Tag Archives: Cevherin İhtilâfı

Hiç durmadan kendini bu impulstan kurtarma eylemi — G. W. F. Hegel

(2) Nihayetinde Kantçı sistem düşüncenin spontane öz-belirlenimi ilkesini ancak formel anlamda oturtmuştu. Düşüncenin bu öz-belirleniminde tarz ve ölçüye dair ayrıntılara Kant hiç girmedi. Bu noksanlığı ilk fark eden Fichte oldu; kategorileri çıkarma ihtiyacına dikkat çeken Fichte, sahiden böyle bir şeyi sağlamaya uğraştı. Fichte ile felsefî gelişimin başlangıç noktası ‘Ben’ olur: ve eylem neticelerinin kategoriler halinde gözükmesi beklenir. Ama aslında Fichte’de ‘Ben’ özgür ve spontane bir enerji halinde sunulmaz; ilk uyarımını dıştan gelen bir şok ya da impulstan alması beklenir. Bu şok karşısında ‘Ben’, varsayıma göre, reaksiyon verecektir, ve ilk kez kendi bilincine varması ancak bu reaksiyon yoluyla olacaktır. O esnada, impulsun tabiatı, kapsamımızı aşan bir yabancılık halinde kalır: ve ‘Ben’, hep başka bir şeyle karşılaşarak, bir koşul altına sokulur. Fichte, neticede, Kant’ın yaptığı çıkarımın ötesine hiç geçmemiştir: “Yalnızca sonluluk bilinebilir. Sonsuzluk düşünce kapsamını aşar.” Kant’ın kendi-başına-şey dediğine, Fichte dıştan gelen impuls der – ‘Ben’den başka bir şey soyutlamasıdır bu, genel anlamda olumsuz ya da Ben-değil diye adlandırmak haricinde tarif edilemez, tanımlanamaz. Böylece ‘Ben’in özü Ben-değil ile ilişkili sayılır, ‘Ben’in öz-belirlenim eylemi ilk başta Ben-değil yoluyla uyandırılmıştır. Ve bu tarza göre ‘Ben’ olsa olsa hiç durmadan kendini bu impulstan kurtarma eylemi olur, asla gerçek bir özgürlük kazanmaz, çünkü impuls kesildiği zaman onun eylemi olan ‘Ben’ de ortadan kalkacaktır. ‘Ben’in bu eylemiyle üretilen içerik ile tecrübenin sıradan içeriği arasında da öyle pek bir fark yoktur, bu içeriğin salt görünüş olduğunu belirten ek bir not haricinde.

G. W. F. Hegel 1817 Küçük Mantık, s. 119

English: William Wallace
Türkçesi: Işık Barış Fidaner

ç.n. Önceki sayfada bunun 1’inin çevirisi var.

2 Yorum

Filed under Çeviri, Bilim, Şey

Bir Çevrede Yürümeye Dair Bakış Açıları

Işık Barış Fidaner

Yürümek temelde bir şahsın ileriye doğru gitmesini sağlayan bir beden hareketleri dizisidir. Yürüyüş çevrimi belli fazlardan oluşan periyodik bir yapıdadır; bu fazların her birisi kendi alt-fazı olan hareketlerin bileşimidir. Bu yapı ile hareketin her fazında uzuvların aldıkları izafî açı ve konumları sınırlandıran genel bir kısıtlama getirilir. Ne ki, yürüyen şahıs çevresiyle sürekli etkileşim içindedir ve yürüyüşünü buna uygun olarak ayarlar. Yürüyüşe çevreden gelen tesirler çeşitli girdi ve çıktı kanalları yoluyla gerçekleşen bir haberleşme gibi ele alınabilir.

2009’da Boğaziçi Üniversitesi’nde Can Yücesoy’un Biyomekanik dersi için İngilizce yazılmış rapor ve sunum.

İngilizce özet bilim sayfamda.

~~~

Ayrıca bkz.

Ayar yürüyüşü

2 Yorum

Filed under Çeviri, Bilim

Ayaklarımla düşünürüm — Jacques Lacan

Elizabeth Roudinesco anlatmış:

Lacan Boston’da Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde (MIT) Roman Jakobson’la yine görüştü ve matematikçi, dilbilimci ve filozoflardan oluşan dinleyicilere bir konuşma yaptı, aralarında Willard Quine ve Noam Chomsky vardı… Lacan Chomsky’nin düşüncelere ilişkin sorusuna verdiği yanıtla herkesi şoke etti:

— Beynimizle düşündüğümüzü zannederiz; ben şahsen ayaklarımla düşünürüm. Katı şeylere gerçekten temas etmemin tek yolu budur. Gerçi ara sıra alnımla düşündüğüm de olur, bir şeye tosladığımda. Ama beyinde düşüncelerin esamesinin okunmadığını bilmeye yetecek kadar elektroensefalogram görmüşümdür.

Bunu duyan Chomsky bu hocanın deli olduğunu düşündü.

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

bilgelik vs. bilgidik

Bkz “Sütur-Südur ve Yürümenin Evreleri”, “Dünyanın Merkezi: hakikat zeminine ayak basmak”

3 Yorum

Filed under Çeviri, Bilim

En az o kadar küresel bir dalga — Albert Einstein

Şimdi hareketli sistemde ölçülen her ışık ışınının, eğer durağan sistemde de varsaydığımız gibi c hızıyla yayılıyorsa, bunun böyle olduğunu kanıtlamamız gerekiyor; çünkü ışık hızının sabitliği ilkesinin izafiyet ilkesiyle uyumlu olduğunun kanıtını daha henüz çıkarmış değiliz.

Koordinatların merkez [origin] noktalarının iki sistemde ortak olduğu t = τ = 0 anında, merkez noktadan küresel bir dalga neşredilsin, ve K sisteminde c hızıyla yayılsın. Eğer (x, y, z) bu dalganın henüz ulaştığı bir noktaysa, o zaman

x2+y2+z2=c2t2.

Dönüşüm denklemlerimiz sayesinde bu denklemi dönüştüren basit bir hesaplamayla şunu elde ederiz:

ξ2+η2+ζ2=c2τ2.

Söz konusu dalga o halde hareketli sistemde de en az o kadar küresel ve yayılma hızı c olan bir dalgadır. Bu da iki aslî ilkemizin birbiriyle uyumlu olduğunu gösterir. [*]

Hareketli Bedenlerin Elektrodinamiğine Dair, 30 Haziran 1905

[*] Lorentz dönüşüm denklemlerinin doğrudan doğruya x2+y2+z2=c2t2 ilişkisinin neticesinde ikinci ξ2+η2+ζ2=c2τ2 ilişkisinin gelmesi koşuluna göre çıkarılması daha basit olabilecektir.

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

Bkz:

Einstein’ın Özel İzafiyetindeki Işık Küresi Paradoksu, Harry Hamlin Ricker

4 Yorum

Filed under Çeviri, Bilim

İlişki tersine çevrilmiştir — G. W. F. Hegel

Rasyonel dinbilimin ikinci sorunu Tanrı’nın varolduğunu kanıtlamaktı. Şimdi bu meselenin esasıyla ilgili belirtilmelidir ki, gösterim, [demonstration] anlayışın işe koştuğu anlamıyla, bir hakikatin diğerine dayanması anlamına gelir. Böyle kanıtlarda elimizde bir önkabul – sağlam bir şey vardır ve başka bir şey onu takip eder; varsayımsal bir noktadan yola çıkarak bir hakikatin neye dayandığını sergileriz. O halde bu gösterim şeklini Tanrı’nın varolmasına uygulamakla kastedilen şey, olsa olsa, Tanrı’nın oluşunun daha başka şartlara dayandığıdır, oluşuna zemin teşkil eden daha başka şartlara dayandığıdır. Bunun bir hataya yol açacağı hemen anlaşılır: çünkü Tanrı her şeyin tek zemini olmalıdır, demek ki kendinden başka hiçbir şeye dayanmamalıdır. Ve bu tehlikenin algılanması çağdaş zamanlarda kimilerini “Tanrı’nın varolduğu kanıtlanamaz; doğrudan sezgilerle anlaşılması gerekir” demeye itmiştir. Ne ki, gösterim, aklın verdiği anlamıyla, hatta doğru sağduyuların bile verdiği anlamıyla, anlayışın ona verdiği anlamdan çok daha farklıdır. Aklın yaptığı gösterim kuşkusuz Tanrı olmayan bir şeyden başlar. Ama ilerlediği zaman, başladığı noktayı izahsız bir olgu halinde öylece bırakmaz. Aksine, o noktanın türetilmiş ve oldurulmuş olduğu sergilenir, ve böylece birincil olan şeyin, doğrudan kendini sürdüren şeyin Tanrı olduğu görülür, türetilmenin şekli onda sarılmış ve soğurulmuş olur. “Tabiata bakın, Tabiat sizi Tanrı’ya götürecektir; mutlak son sebebi bulacaksınız” diyenler, Tanrı’nın türetilmiş bir şey olduğunu söylemezler: Bir başka şeyden gelip Tanrı’ya biz kendimiz yöneliriz derler; ve böylece Tanrı’nın, netice gibi gelse de, ilk adımın mutlak zemini olduğunu söylerler. İki şeyin ilişkisi tersine çevrilmiştir; netice gibi gelen şeyin öncül olduğu gösterilerek, başlangıçtaki öncül, bir netice haline indirgenmiş olur. Dahası, akıl, yaptığı gösterimlerde her zaman bu yolu izler.

G. W. F. Hegel 1817 Küçük Mantık, s. 74

English: William Wallace
Türkçesi: Işık Barış Fidaner

ç.n.

~~~ Gösterim ~~~

Anlayış: Bir hakikatin diğerine dayanması: p(X|ϴ)

Akıl: Başlangıçtaki öncülün bir netice haline indirgenmesi: p(ϴ|X)

5 Yorum

Filed under Çeviri

Kategoriler — G. W. F. Hegel

Kategorilerin kendi başlarına alındıklarında boş oldukları iddiasını haklı bulmak, her halükârda sahip oldukları özel damga ve önem ile taşıdıkları içerik görüldüğünde, pek zordur. Elbette kategorilerde taşınan içerik duyularla algılanamaz, ne zamanda ne de mekândadır: ama bu ona kusurdan çok kıymet verir. Böyle içeriklerin izlenimler halinde sıradan düşünüşümüze yaptıkları etki gözlenebilir. Bir kitap ya da konuşmada mesela bol bol içerik olduğunun, içerikle dolu olduğunun söylenmesi, oradan çıkabilen düşünce ve genel sonuçların çokluğuyla orantılıdır: fakat buna karşılık, herhangi bir kitabın, mesela bir romanın, çok fazla tekil hadise, durum, olay, vb. içeriyor diye dolu dolu olduğunu asla söylememeliyiz. Demek ki halkımız bile bir eserin maddeye gebe olmasının duyu olgularından fazlasıyla sağlandığının farkındadır. O halde bu ek gereksinim düşünceler değil de nedir, ilk başta da kategoriler değil de nedir? Gerçi eklemek gerekir ki kategorilerin kendi başlarına boş oldukları iddiası tamamen haksız değildir, şayet bununla kastedilen, onların ve katıldıkları mantıksal Fikir’in felsefenin tamamını oluşturmadığı ise: bunların mutlaka ilerleyerek gerçek konular olan Tabiat ve Akıl’a ulaşacakları ise. Yeter ki bu ilerleme yanlış anlaşılmasın. Mantıksal Fikir yabancı kalmış olduğu bir içeriği elde ediyor değildir: kendi yerli eylemi onu Tabiat ve Akıl halinde geliştirir ve özelleştirir.

G. W. F. Hegel 1817 Küçük Mantık, s. 91

English: William Wallace
Türkçesi: Işık Barış Fidaner

5 Yorum

Filed under Çeviri

İki tür ışık — Abdu’l-Bahá

sun_stars_space_light-1024x629

Güneş, Güneş Sistemi.

Abdu’l-Bahá — 5 Kasım 1912 — reference.bahai.org

Bugün hava kasvetli ve sıkıcı! Doğu’da hep gün ışığı vardır, yıldızlar hiç örtülmez ve çok az bulut vardır. Işık her zaman Doğu’dan yükselir ve ışınlarını Batı’ya gönderir.

İki tür ışık vardır. Güneşin gözüken ışığı vardır, onun yardımıyla etrafımızdaki dünyadaki hoşlukları ayırt ederiz – o olmasaydı hiçbir şeyi göremezdik.

Yine de, bu ışığın işlevi bize cisimleri gözüktürmek olsa da, o bize onları görme ya da taşıyabilecekleri çeşitli güzellikleri anlama gücünü veremez, çünkü bu ışıkta zekâ yoktur, bilinç yoktur. Bize bilgi ve anlayış veren ışık, zekânın ışığıdır, bu ışık olmasa fizikî gözler hiçbir işe yaramazdı.

Okumaya devam et →

4 Yorum

Filed under Çeviri, Şey

İhtilâf — G. W. F. Hegel

Bilinçte ‘ben’ ile onun nesnesi olan cevher [substance] arasındaki ihtilâf, [disparity] aralarındaki ayrımdır, genel olarak olumsuzluktur. Her ikisinin de arızası [defect] sayılabilse de bu onların canıdır, yani onları hareket ettirendir. Bu yüzden kimi kadimler boşluğu [void] hareket ilkesi saymışlardır [conceive as], zira hareket ilkesinin olumsuzluk olduğunu görmekte haklıydılar, gerçi olumsuzluğun benlik olduğunu henüz kavramamışlardı. Şimdi, bu olumsuzluk başlangıçta ‘ben’le nesnesi arasında bir ihtilâf gibi gözükse de, aynı ölçüde o cevherin kendi kendisiyle ihtilâfıdır. Yani onun dışında yaşanırmış gibi gelen, ona karşı dönmüş bir faaliyete benzeyen, aslında onun kendi işidir, ve Cevher özü itibariyle Özne halinde kendini gösterir.

G. W. F. Hegel 1807 Ruhun Görüngübilimi Önsözü

EN: A. V. Miller
TR: Işık Barış Fidaner

Alıntılayan: Slavoj Žižek 2016 Disparities [İhtilâflar]

3 Yorum

Filed under Çeviri

Alethosfer — Jacques Lacan

Bilim, ancak imletim düzeninde biçim verilen ifadelere atıf yaptığı ölçüde, önceden hiçbir şeyin yer bulmadığı bir şeyden inşa edilir.

Bunun kavranması önemlidir, şayet anlamayı istediğimiz şey –neyle ilgiliyse?– bizzat bu etkinin unutulmasıyla ilgiliyse. Olduğumuz bu halde, hepimiz, belki de sahamız bilimin usta söylemi gibi işlemesi sayesinde genişlediğinden, her birimizin ne ölçüde –hiçbir noktada bunu bilmemiş olmamız nedeniyle– ilk başta küçük a nesnesi gibi belirlenmiş olduğunu bilmeyiz.

Bilimin genişlemesinin –ki ilginçtir, oluşun ne olduğunu belirlemekte çok etkili olduğu görülür– yeryüzünün çevresini kuşattığı bu çeperlerden, bilimin bulduğu şeyleri oluş diye tarif ettiği bu bölgeler kümesinden size önceden söz ediyordum. Bilimin kurguladığı şeylerin yer bulduğu bu yeri neden hesaba katmayalım ki, şayet bu şeyler formelleşmiş hakikat etkisinden başka hiçbir şey değilse? Bu yere ne ad vereceğiz?

Burada yine söylemek istediğim şeyi fazlaca vurguluyorum, ve bu sefer öne sürdüğüm şeyden öyle fazla gurur duymuyorum, ama bu soruyu gündeme getirmenin işe yarayacağını zannediyorum, niyesini göreceksiniz, ve bu bir nomenklatür sorusu değildir.

Bu soru iyice ve hakikaten iş(ti)gal edilmiş bir yere dairdir – burayı iş(ti)gal eden şey nedir? Demin size dalgalardan söz ediyordum. Buradaki mesele budur. Hertz dalgaları ya da diğer dalgalar – algıya dair hiçbir görüngübilim bize onlara dair bir kez olsun ufacık bir fikir bile vermemiştir, hiçbir görüngübilimin bizi onlara ulaştırmayacağı kesindir.

Bu yere kendimizin doldurduğu zannedilen bir “noosfer” adını vermeyeceğimiz kesin. [1] Eğer cidden arkaplanda olmuş bulunan, bizi ilgilendirebilecek her şeyin yirmibeş satır gerisinde kalan bir şey varsa, işte budur. Lakin aletheia‘yı, duygusal anlamda felsefi hiçbir yanı olmadığını kabul edeceğim bir yolla kullanarak, daha iyi bir ad bulana kadar buna alethosfer diyebilirsiniz.

Fazla heyecanlanmayın. Alethosfer kaydedilir, küçük bir mikrofonunuz olması yeter, alethosferle bağlantı kurmuş olursunuz. Sizi Mars’a götüren küçük bir vasıtada olsanız bile alethosferle bağlantı kurabilirsiniz. Bu da hiç fena değildir. Hatta yapının bu şaşırtıcı etkisi sayesinde ay üzerinde gezinmeye giden iki üç kişinin, anlamalısınız ki, her an alethosfer dahilinde kalmış olmalarının becerdikleri exploit bakımından nedensiz olmadığı kesin.

Bu –onlara verilen adla– astronotlar, son dakikada çıkan minör sorunları muhtemelen bu kadar iyi atlatamazlardı –küçük makinelerle ilişkilerinden bahsetmiyorum bile, çünkü bunları kendi başlarına atlatmaları mümkündü– şayet bütün o süre boyunca bu küçük a – insan sesi onlara eşlik etmemiş olsaydı. Bu ses sayesinde bütünüyle abuk [conneries] konuşmalar yapabildiler, her şey kötüyken her şeyin iyi gittiğini söylemek gibi. Ama mesele bu değil. Mesele onların alethosfer dahilinde kalmış olmalarıdır.

(sonrası: Unutuk)

[1] Teilhard de Chardin’in Yunanca noos‘tan [zihin] türettiği neoloji.

Jacques Lacan 1969-1970 Seminer 17: Psikanalizin İçyüzü, s. 160

tmp_6954-12227830_1946187472272501_6804442393232848663_n1721597039

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

(Žižek and the Slovenian School)

3 Yorum

Filed under Çeviri, Bilim

Trimetilamin — Jacques Lacan

Freud İrma rüyasını anlatıyor:

… İltihabın nereden geldiğini de doğrudan biliyoruz. Yakınlarda dostum Otto, İrma fenalaştığında ona bir preparat enjekte etmişti, içinde propil vardı, propilen … propriyonik asit … trimetilamin (ve formülünü karşımda kalın harflerle görüyorum) … böyle enjeksiyonlar hafife alınmaz … Muhtemelen şırınga da temiz değildi. Okumaya devam et →

10 Yorum

Filed under Çeviri, Bilim