Dünyanın en etkili iktisatçısı tuhaf biçimde ikna edici değil

Daron Acemoğlu el üstünde tutuluyor. Neden?
Economist

STOCKHOLM’DEN telefon geldiğinde, artık gecikmiş bile sayılıyordu. Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nden Daron Acemoğlu, kurumların refahı nasıl şekillendirdiğine ilişkin çalışmaları nedeniyle 2024’te Simon Johnson ve James Robinson’la birlikte Nobel iktisat ödülünü paylaştı. Acemoğlu yalnızca 58 yaşında, fakat bir süredir disiplinin devi konumunda. Birkaç popüler ders kitabı sayılmazsa, aralarında demokrasi ve yapay zekânın ekonomik etkisi üzerine yeni bir kitabın da bulunduğu yedi kitap yazdı. Yüzlerce makalesi —yalnızca bu yıl şimdiye dek ondan fazlası yayımlandı— çoğu zaman karmaşık matematikle tıka basa dolu. Bir araştırma veri tabanı olan IDEAS/RePEc’in hazırladığı iktisatçı atıf sıralamasında Harvard Üniversitesi’nden Andrei Shleifer’la zirve için yarışıyor. Görüşleri diğer politika uzmanları ve medya üzerinde büyük ağırlık taşıyor.

Ancak bir iktisatçıya birkaç kadeh içirin, bazıları bu dev hakkındaki gerçek görüşlerini dile getirmeye girişecektir. Tanınmış bir iktisatçı, “Kuramsal çalışmalarının büyük bölümü yararlı, ama modellerini daha önce denenip başarısız olmuş popülist politikalara dayanak oluşturmak için kullanıyor,” diye veryansın ediyor. Bazı yorumcuların içki cesaretine ihtiyacı bile yok. Bir iktisat blogcusu olan Noah Smith, Acemoğlu’nun çalışmalarına yönelik çevrimiçi eleştiri dalgasına karşılık olarak, “Kelimenin tam anlamıyla on yıldır Acemoğlu hakkında bağırıp duruyorum,” dedi.

Hiç kimse bu son derece üretken iktisatçıyı gerçekten kötü araştırma yapmakla, hele akademik usulsüzlükle suçlamıyor. Bir başka iktisatçı, “Belli ki bir dâhi,” diyor ve doktora öğrencilerine ve genç meslektaşlarına karşı cömert olduğunu da belirtiyor. Mesele, Acemoğlu’nun iktisat mesleğinin en tepesindeki itibarının —ve beraberinde gelen entelektüel etkinin— akademik çalışmalarıyla hak edilip edilmediği.

Önce ampirik yöntemlerinden başlayalım. Nobel’i büyük ölçüde, Johnson ve Robinson’la birlikte 2001’de yayımladığı ve araştırmacıların 23.000’den fazla kez atıf yaptığı bir makaleye dayanıyor. Makale, bazı ülkelerin neden zengin, bazılarınınsa yoksul olduğunu açıklamaya çalışıyor. Avrupalı yerleşimcilerin, belki hastalık nedeniyle, kitleler hâlinde öldüğü yerlerde sömürgeciler, bölgeden mümkün olduğunca fazla kaynak çekip almak amacıyla güç ve kaynakların küçük bir seçkinler grubunun elinde yoğunlaştığı “sömürücü” kurumlar kurdular. Ama iklimin daha elverişli olduğu yerlerde yerleşimciler hayatta kaldı. Sömürgeciler buralarda düzgün yolları, okulları ve sağlık hizmetleri bulunan daha kapsayıcı kurumlar inşa etti. Bu kurumlar varlığını sürdürdü; sonuçta sömürge döneminde yerleşimci ölüm oranlarının daha düşük olduğu yerler bugün daha zengin.

İktisatçılar artık bu sonuçları ciddiye alıyor, ama kelimesi kelimesine kabul etmiyor. Makale, politika uzmanlarını kurumlar üzerine daha derin düşünmeye teşvik etti; fakat onlar makaleyi didik didik de ettiler. Nobel komitesinin 2024 tarihli raporu, ölüm oranı verilerinin “bazen taslak niteliğinde” olduğunu kabul etti. Illinois Urbana-Champaign Üniversitesi’nden David Albouy, 2012’de, başka düzeltmelerin yanı sıra bazı ülkelere başka ülkelerden ödünç alınmış ölüm oranlarının atandığını gösterdi. Bunlar için düzeltme yapıldığında, makaledeki tahminlerin güvenilmez hâle geldiğini saptadı. RWI-Essen adlı araştırma enstitüsünden Martin Buchner ve meslektaşlarının geçen yıl yayımladığı bir makale, anket yaptıkları uzmanların bu konuda Albouy’nin tarafını tutmaya bir miktar daha yatkın olduğunu ortaya koydu.

Acemoğlu, “Bu tartışmalar ve bazı eleştiriler son derece değerli,” diyor. Ancak Albouy’nin, Amerika, Kanada ve Avustralya gibi önemli ülkelere ait veriler de dâhil olmak üzere özgün örneklemdeki verilerin yarısını çıkartarak bu sonuca vardığını söylüyor. Ona göre güvenilmezliği ortaya çıkaran şey, bazı istatistiksel tercihlerle birlikte bu birleşim. Ayrıca makaleyi bugün yeniden yapacak olsaydı “bazı tahmin ayrıntıları da dâhil olmak üzere bir dizi değişiklik” yapacağını, fakat ölüm oranı verilerini değiştirmeyeceğini ekliyor.

Araştırmacılar en son, Acemoğlu’nun bir dizi ortak yazarla birlikte haziranda yayımladığı ve daha düşük doğum oranlarının çalışma çağındaki yetişkin başına GSYİH’de daha hızlı büyümeyle ilişkili olduğunu bildiren bir makaleyi incelediler. Bu çarpıcı bir bulgu; Japonya gibi nüfus kaybeden yerlerin pek de kaygılanacak bir şeyi olmadığını ima ediyor gibi görünüyor. Ancak Pennsylvania Üniversitesi’nden Jesús Fernández-Villaverde de dâhil olmak üzere başka iktisatçılar, birçok ülkede doğum oranlarının çöktüğü bugünü anlamak için tarihsel ilişkilerin gerçekten yararlı olup olmadığını sorguluyor. Bu son derece makul bir nokta —ve Acemoğlu ile ortak yazarları sonuç bölümünde buna kısaca değiniyor. Fakat bu nokta, Acemoğlu’nun kullandığı tomarlar dolusu matematiğin yanında gözden kaybolabiliyor ve basit kaçabiliyor.

Israrla dürtüp kurcalayan kararlı bir eleştirmen, hemen her araştırmacının çalışmasında gedikler bulabilir —ve Acemoğlu iktisat alanındaki en büyük hedef. Yine de şöhretin yol açtığı inceleme, ikinci sorunu açıklayamaz: Acemoğlu’nun fikirlerinin, sosyal bilimlerin bir devi için sönük kalabilmesi. Özellikle Amerikan siyaseti hakkındaki kamuya dönük yorumları fazla risksiz. Örneğin “birleşik Trump teorisi”, Amerikan başkanının “yürütme gücünü yükselterek ve onu sınırlayan kurumlarla normları yok ederek” hareket ettiğini ileri sürüyor. E, besbelli.

Kurumlar ve kurumkaplumbağalar

Daha kaygı verici olan, kurumlara ilişkin büyük tezinin aslında pek fazla şey açığa çıkarmıyor olabilmesi. Kurumlar iyiyse uluslar gelişir, kötüyse durgunlaşır. Doğru. Ama kurum tam olarak nedir? Kurallar, normlar, uygulama, kültür —aslında her şey. Kurumlar nereden gelir? “Kritik dönüm noktalarından” ve “kurumsal sürüklenmeden”; artık bu ne demekse.

George Mason Üniversitesi’nden Tyler Cowen, Acemoğlu’nun kitaplarından birini 2011’de değerlendirirken, kitapta anlatılan kurumsal değişikliklerin yalnızca başka kurumsal değişikliklerden kaynaklanıyor göründüğünü ve bunun temel argümanı sonsuza kadar geriye götürdüğünü belirtti —en alta kadar kaplumbağa. London School of Economics’ten Duncan Green, bu çerçevenin esas olarak geriye dönüp bakıldığında işe yaradığını savundu. Stanford Üniversitesi’nden Francis Fukuyama ise kitabın, pekâlâ sömürücü diye tanımlanabilecek kurumlarla yan yana baş döndürücü bir ekonomik büyüme yaşamış olan Çin örneğini elinin tersiyle ittiğini ileri sürdü.

Acemoğlu, kitabın iki bölümünü kısmen ya da büyük ölçüde Çin’e ayırdığı karşılığını veriyor. Kaplumbağalara gelince, “kurumsal değişimi kurumsal bir perspektiften anlamak için geçmişteki belirli kurumları ve onları etkileyen tarihsel olayları… dikkate almalısınız,” diyor. “Bunun hiçbir biçimde totolojik olduğunu düşünmüyorum,” diye ekliyor.

Acemoğlu yerleşik kabullerden ayrıldığı ölçüde, bunu esas olarak teknoloji hakkında dikkat çekici derecede karamsar görüşleri savunarak yapıyor. Johnson’la birlikte yazdığı 2023 tarihli “İktidar ve İlerleme” adlı kitap, bin yıllık yeniliği büyük ölçüde seçkinlerin el koymasının ve amaçlanmamış sonuçların hikâyesi olarak ele alıyor. Çırçır makinesi köleliğin hizmetkârıydı; Haber-Bosch süreci ise silahlar yarattı. Sıradan insanlar, görünüşe göre ancak kapitalistleri kendi çıkarlarını hesaba katmaya yöneltebildiklerinde kazanç sağladı. Kitap, çok daha ikna edici bir savı geri plana itiyor: teknolojik ilerlemenin kendi başına, ortalama insanı sanayi öncesi döneme kıyasla kat kat daha zengin hâle getirdiği savını.

Acemoğlu’nun yapay zekâ hakkındaki argümanları da inandırıcılıklarını yitirme noktasına varacak kadar karamsar. 2024’te yayımlanan bir makalede, yapay zekânın on yıl içinde Amerikan üretkenliğini yalnızca küçük bir miktarda artıracağını hesaplıyor. Makale bu sonuca, piyasaya çıkacak yeni yapay zekâ ürünlerinin potansiyel olarak dönüştürücü etkisini hesaba katmayarak varıyor. Harvard Üniversitesi’nin fahri başkanı ve eski hazine bakanı Lawrence Summers’a göre, “Bu analizde, yapay zekâ sayesinde daha hızlı bilimsel ilerlemeye, daha hızlı sosyal-bilimsel ilerlemeye ya da daha iyi karar almaya sahip olabileceğimiz ihtimalini bütünüyle dışarıda bırakıyor.”

Acemoğlu, “Bu geçerli bir eleştiri,” diyor. “Eyleyici yapay zekâyı öngörmedim ve tahminlerime dâhil edilmemişti.” Yapay zekâ modellerinin bilimsel araştırmalarda hayal ettiğinden daha yararlı olabileceğini de belirtiyor. Ancak yapay zekânın üretkenlik etkilerini tahmin etme yöntemlerinin ve “yaklaşmakta olan devasa üretkenlik artışlarına ilişkin iddialara biraz gerçekçilik katmanın” arkasında duruyor.

Bu akademik anlaşmazlıklar önemsiz görünebilir, ama sonunda büyük önem taşıyabilirler. Acemoğlu yapay zekânın üretkenliği bir anda roketleyeceğini düşünmeyebilir; fakat demokrasi ve istihdam üzerindeki etkilerinden kaygı duyuyor. Yeni kitabı, teknolojinin potansiyel yararlarından ziyade potansiyel toplumsal zararlarına —yalıtılmışlığı ağırlaştırmak, siyasi sahteciliği yaymak— odaklanıyor. Bu zararları sınırlamak için sunduğu, insan emeğinin yerini almak yerine onun değerini artıracak “emekçi yanlısı yapay zekâ” önerisi kulağa harika geliyor —ve apaçık.

Acemoğlu’nun yapay zekâ tartışmasındaki etkisi, onlarca önde gelen iktisatçının imzaladığı yakın tarihli bir bildiride açıkça görülüyor. Bildiri, “yapay zekâyı insanları tamamlayan ve topluma yarar sağlayan bir yöne sevk etmek” için “şimdi harekete geçmemiz gerektiğini” savunuyor. Peki bu “biz” tam olarak kim? Trump yönetimi mi? Ve ne tür bir yapay zekânın insanları tamamlayıp hangisinin tamamlamadığına kim karar verecek? Dilekçeyi imzalayan iktisatçılar bile bundan bütünüyle emin olmadıklarını söylüyorlar. Acemoğlu’nun yıldızlığı öylesine büyük ki, zaman zaman eleştirel yetileri köreltebiliyor. ■


Daron Acemoğlu çalışmalarına yönelik eleştirimize yanıt veriyor
Nobel ödüllü iktisatçı araştırmalarını ve temel fikirlerini güçlü biçimde savunuyor
Economist

Yakın zamanda Daron Acemoğlu’nun çalışmalarını eleştirel biçimde değerlendiren bir yazı yayımladık. Ayrıca son kitabına ilişkin bir değerlendirme de yayımladık. Profesör Acemoğlu aşağıda yanıt veriyor. Yazı ve kitap değerlendirmesi önce çevrimiçi olarak yayımlandı, ardından The Economist’in bu haftaki sayısında yeniden basıldı.

Benim hakkımdaki yakın tarihli yazınız, “Dünyanın en etkili iktisatçısı tuhaf biçimde ikna edici değil” (17 Ağustos), çalışmalarıma yönelik düşmanlığından çok, ileri sürdüğü iddiaların zayıflığıyla dikkat çekiyordu.

Araştırmalarımın ve temel fikirlerimin eleştirel biçimde ele alınmasını memnuniyetle karşılıyorum; kurumlar ve sömürgecilik mirasından otomasyona ve yapay zekânın sonuçlarına kadar, bunların içinde meşru biçimde karşı çıkılabilecek pek çok şey var. Bu tür eleştiriler bilimin ilerlemesi için vazgeçilmezdir. Fakat bu yazı bunun yerine, birbiriyle gevşek biçimde bağlantılı şikâyetleri bir araya getirerek akademik çalışmalarımın güvenilmez olduğu imasında bulunuyor.

Üç örnek vereyim. Birincisi, benim “tuhaf biçimde ikna edici olmadığım” yönündeki temel hükmünüz, birkaç kadeh içtikten sonra benim hakkımdaki gerçek görüşlerini açıklayan isimsiz iktisatçılara dayanıyor. Bu gerçeğe ulaşmak amacıyla kendilerine içki ikram edilen kişilerin hiçbirinin adı verilmiyor. Ben, birkaç kadehten sonra çoğu insanın bana gazetenizin artık abone olmaya değmediğini söylediğini ileri süren bir mektup yazsam, onu yayımlar mıydınız? Bu tür görüşlerle alıntılanan tek kişi bir blog yazarı olan Noah Smith; bu da bir ömürlük akademik çalışmayı değerlendirmek için son derece cılız bir dayanak.

İkincisi, yazı, yakın tarihli bir makalemiz olan “Bebek kıtlıkları ve büyüme patlamaları” hakkında Jesús Fernández-Villaverde’nin sosyal medyada yaptığı bir gözlem etrafında bir eleştiri inşa ediyor: daha düşük doğum oranlarının etkilerine ilişkin tahminlerimizin geleceğe genellenemeyebileceği gözlemi. Makalenin sonuç bölümünde tam da bu noktayı dile getiriyoruz. Sizse bunu bir kenara itip, bu tür çekincelerin “Acemoğlu’nun tomarlar dolusu matematiğinin karşısına konduğunda gözden kaybolabileceğini ve basit görünebileceğini” yazıyorsunuz. Anladığım kadarıyla Profesör Fernández-Villaverde ile görüşme yapmadınız.

Üçüncüsü, eleştiriler gelişigüzel biçimde seçilip ayıklanmış. Bunlardan bazıları, örneğin Tyler Cowen’dan ya da Francis Fukuyama’dan gelenler, verimli tartışmaların başlangıç noktası olabilirdi —ve aslında geçmişte öyle de oldular. Bu tür bir etkileşimi memnuniyetle karşılıyorum ve yazarlarınızın da bu tür görüş ayrılıklarının sağlıklı bir akademik tartışmanın parçası olduğunu bildiklerinden kuşkulanmıyorum.

Zamanlaması da ilginç; yeni kitabım “Liberal Demokrasiye Ne Oldu?”nun yayımlanmasıyla aynı zamana denk geliyor. Kitap, liberal felsefenin çeşitli yönlerini, liberal demokrasinin geçmişteki başarılarının kökenlerini, bugünkü krizini ve ne tür yeni bir yönetim felsefesinin liberalizme yeniden enerji kazandırabileceğini inceliyor. The Economist’in kitap hakkındaki değerlendirmesi, yazıyla aynı zamanda yayımlandı; küçümseyici bir tavır takınıyor ve kitabın “yapay zekânın geleceği nasıl şekillendireceği sorusuyla boğuştuğunu” ilan ediyor (“İnsanın en iyi dost-düşmanı”, 17 Ağustos). Oysa gerçekte yalnızca yarım bölüm yapay zekâ ve demokrasi hakkında. Bunu, kitabımın mesajını bulanıklaştırmayı ve onu The Economist’in gözde konusu olan yapay zekâyı savunma ve güçlendirme meselesine çekmeyi amaçlayan stratejik bir çerçeveleme olarak yorumlamamak güç.

Otuz üç yıla yayılan bir çalışma külliyatı karşısında yapabileceğinizin en iyisi buysa, o hâlde “tuhaf biçimde ikna edici olmayan” sizin eleştirinizdir.

Daron Acemoğlu
Enstitü profesörü
İktisat Bölümü
Massachusetts Teknoloji Enstitüsü
Cambridge, Massachusetts


Yapay zekânın köpeklerle ortak noktası ne?
İki yeni kitap, teknolojinin uysal mı yoksa vahşi mi olacağını sorguluyor
Economist

Yapay Devletin Yükselişi ve Çöküşü. Jill Lepore. Liveright; 336 sayfa; 29,99 dolar. Allen Lane; 25 sterlin
Liberal Demokrasiye Ne Oldu? Daron Acemoğlu. Dutton; 416 sayfa; 32 dolar. Profile Books; 25 sterlin

Yapay zekânın toplumu nasıl dönüştüreceği üzerine düşünürken, insanlara üstün yeteneklere sahip yararlı bir yoldaş kazandırmış daha eski bir teknolojiyi göz önünde bulundurun: köpeği. İnsanlar kurtları evcilleştirerek, dolaylı biçimde, uzaktaki avın kokusunu alabilir ve geceleri yaklaşan düşmanları işitebilir hâle geldiler. Neandertallerden daha iyi avcılar ve daha iyi savaşçılar oldular: pusuya düşürülmeleri zordu, peşlerinden kaçıp kurtulmak da zordu. Bazı antropologlara göre köpekler, Homo sapiens’in tarihöncesi kuzenlerini rekabette geride bırakıp dünyayı fethetmesinin nedenlerinden biridir.

Köpek teknolojisinin ilk geliştirildiği zamanlarda, bunun insanlar açısından güvenli olduğu hiç de aşikâr değildi —insanlar kelimenin tam anlamıyla kurtları mağaralarına davet ediyordu. Onları bebekleri yememeleri için eğitmek zorundaydılar. Binlerce yıl sonra bile köpekler hâlâ zaman zaman kaçıp başına buyruk hâle geliyor. Ama genel olarak insanlar işlerin vardığı noktadan memnun. (Neandertaller açısından sonu o kadar iyi olmadı.)

Yapay zekâ lehindeki iyimser sav, onun köpekler gibi olacağıdır: insan emeğinin yerini almak yerine onu tamamlayacak ve efendilerine itaatkâr kalacaktır. Peki ya öyle olmazsa? Yapay zekâ çok daha hızlı evrim geçiriyor. Yakında, köpek yetiştiricilerinin ancak hayal edebileceği bir hızla kendisinin yeni ve geliştirilmiş sürümlerini yaratıyor olabilir. Dolayısıyla insanlar köpeklerin kendilerini köleleştirmeyeceğinden emin olabilirken —2030’da köpekler hâlâ bir konserve açacağının nasıl kullanılacağını bilmiyor olacak— yapay zekâ konusunda aynı ölçüde emin olamazlar.

Biri Nobel ödüllü bir iktisatçı, diğeri Pulitzer ödülleriyle taçlandırılmış bir tarihçi tarafından yazılmış iki yeni kitap, yapay zekânın geleceği nasıl şekillendireceği sorusuyla boğuşuyor. İkisi de köpek benzetmesini kullanmıyor, ama bu benzetme üzerinden düşünülünce ikisini de anlamak daha kolay.

Harvardlı tarihçi Jill Lepore, köpekleri eğiten adamlara odaklanıyor. Onun anlatısında yapay zekâ kodamanları, yarattıkları şeyler tasmasından kurtulup insanlara saldırabilecek, korkunç ve sorumsuz kişiler. “Yapay Devletin Yükselişi ve Çöküşü”nde, teknoloji patronlarının “insanların yönetildiği ve birçoğunun, şirketlerin sahip olduğu makineler tarafından yerlerinden edildiği bir gelecek” kurmaya çalıştığını ileri sürüyor. Ona göre bu, “hem liberal demokrasinin terk edilmesini hem de doğal dünyanın yok edilmesini” ima ediyor.

Savını kısmen bu kodamanların kendi sözlerine dayandırıyor. OpenAI’ın patronu Sam Altman, insan başkanların yerine “dünyadaki her insanla tek tek dolaşıp konuşabilecek, tam olarak neyi tercih ettiklerini anlayabilecek” ve herkes için “optimizasyon yapabilecek” bir yapay zekâ geçirmenin “müthiş” olacağını söyledi. Elon Musk ise insanların sonunda süperzeki robotlar için “evcil labradorlar” gibi bir konuma düşebileceğini söyledi.

Altman, yakında Dünya yüzeyinin büyük bölümünün veri merkezleriyle kaplanabileceğini öne sürdü. Musk ise bu sorunu veri merkezlerini uzaya yerleştirerek —ve milyonlarca insanı Mars’ta yaşamaya göndererek— çözmek istiyor. Lepore, teknoloji devlerinin hepsinin birer kaçış planı varmış gibi göründüğünü belirtiyor: “Elon Musk Mars’a, Mark Zuckerberg metaverse’e… Jeff Bezos uzaya, Sam Altman’ın beyni buluta yüklenmiş.” Lepore, bunun onları burada, Dünya’da bir distopya yaratma riski konusunda pervasızlaştırmasından korkuyor.

Bugünün teknoloji patronlarının, uygarlığın geleceğine ilişkin kuralları yazmaları için güveneceğiniz türden insanlar olmadığı konusunda haklı. Fakat bireysel milyarderlerin önemini abartıyor. Yapay zekânın toplumu nasıl şekillendireceği, otomobillerin etkilerinin Henry Ford’un görüşlerine bağlı olduğundan daha fazla Musk’ın sıra dışı siyasi görüşlerine bağlı olmayacak. Belirleyici olan daha ziyade teknolojinin kendi gücü ve insanların onu hangi amaçlarla kullandığı olacak.

Daron Acemoğlu’nun “Liberal Demokrasiye Ne Oldu?”da ele aldığı soru da bu. Acemoğlu, dünyanın en çok atıf alan iktisatçıları arasında. En çok, yoksul ülkeleri yoksul tutan başlıca unsurun yağmacı kurumlar olduğunu savunan kapsamlı iktisat tarihi “Ulusların Düşüşü” ile tanınıyor. Yeni çalışması günümüze ve teknolojiyle demokrasi arasındaki karşılıklı etkileşime odaklanıyor.

Ona göre ilerlemenin temelini liberal demokrasi oluşturdu. Yeniliği ve ekonomik büyümeyi teşvik etti, bunların yararlarını —vergiler ve kamu hizmetleri yoluyla— yaydı ve seçmenleri düzenlemelerle korudu.

Sistem uzun süre seçmenlerin beklentilerini aşağı yukarı karşıladı. Ama “sonra bilgisayarlar geldi.” Acemoğlu’nun anlatısına göre dijital teknolojiler, fiziksel güç yerine zihinsel beceriye yönelik talebi artırarak eşitsizliği ağırlaştırdı. Aynı zamanda “üniversite mezunlarının toplumsal gücünü” artırarak yeni bir liberal seçkinler kesiminin kendi değerlerini gücenmiş bir işçi sınıfına dayatmasına olanak verdi; bu da Donald Trump’ın seçilmesine yol açan bir tepkiyi kışkırttı. Ayrıca insanların birbirleriyle etkileşim biçimini değiştirdiler. Amerika’da arkadaşlarla yüz yüze geçirilen süre son 20 yılda üçte iki oranında azaldı. Siyasi tartışma daha aşırı ve zehirli hâle geldi.

Yapay zekâ, yeniliğe muazzam bir ivme kazandırarak herkesi çok daha zengin hâle getirebilir. Fakat Acemoğlu, biraz tanıdık bir biçimde, dijital teknolojinin zararlarına da muazzam bir ivme kazandırabileceğinden korkuyor. Yaygın işsizliğe yol açarak “üretenler” ile “alanlar” arasında “devasa toplumsal statü uçurumları” yaratabilir ve tam teşekküllü bir demokrasi krizine neden olabilir. (Aşk robotlarını ve siyasi sahteciliği daha baştan çıkarıcı kılarak toplumsal atomlaşmayı da hızlandırabilir.)

Acemoğlu’nun önerisi “emekçi yanlısı yapay zekâ”. Acemoğlu bununla, işçilerin yapay zekâyı kullanarak kendi emeklerini daha değerli hâle getirmelerinin yollarını bulmayı kastediyor; tıpkı tarihöncesi avcıların mızrak yapma ve fırlatma becerilerini bir köpeğin burnu ve hızıyla birleştirmesi gibi. Belki yapay zekâ, elektrikçilerin giderek daha karmaşık hâle gelen elektrik şebekelerindeki arızaları gidermesini sağlayabilir; sensörler aracılığıyla sorunları tespit edip geçmiş arızalar ve çözümlerden oluşan bir veri tabanıyla insanların bunları analiz etmesine yardımcı olabilir. Belki yapay zekâ eğitimi geliştirebilir: bir yapay zekâ asistanı öğrencilerin kısa sınavlara verdikleri yanıtları değerlendirebilir ve sınıfı daha küçük gruplara ayırmanın yollarını önerebilir; bu gruplara ihtiyaçlarına göre uyarlanmış eğitim sunulabilir ve böylece insan öğretmenlere yönelik talep artırılabilir.

Buna itiraz etmek güç. Yapay zekâ, insan emeğini gereksiz hâle getirmek yerine onu tamamlarsa kesinlikle daha az toplumsal çalkantıya yol açacaktır. Fakat Acemoğlu bunun nasıl gerçekleştirileceği sorusunu çözümsüz bırakıyor. Son tahlilde iki kitap da hayal kırıklığı yaratıyor. İstemeden de olsa, bu kadar hızlı değişen ve gelecekteki yetenekleri böylesine bütünüyle bilinmeyen bir teknoloji hakkında ikna edici biçimde yazmanın ne kadar güç olduğunu gözler önüne seriyorlar.

Siyasi açıdan yapay zekâ gözden düşmüş durumda. Yapay zekânın toplum üzerindeki uzun vadeli etkileri konusunda kötümser olan Amerikalıların sayısı iyimser olanların iki katı ve yalnızca %2’si onun “fazla yavaş” geliştiğini düşünüyor. Ama öyle ya da böyle, bu yeni kurt mağaraya davet edilecek. Yapay zekâ teknolojisine öncülük eden ülkeler Amerika ve Çin birbirlerinin rakibi. O bahtsız, köpeksiz Neandertallerin durumuna düşmekten korktukları için ikisi de süperzeki bir müttefik geliştiren ikinci ülke olmak istemiyor. ■

1 Yorum

Filed under Eviri

One response to “Dünyanın en etkili iktisatçısı tuhaf biçimde ikna edici değil”

  1. Geri bildirim: Muhaberat Evirileri — özel sayfa | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER