[Instrumental Psychedelic Jamming] [Verse] Dumanlı bir odada eskimiş kitaplar, Marksistler haritalara yaslanmış bakarlar. Sınıflar, üretim, eski bir dil gibi, Ama kapı aralığında bir çocuk Kürtçe türkü.
İntihar kelimesiyle ilk karşılaşma çoğu zaman ani ve hazırlıksız olur. Bir haber bülteninde iki cümlelik bir duyuru, sosyal medyada dolaşan kısa bir not, aile içinde mırıldanılarak geçiştirilen bir söylenti ya da bir romanın ortasında rastlanan kısa bir paragraf, kelimenin ağırlığını bir anda odaya bırakır. Bu ağırlık, sadece bir insanın kendi yaşamını sonlandırmasından ibaret değildir. İntihar, sağlığın, hukukun, ekonominin, kültürün, inancın, medyanın, gündelik ilişkilerin ve yaşam koşullarının birbirine dolandığı bir düğüm noktasıdır. Tam da bu yüzden, kavramı tek bir açıklamaya, tek bir nedene, tek bir “tipik intihar eden kişi” imgesine indirgemeye dönük her çaba, gerçeğin önemli bir kısmını gözden kaçırma riskini taşır.
Bilgisayar ekranında açık duran iş başvurusu formunda bir satır bekler: “Sosyal medya hesapların.” Klavyenin üzerindeki eller bir an havada asılı kalır. Hangi hesabı yazılacak, hangisi gizlenecek, hangisi “profesyonel”, hangisi “fazla gerçek”? Aynı anda telefonda başka bir ekran açıktır; yeni tanışılan birinin adı yazılır, profil fotoğrafları, bio’su, eski paylaşımları hızla kaydırılır. Henüz yüz yüze tek kelime edilmemiştir ama kafada çoktan bir “dosya” oluşmaya başlamıştır.
Telefon ekranında sıradan görünen iki sahne var. Bir videonun sonunda çıkan “bunu görmesi gereken arkadaşını etiketle” çağrısı. Bir de “bu kadar emek verdim, bir beğeniyi çok görmezsiniz umarım” diye sitem eden içerikçi. İkisi de aslında aynı yere dokunuyor: etkileşim denen görünmez para birimine. Kalp bırakmak, “haha” emojisi yollamak, story’ye göz kırpan GIF atmak, yoruma tek kelime yazmak, anket butonuna basmak, DM’de yanıt yerine sadece alev emojisi göndermek; hepsi çok küçük, neredeyse önemsiz jestlermiş gibi duruyor. Ama hepsinin arkasında, hem şirketlerin kasasına bağlanan, hem insanların özsaygısına bağlanan büyük bir devre çalışıyor.
Salon küçük, hava ağır. Masada üç kişi oturuyor; biri işten atılışını anlatırken gözleri doluyor, omuzları düşüyor. Kredi borcu var, ev sahibi sıkıştırıyor, “nasıl olacak bilmiyorum” diye fısıldıyor. O anda masadakilerden biri “hahaha, ülke zaten öyle durumda ki işsiz kalmayan ayıp, hoş geldin aramıza” diye bir espri patlatıyor. Masada kısa bir sessizlik, sonra kahkaha tufanı. İşten atılan kişi de gülüyor, hatta en çok o gülüyor, konu hızla değişiyor. Birkaç saat sonra aynı üçlü telefonda, büyük bir felaketle ilgili haberin altında dönüp duran karanlık mizah flood’larını okuyor; yine gülünüyor, yine “şakasız yaşanmaz” deniyor.
Gece geç bir saatte, telefonda aynı ekran açıktır. X’te küçük bir tartışma başlamıştır. İlk mesajlar konu hakkındadır: bir film, bir kampanya, bir politik laf. Sonra cümleler değişmeye başlar. Argümanlar kısalır, imalar artar, caps’ler devreye girer. Timeline’daki hava fark edilir biçimde ısınır. Bir tarafın destekçileri alıntılayıp alkış işaretleri bırakır, diğer taraf kendi flood’unu açar. Birkaç dakika içinde kimse filmi, kampanyayı, lafın kendisini konuşmaz olur. Ortalıkta dolaşan tek soru kalır: “Kim kimi gömdü?”
Gündüz bilgisayar ekranında iş ilanı siteleri açık durur. Sayfa yenilenir, yeni ilanlar gelir, ama başlıklar birbirine benzer: “Genç, dinamik, takım çalışmasına yatkın, tercihen en az 3 yıl deneyim.” Altına inildikçe şartlar artar, maaş bilgisi kaybolur, “uzun mesaiye uygun” gibi süslü cümleler görünür. Üniversite bitmiş, stajlar yapılmış, sertifika kursları tamamlanmıştır ama bu ilanların çoğu, yeni mezun birine değil, sanki daha önce bir hayat yaşamış birine yazılmış gibidir. Başvuru formu doldurulur, CV yüklenir, “teşekkürler, başvurunuz alınmıştır” mesajı gelir ve orada kalır. Ne arama olur, ne geri dönüş.
Bir ekranda savaş görüntüsü var. Drone kameradan çekilmiş, yukarıdan aşağıya süzülen bir açı, yıkılmış binalar, koşan insanlar, patlayan bir şeyler. Renkler ayarlanmış, gökyüzü dramatik, kontrast tam kararında. Altında fonda gerilimli bir müzik, video bir dakikanın altında, izlenebilir dozda kurgulanmış.
Ekran açılır açılmaz hikâyeler akmaya başlar. Birinde savaş görüntüleri, diğerinde deprem bölgesi, bir sonrakinde “sessiz kalmak suçtur” yazan siyah fonlu bir görsel. Parmağın aşağı kaydıkça aynı hesaptan kahve fotoğrafları, bir dizi sahnesi, komik bir video gelir. Günlük hayatla büyük laflar aynı hat üzerinde yan yana geçer. Tavırla rutin iç içedir, ama birbirine hiç değmiyormuş gibi görünür.
Sabahüstü, telefon ekranında sıradan bir tweet belirir. Genç bir asistan, geç çıkılan mesaiden sonra sinirle, patronu hakkında kaba bir cümle yazar. Çevresindeki birkaç kişi alıntılar, gülüp geçer, “tam bizlik paylaşım” diye RT’ler. İlk halkada olan budur: yorgunluk, öfke, biraz da rahatlama. Sonra tweet, o şirketin adını otomatik takip eden hesaplara düşer, oradan başka sektör hesaplarına, oradan da “kurumsal rezaletler” etiketine akar. Artık sadece bir kişinin ağzından çıkan söz yoktur; şirket adı, meslek etiketi, yaşadığı şehir, eski paylaşımlar, hepsi zincire eklenir.