Obsesyonelin marifet gösterisi — Jacques Lacan

Bugünkü konumuz, Fransız psikanalist Jacques Lacan’ın obsesyonel bireylerle ilgili teorilerine kısa bir giriş yapmayı hedefliyor. Lacan, insan psikolojisini karmaşık bir sistem üzerinden ele alan, özellikle bilinçdışı, arzular ve ilişkilerdeki dinamikleri çözümlemeye çalışan önemli bir düşünürdür. Bu bağlamda “obsesyon” kavramı da oldukça önemli bir yer tutar.

Obsesyonel kişilik, bireyin belli düşünceler, eylemler ya da ritüeller etrafında takılıp kalmasıyla kendini gösterir. Ancak Lacan, bu durumu sadece bireysel bir sıkıntı olarak değil, toplumla, özellikle de “Öteki” ile kurulan ilişki çerçevesinde anlamlandırır. Öteki, bir nevi bireyin kendi dışında var olan ve sürekli onay beklediği, anlam aradığı sembolik bir figürdür.

Obsesyonel bireylerin yaptığı her şey aslında bu “Öteki”nin onayını kazanmak üzerine kuruludur. Bu dinamik içinde Lacan, obsesyonel bireyin eylemlerini bir “marifet gösterisi” olarak nitelendirir. Burada amaç sadece bir beceriyi sergilemek değil, derinlerde yatan bir kaygıyı yönetmek, bu kaygıya hâkim olmaktır. Ancak bu gösteri, her zaman beklenen karşılığı bulamayabilir. Zira, Lacan’a göre, Öteki de kendi meseleleriyle meşguldür ve obsesyonelin beklediği takdiri göstermekte her zaman başarılı olamaz.

Şimdi Jacques Lacan’ın beşinci seminerinden konuyla ilgili kısmı okuyacağım:

Size obsesyonellerin marifet gösterilerinden bahsettim. Nedir bu gösteri?

Bu iş için en az üç kişi gerekir: Tek başınıza marifet gösteremezsiniz, en az iki kişi olmalı ki bir performans başarılmış olsun, bir depar atılmış olsun. Ayrıca bir de kayıtçı veya şahit bulunmalıdır.

Marifet gösteren obsesyonel neyi kazanmaya çalışır? “Ötekinden müsaade almaya” çalışır. Neyin müsaadesini? Birçok şeyin. Diyelim ki: Kazandığını hak ettiğinin –liyakatinin– müsaadesini. Ama bu işten alacağı doyum, liyakat zeminindeki tasniflere sığmaz.

Obsesyonellerimiz nasıl yapılanmış, bir bakalım: ‘Üstben ona nüfuz ediyor’ ne demektir?

Bile isteye türlü türlü zor ve sınayıcı görevler üstleniyor, üstelik o işleri beceriyor, hem de seve seve yaptığından kolayca beceriyor demektir, hatta o görevleri öylesine muhteşem becerir ki bu haseple canı ne isterse onu yapabileceği küçük bir tatile bile hak kazanır, işte bilindik iş-tatil diyalektiği de buradan gelir.

Obsesyonel emek gücü sahibidir, işi bittikten sonra tatillere yelken açacaktır, ama tatillerin çoğu boşa harcanır. Niye? Çünkü onun esas derdi Ötekinden müsaade almaktı.

Diğeri içinse –yani sahiden varolan diğeri içinse– bu diyalektik dam üstünde saksağandır çünkü takdir edersiniz ki o da kendi Ötekisiyle öylesine meşguldür ki marifet gösteren obsesyonelin ondan beklediği taç takma töreniyle ilgilenecek hali yoktur, hünerlerin sergilendiği zeminin dışına düşen obsesyonel arzuyu karşılama görevi onu hiç mi hiç bağlamaz.

Bu muhakkak ki çok hassas bir evredir, gülünç yanıyla da sergilenmeye layıktır. Ama iş orada bitmez. Yaşanan ilişkilerin farklı yönleri büyük Öteki ve küçük öteki gibi kavramlarla ele alınabilir.

Başka bir açıdan şu da söylenebilir: Marifet göstermek temel bir kaygıya hakim olmaktır –bunu ilk benden duymadınız– onu uysal hatta evcil kılabilmektir.

Ama bence o zaman fenomenin bir boyutu gözden kaçar, o da şudur: Burada asıl dert bir kabiliyeti sınamak veya bir tehlikeye göğüs germek değildir; obsesyonelin aldığı riskler çok katı sınırlara tabidir: Marifet gösterisinde alınan risklerin tamamı, öğrenilmiş bir ekonomi sayesinde, Hegelci diyalektiğe özgü ölümcül tehlikeye benzeyen herşeyden çok kesin sınırlarla yalıtılmıştır.

Obsesyonelin marifet gösterisi kurgusal bir seviyede kalmaya mahkumdur, çünkü ölüm, yani esas tehlike, sanki ona meydan okuyormuş gibi pozlar kestiği hasmında değildir, bambaşka bir yerdedir.

O yer görünmez şahittir, gözlem yapan Ötekidir, darbeleri sayıp şöyle demesi beklenen tanıktır:

Ne de azgın tavşanmış vallahi şuna baksana!

Schreber’in hezeyanları arasında da rastlanan bu darbe sayma nidası [tavlanan şahidin şanlayan nidası] tekrar tekrar karşımıza çıkar, gizlice arzulanan bu nidanın imaları marifet diyalektiğinin başından sonuna kadar hep hissedilir.

Obsesyonelin bu ilişkiye girmesi, diğerinin ‘onun gibi’ olmasına bağlıdır, kendini rakibinin yerine koyabilmesine bağlıdır, ve tam da bu nedenle katıldığı oyunda sportmenliğini sergileyen obsesyonelin aldığı risk aslında risk falan değildir.

Obsesyonelin oyundaki rakibi sonuçta ancak kendisi olabilir, onun şanını ondan esirgeyecek hali yoktur, hangi tarafta durursa dursun.

Asıl tavlanması gerekense olan bitenleri seyreden Ötekidir, o şahit ne pahasına olursa olsun muhafaza edilmelidir: Marifet gösterisinin kaydedildiği ve tarihe işlendiği yer orasıdır. Orası korunmalıdır, ne olursa olsun.

İşte bu nedenle obsesyonel sözel düzendeki herşeye sıkı sıkı tutunur, hesap tablolarına, anlatım ve özetlere, kayıtçılığa ve yanlışlamaya da… Obsesyonelin pek belli etmeden –maksadı başkaymış gibi davranarak– muhakkak devam ettirmek istediği asıl öğe büyük Ö’lü Ötekidir, yani olan bitenlerin imleyenler cinsinden dilegeldiği yerdir.

Seminer 5’ten

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

10 Yorum

Filed under Çeviri