ağrıyı durdurmak istediği bir durum söz konusudur. O hâlde, Yahudi hukukundaki genel intihar ve intihara yardım yasağına rağmen, bu vakalarda, הלכה ואין מורין כן, hastanın ihtiyaç duyduğu ölümde yardımı elde etmesinin hukukî bakımdan caiz olduğunu ilan etmemiz ya da en azından, ולא מיחו בידם חכמים, bunun gerçekleşmesine hukukî olarak itiraz etmememiz gerekir.
Elbette İsrail’de ve ölümde yardıma izin vermeyen başka yargı alanlarında hahamların yapabileceği tek şey pastörel bakım sunmaktır; ne kadar güç olursa olsun bunu yapmaları da gerekir. Hahamların çok iyi bildiği üzere ölümler, trajikten, örneğin lösemiden ölen genç bir kişiden, nimete, yani tam bir hayat yaşamış ama ölme sürecinde büyük acı çekmiş ve sonunda bu sona ermiş bir kişiye kadar bir yelpazede dağılır. Bu responsum’un ele aldığı ikinci tür vakalarda bile, hastalar ve aile bireyleri için, hastanın dayanılmaz ağrısı sırasında destek ve teselli bulmalarına yardım etmek ciddi pastörel beceriler gerektirir. Hatta ölümde yardıma izin verilen yargı alanlarında bile hahamlar, kendi yetenek ve becerilerini sınayan bir pastörel destek göreviyle karşı karşıya kalacaklardır. Bu metin bir hukukî responsum’dur, pastörel danışmanlık dersi değil; ama burada şunu kaydetmek isterim ki, yaşlanan nüfusumuzun ve ailelerinin karşılaşacağı bu koşullarda onlara yardım edebilmek için hahamların bu tür bir eğitime ihtiyacı vardır.
Bundan sonra, yukarıda çizdiğim pozisyonun benim için bile zor olan iki yönünü ele almak istiyorum: ölümde yardımın haklı olacağı sınırların nasıl çizileceği ve bu süreçte doktorların rolünün nasıl tanımlanacağı.
1. Ölümde yardımı haklı kılan koşullar
Bu responsum’un daha önceki bir taslağına verdiği düşünceli yanıtta, Haham Judith Hauptman benden hem kuramsal hem de pratik düzeyde bundan daha ileri gitmemi istemektedir. Önce, kuram bakımından şöyle yazmıştır:
Geçmişte Ortodoks hahamlar ya da hukuk derleyicileri tarafından söylenmiş ifadeler, bugün farklı etik ilkeleri benimsediğimiz için, artık bizim onayımızı kazanmıyorsa, neden kendimizi ‘Bu hukuktur, ama belirli bir vakada farklı bir cevap vereceğiz’ demekle sınırlıyoruz? Kanserden ölmekte olan, acı içinde çığlık atan biriyle ya da artık yemek yutamayan, konuşamayan ve inkontinan bir Alzheimer hastasına, Yahudi hukukunun onun onurlu biçimde ölmesini ya da ölürken dayanılmaz ağrıdan kaçınmasını engellediğini, ama bazı vakalarda istisna yaparak buna izin verebileceğimizi söylemeyi onaylayamam.
Bana öyle geliyor ki, CJLS’nin varlık nedeni, başkalarının zaten karar vermiş olduğu şeyleri mühürlemek değildir. Tersine, kendi halakhik davranış anlayışını çizmek için vardır. Kadınların minyana sayılması ya da haham olarak hizmet etmesine izin vermek, geçmişte Ortodoks hahamların söyledikleriyle tutarlı değildir. Buna rağmen CJLS bu pozisyonları esasen etik muhakemenin ürünü olarak onaylamıştır: kadınlar da erkekler kadar tam anlamıyla insandır ve bu yüzden cinsiyetleri temelinde ayrımcılığa uğratılmamalıdırlar. Ölümde yardıma izin vermenin temelini מורין כן ואין הלכה ilkesinde görmek istemiyorum. Yahudi hukukunun içinde dolaşan bir etik itkisi bulunduğunu ifade edebilmeliyiz. Peynir mayasının koşer olup olmadığına karar vermek gibi, kolayca gözlemlenebilen etik boyutları bulunmayan bir sorudan farklı olarak, burada geçmişteki ölümde yardım görüşlerinin bugün bize artık hitap etmediğini söylemek zorundayız. Bu kuralı gelişmiş etik duyarlılıklarımız ışığında yeniden yazacağız. Eğer birinin ölüme yaklaşırken acı içinde bağırmasına izin vermeyi yanlış buluyorsak ve o kişi ölümde yardım istiyorsa, geçmiş Yahudi hukukunun aksini söylemiş olmasına rağmen, ona birinin ölümde yardım sunmasına izin vererek huzur içinde ölmesine izin vermeliyiz.
Kendi Yahudi hukuku teorim, etik meseleleri hukuk-dışı değil, aksine Yahudi hukukunun dokusu içinde, konulmuş hukuk, ahlak, teoloji, bilim, ekonomi, toplumsal meseleler ve çağımızda Yahudi hukukunu anlamamızı etkileyen ve etkilemesi gereken her şeyle organik biçimde örülmüş unsurlar olarak gördüğü için, Haham Hauptman’ın dile getirdiği yöntembilimsel kaygılara büyük sempati duyuyorum. Fakat bu vakada, 1997 tarihli responsum’umda ifade ettiğim ve yukarıda D Bölümü’nde özetleyip genişlettiğim, ölümde yardıma izin verilirse ortaya çıkabilecek kötüye kullanım kaygılarının tümü, beni şu sonuca götürmektedir: Genel olarak birinin ölmesine yardım etmenin yasak sayılması gerektiğine dair tutumumuzu yeniden teyit etmeli, ama denetlenemeyen ağrı çeken kişilere ilişkin dar bir istisna açmalıyız. Başka bir deyişle, Haham Hauptman ile benim ve bildiğim kadarıyla Muhafazakâr Hareket’in başka birçok haham ve sıradan üyesinin paylaştığı etik kaygı, bu konudaki geçmiş hukuku iptal etmek değil, hukuk beyanımızın içine dar bir istisna yerleştirmemize yol açmalıdır.
Benim için gerçekten zor olan mesele, çizginin nereye çekileceğini bilmektir. Haham Hauptman pratik düzeyde şunu yazmaktadır:
Bu teshuvah’ın yazarından bir adım daha ileri gideceğim. Bir sigorta şirketi örneğinde olduğu gibi, bir başkasının bundan çıkar sağlayacağı bir durumda ölümde yardımın sunulamayacağı konusunda onunla aynı fikirdeyim. Ama kendi hayatını sona erdirmek isteyen kişiye daha fazla hareket alanı tanırdım. Eğer o kişi korkunç bir sonla, örneğin beden işlevlerinin tüm denetimini yitirmekle, karşı karşıyaysa ve eğer artık zihinsel kapasitesi bulunmayan salt fiziksel bir varlık hâline geleceği bir durumda, kendisini yaşatmak için bir ömür boyu biriktirdiği tasarrufların harcanmasını istemiyorsa ve bir ömür boyu tasarruflarının bir huzurevine ya da sigorta şirketine değil çocuklarına ya da torunlarına kalmasını istiyorsa, ben de o kişinin daha geç değil daha erken ölümü seçmesine izin verirdim. Depresyon ölüm seçmek için neden değildir; çünkü depresyonun tedavileri vardır. Ama geri döndürülemez, kayda değer kötüleşme ya da geri döndürülemez, denetlenemeyen ağrı, bence bir insanın ‘Bırakın daha sonra değil daha erken öleyim; hayat boyu birikimim bozulmadan kalsın, esasen parasız kalacağım daha sonraki bir ana kadar sürünmeyeyim’ demesi için yeterli nedendir.
Bu Kanada’nın yaklaşımıdır; California’nın değil. California’da ölümde yardıma uygunluk, mevcut tıbbî müdahalelere rağmen, ölümün altı ay içinde beklenmesini şart koşar. Kanada’da ise kişi ‘ağır ve giderilemez bir tıbbî durum’a sahip olmalıdır ve doğal ölümünün ‘makul biçimde öngörülebilir’ olması gerekir; ama ölümcül bir durumda olmasını şart koşmaz. Özellikle, okurun yukarıdaki betimlemeden hatırlayacağı üzere, uygunluk şöyle tanımlanır:
Ağır ve giderilemez tıbbî durum
Ağır ve giderilemez bir tıbbî duruma sahip sayılabilmeniz için aşağıdaki ölçütlerin tümünü karşılamanız gerekir. Şunlar sizde bulunmalıdır:
• ciddi bir hastalık, hastalık türü ya da engellilik
• geri döndürülemeyecek ileri düzeyde kötüleşme hâli
• hastalığınızdan, hastalık türünüzden, engelliliğinizden ya da kötüleşme durumunuzdan kaynaklanan ve sizin kabul edilebilir bulduğunuz koşullar altında hafifletilemeyen dayanılmaz fiziksel ya da zihinsel ıstırap
• doğal ölümünüzün makul biçimde öngörülebilir hâle geldiği bir noktada bulunmak
o bu, bütün tıbbî koşullarınızı dikkate alır ve ne kadar ömrünüz kaldığına ilişkin belirli bir prognozu zorunlu kılmaz
Tıbbî ölümde yardıma uygun olabilmek için ölümcül ya da terminal bir durumda olmanız gerekmez.
Özellikle de ben, hayat almayı ya da bir hayatın alınmasına yardım etmeyi yasaklayan olağan hukuk kurallarımızın, ıstırap denetlenemiyorsa, bir kenara bırakılabileceğini savunduğum için, bu izni o durumda bulunan herkese, yaşam beklentisi ne olursa olsun, hatta belki de Haham Hauptman’ın anlattığı koşullardan bazıları için de genişletmek isteyen bir yanım vardır. Bu, ağrı ve ıstıraba cevap verme yönündeki temel kaygımdan tutarlı biçimde çıkardı. Öte yandan, California’daki yasa koyucuların da açıkça kaygı duyduğu gibi, bunun çok kolay biçimde, ölümde yardım değil D Bölümü’nde önerdiğim doğrultuda başka müdahaleler sağlanması gereken kişilere genişletilmesinden endişe ediyorum. Dahası, ölümde yardıma, kişinin yakında öleceğinin beklenmesi koşulunu aramaksızın izin vermenin, engelli insanlara bakımımızı baltalayacağından da korkuyorum; çünkü onları, engellilikleriyle baş etmenin getirdiği ıstıraba rağmen kendileri ve toplum için anlamlı hayatlar yaşamalarını sağlayacak fiziksel, eğitsel, toplumsal ve psikolojik yardımları sunmaktan çok daha kolay ve çok daha ucuz olan yolla, yani ölüme yardım etmek suretiyle, ‘çözmek’ mümkündür. Bu nedenlerle, bu responsum’da, kamu politikası bakımından, yani Yahudi hukukunu başlangıçtan itibaren nasıl formüle edeceğim bakımından, ölümde yardıma uygunluk tanımında California’nın tanımını Kanada’nınkine tercih ediyorum. Fakat Rabbi Avraham Steinberg gibi ben de olaydan sonra, post facto olarak, Kanada’da ya da sivil hukukun ölümde yardıma izin verdiği başka yargı alanlarında, ‘ağır ve giderilemez bir tıbbî durum’ nedeniyle denetlenemeyen ağrıya maruz kalan ve bu seçenekten yararlanan Yahudileri kınamaz, onlara olağan Yahudi defin merasimlerini esirgemezdim; hastalıklarının yakın ölüm öngörüsü taşımaması bunu değiştirmez.
Dolayısıyla, Yahudi hukuk geleneğinde birinin ölmesine yardım etmeye ilişkin açık yasak ile kendi hayatına son veren insanlara olaydan sonra verilen nüanslı yanıtları ve ölümde yardımı düzenleyen yeni medeni yasaların, insanların ölmesine yardım etmenin kötüye kullanılmasına ilişkin pek çok kaygımıza hitap ediyor olmasını birlikte düşündüğümüzde, şu tavsiyeyi sunuyorum:
- Yahudi hukuku, Yahudilerin hastaları ziyaret etmesini, hem fiziksel hem zihinsel hastalıkların iyileştirilmesine yardım etmesini, engelli ve hasta insanlara saygıyla davranmasını ve herkesin ölümde yardım sağlama noktasına varmadan ihtiyaç duyduğu sağlık hizmetine erişmesini zorunlu kılar.
- Yahudi hukuku, hasta bunu açıkça istese ve böyle bir uygulamaya izin veren yargı alanlarında bile, hasta dışındaki kişilerin ölümü gerçekleştirecek ilaçları verdiği etkin ötanaziyi, merhamet öldürmesini, yasaklar.
- Yahudi hukuku ayrıca kişinin kendi hayatına son vermesini ve başkalarının bunu yapmasına yardım etmesini de yasaklar. Bu nedenle aileler, tıbbî personel ve hahamlar, hastaların ölümde yardım aramasını ne önermeli ne de teşvik etmelidir; bırakın teşviki.
- Bununla birlikte, D Bölümü’nde sıralanan bütün etkenler ele alınmış olmasına rağmen, bir hasta yine de ölümde yardımı, ölümcül ilaçların böyle koşullarda sağlanmasına izin veren bir yargı alanında, kendisinin kendi kendine uygulayacağı ilaçlar verilerek denetlenemeyen ağrısını hafifletmek üzere, istemekte ısrar ederse, hahamlar buna itiraz etmemelidir. Hukuk açısından bu, hem hasta hem de ailesi için, çekilen denetlenemeyen ağrı nedeniyle, intihar ve intihara yardımın olağan yasaklarına istisna oluşturan bir fiile girdikleri hususunda anlayış gösterilmesi gereken bir durumdur. Bu tür vakalarda, Hillel’i izleyerek, sağlıklı olan bizler, hiç yaşamadığımız bir ağrı içindeki insanları yargılamaktan geri durmalıyız.
- Haham Kassel Abelson’un 2005’te CJLS tarafından ezici çoğunlukla kabul edilen ‘İntihar’ başlıklı responsum’una uygun olarak, tıbbî ölümde yardımdan yararlanan bir kişiye tam defin merasimleri tanınmalıdır; yalnızca onun intihar vakaları için ileri sürdüğü nedenler yüzünden değil, aynı zamanda bu vakalarda söz konusu hastaların, çoğu zaman büyük zorlukla ve uzun bir süre boyunca yaşamaya çalışmış olmaları ve şimdi yalnızca ağrılarını hafifletmeye çalışmaları nedeniyle de.
Ölümde Yardım Sağlamada Doktorların Rolü
Kanada hukukunun da tanıdığı gibi, bazı insanlar ilaçları kendi kendilerine uygulayamayacak kadar güçsüzdür; bu nedenle Kanada, doktorların sağladığı ilaçları hastaların kendi kendilerine almalarına izin vermenin yanında, klinisyen tarafından uygulanan tıbbî ölümde yardıma da izin vermektedir. Gerçekten de denetlenemeyen ağrıyı hafifletmek için ilaçları kendi kendilerine uygulayabilecek zihinsel ve fiziksel yeterliliğe sahip hastalara ölümde yardıma izin verip de aynı durumdaki, fakat ilaçları kendi kendilerine uygulayamayan hastaların bunu yapmaları için yardım almalarına izin vermemekte belli bir adaletsizlik, hatta belki bir zalimlik vardır. Bu tür vakalar duygusal bakımdan bizim için en zor vakalar olabilir. Nitekim Rabbi Pamela Barmash, Rabbi Daniel Nevins, Dr. Toby Schonfeld ve Profesör Neil Netanel’in bana işaret ettiği üzere, Yahudi hukuku bugünkü şekliyle, California hukuku gibi, insanları, eğer çok beklerlerse yasanın koşullarını artık karşılamayıp ondan yararlanmaya uygun olmayacakları korkusuyla, gerçekte hayatlarının sona ermesini istediklerinden daha erken ölmeye itebilir. Rabbi Amy Levin’in işaret ettiği gibi, buna bir çözüm, hastaların sağlık bakımına ilişkin önceden hazırlanmış talimatlarına, ‘Eğer denetlenemeyen ağrı içindeysem, bunu o anda kendim talep edemeyecek ya da fiziksel olarak uygulayamayacak durumda olsam bile, ister kendim ister doktorum tarafından uygulansın, ölümde yardım istiyorum’ hükmünü yazmalarına izin vermek olabilirdi; fakat ne California ne de Kanada buna izin vermektedir. Her iki yargı alanında da hasta, ölümde yardım istediği sırada zihinsel olarak ehil olmalı ve gerekli talepleri hizmet sağlanmadan kısa süre önce yapmalıdır; California’da ayrıca kişinin ilaçları kendi kendine alabilecek durumda olması gerekir.
Doktorların ilaçları kendilerinin uygulamasına izin verilmesi yönündeki bu argümanların gücünü görsem de, California yasası gibi ben de tıbbî personelin bir kişinin ölümünü gerçekleştirmeye dönük ilaçları bizzat uygulamasına izin verme noktasının gerisinde duruyorum. Öncelikle, yukarıda da belirtildiği gibi, denetlenemeyen ağrı çeken bir hastaya öldürücü ilaç enjekte etmeyi tıbbın kabul edilebilir bir amacı olarak yorumlamak mümkün olsa da, tıp camiası bunu böyle görme konusunda hiç de birlik içinde değildir. Nitekim Amerikan Tabipler Birliği’nin yukarıda anılan birbiriyle çelişen açıklamalarının da gösterdiği gibi, bunun doktorlar için uygun olup olmadığı tıp camiasının bizzat kendi içinde büyük bir tartışma konusudur. Ayrıca Yahudi hukuku hem kişinin kendi hayatına son vermesini hem de başkalarının bunu yapmasını mümkün kılmayı yasaklasa da, başkalarının ölmesine yardım edenlere, kendi hayatlarına son verenlerden çok daha ağır yaptırımlar öngörür. Bunun nedeni yalnızca birinin ölmesine yardım eden kişinin hâlâ hayatta olması ve hukukun tam yargı alanı altında bulunması; oysa kendi hayatına son veren kişinin ancak kendisinin acısını hissetmeyeceği biçimlerde, mezarlık duvarının dışına gömülmek, ailesinin utanç duyması ve muhtemelen miras hakkından mahrum kalmak gibi, olaydan sonra cezalandırılabilmesidir. Bunun nedeni aynı zamanda, dayanılmaz ağrı nedeniyle kendi ölümünü istemektense bir başkasının ölümüne yardım etmede daha fazla suçluluk bulunmasıdır. Sonuçta ağrı çeken kişinin ölme arzusunun gerekçesi o ağrıdır; oysa bu sürece yardım eden kişi büyük ihtimalle sağlıklıdır ve merhamet duygusuyla da olsa, kasıtlı biçimde bir kişinin ölümünü gerçekleştirmeye karar vermektedir. Dahası, etkin ötanaziye izin vermek, ilacı uygulayan kişinin saikinin ne olduğu sorusunu derhal gündeme getirir. Bunlar, özellikle ilaçları kendileri alamayacak kadar güçsüz oldukları ve bu yüzden ölümün gerçekleşmesi için doktor yardımına ihtiyaç duydukları hastalara bakıldığında, etkin ötanazi ile ölümde yardımı ayıran ince çizgiler gibi görünebilir; ama ahlakî ve Yahudi hukukî bakımdan bu ikisi arasında yine de ciddi sınırlar vardır.
Bu nedenle, kamu politikası açısından, bu konuda Kanada hukukuna değil California hukukuna yakın durmayı tercih ederim. Özellikle de, Yahudi hukukunu, ilaçları kendi kendilerine alabilecek durumdaki ve denetlenemeyen ağrı çeken hastalara hekimlerin ölümde yardım sağlamasına izin verir şekilde yorumlardım; ama etkin ötanaziyi yasaklamayı sürdürürdüm. Aynı zamanda, böyle bir uygulamaya izin veren yargı alanlarında, kendi hayatlarına son vermek için yardım arayan ve bunu gerçekleştirmek için hekimin ilacı bizzat uygulamasına ihtiyaç duyan, denetlenemeyen ağrı içindeki insanlar söz konusu olduğunda, ne hasta ne de hekim hakkında yargıda bulunmaksızın geri dururdum. Hahamların, hasta ister ölümde yardım protokolüyle ister etkin ötanazi yoluyla ölsün, bütün bu vakalarda hastalara ve ailelerine teselli ve anlayış sunmaları gerekir.
Önceki paragrafta anlatılan nedenlerle, bir doktorun bir kişinin ölümüne yardım etmek amacıyla öldürücü ilaçları bizzat uygulamasına başlangıçtan itibaren izin vermezdim; ama bunun tersine, California ve Kanada yasalarında olduğu gibi, Yahudi hukukunun da doktorlara ve hastanelere ölümde yardım sağlamayı reddetme izni verdiğini belirtmek istiyorum. Sonuçta, 1997 tarihli responsum’umda ayrıntılı biçimde anlattığım gibi, Yahudi hukuku hem intiharı hem de ona yardımı yasaklamaktadır. Olsa olsa, benim burada savunduğum biçimiyle, denetlenemeyen ağrı çeken bazı nadir vakalarda buna izin verilmelidir. Hekimlerin böyle bir yardımı sağlamaları kesinlikle zorunlu değildir.
Bununla birlikte, hastaya duyulan merhamet ve ölümde yardımın ahlakî değerlendirmesine ilişkin insanların farklı görüşlere sahip olduğu gerçeğinin kabulü gereği, ölümde yardım protokollerine katılmayı reddeden doktorların, bu tür vakaları ilaçları sağlayacak başka bir doktora sevk etmeleri gerekir. Alternatif olarak, ölümde yardım sağlamayı reddeden doktorun usule ilişkin sorumluluktan daha da uzaklaştırılması amacıyla, Kanada’nın Alberta hükümetinin öngördüğü usul izlenebilir; buna göre ilk doktor vakayı değerlendirme için başka bir doktora gönderir, ardından o doktor bunu uygun görürse hastayı ölümde yardım için gerekli ilaçları sağlayacak üçüncü bir doktora sevk eder. Bu usullerin her biri, doktorların ölümde yardım sağlamayı reddetme hakkını korurken, denetlenemeyen ağrı içindeki hastanın durumuna yine de cevap verir.
J. P’sak Halakhah
- Yahudi hukuku; cinayeti, etkin ötanaziyi, merhamet öldürmesini, bunu yapan kişi ister hekim ister aile üyesi olsun, intiharı ve intihara yardımı yasaklar.
- Bununla birlikte, Hahamlar Avram Israel Reisner ve Elliot N. Dorff’un, daha önce Yahudi Hukuku ve Standartları Komitesi tarafından kabul edilen yaşam sonu bakımına ilişkin responsa’larının gösterdiği üzere, hastaya yarar sağlamayan makineler ve ilaçlar, hastanın kendi kişisel değerlendirmesiyle şimdi ifade ettiği, önceden hazırlanmış talimatında belirttiği ya da sağlık bakımına ilişkin önceden hazırlanmış talimatında atanmış vekilin beyan ettiği şekilde, verilmemebilir ya da geri çekilebilir. Haham Dorff’un responsum’una göre, ama Haham Reisner’inkine göre değil, yapay beslenme ve hidrasyon da verilmemebilir ya da geri çekilebilir.
- Ölümde yardıma izin veren medeni yargı alanlarında, hastanın kendi kendine uygulayacağı ilaçlar verilerek ölümde yardım talebiyle karşılaşan kişiler öncelikle şu hususları saptamalıdır:
a. Hastanın, mevcut tedavilere rağmen, en az iki bağımsız hekimin kanaatine göre, altı ay içinde ya da ilgili yargı alanındaki mevzuata göre biraz sonrasında ölüme yol açacak ve giderilemeyen ağrı ya da ıstırap barındıran, ölümcül ve tedavi edilemez bir hastalığı vardır.
b. Talebin saiki parasal baskı değildir; bu baskı hastanın kendi içinden geliyor, ‘Boşuna bakımıma aile kaynaklarını harcamak istemiyorum’, olabilir; bir ebeveyn ya da başka bir akraba için beyhude gördükleri tıbbî müdahalelere aile parasını harcamak istemeyen aile üyelerinden gelebilir; ya da ölümde yardım için ödeme yapıp çok daha pahalı olan uzun dönemli bakım için ödeme yapmayan kamu ya da özel sigorta şirketleri tarafından uygulanıyor olabilir. Özellikle evrensel sağlık hizmetine sahip olmayan Birleşik Devletler’de para, bir hastanın, ailenin, doktorların ve hastanelerin hangi tıbbî müdahalelerin ne kadar süreyle kullanılacağına karar verirken yaptıkları müzakerelerin bir parçasıdır; ama sosyalize tıbbın bulunduğu ülkelerde bile sağlık güvencesinin neleri kapsayacağına, kısmen hükümetin sağlığa ne kadar harcama yapmaya hazır olduğuna bağlı olarak, sınırlar konur. Bununla birlikte, mümkün olan en geniş ölçüde, paranın bir kişinin ölümde yardım istemesine yol açan baskın etken olmaması gerekir. Mevcut tıbbî müdahalelere rağmen denetlenemeyen ağrı, ölümde yardım sağlamayı haklı kılan saiktir.
c. Eğer hasta depresyonda ise ya da başka psikolojik rahatsızlıklardan mustaripse, bu durumları tedavi etmek üzere uygun toplumsal, psikolojik, davranışsal ve tıbbî müdahaleler kullanılmalıdır; ölümde yardım değil.
d. Benzer biçimde, ağrıyı dindirmeye yetecek ölçüde ağrı ilacı, mümkün olduğu oranda, hâlihazırda kullanılmaktadır; ayrıca hastanın diğer semptomlarını ya da ıstırabını hafifletmeye yönelik gerekli başka tıbbî hizmetler de sağlanmış ve sağlanmaktadır.
e. Hâlâ bilinçliyken hasta, başka hiç kimsenin bulunmadığı, gerekli ise yalnızca tercümanın bulunduğu özel bir görüşmede, kendi özgür iradesiyle ölümde yardım istemektedir.
f. Hasta, ölümde yardım istemek bakımından, ilgili yargı alanının medeni hukukunda bu tür kararlar için belirlenmiş zihinsel yeterlilik koşullarına göre ehildir. Buna yaş sınırlamaları da dahildir.
- 3 numarada belirtilen şartların tümünün karşılandığı vakalarda, yine de ölümde yardım isteyen, buna yönelik bütün yaşama çabalarını sürdürmüş bulunan ve şu anda denetlenemeyen ağrı ya da ıstıraba maruz olan ya da yakında buna maruz kalması muhtemel bulunan hastalara, kendi kendilerine kullanacakları ve ölümde yardıma imkân tanıyacak ilaçlar sağlanabilir. Bu, terimin olağan anlamında ‘intihar’ değildir; çünkü onların hayatını alan şey, denetlenemeyen ağrıyla birlikte seyreden altta yatan hastalıktır. Benim burada ölümde yardıma izin verilmesi gerektiğini savunduğum yalıtık vaka budur. Bunlar nadir vakalardır; ölümde yardım yasalarını uygulama konusunda deneyime sahip yargı alanlarının tecrübesi bunu göstermektedir; zira ölümde yardımdan kaynaklanan ölümler, örneğin 2019’da California’da yüzde 0,15, Kanada’da yüzde 2 gibi, çok küçük oranlardadır. Dolayısıyla aile üyeleri, hekimler ve hahamlar ölümde yardımı önermemeli, hele hele teşvik etmemelidir; ama hasta bu talebinde ısrar ederse buna itiraz da etmemelidir. Bunun yerine, böylesi bir ıstıraba katlanan bir kişinin böyle bir kararı hakkında anlayış göstermelidirler. Bu nadir vakalarda, Yahudi hukukunun ölümde yardımı yasakladığını kabul edip buna göre hükmetmemeli, הלכה ואין מורין כן, ya da Yahudi hukukunun ölümde yardımı yasakladığını kabul edip bu vakalarda ona müdahale etmemeli, ולא מיחו בידם חכמים.
- Yukarıda 3 numarada ayrıntıları belirtilen koşullar altında ölümde yardımı seçen kişi, olağan anlamda intihar etmiş sayılmadığı için, herhangi bir önyargı olmaksızın Yahudi mezarlığına gömülebilir. Gerçekte bu durumdaki çoğu insan, çoğu zaman büyük bir rahatsızlığa katlanarak, uzun süre hayatta kalmaya çalışmıştır. Onların ölümünün nihai, her ne kadar en yakın değilse de, sebebi altta yatan hastalık ya da durumdur.
- Bu responsum, denetlenemeyen ağrı çeken ve ilaçları kendi kendilerine alabilecek durumda olan hastaların, ölümlerini gerçekleştirecek ilaçları istemelerine izin verir. Ayrıca bu amaçla gerekli ilaçları hekimlerin sağlamasına da izin verir. Hekimlerin bu ilaçları bizzat uygulamasına ise yetki vermez. Bununla birlikte, olaydan sonra, eğer hekimler bunu yapmışlarsa, hahamlar ve başkaları yargılamadan geri durmalıdır. Hahamlar ve başkaları, hasta nasıl ölürse ölsün, bu durumla karşı karşıya kalan hastalara ve ailelerine destek ve teselli sunmalıdır.
- Bu responsum, ölümde yardıma izin veren medeni yargı alanlarında hekimlerin ve hastanelerin, yukarıda anlatılan koşullar altında, bunu Yahudi hukukuna göre de sağlayabileceklerini ilan eder. Aynı zamanda, Yahudi hukukunda onların, denetlenemeyen ağrı çeken hastalar için bile ölümde yardım sağlama yükümlülüğü yoktur. Bununla birlikte, böyle hastalara duyulan merhamet ve bu tür vakalarda ölümde yardımın ahlakî değerlendirmesine ilişkin insanların farklı görüşlere sahip olduğu gerçeğinin kabulü gereği, ölümde yardım sağlamayı reddeden doktorlar, bu tür hastaların bakımını, ister doğrudan ister vakayı değerlendirecek ve ardından ölümü gerçekleştirecek gerekli ilaçları sağlayacak üçüncü bir hekime yönlendirecek başka bir hekime devrederek, ölümde yardım sağlayacak hekimlere aktarmalıdır.
- Bütün bu hükümler yalnızca ölümde yardıma izin veren medeni yargı alanlarında geçerlidir.
2) Muhafazakar Yahudilikte:
YD 345.1997a
Yardımlı İntihar
Bu metin, HTLS tarafından 11 Mart 1997 tarihinde, yirmi bir lehte, iki aleyhte ve bir çekimser oyla kabul edilmiştir (21-2-1). Lehte oy verenler: Haham Kassel Abelson, Ben Zion Bergman, Elliot N. Dorff, Jerome M. Epstein, Samuel Frain, Baruch Frydman-Kohl, Nechama D. Goldberg, Arnold M. Goodman, Susan Grossman, Judah Kogen, Byron H. Kurtz, Alan B. Lucas, Aaron L. Mackler, Lionel E. Moses, Paul Plotkin, Mayer Rabinowitz, Avram Israel Reisner, James Rosen, Joel Roth, Elie Kaplan Spitz ve Gerald Zelizer. Aleyhte oy verenler: Haham Myron S. Geller ve Gordon Tucker. Çekimser kalan: Haham Shoshana Gelband.
Yahudi Hukuku ve Standartları Komitesi, Muhafazakâr hareket için halakhah meselelerinde rehberlik sağlar. Bununla birlikte, bütün halakhah meselelerinin yorumlanması ve uygulanması konusunda yetkili merci bireysel hahamdır.
Yahudiler, başkalarının intihar etmesine yardım edebilir mi ya da kendi intiharlarında başkalarından yardım talep edebilir mi?
Bu Sorunun Tıbbî ve Hukukî Bağlamları
Kişinin kendini öldürmesi ve başkalarını öldürmesi her zaman teknik olarak mümkün olmuş, fakat Yahudi hukukunda yasaklanmıştır. Ancak bizim zamanımızda bu mesele yeni boyutlar kazanmıştır. Bir yandan, geçmişte insanlar ölmenin acısına katlanmaktan başka bir seçeneğe sahip değilken ve acılarını hafifletecek yalnızca çok sınırlı ilaçlar varken, bugün artık ağrı düzeylerini teşhis etmenin ve ağrı tedavisini ihtiyaca göre ayarlamanın gelişmiş yollarına sahibiz. Ayrıca, hastanın aile ve dostlar da dahil olmak üzere bütün bir ekip tarafından fiziksel, psikolojik ve toplumsal olarak desteklendiği hospis bakımını da geliştirdik. Bu etkenlerin, kendi yaşamına son vermek isteyen insan sayısını azaltması gerekir.
Öte yandan, artık bedensel işlevleri neredeyse süresiz biçimde sürdürebiliyoruz; dolayısıyla ölmekte olan insanlar uzun bir sakatlık dönemi boyunca yaşayabiliyor. Dahası, sağlık hizmetlerinde para tasarrufu yapma yönündeki baskı, ölmekte olanlara yönelik tıbbî hizmetleri sınırlamıştır; gelecekte de, baby boomer kuşağının mevcut kaynaklara giderek daha fazla başvurması ve sağlık giderlerini denetim altına alma ihtiyacının daha da kritik hâle gelmesiyle, her ölmekte olan kişinin bakımına daha da az para harcanacaktır. Bu, özellikle insanların genel olarak akut değil kronik hastalıklardan öldüğü, yaşam sürelerinin uzadığı çağımızda daha da sorunludur.
Ayrıca artık bir hastalığın seyrini daha büyük bir doğrulukla öngörebiliyoruz; bu yüzden insanların gerçekçi olmayan umutlara yer bırakma imkânı daha azdır. Bugün ayrıca, hızlı ve neredeyse acısız bir ölümü gerçekleştirecek araçlara da sahibiz. İşte bu son etkenler, tedavisi mümkün olmayan bir hastalıkla yüz yüze kalan bazı insanları, bazen başkalarından yardım isteyerek, kendi yaşamlarına son vermeye sevk etmiştir.
İntihar edenler ve başkalarına bu konuda yardım edenler, çok çeşitli saiklerle hareket ederler. Bunların bazıları pek de asil değildir; örneğin, çocukların annelerinin ya da babalarının, miraslarını ‘boşuna’ sağlık hizmetlerinde tüketmemek için bir an önce ölmesini istemeleri veya sigorta şirketlerinin ölümcül hastalar için olabildiğince az para harcama arzuları gibi. Bununla birlikte ahlaken zor vakalar, birincil niyetin ölmekte olan bir hastanın acısını durdurmaya yönelik iyi niyetli arzu olduğu vakalardır. Hatta bazıları, merhamet öldürmesinin tek ahlakî yol olduğunu, bir kişiyi dayanılmaz acılar ya da umutsuz koşullar altında hayatta tutmanın bizzat ahlak dışı olduğunu ileri sürmüştür.
Dokuzuncu Daire Temyiz Mahkemesi ile İkinci Daire Temyiz Mahkemesi, yakın zamanda, On Dördüncü Değişiklik uyarınca bir Amerikalının intihar etme ve bu süreçte başkalarından yardım isteme hakkı bulunduğunu teyit etmiştir. Dokuzuncu Daire, gerekçesini, eyaletlerin hiç kimseyi usule uygun hukuk süreci olmaksızın özgürlükten mahrum bırakamayacağını belirten Değişiklik hükmüne dayandırmıştır. İkinci Daire ise, ölümcül hastalığı olan insanların yaşam destek sistemlerinden çıkarılmayı hukuken talep edebildiklerini, fakat diğer insanların ölmek için yardımdan mahrum bırakıldığını belirterek, gerekçesini eyaletlerin hiçbir kişiyi yasaların eşit korumasından mahrum bırakamayacağını belirten hükme dayandırmıştır. Bu yazının yazıldığı sırada Amerika Birleşik Devletleri Yüksek Mahkemesi her iki davayı da temyiz incelemesine almış bulunuyordu. [Not: ABD Yüksek Mahkemesi daha sonra, yardımlı intihara izin veren bu anayasal gerekçeleri reddetmiş ve meseleyi her eyaletin takdirine geri bırakmıştır. Washington v. Glucksberg 117 S.Ct. 2258 (1997); Quill v. Vacco 117 S.Ct. 2293 (1997).]
Öyleyse bu yeni tıbbî ve hukukî gerçeklikler, çağdaş Kuzey Amerikalı Yahudilerin kendi geleneklerinin bu meseleler hakkındaki görüşlerini ve bu görüşlerin gerekçelerini bilebilmeleri için, Yahudiliğin intihar ve yardımlı intihar konusundaki tutumunu yeniden incelememizi ve yeniden değerlendirmemizi gerektiriyor.
İntihara ve Yardımlı İntihara Karşı Yahudi Teolojik ve Hukukî Dayanakları
A. İntihar
Yahudiliğin intihara ve yardımlı intihara ilişkin tutumu, bedenin Tanrı’nın mülkü olduğu yönündeki anlayışına dayanır. Tanrı aslında evrendeki her şeyi yaratmış ve sahiplenmiştir. Tanrı bize yaşamlarımız boyunca bedenlerimizin olağan kullanımını vermiştir; bu kullanım kaçınılmaz olarak bazı tehlikeler ve riskler içerir. Fakat Sahip olarak Tanrı, hayatımızı ve sağlığımızı olabildiğince korumayı amaçlayan belirli yükümlülükler ve yasaklar koyar.
Konumuz bakımından ilgili hükümlerden biri şudur: Yahudiler kendilerine zarar veremezler; kendilerini öldürmeleri ise hiç mümkün değildir. Bu iki fiilden herhangi birini işlemek, Tanrı’ya ait olana zarar vermek ya da onu yok etmek olurdu. Bedenlerimize sahip olmadığımız için, olağan yaşamın gerektirdiklerinin ötesinde kendimizi yaralanma ya da ölüme maruz bırakma hakkına sahip değiliz; bunun yerine hayatımızı ve sağlığımızı korumaya çalışmak zorundayız. Nitekim bir Yahudinin yasayı ihlal etmektense ölümü tercih etmesi gereken yalnızca üç durum vardır: ölüm ya da cinayet işlemek, putperestlik yapmak ya da zina ensest işlemek arasında seçim yapmak zorunda kaldığı durumlar. Bunların hepsi, kişi kendisi için değil, Tanrı uğruna ölümü seçtiği hallerdir.
Romalılar Haham Hananya ben Teradiyon’u Tora öğrettiği için kazıkta yakarken, o, ölümünü daha çabuk getirmek için alevleri içine çekmeyi reddetmiş ve şöyle demişti: ‘Hayatı veren Tanrı onu alsın; insan kendine zarar veremez.’ Ancak Romalılar onun daha yavaş ve daha acılı ölmesi için göğsüne suya batırılmış yün demetleri bağlamışlardı; Haham Hananya ise öğrencilerinin cellâda rüşvet verip bunları söktürmesine izin verdi. Bundan ve başka kaynaklardan hareketle sonraki Yahudi otoriteleri, ölmenin doğal sürecinin önündeki engellerin kaldırılabileceği, fakat kişinin kendi ölümüne, hele başkasının ölümüne etkin biçimde sebep olamayacağı sonucunu çıkarmışlardır. Nitekim, Ahitofel’in intiharıyla ilgili İncil anlatısına dayanarak, ortaçağ kaynakları, ‘Aklı başında iken intihar edenin Gelecek Dünya’da payı yoktur’ der ve onun Yahudi mezarlığının dışında ya da kıyısında gömülmesi gerektiğini savunur.
Bununla birlikte Saul’un intiharı İncil’de itirazsız biçimde aktarılır ve Talmud, görünüşe göre onaylayıcı bir tonda, cinsel saldırıya uğramaktan kaçınmak için yaşamlarına son veren çocukların vakasını kaydeder. Bu örnekler kuşkusuz, Yahudi hukukunun, Yahudiliği savunmak amacıyla yapıldığında ya da işkence altında dine dönme ayartısından kaçınmanın bir yolu olarak görüldüğünde intiharı mazur göstermesinin arka planını oluşturmuştur. Daha sonraki Yahudi hukuku bunu daha da ileri götürmüştür: intiharı, bunu akıl yeterliği ve özgür iradeyle gerçekleştirenlerle sınırlı tanımlayarak, geçici delilikten muzdarip olduğu düşünülen ya da böyle olduğu varsayılabilen kişilerin kasten intihar kategorisine girmediğini ve bu nedenle olağan bir Yahudi cenazesine izin verildiğini savunmuştur.
İntiharın statüsü ile intihardan sonra intihar eden kişinin bedeniyle ne yapılacağı arasındaki bu ayrımın, yardımlı intihar bakımından önemli sonuçları vardır. Yahudi Hukuku ve Standartları Komitesi’ndeki meslektaşımız Sayın Frederick Lawrence’ın işaret ettiği gibi, haklılaştırma ile mazur görmeyi ayırmak gerekir. Eğer intihar, Amerikan hukukunda olduğu gibi, caizse, intihar eden kişi bunu yapmakta haklı sayılır ve bir suç ortağı da bu haklılığa ortak olabilir ya da olmayabilir. Amerikan mahkemelerinde ve eyalet referandumlarında yardımlı intihar konusundaki güncel tartışmanın nedeni budur.
Buna karşılık Yahudi hukukunda intihar, yukarıda değinilen özgül durumlar dışında bir suç fiilidir. İntihar için haklılaştırma ancak bu istisnaî hallerde mevcuttur; diğer bütün durumlarda fail en fazla, fiili meşru kılmayan ama cezayı hafifletebilecek bir mazerete sahip olabilir. Suç ortağı da acı çekebilir. Ancak yardım eden kişinin maruz kaldığı baskı, failin acısından ayrı ve farklıdır; bu yüzden yardım edenin cezayı hafifletecek mazereti bağımsız biçimde değerlendirilmelidir. Nitekim bazı durumlarda, örneğin yardım eden kişinin, tam tıbbî ve toplumsal destek imkânları mevcut olmasına rağmen hastanın kendi ıstırabına son vermek için açık talebi üzerine hareket ettiği durumlarda, bu mazeret güçlü olabilir. Spektrumun öteki ucundaki vakalarda ise yardım eden, tıbbî faturaları ve hastaya bakma yükünü sona erdirmek için, belki de hastanın arzularına aykırı olarak hareket etmiş olabilir. Ancak hiçbir durumda suç ortağının intihara yardım etmek için bir haklılaştırması yoktur. Esas failin intihar etmek için geçerli bir haklılaştırması bulunsa bile, yardım eden bu haklılaştırmaya ortak olmaz; bu nedenle intihara yardım ederek işlediği ihlallerden tümüyle sorumludur.
Öyleyse intiharın kendisi, şehitlik gibi çok ağır koşullar dışında, Yahudi hukukunda yasak olmaya devam eder. Hatta bu durumda bile, Holokost’tan gelen dokunaklı bir hüküm, mümkün olan her durumda intihardan kaçınılması gerektiğini gösterir. Haham Ephraim Oshry, Naziler tarafından başka Yahudilerin yerini söylemeye zorlanmak için işkence görecek olan bir adamın, o diğer Yahudilere ihanet etmemek için intihar etmesine izin verdi; fakat Haham Oshry, Kovno gettosundaki diğer Yahudilerin yaşama bağlılığını zedeleme korkusuyla bu hükmün yayımlanmasına izin vermedi. Hem Holokost sırasında hem sonrasında başka yazarlar da, Nazi terörü ortasında intihar eden Doğu Avrupalı Yahudilerin sayısının azlığıyla övünmüşlerdir. Ayrıca Haham Oshry, kişi intihar etmezse başkalarının hayatını tehlikeye atma ihtimaliyle karşı karşıya kalacağı bir olay hakkında hüküm veriyordu; günümüz sorusunun gündeme geldiği vakaların büyük çoğunluğunda ise böyle bir unsur yoktur.
Özetle gelenek, şehitlik fiili hariç intiharı yasaklar. Bu meseleyi yeniden gündeme getiren çağdaş tıbbî vakalar, açıkça bu istisnaya uymaz: ilgili kişiler, sorgucular tarafından işkence görmekten ya da başka bir dine geçmeye zorlanmaktan korktukları için değil, hastalıklarının dayanılmaz acılarına tepki olarak ölmek istemektedirler. Bu nedenle onların intiharı haklılaştırılamaz; bunu ihlal eden kişilere sonradan geleneksel Yahudi cenazesi izni verilebilse bile.
B. Yardımlı İntihar
İntiharın kendisi yasak olduğundan, intihara yardım etmek de yasaktır. Bu yasağın dayanakları, yardımın nasıl verildiğine bağlıdır.
Bazen yardımcı, hastanın intihar etmesi için gerekli araçları sağlar, fakat başka hiçbir şekilde işin içinde olmaz. Tipik bazı vakalarda yardımcı, hastaya aşırı doz ilaç verir ya da hastanın öldürücü bir maddeyi damar yoluyla kendine uygulayabileceği bir makine düzenler. İntihar etmek için gereken araçlar bir kez sağlandıktan sonra, hasta bütünüyle kendi başına hareket eder.
Bu gibi durumlarda yardımcı, en azından Levililer 19:14’teki, ‘Körün önüne tökezleme engeli koyma’ buyruğunu ihlal eder; çünkü Hahamlar bu ayeti fiziksel tökezleme engellerinin yanı sıra ahlakî tökezleme engellerini de yasaklayacak şekilde yorumlamışlardır. Yardım eden kişi, en azından, hastayı yasak bir fiilin caiz olduğu düşüncesine sevk etmekten suçludur; kendi tıbbî durumunun etkisiyle intiharı yasaklayan Yahudi normunun otoritesini ve önemini göremeyecek derecede ahlaken körleşmiş bir hastanın önüne tökezleme engeli koymuştur.
Daha da kötüsü, yardımcı bu koşullar altında hastanın yasak olanı yapmasını mümkün kılar. Talmud terminolojisinde yardımcı, ‘günah işleyenleri güçlendiriyor’ ya da ‘günah işleyenlere yardım ediyor’dur; bunların her ikisi de yasaktır. Böyle bir kişi, bir kişiyi sadece fiilin caiz olduğunu düşünmeye sevk eden kişiden daha da ağır bir sorumluluk taşır; çünkü burada fail, bir kişinin günah işlemesini etkin biçimde mümkün kılmaktadır.
Bu tür vakalarda yardımcı, bir başka kişiye dolaylı yoldan zarar vermekten de sorumlu sayılabilir. Bunu yapan kişi, sonradan meydana gelen zarara ilişkin parasal sorumluluktan muaf olsa da, başlangıçta hiç kimse bir başkasına kasıtlı olarak, dolaylı da olsa zarar veremez.
Ayrıca, dolaylı biçimde zarar veren kişi, insan mahkemelerinde sorumluluktan muaf olsa bile, Göğün yargılarında suçlu kabul edilir. Nitekim Talmud’un bu kategoriye dahil ettiği özgül örneklerden biri, komşusunun hayvanının önüne öldürücü zehir koyan kişiyle ilgilidir; eğer ilahî ceza, bir hayvanın yaşamını bu şekilde tehdit eden kişiye yöneltiliyorsa, bir insanın yaşamını bu biçimde riske atan kişiye Tanrı’nın çok daha büyük öfke duyması kuşkusuz beklenir.
Eğer yardımcı yalnızca hastaya kendini öldürme araçlarını sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda sürece katılıyorsa, yardım edenin sorumluluğu, yardımın nasıl verildiğine bağlıdır. Eğer yardımcı, hastanın ölümüyle sonuçlanan yarayı doğrudan açıyorsa, bir başkasına kasten zarar vermeyi yasaklayan Yahudi yasalarını ihlal eder. Mağdur yaralanmayı kendisi talep etse bile, başkaları bunu yapamaz ve yaralanmadan tam olarak sorumludurlar. Bu, hasta fiile isteyerek katılmış olsa bile geçerlidir. Örneğin, bir hekim bir hastanın hayatını, belli bir doz ilaç ya da zehri damar yoluyla vererek tehlikeye atıyor, fakat ölümü gerçekleştirecek dozun geri kalanını verecek düğmeye basmayı hastaya bırakıyorsa, hekim hem hastayı ahlaken saptırmaktan hem de ona zarar vermekten sorumludur.
Son olarak, yardımlı intiharın bazı biçimleri cinayet anlamına gelir. Örneğin yardımcı mağduru silahla vuruyor ya da kişinin ölümünü gerçekleştirme kastıyla, bilerek öldürücü dozda ilaç ya da zehir veriyorsa, saik varsayım gereği iyi niyetli olsa bile, bu fiiller açıkça cinayet teşkil eder.
İntihara ve yardımlı intihara karşı bu Yahudi argümanlarının, ötanaziye karşı çıkan birçok Hristiyan düşünürün gerekçelerinden kökten farklı olduğuna dikkat edilmelidir. Bazı Hristiyanlar karşı çıkışlarını, ıstırabın kurtarıcı niteliğine dayandırırlar. Bu argümana göre ötanazi yersizdir; çünkü acı bizzat kurtuluşa hizmet eder ve bunun en çarpıcı simgesi İsa’nın çarmıha gerilişidir. Diğer bazı Hristiyan sesler ise, ağrıyı azaltmaya yönelik olanlar dahil her türlü tıbbî müdahaleye, Tanrı’nın ne zaman hastalık vereceğine ve ne zaman şifa getireceğine karar verme ayrıcalığına uygunsuz bir insan müdahalesi olarak karşı çıkar.
Yahudiliğin ötanaziye karşı çıkışı, bu iki çizgiden hiçbirine dayandırılamaz. Yahudilik açısından hastalığın acısı, kendi başına, sırf kendisi için sürdürülmesi gereken iyi bir şey değildir. Geriye dönük olarak, Tanrı hem adil olup hem de masum insanlar acı çekebiliyorsa bunun nasıl mümkün olduğunu açıklamaya çalışırken Hahamlar, başka yaklaşımların yanı sıra, masumun acısının, ya kişiye sabır ve inanç erdemlerini öğretmek ya da kişinin az sayıdaki günahını bu hayatta cezalandırarak sonraki hayattaki ödülünü daha saf ve daha tam kılmak için Tanrı tarafından tasarlanmış ‘sevgi sıkıntıları’ olabileceğini ileri sürmüşlerdir. Fakat bu öğreti, önceden, acı çeken kişiden ağrı ilacını esirgemeyi haklı göstermek için hiçbir zaman kullanılmamıştır. Tam tersine Talmud, Haham Hiyya bar Abba, Haham Yohanan ve Haham Eleazar’ın, ne acılarının ne de onlara Gelecek Dünya’da vaat edilen ödülün hoşlarına gittiğini, yani hem acısız hem de bu beklenen ödül olmaksızın yaşamayı tercih edeceklerini söylediklerini kaydeder. Dahası Yahudilik, en eski kaynaklarından itibaren, bizi Tanrı’nın temsilcileri olarak ya şifa getirmeye ya da bu mümkün değilse acıyı azaltmaya hem yetkili hem de yükümlü saymıştır.
Ölmenin ıstıraplı sürecinden geçen hastalara son derece derin bir sempati duyuyorum; geri döndürülemez ve ölümcül hastalık vakalarında da, doğanın kendi seyrini izlemesine izin vermek için, yapay beslenme ve sıvı vermeyi de içerecek biçimde yaşam destek sistemlerinin verilmemesi ya da geri çekilmesi konusunda çok esnek bir tutum benimsedim. Ayrıca, niyet ağrıyı hafifletmek olduğu sürece, kişinin ölümünü hızlandıracak miktar da olsa, ağrıyı gidermek için gerekli olan her doz ilacın kullanılmasına izin veririm. Yahudi Hukuku ve Standartları Komitesi, hem bu tutumu hem de Rabbi Avram Reisner’in tutumunu onaylamıştır. Reisner, hastadan makinelerin ve ilaçların geri çekilmesine izin verir, fakat yapay beslenme ve sıvı vermenin geri çekilmesine ya da verilmemesine izin vermez; ayrıca ağrıyı hafifletmek için, hastanın yaşamını riske atan miktara kadar değil ama o eşiğe kadar, yüksek doz morfin kullanılmasına izin verir.
Yahudi geleneği zihinsel hastalığı da ciddiye alır ve onu hastalık sayar; bu nedenle bazıları şu soruyu sorabilir: fiziksel ağrıyı azaltmak için yüksek doz morfin vermek ile, aynı dozu kişinin ‘Buna son vermek istiyorum’ demesine karşılık kullanmak arasında ne fark vardır? Başka bir ifadeyle, fiziksel ağrı, ölüme yol açma riski taşıyabilecek morfin dozlarını haklı gösterecek yeterli gerekçe sayılırken, ruhsal sıkıntı neden sayılmaz?
Cevap şudur: bu vakalarda fiziksel ağrı hastanın iradesine karşı ortaya çıkar ve bu nedenle morfin, Yahudi hukuku ve teolojisi tarafından onaylanan tedavi edici bir yanıttır. Buna karşılık ‘Buna son vermek istiyorum’, bireyin iradesinin bir ifadesidir; Yahudi hukuku ve teolojisine göre yerine getirilmesi meşru olmayan bir arzudur. Gerçekten de hastanın ruhsal sıkıntısına cevap vermemiz gerekir; fakat cevabımız, yeterli ağrı ilacını sağlamak, varsa klinik depresyonu tedavi etmek ve en önemlisi bu koşullardaki hastaların çaresizce ihtiyaç duyduğu kişisel ve toplumsal desteği sunmak biçiminde olmalıdır.
Öyleyse Yahudi hukuku, ölümcül hastaların ihtiyaç duydukları her türlü palyatif bakımla ve herhangi bir ek tıbbî müdahale olmaksızın ölmelerine oldukça geniş bir ölçüde izin verse de, intihara ya da yardımlı intihara izin vermez. Gelenek, bir yandan tıbbî çabaların verilmemesi ya da geri çekilmesi, öte yandan kişinin etkin biçimde kendi yaşamına son vermesine yardım etmek arasında kesin bir çizgi korumamızı ister. Bunu yapmamak Yahudi hukukunu ihlal etmek ve Tanrı’ya ait yaratıkları yok etmek olurdu.
Ötanazi Lehindeki Argümanları Kirleten Çağdaş Etkenler
Yardımlı intiharla ilgili meselelerde açık Yahudi hukukunu ortaya koyduk. Bazen çağdaş koşullar ya da değerler, bize ulaşmış şekliyle ifade edilen hukukun değiştirilmesi yönünde gerekçeler sunar ve biz Muhafazakâr harekette bu tür meydan okumaları değerlendirmeye açığız. Fakat bu vakada, güncel durumun çeşitli yönleri, yardımlı intiharı yasaklayan geleneksel tutumu sürdürmek için ek gerekçeler sunmaktadır. Bu etkenlerin her biri, Yahudi hukukunun ya da daha geniş Yahudi geleneğinin bir parçasına dayanır. Dolayısıyla bunlar yalnızca genel kaygılar değil, Yahudi kaygılarıdır; bu nedenle bu meselede Yahudi hukukuna ilişkin anlayışımızın ve ifademizin parçası olmalıdırlar.
Teolojik
Her şeyden önce, daha önce de belirtildiği gibi, yardımlı intiharı yasaklayan Yahudi hukukî tutumunun temelinde teolojik kaygılar yatar. Nitekim Amerikan mahkemelerinde yardımlı intihara ilişkin bütün tartışma, Amerikan seküler perspektifleri ile Yahudi görüşleri arasındaki en keskin iki farkı devreye sokmaktadır.
Amerika’nın ideolojisi, ekonomik sisteminde, felsefesinde, özellikle açıkça Amerikan olan pragmatizm okulunda, medyada, neredeyse her zaman genç ve sağlam bedenlilerin gösterildiği yerde, hatta Amerikan refah mevzuatındaki çağdaş reformlarda ifadesini bulduğu üzere, bizi kendimizi faydacı terimlerle düşünmeye sevk eder; burada değerimiz, kendimiz ve başkaları için ne yapabildiğimizin bir işlevidir. Bu nedenle Amerikan tutumları ve yasaları, özellikle kişi artık kendisi ya da başkaları için yararlı hiçbir şey yapamayacak duruma geldiğinde, intihara izin verir. Buna karşılık Yahudilik, hayatlarımızı, Tanrı suretinde yaratılmış olmamız nedeniyle içkin olarak taşıdığımız nihai değer ışığında değerlendirmemizi gerektirir. Bu nedenle Yahudi ideolojisi ve hukuku, intiharı ve başkalarına bu konuda yardım etmeyi güçlü biçimde reddeder; çünkü hayat, niteliği ya da yararlılığı ne olursa olsun kutsaldır.
İkinci olarak, Amerikan hukukunda ve ideolojisinde, Bağımsızlık Bildirgesi’nde, Amerikan anayasa hukukunda ve mahkeme kararlarında ifadesini bulduğu gibi, her birimiz kendi bedenimize sahibiz; bir başkasına zarar vermediğimiz sürece, bedenimizle dilediğimizi yapma özgürlüğüne hepimiz miras yoluyla sahibiz. Dokuzuncu Daire Temyiz Mahkemesi’nin yorumuna göre bu ilke, her Amerikalının kendi tıbbî bakımının seyrini belirleme, hatta intihar etme ve başkalarından buna yardım etmelerini isteme özgürlüğünün bir parçası hâline gelmiştir. İntiharın kendisi elli eyaletin tamamında hukuka uygun bir fiildir.
Buna kesin karşıtlık içinde, Yahudiliğe göre Tanrı bütün evreni yaratmış ve dolayısıyla ona sahiptir; buna her insanın bedeni de dahildir. Bu nedenle her birimiz, hayatımızı ve sağlığımızı korumak konusunda Tanrı’ya karşı emanet sorumluluğu taşırız. Tanrı’nın mülkünü, buna Tanrı’nın bitkileri ve cansız mülkleri de dahil olmak üzere, gereksiz yere yok etme ya da zedeleme hakkına kesinlikle sahip değiliz. Bu, intiharı Tanrı’dan hırsızlık, Tanrı’nın ayrıcalıklarını ihlal etme ve hatta Tanrı ile insanlar arasındaki uygun sınırların ihlali hâline getirir. Ölüm ve yas yasalarını yeniden ifade ettiği Gesher HaHayyim başlıklı eserinde Haham Yehiel M. Tuchinski bu noktaları çarpıcı biçimde şöyle ifade eder:
Kendisini öldüren kişinin günahı, başka birini öldüreninkinden birkaç nedenle daha büyüktür: Birincisi, bu cinayet yoluyla pişmanlık ve tövbe ihtimalini ortadan kaldırmıştır. İkincisi, ölüm, Talmud Bavli Yoma 86 ve başka kaynaklara göre, tövbenin en yüksek biçimidir; ama o, tam tersine, ölümü aracılığıyla en büyük günahı, yani cinayeti işlemiştir. Üçüncüsü, fiiliyle, Yaratıcısı’nın kendi hayatı, bedeni ve ruhu üzerindeki mülkiyetini reddettiğini açığa vurmuştur: kendi yaratılışında hiçbir payı olmadığı yönündeki basit düşünceyi inkâr etmiş; aksine, bütün kimliğinin yalnızca kendi gücü içinde olduğunu, onu sürdürmenin, varlığını yeniden üretmenin ya da yok etmenin tamamen kendisine ait olduğunu düşünmüştür. O, Tora tomarını bilerek ve isteyerek yakan kişi gibidir; çünkü Bilgelerimiz, hatıraları kutsansın, ruhun yaratılışını şimdi yakılmış bulunan bir Tora tomarına benzetmişlerdir ve bu nedenle gelecekte bundan ötürü de yargılanacaktır.
Ayrıca o, ruhun devam eden varlığını, Yaratıcı’nın varlığını, O’nun adı kutsansın, ve ruh bedenden ayrıldıktan sonraki gelecekteki yargıyı kesin biçimde inkâr edenler arasındadır.
Çağdaş Yahudiler burada sayılan ölümden sonraki yaşamla ilgili Haham Tuchinski’nin bütün geleneksel inançlarını paylaşmayabilirler; fakat Yahudiliğin tanınabilir ölçüde Yahudi olarak kalacak nispeten liberal bir yorumu bile, bedenin Tanrı’ya ait olduğu ilkesinden başlamak zorundadır.
Öyleyse Amerikan ve Yahudi gelenekleri, bedenlerimizin değeri ve mülkiyeti konusunda kökten farklı varsayımlardan hareket ederler. Bu farklılıklar bazen iki geleneği, ölmekte olan kişiye nasıl bakılması gerektiği konusunda farklı sonuçlara götürür. Hatta iki gelenek belli bir eylem tarzında uzlaştığında bile, çoğu zaman kendi konumlarına farklı argümanlarla ve farklı ispat yükleriyle ulaşırlar.
Özellikle, Amerikan pragmatizm ve hazcılık geleneği biz Amerikalıları hayatı yalnızca bir şeyler yapabiliyor ve ondan zevk alabiliyorsak değerli saymaya yönelttiği için, fiziksel ya da zihinsel olarak sınırlı bir hayat yaşamaya değer kabul edilmez. Dahası herkes kendi bedeninin kaderini belirleme hakkına sahiptir. Amerika’daki intihar taleplerinin, bu taleplerin özerklik ve özgürlük ifadeleri olarak hukukî zeminlerinin ve intihara yardım edenlerin duyduğu merhamet hissinin arkasında işte bu bakış açısı yatmaktadır.
Buna karşılık Yahudi geleneği bizden hayatı Tanrı’nın perspektifinden değerlendirmemizi ister. Bu da hayatın değerinin kişinin yetenek düzeyine bağlı olmadığı; içimize yerleştirilmiş Tanrı suretinden kaynaklandığı anlamına gelir. Bu nedenle gelenek, herkesin kuşkusuz engelli olmamayı tercih edecek olmasına rağmen, engelli insanların hayatındaki ilahî niteliği güçlü biçimde teyit eder. Nitekim geleneğimiz, engelli birini gördüğümüzde, insanları farklı yarattığı için Tanrı’yı kutsamamızı zorunlu kılar; böylece bu tür hayatların ilahî niteliğini cesurca yeniden ortaya koyar. Engellilik nedeniyle intihar etmeyi düşünen kişileri bundan vazgeçirmek için gücümüz yettiğince her şeyi yapmalıyız. Ancak yardımlı intihar lehindeki argümanların içinde, ölümcül hastalar da engelli olduklarına göre, engellilerin değersizliğini ima eden ürkütücü derecede yakın bir varsayım gömülüdür. O hâlde Yahudi geleneği, engellilere dair görüşüyle uyumlu olarak, hayatlarının niteliği ne olursa olsun, yaşamın son aşamalarındaki insanların ilahî niteliğini de tanımamızı gerektirir.
Ayrıca, hayat ideal olmadığında ve onun ilahî onurunu ve armağan niteliğini sorguladığımızda bile, onu yok etme yetkimiz yoktur; çünkü beden Tanrı’ya aittir ve onu sona erdirme hakkı yalnızca Tanrı’nındır. Başka bir deyişle, Amerikan bağlamında, yardımlı intihara özerklik temelinde izin verilmesi yönündeki argümanlar son derece ciddiye alınmıştır ve bunların en kötü biçimlerinde, yalnızca üretken olabilen ve hayattan tam anlamıyla haz alabilenleri değerli sayan bencil bir kültüre dayanırlar. Buna karşılık Yahudiliğin açık tutumu, bu alanda sahip olduğumuz özerkliğe sıkı sınırlar koyar; çünkü biz Tanrı’nın yaratıkları ve vekilleriyiz ve insan hayatının değerini, yararlılığı ya da niteliği ne olursa olsun güçlü biçimde teyit eder. İşleyemez hâle geldiğimizde yaşamlarımızı sona erdirme yetkisini merhametli bir Tanrı’nın neden bize vermediğini sorabiliriz. Dahası, Maimonides’e göre bedenlerimizi Tanrı’ya hizmet edebilmek için iyi durumda tutmamız gerekir; bunu artık yapamıyorsak, Tanrı’nın yaşamlarımızı kısaltmamıza izin vermesi gerektiği düşünülebilir. Bu şekilde Tanrı’yı sorgulayabiliriz; fakat gelenek bu konuda oybirliği içindedir: Tanrı bize bu yetkiyi vermez; insanlar, örneğin felç yüzünden işlevsiz hâle gelmiş olsalar bile, intihar etmeleri ya da bir başkasının intiharına yardım etmeleri yasaktır.
Öyleyse Yahudiliğin perspektifinden bakıldığında, bir kişinin kendi yaşamına son vermesine yardım etmek hiç de merhametli bir fiil değildir; çünkü bunu yapmak hem kişiyi hem de intihar eden kişiyi Yahudiliğin en temel değer ve yasalarından bazılarını ihlal eder hâle getirir: öldürmememiz ve tam tersine, hayat kurtarmak için neredeyse bütün Yahudi hukukunu bir kenara bırakmamız gerektiğini buyuran yasaları. Elbette hepimiz günah işleriz; ama bunlar, bir kimsenin başkasına yardım etmesinin hiç de merhametli sayılamayacağı kadar ağır günahlardır.
Toplumsal ve Ekonomik
İçinde bulunduğumuz güncel toplumsal ve ekonomik bağlamın çeşitli yönleri, yardımlı intihara izin verme ihtimalini, zaten özünde olduğundan daha da kaygı verici kılmaktadır. Bu tartışmanın arka planında gizli duran unsurlardan biri, Hollanda’da onaylanmış yardımlı intihar tarihidir; orada hekimleri insanların yaşamlarına son vermeye yardım etmeye sevk eden çok çeşitli gerekçeler söz konusu olmuştur. Amerika Birleşik Devletleri’nde Dr. Jack Kevorkian da, son olarak kronik yorgunluk sendromu vakasında görüldüğü gibi, çok çeşitli fiziksel koşullardaki insanlara intiharda yardım etmiştir. Şüphesiz bütün meseleyi sansasyonelleştirmiştir ve konuyu yalnızca onun eylemleri üzerinden yargılamak ne bilgece ne de adildir. Dahası, genellikle kaygan yokuş argümanlarına ikna olmam; çünkü ahlakî ayırt etmenin özü, vakaları birbirinden ayırmayı öğrenmemizdir. Bununla birlikte, hem Hollanda deneyimi hem de Dr. Kevorkian vakaları, bu belirli yokuşun ne kadar kaygan olduğunu açıkça göstermiştir. Yardımlı intihar lehindeki davanın ikna edici görünebileceği bazı durumlar kuşkusuz vardır; ama kamusal algıda ve kamusal politikada hayatın değerinin azalmasını önlemek için yardımlı intiharı tümüyle yasaklamamız gerekir.
Yardımlı intihara yönelik her açılımı tehlikeli kılan bir başka güncel unsur da sağlık hizmetlerinde para tasarrufu yapma baskısıdır. Bu ekonomik gündemin yaşam sonu bakımını nasıl etkileyeceğinden büyük ölçüde kaygı duyan Amerikan Tabipler Birliği, Yüksek Mahkeme’ye sunduğu görüşlerde yardımlı intiharın yasallaştırılmasına güçlü biçimde karşı çıkmıştır. Bu tutumun hem hasta hem de hekim üzerinde ne yapacağından haklı olarak endişe ettiler; çünkü özellikle yönetimli bakım koşullarında, kişinin kendi hayatına son verme ve bunu yaparken başkalarından yardım isteme izni, makul bir iyileşme umudu kalmayanların yaşamlarını sona erdirmeye neredeyse bir zorunluluğa dönüşecektir. En kötü senaryoda doktorlar, hastalarını, yalnızca bu seçeneğin hastanın acısını sona erdireceği ve böylece onun yararına olacağı için değil, aynı zamanda ve belki de öncelikle, hastane ya da sigortacıya para tasarrufu sağlayacağı için intiharın en iyi seçenek olduğuna ikna etmeleri konusunda hastaneler ya da sağlık sigortası şirketleri tarafından baskı altına alınacaktır. Böylece hekimin hastanın savunucusu olma rolü ciddi biçimde zedelenir.
Aynı hususlar hastanın aile bireyleri için de geçerlidir. Eğer yardımlı intihar Amerikan hukukunda anayasal güvence altına alınmış bir hak hâline gelirse, hastalar, hayatlarını sürdürmek için ailenin mali kaynaklarını tüketmek yerine yaşamlarına son vermeleri yönünde aileleri tarafından çok daha fazla baskı hissedeceklerdir. Eğer Yahudi hukuku da yardımlı intihara izin verecek şekilde yorumlanırsa, Amerikalı Yahudilerin bu kararları verecekleri hem toplumsal hem dinî ortam, bu tür baskının meşruluğu yönünde iş görecektir; öyle ki zamanla intihar seçeneğine direnen hastalar ya da aile bireyleri, kendilerini makul olmayan biçimde inatçı hissedecek, ‘normal’ insanların tedavi edilemez hâle geldiklerinde hayatlarına son vereceklerini düşüneceklerdir. Hatta değişmiş bu toplumsal beklentiler bağlamında, aile bireyleri hastanın intihar etmesini istemeseler ve bunu olabildiğince açık söyleseler bile, hastalar yine de ailelerinin yaşamlarına son vermelerini istediğini düşünebilirler; hasta şöyle düşünebilir: yakınlarım yalnızca nazik davranmaya çalışıyorlar, ama aslında hem kendi acıma hem de onların acısına son vermemi istiyorlar. Dolayısıyla yardımlı intiharı meşrulaştırmak, ispat yükünü tehlikeli biçimde tersine çevirir: şu anda bir yaşamı sonlandırmak isteyenler bu eylem tarzını gerekçelendirmek zorundadır; ama yardımlı intihar hukuka uygun hâle gelirse, onu reddedenler neden reddettiklerini göstermek zorunda kalacaklardır.
Yardımlı intihar lehindeki ekonomik argümanlar bütünüyle önemsiz değildir. Amerika Birleşik Devletleri’nde insanlar sağlık harcamalarının geri kalan hayatlarında harcadıklarından daha fazlasını yaşamlarının son altı ayında harcamaktadır. Her yıl yaklaşık 2,5 milyon Amerikalı ölüyor ve bu ölümlerin yarıdan fazlası akut bakım hastanesinde gerçekleşiyor. Argüman şudur: insanlara ölme seçeneği ve bu konuda yardım verilirse, bu para kuşkusuz daha iyi kullanılabilir.
Ekonomik unsur gerçektir; ama uygun cevap yardımlı intihar değildir. Uygun cevap hospis bakımıdır. Hospis bakımında, ilgili herkes hastanın hastalığının tedavi edilemez olduğunu kabul eder; bu nedenle tıbbî bakımın seyri hayatı saldırgan ve invazif yöntemlerle uzatmaya değil, rahatlık ve ağrı giderimi sağlamaya yönelir. Hospis bakımında hastalar yaşamlarının son aylarının çoğunu evde geçirir; arada sırada bazı ayakta tedavi ziyaretleri olur. Bu bakım biçimi yalnızca tıbbî açıdan daha gerçekçi ve daha ucuz değil, daha insancıldır da. Zira hastane bakımı, hastayı yabancı ve antiseptik bir ortama yerleştirir; orada hastane programına, tekrarlanan ve belki de acılı tıbbî işlemlere ve yalnızca ara sıra gelen ziyaretçilerin eşlik ettiği yalnızlığa maruz kalır. Hospis bakımı ise hastayı, ağrı ilaçlarının hastanın en rahat hissettiği zaman ve biçimde verilebildiği bir ortamda, aile ve dostları arasında evine yerleştirir.
Dolayısıyla hospis bakımı, ölümcül ve geri döndürülemez hastalıklardan muzdarip çoğu insana önerilmelidir. Dahası, bugünkü uygulamanın aksine, hastalar önce, başarı ihtimali son derece düşük ya da bilerek boşuna agresif bakımın denendiği yoğun bakım ünitelerinde ilk kalışlara katlanmak zorunda bırakılmamalıdır; bunun yerine, hastayı iyileştirme ihtimalinin sıfıra yakın olduğu anlaşılır anlaşılmaz hospis bakımı sunulmalıdır.
Hasta için hospis bakımının yanı sıra, aile bakım verenleri için mola bakımı da sağlanabilir ve sağlanmalıdır. Hospis ve mola bakımının toplam maliyeti, bugün insanların son haftaları ve ayları için harcadıklarımızla kıyaslandığında çok düşük kalacaktır; üstelik hasta da bu alışverişten onur ve rahatlık kazanacaktır.
Tıbbî
Yardımlı intiharı haklılaştırmak için ileri sürülen en yaygın ve en ikna edici gerekçe muhtemelen bir hastayı parçalayıcı ağrıdan kurtarmaktır. Eğer başka hiçbir seçenek olmasaydı, bu hem anlaşılır hem merhametli olurdu; fakat bugün doktorlar neredeyse bütün fiziksel ağrıları denetim altına alacak bol imkâna sahiptir. Çok az sayıda hasta, belki de her on binde biri, kendilerini bilinçsiz bırakacak morfin dozlarına ihtiyaç duyar; bu durumlarda hastalar, bir miktar ağrıyla bilinçli kalmakla, bütün ağrı bastırılırken bilinci kaybetmek arasında seçim yapmak zorunda kalabilirler. Hastalara sunulması gereken meşru seçim budur.
Ne var ki Amerikalı hekimler çoğu zaman yeterli ağrı ilacı sunmaz ya da kullanmazlar. Bunun nedenleri değişkendir. Bazen doktorlar gerçekten de ne kadar morfin vereceklerini bilmezler; çünkü insanlar hem beden ölçülerinde hem de ağrı eşiklerinde farklıdır. Bu, yeterli ağrı ilacı kullanmamanın anlaşılır bir nedenidir.
Bununla birlikte bazı doktorlar, ilaç bağımlılığına yol açmaktan korktukları için ağrı ilaçlarını en aza indirdiklerini söylerler. Bu genel olarak yerinde bir kaygıdır; fakat ölümcül hastalar söz konusu olduğunda gerçekten tuhaf bir kaygıdır. Bazı başka doktorlar ise ağrı karşısında ‘John Wayne tavrı’ taşırlar; onlara göre iyi ve ahlaken değerli hastalar ağrılarını dişlerini sıkarak taşır, bundan şikâyet etmez ve onu bastıracak ilaç talep etmezler. Daha da kötüsü, bunun bir kısmı sosyoekonomiktir: çoğunlukla beyaz hastaları tedavi eden merkezler, azınlık hastaları tedavi edenlere göre ağrı giderimini daha yeterli sağlar; bunun sonucu olarak yardımlı intihar talepleri ikincilerde yüzde olarak çok daha fazladır.
Ağrıyı kontrol etmeyi reddetmenin belki de en yaygın kökü, Amerikan tıp kültürünün kendisidir. Amerikan tıbbı, başka Batı ülkelerindekinden çok daha fazla, teknolojik tedavilere dayanır; bunlar işe yaramadığında doktorlar, bilinçli ya da bilinçsiz biçimde, yöntemlerinin başarısızlığını simgeleyen hastadan uzak dururlar. Ağrıyı gidermeye de zahmet etmezler; çünkü ya bu baştan beri amaçlarının parçası değildir, ‘John Wayne tavrı’ ya da ancak tedavi etmede başarısız olduklarında başvurulacak ikincil bir amaçtır. Yetersiz ağrı ilacı sunma örüntüsünün temeli ne olursa olsun, hekimler ölüme ilişkin bir talebe boyun eğmek yerine ağrıyı kontrol altına almaya çalışmalıdırlar.
İntiharda yardım talepleri başka bir tıbbî olgudan da kaynaklanır: geri döndürülemez ve ölümcül hastalığı olan çok sayıda insana boşuna, saldırgan tedavi uygulanmaktadır. Daha önce belirtildiği gibi, her yıl yaklaşık 2,5 milyon Amerikalı ölüyor ve bunların yüzde ellisi akut bakım hastanesinde hayatını kaybediyor. Araştırmacılara göre ‘hastanede ölüm’ oranının bu kadar yüksek olması, ölümcül hastaların çok azının hospis bakımından yararlandığını gösteriyor.
Dahası, Annals of Internal Medicine’daki bir başyazının ileri sürdüğüne göre, yaşayan vasiyetnamelerinde ifade ettikleri üzere, yaşam desteğinin verilmemesi ya da geri çekilmesi yönündeki açık arzuları, ‘hayatı korumaya öylesine saplanmış olan ve artık işlerinin daha geniş insanî bağlamını göremeyen hekimler’ tarafından fazlasıyla görmezden gelinmektedir. Benzer biçimde, ölmenin insanî bağlamını ele alan en büyük araştırma olan SUPPORT, beş şehirdeki beş tıbbî merkezde on binden fazla ağır hastayı kapsamıştır. Bu araştırmanın başlıca bulgularından biri, bütün hastaların yaklaşık yarısının araştırmacıların ‘istenmeyen durum’ adını verdiği bir yaşam sonu yaşadığıdır; buna yaklaşık bir haftalık yoğun bakım kalışı, hastanın yeniden canlandırılmak istemediğine ilişkin arzularından habersiz bir hekime sahip olma ya da ciddi ve yetersiz biçimde tedavi edilmiş ağrı çekme dahildir. Virginia Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden iç hastalıkları uzmanı ve SUPPORT koordinatörlerinden Dr. William Knaus şöyle demiştir: ‘Hekim yardımlı intihara yönelik heyecanın, kısmen, yaşamın sonunda aşırı saldırgan bakım göreceğimiz ve acımızın uzatılacağı korkusuyla beslendiğine inanıyorum.’ Açıkça görülüyor ki, eğer intiharda yardım talebini doğuran şey buysa, uygun cevap hekimlerin vicdanlı biçimde hastalarının önceden verilmiş direktiflerini öğrenmeleri ve ardından hastanın, ölmenin doğal sürecinin önündeki engellerin kaldırılması yönündeki arzusuna uymalarıdır.
Psikolojik
Ölümde yardım taleplerinin bir kısmı hastanın dayanılmaz ağrısına dayanırken, bir kısmı da durumun umutsuzluğuna dayanır. Ne de olsa ölümlüyüz ve bazı hastalıklar tedavi edilemez. Böyle bir hastalığa yakalanan hastalar, alışık oldukları yaşama geri dönme umudunu gerçekçi biçimde taşıyamazlar. Onlar bunun yerine ölüm gelene kadar sürecek acı ve düşkünlük beklentisiyle yüz yüze gelirler ve bazıları, hastalığın son aşamalarındaki acıyı ve aşağılanmayı yaşamamak için her şeyi hızla bitirmeyi tercih eder.
Bunlar tam da etkin ötanaziyi anlatmak için ‘merhamet öldürmesi’ terimini doğuran vakalardır; nitekim bu insanların tıbbî durumlarına sinmiş umutsuzluk, ölme konusunda yardım taleplerini duygusal açıdan güçlü kılar. Bununla birlikte bu vakalara cevabımız, insanlara intihar etmelerinde yardım etmek olmamalıdır; başka şeyler yapmalıyız.
Hekimler ya da ölmede yardım etmesi istenen başkaları, intiharı düşünen insanların çoğu zaman yalnız olduklarını, yaşayıp yaşamayacaklarıyla gerçekten ilgilenen kimse bulunmadığını fark etmelidir. Hastaya ölmesinde yardım etmek yerine, bu tür koşullara verilecek uygun cevap, hastaya, onun yaşamaya devam etmesiyle açık ve tekrarlı biçimde ilgilendiğini belli eden bir insan topluluğu sunmaktır.
Annemin bir zamanlar huzurevinde kelimenin tam anlamıyla hiç ziyaretçisi olmayan bir oda arkadaşı vardı. Ülkenin öteki yanında yaşayan yalnızca bir oğlu vardı ve o da ara sıra telefon ederdi; fakat başka hiçbir aile ya da arkadaşı yoktu. Daha kötüsü, oğlunun ona doğum günü hediyesi olarak gönderdiği bazı giysiler gece vardiyasındaki personel tarafından çalınmıştı. Böyle terk edilmişlik ve bu vakada ihlal koşullarında, insanların neden yaşamak için mücadele etmeye devam etmeleri gerektiğini, hatta sabah yataktan niçin kalkmaları gerektiğini sorgulamalarını anlayabiliriz.
Dolayısıyla ölme talepleri, hastanın ne ölçüde toplumsal desteğe sahip olduğu açısından değerlendirilmelidir; çünkü bu tür talepler, çoğu zaman birileri hastanın hayatta kalmasıyla ilgilendiğini gösterir göstermez geri çekilir. Bireyciliğin, parçalanmış ve dağılmış ailelerin çağında ve ölmekte olan insanların çoğunlukla bulundukları hastanelerin antiseptik ortamında, hastayı ziyaret etme mitsvası, yaşama iradesini sürdürmek açısından çok daha hayati hâle gelir; çünkü gelenek de bunu fark etmişti: ziyaretçiler hastaya psikolojik, fiziksel ve dinî destek sağlarlar. Talmud bu konuda şöyle der:
Haham Hanina oğlu Haham Abba şöyle dedi: Hastayı ziyaret eden, onun acısının altmışta birini, başka bir rivayete göre hastalığının altmışta birini, alıp götürür. …
Haham Dimi Filistin’den geldiğinde şöyle dedi: Hastayı ziyaret eden onun yaşamasına sebep olur; ziyaret etmeyen ise onun ölmesine sebep olur. Bu nasıl olur? … Hastayı ziyaret eden onun yaşaması için dua eder … hastayı ziyaret etmeyen ise ne yaşaması ne ölmesi için dua eder.
Talmud burada, hastalıkla başa çıkmanın ruhsal unsurlarının iki yönünü ileri sürmektedir. Toplumsal düzlemde, hastayı ziyaret edenler, onun dikkatini hastalığın acısı ve aşağılanmasından, dostlar ve aileyle birlikte olmanın sevincine kaydırmasına yardım eder. Böylece hastalığın acısının altmışta birini alıp götürürler. Ziyaretçiler ayrıca hastaya, aile ve dostların onun iyileşmesiyle ya da bu imkânsızsa rahatlığıyla derinden ilgilendiklerini güvence altına alırlar. Hastaya hasta odasının dışındaki hayatı da hatırlatırlar ve böylece hastanın yaşama kararlılığını güçlendirirler. Bu nedenle ziyaretçiler, hastanın, ne kadar sıkıcı ya da acılı olursa olsun, iyileştirici ya da palyatif tıbbî rejime uymasını sağlamakta belirleyicidir; böylece Talmud’un alternatif okumasında, fiilen hastanın hastalığının altmışta birini de alıp götürürler.
Yukarıda tartışıldığı gibi, hem Haham Reisner hem de ben, ekonomik ve tıbbî nedenlerle hospis bakımını onaylıyoruz. Fakat bu bakım biçimi belki de en çok, ölme sürecinin psikolojik baskılarına cevap vermede değerlidir. Hastaneye kapanmanın doğasında bulunan yalnızlığın büyük bölümü, hasta onun yerine evde bakıldığında ortadan kalkar. Aile üyelerinden bu yükün tamamını taşımaları beklenemez; hasta evde yaşıyor olsa bile hastayı ziyaret etme mitsvası dostlar için önemli bir yükümlülük olmaya devam eder. Bununla birlikte, ev ortamının bizzat tanıdıklığı ve aile ile dostların arkadaşlığını sağlama imkânının artması, doktorların gerçekçi biçimde iyileşme bekleyemedikleri durumlarda hospis bakımını hastane bakımına göre açıkça tercih edilir kılar.
Ziyaretçiler hastaların fiziksel yaşam kalitesini, yalnızca yaşama iradelerini yükselterek değil, fiziksel ihtiyaçlarına da dikkat ederek etkileyebilirler. Talmud şu hikâyeyi anlatır:
Haham Helbo hastalandı. Haham Kahana çalışma evine gidip şöyle ilan etti: ‘Haham Helbo hasta.’ Buna rağmen hiç kimse onu ziyaret etmedi. Bunun üzerine Haham Kahana onlara, yani öğrencilerine, şöyle çıkıştı: ‘Haham Akiva’nın öğrencilerinden biri hastalandığında, diğer öğrenciler onu ziyaret etmez miydi hiç?’ Böylece Haham Akiva bizzat Haham Helbo’nun evine onu ziyaret etmeye girdi ve onun önünde yeri süpürüp su serptikleri, yani evi temizleyip düzene koydukları için Haham Helbo iyileşti. Haham Akiva sonra dışarı çıkıp şöyle ders verdi: Hastayı ziyaret etmeyen, sanki kan döken gibidir.
Hastaya fiziksel bakımı üstlenmek, yalnızca evi temizlemeyi değil, market alışverişi yapmayı, çamaşır yıkamayı, araçla çocuk taşıma görevlerini üstlenmeyi ve hastanın çocuklarının başka ihtiyaçlarını da karşılamayı içerebilir. Koşullara bağlı olarak bu, daha doğrudan fiziksel müdahaleleri de kapsayabilir; örneğin, tıbbî olarak mümkünse, hastayı tekerlekli sandalyeyle gezdirmek, gerekliyse onu beslemek ve başka fiziksel ihtiyaçlarıyla ilgilenmek gibi.
Ziyaretçiler hastayı daha dinî bir düzlemde de etkilerler. Hasta için ve hastayla birlikte dua ederek ve sinagogda onun adına dualar edildiğini belirterek, nihai Şifacı olan Tanrı’nın yardımını devreye sokarlar. Yahudi duası geleneksel olarak cemaat içinde yapılır; bunun bir nedeni, Yahudi kaynaklarının topluluk duasının Tanrı’yı, özel duaya kıyasla bir talebi kabul etmeye daha fazla sevk ettiğini savunmalarıdır. Bu nedenle hastayla yatak başında dua etmek ve onun için sinagogda dua etmek, bütün cemaatin ağırlığını hastanın iyileşme ya da bu mümkün değilse rahatlama yönündeki kendi duasının arkasına koyar.
Ölümcül ve geri döndürülemez hastalığı olan kişilerin tıbbî umutsuzluğu yerli yerindedir ve hastalara aksini inandırmaya çalışmak, doğruyu söyleme görevimizi ihlal eder. Geleneğimizde bazı kaynaklar böyle bir davranışı hastanın moralini yükseltme adına mazur görse de, bunu yapmanın yolu genel olarak aldatma değildir. Hastalar çoğu zaman tıbbî gidişatlarını sezerler ve aksini söyleyenlere zaten inanmazlar. Dahası yalanlar yalnızca güvensizliğe, öfkeye, saygısızlığa uğramışlık ve terk edilmişlik duygularına yol açabilir. İstenebilecek en son şey, hastaları çocuklaştırmaktır: hastalıkları onları zaten küçük düşmüş hissettirir; aldatılmak ise onların daha da küçüldüklerini, sanki çocukmuş gibi muamele gördüklerini hissettirir, ki bu arada çocuklar da yanıltılmamalıdır. Aile ve dostlar elbette yatak başına asık yüzlerle gelip korkunç gidişat üzerinde durmamalıdır. Ama aynı zamanda tıbbî durum sanki başka türlüymüş gibi yapmamalıdırlar.
Bununla birlikte, aile ve dostlar, hastanın yaşamının geri kalan kısmını neyin anlamlı kılabileceğine odaklanırlarsa onun moralini önemli ölçüde ve yerinde biçimde yükseltebilirler. Gündeme getirilmesi gereken bazı konular pratiktir. Özellikle, hasta daha önce vasiyetname ya da yaşayan vasiyetname düzenlememişse, sırasıyla mallarının paylaşımı konusundaki arzularını ve tercih ettiği tıbbî bakım yolunu belirlemesi istenmelidir. Yahudi hukuku, iyileşme umudunu zedeleme korkusuyla ağır hasta birinin yanında ölüm üzerine kasvetli konuşmayı yasaklasa da, hastanın vasiyetname yazdığından emin olmayı mümkün ve hatta zorunlu sayar; ölüm öncesi son itiraf duasının söylenmesine de izin verir. Ayrıca hastanın cenaze ve defin düzenlemelerini yapmış olduğundan emin olunmalıdır. Hastanın yaşama ve hastalığa karşı savaşma iradesini korumak için Yahudi hukuku, hastaya vasiyetname yazmanın, defin planları yapmanın ve itiraf duasını söylemenin, sadece iyileşemezse diye yapıldığını; ama bunları yapıp sonra iyileşmiş birçok insan bulunduğunu söylemeyi emreder.
Bu pratik konuların ötesinde, ziyaretçiler hastaların moralini, onlara yetişkin gibi davranarak, daha önce ilgilerini çeken aynı yetişkin meseleler ve hatta daha önce hiç keşfetmedikleri bazı meseleler hakkında onlarla konuşacak kadar onlara saygı göstererek yükselteceklerdir. Hahamlık yaşamımın ilk dönemlerindeki en aydınlatıcı deneyimlerden biri, bir Yahudi huzurevinin sakinlerine Yahudi teolojisi üzerine bir dizi ders vermemdi. Grup bütünüyle üniversite mezunlarından oluşuyordu. Hiçbiri daha önce Yahudi teolojisi çalışmamış olmasına rağmen, özellikle bu dersleri istemişlerdi; çünkü Bingo oynamaktan bıkmışlardı. Hayatlarının önceki aşamalarında entelektüel olarak etkin olmuşlardı; fiziksel hastalıkları da şimdi onların entelektüel ilgilerini ya da hatta zihinsel kapasitelerini anlamlı biçimde değiştirmemişti; tek fark, benim normalde konuştuğumdan biraz daha yavaş konuşmam gerekmesiydi. Hatta öğrenciler, büyütülmüş puntolu özel hazırlanmış sayfalardan okuyarak derse hazırlanıyorlardı. Keşke daha genç öğrencilerim de her zaman böyle hazırlıklı olsalardı.
Ziyaretçiler normalde Yahudi teolojisi tartışmazlar; fakat umarım bu örnek, hastalarla yapılan konuşmaların ne kadar ciddiyetle geniş bir konu çeşitliliğine sahip olması ve onları zorlaması gerektiği konusundaki kastımı gösterecektir. Bu tür konuşmaların sıradanlığı, hastalığın ziyaretçinin hastanın zekâsına ve insanlığına duyduğu saygıyı azaltmadığını ve kişinin yaşamının geri kalanının hâlâ anlamlı konuşmalarla dolu olabileceğini iletir.
Yahudi geleneği, ölümcül hastaların hayatlarını anlamlı kılmak için başka bir mekanizma da sunmuştur: etik vasiyet. Eskiden etik vasiyetler yazılıyordu; şimdi ise kayda geçirilebilir, hatta videoya alınabilir. Çocuklarına ve özellikle torunlarına kendi deneyimlerinin, değerlerinin, düşüncelerinin, hayallerinin ve umutlarının kaydını bırakmak gibi bir görevi olduğunu bilen hastalar, bu önemli projeyi tamamlayabilmek için olabildiğince uzun yaşamaya yönelik çabalarını ikiye katlayacaklardır.
Üstelik bazı aileler, daha önce çözememiş oldukları sorunlu ilişkileri, hastanın yaşamının son aşamalarında onarabilirler. Hastanın geriye kalan yaşam süresinin sınırlılığı böyle bir ortamda apaçık görünür hâle gelir ve bu da ilgili herkesi, daha önce olduklarından daha açık sözlü olmaya teşvik eder. Dahası olumlu ilişkilerde, sevilen birinin son günlerinde birlikte geçirilen zaman, çocukların ebeveynlerine ya da eşlerin birbirlerine verebileceği son armağan olabilir. Dolayısıyla hayat bu aşamada fiziksel açıdan acılı olsa da, duygusal bakımdan kişinin yaşamındaki en önemli günlerden bazıları olabilir.
Aslında yardımlı intiharla ilgilenen Amerikan mahkemeleri, birçok bakımdan yanlış soruyu ele almışlardır. Sormamız gereken soru, bir başkasına ölmede yardım edilip edilemeyeceği değildir; bunun yerine insanları en başta ölmek istemeye sevk eden şeyin ne olduğunu araştırmalı ve sonra bu saikleri uygun ağrı tedavisi ve özenli bakım yoluyla ortadan kaldırmalıyız. Yardımlı ölüme yönelik taleplere verilecek en uygun cevap budur.
Öyleyse tıbbî umutsuzluk, psikolojik umutsuzluk anlamına gelmek zorunda değildir ve gelmemelidir. Yalnızlıklarını ve yaşamlarının boşunalığını aşmak için ölmede yardım isteyen insanlara, ölmede yardım değil, hayatı anlamlı kılmada yardım sunulmalıdır.
Ahlakî
İnsanların bu ‘ölümlü yükü’ ne zaman ve nasıl isterlerse üzerlerinden atmalarına izin vermeyerek, onlara kendi irademizi dayatmanın ahlakî sorumluluğunu üstlenmiş olmuyor muyuz ve bireysel özgürlük üzerine kurulu bir toplum bunu niçin yapsın? Nitekim bu son kaygı, yardımlı intiharın hukukiliğini teyit eden Dokuzuncu Daire kararının tam temelidir.
Özgürlük argümanı, Amerikan ideolojisi ve hukukunda olduğu kadar Yahudi düşüncesinde güçlü değildir; çünkü Yahudiler haklarla değil yükümlülüklerle doğarlar. Ancak Amerikan bağlamında bile hükümet en kırılgan toplulukları korumak zorundadır ve ölmekte olanlar kuşkusuz bunların arasındadır. Benzer biçimde, Tora’nın ‘Kardeşinin kanı karşısında boş durma’ buyruğu, Hahamlar tarafından tehlike altındaki kişilerin yardımına koşma görevi olarak yorumlanmıştır.
Yukarıda belirtildiği gibi, yardımlı intihara izin vermek ilk bakışta hastanın özgürlüğünün bir teyidi gibi görünebilir; fakat çok geçmeden ölme ödevine dönüşür. O hâlde bireysel özgürlükleri korumak, yardımlı intiharı toplumsal olarak kabul edilemez bir seçenek kılarak daha etkili biçimde sağlanır; böylece insanlar yaşamaya devam etme isteklerini savunmak zorunda kalmazlar. Yardımlı intihara yönelik mevcut yasak, kuşkusuz ölmede yardım alma özgürlüğünü sınırlar; fakat çok daha fazla insanın, seçimlerini gerekçelendirmek zorunda kalmadan yaşamayı sürdürme özgürlüğünü korumak için ödenecek makul bedel budur.
Dahası, şimdiye kadar ahlaken arı durumu varsaydık: hasta ya acı içindedir ya da Alzheimer vakalarında olduğu gibi artan bir aşağılanma ve çözülme hâli yaşamaktadır; sadece daha fazla kötüleşme ihtimali vardır ve yardım eden kişi, hastanın bu koşullar altında yaşamına son verme yönündeki, şimdi ya da önceden ifade ettiği arzularını yerine getirme saikiyle hareket etmektedir. Fakat gerçek durumlar neredeyse hiçbir zaman bu kadar basit değildir. Hastaya ilişkin olarak, ölme talebinin, daha önce tartıştığımız gibi toplumsal destek eksikliğine mi, tıbbî olarak tedavi edilebilir psikolojik depresyon hâline mi, yoksa ilerideki tıbbî bakımın mirasçılara bırakılacak mal varlığını ciddi biçimde azaltacağı kaygısına mı tepki olduğu gibi zor sorular sorulmalıdır. Yardımcıya ilişkin olarak ise, kişinin hayatının sona ermesinden onun maddi olarak mı yoksa artık o kişiye bakma yükünden kurtularak mı yarar sağlayacağı sorgulanmalıdır. Başka bir deyişle yardımlı intihar, onun ahlakî uygunluğuna dair tartışmalarda çoğu zaman varsayılan ahlaken arı atmosferde nadiren gerçekleşir; işin içinde bulunan daha az soylu saikleri açığa çıkarır çıkarmaz, mesele çok daha az onurlu görünür.
Bu vakalarda başka bir ahlakî sorun daha ortaya çıkar. Dokuzuncu ve İkinci Temyiz Mahkemelerinin ileri sürdüğü gibi, modern tıbbî gelişmeler etkin ve edilgin ötanazi arasındaki çizgiyi giderek zor tanımlanır hâle getirmiştir. Ancak bu, çizginin ortadan kalktığı anlamına gelmez. Bu ikisi arasındaki ayrım, bir yandan birine yaşaması ve doğal biçimde ölmesi için yardım etmekle, öte yandan adam öldürme arasındaki çok gerçek ahlakî farkı oluşturur. Ahlakî duyarlılık tam da, bazı zor ayrımlar da dahil olmak üzere, ayrımlar yapabilme yetisidir. Dolayısıyla, zaman zaman görmek ne kadar zor olsa da, bu çizgiyi ayırt etmede önemli bir ahlakî çıkarımız vardır; çünkü bundan daha azı değil, ahlaklı insanlar olarak karakterimiz söz konusudur.
O hâlde bu teolojik, toplumsal, ekonomik, tıbbî, psikolojik ve ahlakî etkenler, intihar ve intihara yardım konusundaki Yahudi hukukunun yasağını pekiştirir. Aynı zamanda bizden, ölmekte olanların fiziksel acıya ya da toplumsal dışlanmaya terk edilmemelerini sağlamada çok daha etkin bir rol üstlenmemizi de talep eder; yani hastayı ziyaret etme mitsvasını Yahudiler olarak görevimizin kritik bir parçası hâline getirmemizi. Bu, Yahudiler de diğer Kuzey Amerikalılar gibi istatistiksel olarak yaşlandıkça özellikle önem kazanır; çünkü yakın gelecekte daha çoğumuz böyle bir bakıma ihtiyaç duyacaktır. Hastalarla ilgilenirken, onların fiziksel ihtiyaçlarının karşılandığından ve yaşamlarının son döneminin olabildiğince psikolojik, duygusal ve dinî bakımdan anlamlı olduğundan emin olmalıyız. Başka bir ifadeyle merhametimiz, ölmede yardım talebine boyun eğmekte değil, bu zorlu yollarla ifade edilmelidir; çünkü nihayetinde Yahudi geleneği bizi, bedenlerimiz üzerindeki mülkiyet hakkının Tanrı’ya ait olduğunu ve hayatlarımızı ancak Tanrı’nın kendi uygun vaktinde alma hakkına sahip olduğunu tanımaya çağırır.
Sonuç
Bir Yahudi intihar edemez, başkalarından intiharda yardım isteyemez ve başka birinin intiharına yardım edemez. Bununla birlikte, ölümcül hastaya makinelerin ya da ilaçların verilmemesi veya geri çekilmesi intihar sayılmaz ve caizdir. Benim görüşüme göre, fakat Rabbi Reisner’in görüşüne göre değil, böyle bir hastadan yapay beslenme ve sıvı vermenin de verilmemesi ya da geri çekilmesi mümkündür; çünkü bu da intihar ve yardımlı intihar yasaklarının dışında kalır.






























Geri bildirim: Eviri — özel sayfa | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER