🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
🤖🧠 Saikbilim Evirileri 🤖🧠
I. Cilt [Feuerbach, B. Bauer ve Stirner’in Temsilciliğinde En Yeni Alman Felsefesinin Eleştirisi]
Önsöz
İnsanlar bugüne kadar hep kendileri hakkında yanlış fikirler beslemişlerdir, ne oldukları ya da ne olmaları gerektiği konusunda. Tanrı, normal insan vb. hakkındaki tasarımlarına göre ilişkilerini düzenlemişlerdir. Kafalarının ürünü olan hayaller, onların başına geçmiştir. Yaratıcı olan onlar, kendi yarattıkları karşısında eğilmişlerdir. Onları, zayıf düşmelerine neden olan bu hayaletlerden, bu fikirlerden, bu dogmalardan, bu hayal ürünü varlıklardan kurtaralım. Bu düşüncelerin egemenliğine karşı isyan edelim. Onlara, bu hayalleri, insanın özüne uygun düşüncelerle değiştirmeyi öğretelim, diyor birisi; onlara eleştirel bir biçimde yaklaşmayı öğretelim, diyor bir diğeri; bu fikirleri kafalarından silip atmalarını sağlayalım, diyor üçüncüsü — ve mevcut gerçeklik yıkılıp gidecektir.
Bu masum ve çocuksu hayal dünyası, Almanya’da yalnızca halk tarafından dehşet ve saygıyla karşılanmakla kalmayıp, felsefi kahramanlarca da dünyanın altını üstüne getirecek bir tehlike ve suç teşkil edecek bir pervasızlık bilinciyle sahneye konan yeni genç-Hegelci felsefenin özünü oluşturur. Bu yayının birinci cildi, kendilerini kurt sanan ve öyle sanılan bu koyunları teşhir etmek, Alman burjuvasının düşüncelerini sadece felsefi bir gevişlemeden ibaret nasıl tekrar ettiklerini, bu felsefi yorumcuların övünmelerinin yalnızca gerçek Alman koşullarının zavallılığını nasıl yansıttığını göstermek amacını taşır. Hayalî gerçekliğin gölgeleriyle yürütülen bu felsefi mücadeleyi utandırmak ve itibarını sarsmak amacını taşır; bu mücadele, hayalperest ve sersemlemiş Alman halkının hoşuna gitmektedir.
Bir keresinde mert bir adam, insanların sadece ağırlık fikrine kapıldıkları için suda boğulduklarını sanmıştı. Eğer bu fikri kafalarından silip atsalardı, örneğin bunu batıl ya da dinsel bir fikir olarak ilan etselerdi, o zaman sudan doğacak hiçbir tehlikeleri kalmazdı. Bu mert adam, hayatı boyunca ağırlık yanılgısıyla savaştı; zararlı sonuçlarının istatistiksel olarak kendisine sürekli ve bolca kanıtlandığı bir yanılsamayla. Bu mert adam, yeni Alman devrimci filozofların tipik bir örneğiydi⁽¹⁾.
I Feuerbach – Materyalist ve idealist dünya görüşleri arasındaki karşıtlık
[Giriş]
Alman ideologlarının bildirdiğine göre, Almanya son yıllarda benzeri görülmemiş bir altüst oluş geçirmiştir. Strauss ile başlayan Hegelci sistemin çürüme süreci, tüm “geçmişin güçlerinin” içine sürüklendiği bir dünya mayalanmasına dönüşmüştür. Genel kaos içinde, kısa sürede yeniden yıkılmak üzere büyük krallıklar kurulmuş, kahramanlar aniden ortaya çıkmış ve daha cesur, daha güçlü rakipler tarafından karanlığa geri fırlatılmışlardır. Bu, Fransız devriminin çocuk oyuncağı gibi kaldığı bir devrimdi; Diadokhların savaşlarının önemsiz göründüğü bir dünya savaşıydı. İlkeler yerinden edilmiş, düşünce kahramanları akıl almaz bir hızla birbirinin önüne geçmiştir ve 1842–45 yılları arasında Almanya’da, başka zamanlarda üç yüzyılda yapılacak kadar temizlik yapılmıştır.
Bütün bunların salt düşünce alanında gerçekleştiği söylenmektedir. Gerçekten de ilginç bir olay söz konusudur: mutlak ruhun çürüme süreci. Son yaşam kıvılcımının sönmesinden sonra, bu caput mortuum‘un <kelimesi kelimesine: ölü kafa, kimyada damıtma kalıntısı anlamında kullanılan bir terim, burada: kalıntılar, artakalanlar> çeşitli bileşenleri ayrışmaya geçmiş, yeni birleşimler kurmuş ve yeni maddeler meydana getirmiştir. Şimdiye dek mutlak ruhun sömürüsünden geçinen felsefi sanayiciler, yeni bileşimlere yönelmişlerdir. Her biri, kendisine düşen payın tüketimini mümkün olan en büyük gayretle sürdürmüştür. Bu durum rekabetsiz olamazdı. Başlangıçta rekabet oldukça yurttaşça ve sağlam yürütüldü. Daha sonra, Alman piyasası doygunluğa ulaştığında ve ürün dünya piyasasında tüm çabalara rağmen yankı bulmadığında, iş tıpkı tipik bir Alman usulüyle yozlaştırıldı: fabrika tarzı ve görünüşte üretimle, kalite düşürülerek, ham maddenin saflığı bozulup karıştırılarak, etiketler çarpıtılarak, sahte alımlarla, senet oyunlarıyla ve her türlü gerçek temelden yoksun bir kredi sistemiyle. Rekabet, şimdi bize dünya tarihsel bir dönüm noktası, en büyük sonuçların ve kazanımların üreticisi olarak yüceltilip kurgulanan, amansız bir kavgaya dönüştü.
Bu felsefi çığırtkanlığı —ki dürüst Alman yurttaşının göğsünde bile hoş bir ulusal duygu uyandırır— doğru bir biçimde değerlendirmek; bu tüm genç-Hegelci hareketin küçüklüğünü, yerel dar görüşlülüğünü, özellikle de bu kahramanların gerçek başarılarıyla bu başarılar üzerine kurulan hayaller arasındaki trajikomik karşıtlığı gözler önüne sermek için, tüm bu gösteriyi bir kez de Almanya dışından bir bakış açısından görmek gerekir⁽²⁾.
A. Genelde ideoloji, özellikle de Alman ideolojisi
Alman eleştirisi, en yeni çabalarına dek felsefenin zeminini terk etmemiştir. Genel felsefi önvarsayımlarını sorgulamak şöyle dursun, bütün soruları belirli bir felsefi sistemin, Hegel sisteminin, zemini üzerinde büyümüştür. Sadece yanıtlarında değil, daha soruların kendisinde bile bir mistifikasyon yatmaktaydı. Bu Hegel’e bağımlılık, söz konusu yeni eleştirmenlerden hiçbirinin Hegel sisteminin kapsamlı bir eleştirisini denememiş olmasının nedenidir; her biri Hegel’in ötesine geçtiğini iddia ettiği halde. Hegel’e ve birbirlerine karşı yürüttükleri polemik, her birinin Hegel sisteminden bir yönü alıp bunu hem tüm sisteme hem de başkalarının öne çıkardığı yönlere karşı kullanmalarıyla sınırlı kalır. Başlangıçta saf, bozulmamış Hegelci kategoriler, örneğin töz ve öz-bilinç alınırken, daha sonra bu kategoriler daha dünyevi adlarla bayağılaştırıldı: tür, yegâne olan, insan vb.
Tüm Alman felsefi eleştirisi, Strauss’tan Stirner’e kadar, dinsel tasavvurların eleştirisiyle sınırlıdır⁽³⁾. Hareket noktası, gerçek din ve özsel teoloji olmuştur. Dinsel bilinç, dinsel tasavvurun ne olduğu, daha sonra farklı biçimlerde tanımlanmıştır. İlerleme, egemen olduğu ileri sürülen metafizik, politik, hukuki, ahlaki ve diğer tasavvurların da dinsel ya da teolojik tasavvurlar alanına dâhil edilmesinde yatmaktaydı; aynı biçimde politik, hukuki, ahlaki bilincin dinsel ya da teolojik bilinç, politik, hukuki, ahlaki insanın, en nihayetinde de “insan”ın, dinsel ilan edilmesinde de. Dinin egemenliği önvarsayılmıştır. Yavaş yavaş, her egemen ilişki dinsel bir ilişki olarak tanımlanmış ve kült haline getirilmiştir, hukuk kültü, devlet kültü vs. Her yerde yalnızca dogmalarla ve dogmalara inançla uğraşılmıştır. Dünya gitgide artan bir ölçekte kanonlaştırılmıştır; ta ki sonunda saygıdeğer Aziz Max onu topluca kutsayarak bu işi bir kerede ve sonsuza dek halledebilsin.
Eski-Hegelciler, bir şey Hegelci bir mantık kategorisine indirgenir indirgenmez her şeyi kavramış oluyorlardı. Genç-Hegelciler ise her şeyi dinsel tasavvurlar yükleyerek ya da teolojik olarak ilan ederek eleştiriyorlardı. Genç-Hegelciler, tıpkı Eski-Hegelciler gibi, mevcut dünyada dinin, kavramların, tümelin egemenliğine inanmakta birleşmektedirler. Sadece, bir taraf bu egemenliği gasp olarak savaşla karşılayıp öbür taraf onu meşru diye yüceltmektedir.
Bu Genç-Hegelcilerde, tasavvurlar, düşünceler, kavramlar, genelde onların özneleşmiş bilincinin ürünleri insanlar için gerçek zincirler sayıldığından —tıpkı Eski-Hegelcilerde insanların toplumsal bağlarının gerçek biçimi olarak açıklanması gibi— Genç-Hegelcilerin de yalnızca bu bilinç illüzyonlarına karşı savaşmaları anlaşılır bir durumdur. Onların tahayyülüne göre, insanların ilişkileri, tüm edimleri ve uğraşları, zincirleri ve sınırlılıkları bilinçlerinin ürünleri olduğundan, Genç-Hegelciler tutarlı biçimde onlara, mevcut bilinçlerini insanî, eleştirel ya da bencil bir bilinçle değiştirmeleri ve böylelikle sınırlılıklarını ortadan kaldırmaları yönünde ahlaki bir buyrukta bulunmaktadırlar. Bu bilinç değişimi talebi, mevcut olanı başka türlü yorumlama, yani onu başka bir yorum aracılığıyla tanıma talebine varmaktadır. Genç-Hegelci ideologlar, sözde “dünya sarsıcı” söylemlerine karşın, en büyük muhafazakârlardır. En gençleri, yalnızca “söylemlere” karşı savaştıklarını iddia ettiklerinde, kendi etkinlikleri için doğru ifadeyi bulmuşlardır. Sadece şu noktayı unuturlar: Bu söylemlere karşı kendileri de söylemlerden başka bir şey öne sürmemekte, bu dünyanın söylemlerine karşı savaşmakla gerçek mevcut dünyaya karşı savaşmış olmamaktadırlar. Bu felsefi eleştirinin ulaşabildiği yegâne sonuçlar, Hristiyanlık üzerine bazı ve üstelik tek taraflı dinler tarihi aydınlatmaları olmuştur; diğer tüm iddiaları, bu önemsiz aydınlatmalarla dünya tarihsel keşifler yapmış oldukları iddiasının daha fazla süslenmesinden ibarettir.
Bu filozoflardan hiçbirinin aklına, Alman felsefesinin Alman gerçekliğiyle bağlantısını, eleştirilerinin kendi maddi çevreleriyle bağlantısını sormak gelmemiştir.
Başladığımız önvarsayımlar keyfi değildir, dogmalar değildir; ancak hayal gücünde soyutlanabilecek gerçek önvarsayımlardır. Bunlar gerçek bireylerdir, onların edimi ve maddi yaşam koşullarıdır, hem mevcut bulunan hem de kendi edimleriyle yaratılmış olan koşullardır. Bu önvarsayımlar, dolayısıyla, salt deneysel bir yoldan saptanabilirler.
İnsanlık tarihinin ilk önvarsayımı kuşkusuz canlı insan bireylerinin varoluşudur⁽⁴⁾. Dolayısıyla ilk saptanması gereken olgu, bu bireylerin bedensel örgütlenmesi ve bunun aracılığıyla diğer doğayla kurdukları ilişkidir. Burada elbette ne insanların fiziksel yapısına ne de karşılaştıkları doğa koşullarına, yani jeolojik, orohidrografik, iklimsel ve diğer ilişkilere değinebilecek durumdayız⁽⁵⁾. Tüm tarih yazımı, bu doğal temellerden ve onların tarih boyunca insanın edimiyle geçirdiği değişimden hareket etmek zorundadır.
İnsanlar, bilinç yoluyla, din aracılığıyla ya da başka bir şeyle hayvanlardan ayırt edilebilir. Ama onlar kendilerini hayvanlardan ayırmaya, gıdalarını üretmeye başladıkları andan itibaren başlarlar ki bu adım onların bedensel yapılarının bir sonucudur. İnsanlar gıdalarını üretmekle dolaylı olarak kendi maddi yaşamlarını da üretmiş olurlar.
İnsanların gıdalarını üretme tarzı, ilkin karşılarında buldukları ve yeniden üretmeleri gereken gıdaların niteliğine bağlıdır. Bu üretim tarzı yalnızca bireylerin fiziksel varoluşlarının yeniden üretimi olarak görülmemelidir. O, bunun ötesinde, bu bireylerin belirli bir etkinlik biçimi, yaşamlarını dışa vurma biçimi, bir yaşam tarzıdır. Bireyler yaşamlarını nasıl dışa vuruyorlarsa, öyledirler. Ne iseler, bu onların üretimleriyle örtüşür; hem ne ürettikleriyle hem de nasıl ürettikleriyle. Öyleyse bireylerin ne oldukları, onların üretimlerinin maddi koşullarına bağlıdır.
Bu üretim, ancak nüfusun artmasıyla ortaya çıkar. Bu da kendi içinde bireylerin birbiriyle ilişkisini varsayar. Bu ilişki biçimi de yine üretim tarafından belirlenir.
Farklı ulusların birbirleriyle ilişkileri, her birinin üretici güçlerini, işbölümünü ve iç ilişkilerini ne ölçüde geliştirmiş olduğuna bağlıdır. Bu önermenin genel geçerliği kabul görmüştür. Ancak yalnızca bir ulusun diğerine olan ilişkisi değil, aynı zamanda o ulusun kendi iç örgütlenmesinin bütünü de onun üretim düzeyine ve içsel-dışsal ilişkilerinin gelişmişliğine bağlıdır. Bir ulusun üretici güçlerinin ne ölçüde gelişmiş olduğunu en açık şekilde işbölümünün ne ölçüde gelişmiş olduğu gösterir. Her yeni üretici güç —eğer önceden bilinen üretici güçlerin yalnızca nicel bir genişlemesi değilse (örneğin toprakların tarıma açılması)— işbölümünün yeni bir biçimde gelişimini beraberinde getirir.
Bir ulus içindeki işbölümü, ilk olarak endüstriyel ve ticari emekle tarımsal emeğin ayrımına, bununla birlikte şehirle köyün ayrımına ve her ikisinin çıkarlarının karşıtlığına yol açar. Bu işbölümünün daha da gelişmesi, ticari emeğin endüstriyel olandan ayrılmasına neden olur. Aynı zamanda, bu farklı alanlar içindeki işbölümü sayesinde belirli işleri birlikte gerçekleştiren bireyler arasında yeniden farklı bölümler oluşur. Bu bireysel bölümlerin birbiriyle olan konumu, tarımsal, endüstriyel ve ticari emeğin işletilme tarzı tarafından belirlenir (patriyarkalizm, kölelik, zümreler, sınıflar). Aynı ilişkiler, daha gelişmiş ilişki düzeylerinde, farklı ulusların birbirleriyle olan ilişkilerinde de kendini gösterir. İşbölümünün çeşitli gelişme aşamaları, aynı zamanda çeşitli mülkiyet biçimleridir; yani, her işbölümü düzeyi, bireylerin emeklerinin materyaline, aracına ve ürününe dair birbirleriyle olan ilişkilerini de belirler.
Mülkiyetin ilk biçimi, kabile mülkiyetidir. Bu, bir halkın avcılıkla ve balıkçılıkla, hayvancılıkla ya da en fazla tarımla geçindiği üretimin gelişmemiş aşamasına tekabül eder. Bu son durumda bile büyük miktarda işlenmemiş toprakların varlığını önvarsayar. İşbölümü bu aşamada henüz çok az gelişmiştir ve aile içindeki doğal işbölümünün daha geniş bir yayılımıyla sınırlıdır. Toplumsal yapı da bu nedenle ailenin genişletilmesinden ibarettir: ataerkil kabile reisleri, onların altında kabile üyeleri ve nihayet köleler. Ailede örtük olarak var olan kölelik, ancak zamanla nüfusun ve ihtiyaçların artmasıyla ve hem savaş hem de değiş-tokuş biçiminde dış ilişkilerin genişlemesiyle gelişir.
İkinci biçim, özellikle birkaç kabilenin sözleşmeyle ya da fetihle bir şehirde birleşmesinden doğan antik komünal ve devlet mülkiyetidir ve kölelik bu yapıda varlığını sürdürür. Komünal mülkiyetin yanı sıra hareketli, daha sonra da taşınmaz özel mülkiyet gelişir; fakat bunlar istisnai, komünal mülkiyete tâbi biçimlerdir. Yurttaşlar, yalnızca ortaklık içinde, çalıştırdıkları köleler üzerindeki güce sahiptirler ve bu yüzden komünal mülkiyet biçimine bağlı kalırlar. Bu, etkin yurttaşların, kölelere karşı doğal biçimli bir birliktelik içinde kalmak zorunda oldukları ortak özel mülkiyetidir. Bu nedenle, toplumun bu temele dayanan tüm yapısı ve halkın gücü, özellikle taşınmaz özel mülkiyetin geliştiği ölçüde çöker. İşbölümü artık daha gelişmiştir. Şehir ile kır karşıtlığı, ardından da şehir çıkarlarını temsil eden devletlerle kır çıkarlarını temsil eden devletler arasındaki karşıtlık ortaya çıkmıştır ve şehirlerin kendi içinde sanayi ile deniz ticareti arasında bir karşıtlık vardır. Yurttaşlar ile köleler arasındaki sınıf ilişkisi tam anlamıyla oluşmuştur.
Bu tüm tarih anlayışına, fetih olgusu çelişik görünebilir. Şimdiye dek, zor, savaş, yağma, soygun cinayeti vb., tarihin itici gücü yapılmıştır. Biz burada yalnızca başlıca noktalarla yetinebiliriz ve bu yüzden yalnızca en çarpıcı örneği ele alıyoruz: bir barbar halk tarafından eski bir uygarlığın yıkılması ve buna bağlı olarak baştan başlayan yeni bir toplumsal yapı oluşumu. (Roma ve barbarlar, feodalite ve Galya, Doğu Roma İmparatorluğu ve Türkler.) Fethe çıkan barbar halkta savaş, daha önce belirtildiği gibi, hala düzenli bir ilişki biçimidir ve kendi kaba ve onlar için tek mümkün olan üretim tarzında, nüfus artışının yeni üretim araçlarına duyulan ihtiyacı doğurduğu ölçüde daha da şevkle sömürülür. Öte yandan, İtalya’da, toprak mülkiyetinin yoğunlaşması (yalnızca satın alma ve borçlanma yoluyla değil, aynı zamanda miras yoluyla; çünkü büyük gevşeklik ve nadir evlilikler nedeniyle eski soylar yavaş yavaş tükenmiş ve mülkleri birkaç kişinin elinde toplanmıştır) ve bu toprakların mera alanlarına dönüştürülmesiyle (ki bu, yalnızca bugüne dek geçerliliğini koruyan olağan ekonomik nedenlerle değil, aynı zamanda yağmalanmış ve haraç olarak getirilmiş tahılların ithali ve bunun sonucunda İtalyan tahılı için tüketici eksikliğiyle açıklanabilir), özgür nüfus neredeyse tümüyle ortadan kalkmış, köleler sürekli ölmüş ve sürekli yenileriyle değiştirilmek zorunda kalınmıştır. Kölelik, tüm üretimin temeli olarak kalmıştır. Özgürlerle köleler arasında yer alan plebler asla bir paçavra proleteryasından öteye geçememiştir. Zaten Roma, hiçbir zaman şehir sınırlarını aşamamış ve eyaletlerle neredeyse yalnızca siyasal bir bağ içinde bulunmuştur; bu bağ da doğal olarak siyasal olaylarla yeniden kesintiye uğrayabilirdi.
Özel mülkiyetin gelişmesiyle birlikte burada ilk kez, daha geniş ölçekte olmak üzere, modern özel mülkiyette yeniden karşılaşacağımız aynı ilişkiler ortaya çıkar. Bir yandan özel mülkiyetin yoğunlaşması, ki bu Roma’da çok erken başlamıştı (kanıt: Licinius’un toprak yasası), yurttaş savaşlarından beri ve özellikle imparatorlar döneminde çok hızlı biçimde ilerlemişti; öte yandan bununla bağlantılı olarak pleb küçük çiftçilerin bir proleterya kitlesine dönüşmesi, ancak bu kitlenin mülk sahibi yurttaşlarla köleler arasında ara bir konumda olması sebebiyle bağımsız bir gelişim sergileyememesi.
Üçüncü biçim feodal ya da zümresel mülkiyettir. Antik çağ şehirden ve onun küçük çevresinden yola çıkarken, ortaçağ kırdan hareket eder. Ele geçirilen seyrek nüfuslu ve geniş topraklara dağılmış yerleşim düzeni, ki fetihçilerce büyük bir nüfus artışı da sağlanmamıştı, bu farklı çıkış noktasını koşullandırıyordu. Yunanistan ve Roma’nın tersine, feodal gelişim bu nedenle, Roma fetihleriyle ve başlangıçta buna bağlı olarak tarımın yayılmasıyla hazırlanmış çok daha geniş bir arazide başlar. Roma İmparatorluğu’nun çöküş döneminin son yüzyılları ve barbarların istilası çok sayıda üretici gücü yok etmişti; tarım gerilemiş, sanayi pazar eksikliği nedeniyle çökmüş, ticaret duraklamış ya da zorla kesintiye uğramış, kırsal ve kentsel nüfus azalmıştı. Bu mevcut koşullar ve bu koşulların belirlediği fetih örgütlenme tarzı, Cermen askeri düzeninin etkisiyle feodal mülkiyeti geliştirdi. Bu da, tıpkı kabile ve komünal mülkiyette olduğu gibi, yine bir topluluğa dayanır; ancak bu kez antik örnekte olduğu gibi köleler değil, doğrudan üretici sınıf olarak serfleşmiş küçük köylüler bu topluluğun karşısında yer alır. Feodalizmin tam gelişimiyle birlikte şehirlerle karşıtlık da ortaya çıkar. Toprak mülkiyetinin hiyerarşik yapısı ve bununla ilişkili silahlı maiyetler, soylulara serfler üzerinde güç sağlamıştır. Bu feodal yapı, antik komünal mülkiyet gibi, hükmedilen üretici sınıfa karşı bir birliktelikti; ancak bu birlikteliğin biçimi ve doğrudan üreticilerle olan ilişkisi farklıydı, çünkü üretim koşulları da farklıydı.
Bu toprak mülkiyetinin feodal yapısına şehirlerde korporatif mülkiyet, zanaatın feodal örgütlenmesi karşılık düşer. Buradaki mülkiyet esas olarak her bireyin emeğine dayanır. Soyluların örgütlü yağmasına karşı birlik olma zorunluluğu, sanayicinin aynı zamanda tüccar olduğu bir çağda ortak pazar alanlarına duyulan ihtiyaç, gelişen şehirlerde toplanan kaçak serflerin yarattığı artan rekabet, ülkenin tümüne yayılmış feodal yapı, loncaların doğuşuna yol açtı; bireysel zanaatçıların yavaş yavaş biriktirdikleri küçük sermayeler ve artan nüfusa rağmen sabit kalan sayıları, şehirlerde tıpkı kırda olduğu gibi, kalfa ve çırak ilişkilerini geliştirdi ve benzer bir hiyerarşi oluşturdu.
Feodal dönemdeki başlıca mülkiyet biçimi, bir yandan serf emeğine bağlı toprak mülkiyeti, öte yandan kalfa emeğini denetleyen küçük sermaye eşliğinde bireysel emekti. Her iki yapının bölünmesi, üretim ilişkilerinin darlığı —yani düşük düzeyli ve ilkel toprak işleme ile zanaate dayalı sanayi— tarafından koşullandırılmıştı. Feodalizmin en parlak döneminde işbölümü pek azdı. Her ülkede şehirle kır arasındaki karşıtlık içseldi; zümresel yapı çok belirgindi, ancak kırsalda prensler, soylular, ruhbanlar ve köylüler ile şehirlerde ustalar, kalfalar, çıraklar ve kısa sürede oluşan gündelikçi ayaktakımı dışında önemli bir işbölümü görülmezdi. Tarımda işbölümü, parçalanmış toprak işleme biçimi nedeniyle engellenmişti; buna paralel olarak köylünün ev içi üretimi gelişmişti. Sanayide ise bireysel zanaatlarda emek bölünmemişti, zanaatlar arasında da çok az bölünme mevcuttu. Sanayi ile ticaretin ayrımı daha eski şehirlerde mevcuttu, yeni şehirlerde ise ancak şehirler arası ilişkilerin gelişmesiyle daha sonra ortaya çıkmıştır.
Daha büyük ülkelerin feodal krallıklar halinde birleştirilmesi hem toprak soyluları hem de şehirler için bir ihtiyaçtı. Egemen sınıfın, yani soyluluğun örgütlenmesi bu yüzden her yerde başında bir hükümdar bulunan bir yapıya sahipti.
Dolayısıyla olgu şudur: belirli bir biçimde üretken etkinlikte bulunan belirli bireyler, bu belirli toplumsal ve siyasal ilişkilere girerler. Ampirik gözlem, her tekil durumda, toplumsal ve siyasal yapının üretimle olan bağlantısını, her türlü mistifikasyon ve spekülasyondan uzak biçimde, ampirik olarak göstermek zorundadır. Toplumsal yapı ve devlet, belirli bireylerin yaşam sürecinden sürekli olarak doğar; ama bu bireylerin, ister kendi tahayyüllerinde ister başkalarının tahayyüllerinde göründükleri gibi değil, gerçekten oldukları gibi, yani nasıl edimsel oldukları, nasıl maddi olarak ürettikleri, dolayısıyla nasıl belirli maddi ve iradelerinden bağımsız sınırlılıklar, önvarsayımlar ve koşullar altında etkin oldukları gibi⁽⁶⁾.
Fikirlerin, tasavvurların, bilincin üretimi ilkin doğrudan doğruya insanların maddi etkinliğiyle ve maddi ilişkileriyle, gerçek yaşamın diliyle iç içedir. Tasavvur etme, düşünme, insanların zihinsel ilişkileri burada hâlâ onların maddi davranışlarının doğrudan yansıması olarak görünür. Tıpkı politikada, hukukta, ahlakta, dinde, metafizikte vb. ulusun dilinde ortaya çıkan zihinsel üretim için geçerli olduğu gibi. İnsanlar kendi tasavvurlarının, fikirlerinin vb. üreticileridir, ama bunlar, üretici güçlerinin belli bir gelişimiyle ve buna tekabül eden ilişkilerinin en ileri biçimlerine kadar olan gelişimiyle koşullandırılmış gerçek, etkin insanlardır. Bilinç hiçbir zaman bilinçli varoluştan başka bir şey olamaz, ve insanların varoluşu onların gerçek yaşam sürecidir. Eğer bütün ideolojide insanlar ve onların ilişkileri bir camera obscura’daki gibi başaşağı görünüyorsa, bu olgu onların tarihsel yaşam sürecinden kaynaklanır, tıpkı nesnelerin ağtabakada başaşağı görünmesinin fiziksel nedenlere dayanması gibi.
Alman felsefesinin tam tersine, ki o gökten yere iner, burada yerden göğe çıkılır. Yani, insanların söylediklerinden, hayal ettiklerinden, tasavvur ettiklerinden ya da söylenmiş, düşünülmüş, hayal edilmiş, tasavvur edilmiş insanlardan hareketle ete kemiğe bürünmüş insana varılmaz; gerçekten etkin insanlardan yola çıkılır ve onların gerçek yaşam sürecinden bu yaşam sürecine ait ideolojik yansımaların ve yankıların gelişimi de ortaya konur. İnsanların kafasında oluşan sis imgeleri bile onların maddi, deneyimsel olarak saptanabilir ve maddi koşullara bağlı yaşam süreçlerinin zorunlu süblimatlarıdır. Ahlak, din, metafizik ve diğer ideolojiler ile bunlara tekabül eden bilinç biçimleri, böylelikle artık kendi başlarına var olan görünümünü yitirir. Onların bir tarihi yoktur, bir gelişimleri yoktur; çünkü maddi üretimlerini ve maddi ilişkilerini geliştiren insanlar, bu gerçeklikleriyle birlikte düşüncelerini ve düşüncelerinin ürünlerini de değiştirir. Yaşamı belirleyen bilinç değildir, bilinci belirleyen yaşamdır. İlk yaklaşımda bilinç, canlı bireyden hareketle ele alınır; ikinci, yani gerçek yaşama uygun olan yaklaşımda, doğrudan canlı bireylerden hareket edilir ve bilinç yalnızca onların bilinci olarak ele alınır.
Bu yaklaşım önvarsayımsız değildir. Gerçek önvarsayımlardan hareket eder ve bunlardan bir an bile sapmaz. Onun önvarsayımları, insanların herhangi bir hayali kapalılık ve sabitlik içinde değil, belirli koşullar altında gerçekleşen, ampirik olarak gözlemlenebilir gerçek gelişim sürecidir. Bu etkin yaşam süreci bir kez ortaya konduğunda, tarih artık soyut ampiristlerde olduğu gibi ölü olguların bir toplamı ya da idealistlerde olduğu gibi hayali öznelere ait hayali bir edim olmaktan çıkar.
Spekülasyonun sona erdiği yerde, yani gerçek yaşamda, gerçek, pozitif bilim başlar: insanların pratik etkinliğinin, pratik gelişim sürecinin betimlenmesi. Bilinç üzerine söylenen boş laflar sona erer, onların yerine gerçek bilgi geçmelidir. Gerçekliğin betimlenmesiyle birlikte, bağımsız felsefe varlık ortamını yitirir. Onun yerine en fazla, insanın tarihsel gelişiminin gözlemlenmesiyle soyutlanabilecek en genel sonuçların bir özeti geçebilir. Bu soyutlamalar, gerçek tarihten ayrıldığında, kendi başlarına hiçbir değer taşımazlar. Yalnızca tarihsel malzemenin düzenlenmesini kolaylaştırmaya, onun tekil katmanlarının sırasını göstermeye hizmet edebilirler. Ancak asla felsefenin yaptığı gibi, tarihsel çağların kesilip biçilmesine uygun bir reçete ya da şema sunmazlar. Tersine, güçlükler ancak malzemenin, ister geçmiş bir döneme ister günümüze ait olsun, incelenmesine ve düzenlenmesine, yani gerçek betimlenmesine geçildiği yerde başlar. Bu güçlüklerin ortadan kaldırılması, ancak burada sunulamayacak önvarsayımlara bağlıdır; bunlar ancak her çağın gerçek yaşam sürecinin ve bireylerinin etkinliğinin incelenmesinden çıkar. Burada ideolojiye karşı kullanacağımız bazı soyutlamaları ele alıyoruz ve bunları tarihsel örneklerle açıklayacağız.
[1.] Tarih
Önvarsayımsız Almanlarla işe başlamak zorundayız; bunun için de insan varoluşunun, dolayısıyla bütün tarihin ilk önvarsayımını saptamamız gerekir; yani insanların “tarih yapabilmeleri” için yaşamaya muktedir olmaları gerektiği önvarsayımını⁽⁷⁾. Yaşamak için ise her şeyden önce yemek içmek, barınak, giysi ve daha başka birtakım şeyler gerekir. Bu ihtiyaçların karşılanmasına yönelik araçların üretimi, yani maddi yaşamın üretimi, dolayısıyla tarihin ilk eylemidir; ve bu, tüm tarihin temel koşulu olan bir tarihsel eylemdir, çünkü yalnızca insanların yaşamda kalabilmesi için, binlerce yıl önce olduğu gibi bugün de her gün ve her saat yerine getirilmek zorundadır. Duyusallık, Aziz Bruno’da olduğu gibi, bir sopaya, bir asgariye indirgenmiş olsa bile, bu sopanın üretimi faaliyetini varsayar. Dolayısıyla her tarih anlayışında ilk olan şey, bu temel olgunun tüm anlamı ve kapsamıyla gözlemlenmesi ve ona hakkının tanınmasıdır. Almanlar bilindiği üzere bunu hiçbir zaman yapmadılar, bu yüzden tarih için asla dünyevi bir temel geliştiremediler ve dolayısıyla asla bir tarihçiye sahip olamadılar. Fransızlar ve İngilizler, bu olgunun sözde tarihle olan bağını çok tek yanlı kavramış olsalar da —özellikle politik ideolojinin etkisindeyken— en azından tarih yazımına materyalist bir temel kazandırma yönünde ilk denemeleri yapmışlardır; ilkin yurttaş toplumunun, ticaretin ve sanayinin tarihlerini yazarak.
İkincisi, karşılanan ilk ihtiyacın kendisinin, bu ihtiyacın karşılanması ediminin ve ihtiyacın karşılanması için edinilmiş aracın yeni ihtiyaçlara yol açmasıdır — ve bu yeni ihtiyaçların yaratılması, ilk tarihsel eylemdir. Burada, Almanların büyük tarihsel bilgeliğinin nasıl bir zihniyete ait olduğunu hemen görebiliriz: Pozitif materyal tükendiğinde ve ne teolojik ne politik ne de edebi saçmalıklar söz konusu olduğunda, hiç tarih olmadığını, bunun yerine “tarih öncesi zamanlar”ın yaşandığını ileri sürerler, ama bizi bu “tarih öncesi saçmalık”tan gerçek tarihe nasıl geçildiği konusunda asla bilgilendirmezler — buna karşın tarihsel spekülasyonlarını özellikle bu “tarih öncesi”ne yoğunlaştırırlar, çünkü burada “kaba olgu”nun müdahalesinden güya emin olduklarını sanırlar ve aynı zamanda spekülatif eğilimlerini burada tümüyle serbest bırakabilir, binlerce varsayım üretip yine binlercesini yıkabilirler.
Burada daha baştan tarihsel gelişime giren üçüncü ilişki, insanların her gün kendi yaşamlarını yeniden üretirken, aynı zamanda başka insanları üretmeye, yani üremeye başlamalarıdır: erkekle kadın, ebeveynle çocuklar arasındaki ilişki, yani aile. Başlangıçta tek toplumsal ilişki olan bu aile, artan ihtiyaçlar, yeni toplumsal ilişkiler ve artan insan sayısı yeni ihtiyaçlar doğurduğunda, daha ikincil bir yere düşer (Almanya hariç) ve o noktadan sonra “aile kavramı”na göre değil, var olan ampirik verilere göre ele alınmalı ve geliştirilmelidir⁽⁸⁾. Bu arada, bu toplumsal etkinliğin üç yönü de üç ayrı aşama olarak değil, sadece üç yön ya da, Almanlar için daha anlaşılır biçimde yazarsak, tarihin başından beri ve ilk insanlarla birlikte hep var olmuş ve bugün hâlâ tarih içinde etkili olan üç “moment” olarak kavranmalıdır.
Yaşamın üretimi —ister emeğin içindeki kendi yaşamının, ister üreme yoluyla başkasının yaşamının üretimi— hemen baştan itibaren çift yönlü bir ilişki olarak görünür: bir yandan doğal, öte yandan toplumsal bir ilişki olarak. Toplumsal, şu anlamda ki burada, hangi koşullar altında, ne şekilde ve hangi amaçla olursa olsun, birçok bireyin birlikte etkinliği anlaşılır. Buradan şu ortaya çıkar ki, belirli bir üretim tarzı ya da endüstriyel düzey her zaman belirli bir birlikte etkinlik tarzıyla ya da toplumsal düzeyle bağlantılıdır ve bu birlikte etkinlik tarzı da başlı başına bir “üretici güç”tür; insanların erişebileceği üretici güçlerin toplamı, toplumsal durumu koşullandırır ve dolayısıyla “insanlığın tarihi”nin daima sanayinin ve değişimin tarihiyle bağlantılı olarak incelenmesi ve işlenmesi gerekir. Ancak şurası da açıktır ki, Almanya’da böyle bir tarih yazmak mümkün değildir, çünkü Almanlarda bunun için yalnızca kavrayış yetisi ve malzeme değil, aynı zamanda “duyusal kesinlik” de eksiktir ve Ren’in ötesinde bu konularda deneyim edinmek mümkün değildir, çünkü orada artık tarih meydana gelmemektedir. Böylece daha en baştan, insanlar arasındaki maddi bir bağlantı ortaya çıkar ki bu, ihtiyaçlar ve üretim tarzı tarafından koşullandırılmıştır ve insanlar kadar eskidir — bu, her zaman yeni biçimler alan ve dolayısıyla herhangi bir politik ya da dini saçmalık olmasa bile, insanları ayrıca bir arada tutmaksızın bir “tarih” sunan bir bağlantıdır.
Ancak şimdi, şimdiye dek özgün tarihsel ilişkilerin dört momentini, dört yönünü inceledikten sonra, insanın aynı zamanda “bilince” sahip olduğunu görürüz⁽⁹⁾. Ama bu da başlangıçta “saf” bilinç olarak değil. “Ruh”, en baştan itibaren, maddi olanla “lekelenmiş” olma lanetini taşır, ki bu da burada hareket eden hava katmanları, sesler, kısacası dil biçiminde ortaya çıkar. Dil, bilinç kadar eskidir — dil, başka insanlar için de var olan, dolayısıyla benim için de ancak böylece var olan pratik bilinçtir, ve dil, tıpkı bilinç gibi, başkalarıyla ilişki kurma ihtiyacından, zorunluluğundan doğar⁽¹⁰⁾. Bir ilişki mevcutsa, bu ilişki benim için vardır; hayvan hiçbir şeye “ilişkilenmez” ve genel olarak da ilişkilenmez. Hayvan için, başkalarına karşı olan ilişkisi, ilişki olarak var değildir. Bilinç, dolayısıyla daha baştan toplumsal bir üründür ve insanlar var oldukça da toplumsal bir ürün olarak kalır. Bilinç, elbette önce yalnızca en yakın duyusal çevreye dair bir bilinçtir ve kendi bilincine varmakta olan bireyin dışındaki diğer kişiler ve nesnelerle sınırlı ilişkisine dair bir bilinçtir; aynı zamanda doğaya dair bir bilinçtir ki, bu doğa başlangıçta insana bütünüyle yabancı, her şeye gücü yeten ve dokunulamaz bir güç olarak karşı durur, insansa buna tamamen hayvanca bir şekilde davranır, ondan hayvanlar gibi etkilenir; dolayısıyla bu, doğaya dair tümüyle hayvani bir bilinçtir (doğa dini).
Burada hemen görülür: Bu doğa dini ya da doğaya yönelik bu belirli tutum, toplum biçimi tarafından koşullandırılmıştır ve tersi de geçerlidir. Burada ve her yerde, doğa ile insanın özdeşliği şu şekilde de ortaya çıkar: insanların doğaya karşı sınırlı tutumu, onların birbirine karşı sınırlı tutumunu, ve birbirlerine karşı sınırlı tutumu da onların doğaya karşı sınırlı tutumunu koşullandırır; çünkü doğa henüz neredeyse hiç tarihsel olarak değiştirilmemiştir ve öte yandan çevresindeki bireylerle ilişkiye girme zorunluluğunun bilinci, onun genel olarak bir toplum içinde yaşadığının bilincinin başlangıcıdır. Bu başlangıç, bu düzeydeki toplumsal yaşamın kendisi kadar hayvanidir; bu yalnızca bir sürü bilincidir ve insan burada koyundan yalnızca şu şekilde ayrılır: bilinci onun yerine içgüdüyü temsil eder ya da onun içgüdüsü bilinçli bir içgüdüdür. Bu koyun bilinci ya da kabile bilinci, artan üretkenlik, ihtiyaçların çoğalması ve her ikisinin temelinde yatan nüfus artışıyla birlikte daha da gelişip biçimlenir. Bununla birlikte işbölümü gelişir, ki bu, başlangıçta yalnızca cinsel ilişkideki işbölümüdür; daha sonra ise doğal yatkınlık (örneğin beden gücü), ihtiyaçlar, rastlantılar vb. yoluyla kendiliğinden ya da “doğal olarak” gerçekleşen bir işbölümüdür. İşbölümü, ancak maddi ve zihinsel emeğin ayrımının ortaya çıktığı andan itibaren gerçek anlamda bir işbölümü olur⁽¹¹⁾. Bu andan itibaren bilinç, gerçekten var olan pratiğin bilinci olmaktan başka bir şey olduğunu sanabilir, gerçekten hiçbir şeyi temsil etmeden bir şey temsil ettiğini düşünebilir — bu andan itibaren bilinç, dünyadan kopma ve “saf” kuram, teoloji, felsefe, ahlak vb. oluşturma yetisine sahip olur. Ancak bu kuram, teoloji, felsefe, ahlak vb. mevcut ilişkilerle çelişkiye düşse bile, bu yalnızca mevcut toplumsal ilişkilerin mevcut üretici güçlerle çelişkiye düşmüş olmasından kaynaklanabilir — ki bu da ayrıca belirli bir ulusal ilişki çerçevesinde, çelişkinin bu ulusal çerçevede değil, bu ulusal bilinç ile diğer ulusların pratiği arasında, yani bir ulusun ulusal ve genel bilinci arasında ortaya çıkmasıyla gerçekleşebilir⁽¹²⁾.
Ayrıca, bilinç kendi başına ne yaparsa yapsın, tüm bu saçmalıktan yalnızca şu tek sonuç çıkar: bu üç moment —üretici güç, toplumsal durum ve bilinç— birbirleriyle çelişkiye düşebilir ve düşmelidir, çünkü işbölümüyle birlikte, zihinsel ve maddi etkinliğin —tüketim ve emeğin, üretim ve tüketimin— farklı bireylere düşmesi olanağı, hatta gerçekliği ortaya çıkmıştır ve bunların çelişkiye düşmemesi olanağı yalnızca, işbölümünün yeniden ortadan kaldırılmasında yatar. Zaten kendiliğinden anlaşılır ki “hayaletler”, “bağlar”, “yüksek varlık”, “kavram”, “kaygı” sadece idealist, ruhani ifadelerdir, görünüşte yalıtılmış bireyin tasavvurudur; yaşamın üretim tarzının ve onunla bağlantılı ilişki biçiminin hareket ettiği son derece deneyimsel zincirlerin ve sınırlılıkların tasavvurudur.
Tüm bu çelişkilerin var olduğu işbölümüyle, ki bu da yine ailenin içindeki doğal işbölümüne ve toplumun karşıt aileler biçiminde bölünmesine dayanır, aynı zamanda emeğin ve onun ürünlerinin dağılımı —hem nicel hem nitel olarak eşitsiz dağılımı—, dolayısıyla mülkiyet de ortaya çıkar; bu, ailenin içinde, kadının ve çocukların erkeğin kölesi olduğu yerde, zaten tohum olarak, ilk biçimiyle mevcuttur. Gerçi hâlâ çok kaba olan, potansiyel durumdaki bu aile içi kölelik, ilk mülkiyettir; ki bu, burada modern iktisatçıların tanımına tamamen uygundur: yani başkasının emek gücü üzerinde tasarruf. Zaten işbölümü ve özel mülkiyet özdeş ifadelerdir — birinde etkinlikle ilgili olarak söylenen, ötekinde etkinliğin ürünüyle ilgili olarak söylenmiştir.
Ayrıca işbölümüyle birlikte, tekil bireyin ya da tekil ailenin çıkarı ile birlikte ilişki içinde bulunan tüm bireylerin ortak çıkarı arasındaki çelişki de ortaya çıkar; ve bu ortak çıkar yalnızca tasavvurda, bir “tümel” olarak değil, önce gerçekten, emek bölüşülmüş bireyler arasındaki karşılıklı bağımlılık olarak var olur. Ve nihayet işbölümü, bize daha en başta, insanlar doğal toplum içinde bulundukları sürece —yani özel çıkar ile ortak çıkarın bölünmüşlüğü sürdükçe, etkinlik gönüllü değil de doğal biçimde bölüşüldüğü sürece— insanın kendi ediminin, onun karşısına yabancı bir güç olarak dikilen, onun egemenliği altına giren bir güç haline geldiğine dair ilk örneği verir. Zira emek bölünmeye başlar başlamaz, herkesin kendisine dayatılan ve dışına çıkamayacağı belirli, dışlayıcı bir etkinlik alanı olur; kişi ya avcıdır, ya balıkçıdır ya da çobandır ya da eleştirel eleştirmendir ve geçimini sürdürebilmek için de böyle kalmak zorundadır — oysa komünist toplumda, kimsenin dışlayıcı bir etkinlik alanına sahip olmadığı, herkesin dilediği alanda yetkinleşebildiği yerde, toplum genel üretimi düzenler ve bana bugün bunu, yarın şunu yapma olanağı verir, sabah avlanıp, öğleden sonra balık tutup, akşam hayvancılıkla uğraşıp, yemekten sonra da canımın istediği gibi eleştiri yapmamı mümkün kılar — hiçbir zaman avcı, balıkçı, çoban ya da eleştirmen olmaksızın. Toplumsal etkinliğin bu sabitleşmesi, kendi ürünümüzün üzerimizde nesnel bir güç haline gelerek sağlamlaşması, bizim denetimimizin dışına çıkması, beklentilerimizi boşa çıkarması, hesaplarımızı geçersiz kılması, tarihsel gelişmenin başlıca anlarından (moment) biridir ve tam da bu özel ve ortak çıkar çelişkisinden ötürü, ortak çıkar devlet olarak bağımsız bir biçim alır, gerçek bireysel ve toplam çıkarlardan ayrılmış şekilde, yanılsamalı bir ortaklık olarak; ama her zaman, her aile ve kabile yığını içinde mevcut olan bağların —et ve kan, dil, daha geniş ölçekte işbölümü ve diğer çıkarların— gerçek temeli üzerinde yükselerek ve özellikle, daha sonra geliştireceğimiz gibi, işbölümünün zaten koşulladığı sınıfların ayrıştığı ve bunlardan birinin diğerlerinin üzerinde egemenlik kurduğu bir yapı içinde. Buradan şu sonuç çıkar ki, devlet içindeki tüm mücadeleler —demokrasi, aristokrasi ve monarşi arasındaki mücadele, oy hakkı mücadelesi vb.— yalnızca farklı sınıfların birbirleriyle yürüttüğü gerçek mücadelelerin yanılsamalı biçimleridir (ki Alman teorisyenler bunun zerresinden haberdar değildirler, oysa kendilerine bu konuda “Deutsch-Französische Jahrbücher” ve “Kutsal Aile”de yeterince yol gösterilmişti); ve ayrıca şu da çıkar ki, egemenliğe talip her sınıf, eğer bu egemenlik, proleterya örneğinde olduğu gibi, eski toplum biçiminin ve genel olarak egemenliğin ortadan kaldırılmasını içeriyorsa bile, ilk anda yine de kendi çıkarını tümel olan, herkesin çıkarıymış gibi gösterebilmek için önce siyasal iktidarı ele geçirmek zorundadır. Çünkü bireyler yalnızca kendi özel çıkarlarının peşindedir ve bu çıkar onların ortak çıkarıyla örtüşmediği için, tümel olan, ortaklık yanılsaması biçiminde ortaya çıkar; bu da onlar tarafından “yabancı” ve onlardan “bağımsız”, hatta bizzat kendi başına özel ve özgül bir “tümel çıkar” olarak kabul edilir ya da, örneğin demokraside olduğu gibi, onlar bu ikilik içinde yaşamak zorunda kalırlar. Öte yandan, bu özel çıkarların, her zaman gerçek ve yanılsamalı ortak çıkarlara karşı çıkan pratik mücadelesi, yanılsamalı “tümel çıkar” olan devletin pratik olarak araya girmesini ve dizginleyici işlev görmesini zorunlu kılar. Sosyal güç, yani işbölümünün koşulladığı şekilde farklı bireylerin birlikte çalışmasından doğan çoğalmış üretici güç, bu bireyler için, çünkü birlikte çalışmaları gönüllü değil de doğal olduğundan, onların kendi birliğinden doğan bir güç olarak değil, onların dışında duran yabancı bir güç olarak görünür — nereden gelip nereye gittiği bilinmeyen, dolayısıyla artık onların denetleyemediği, tersine kendi irade ve eylemlerinden bağımsız bir evrimi, hatta bu irade ve eylemi yöneten bir gelişim süreci izleyen bir güç olarak.
Bu “yabancılaşma” —filozoflara anlaşılır gelmesi için bu terimi kullanalım— elbette yalnızca iki pratik önvarsayım altında ortadan kaldırılabilir. Onun “katlanılmaz” bir güç haline gelmesi, yani insanlar tarafından devrimle karşı konacak bir güç haline gelmesi için, insanlığın büyük kitlesini tamamen “mülkiyetsiz” hale getirmiş olması ve aynı zamanda mevcut bir zenginlik ve kültür dünyasıyla çelişki içinde bulunması gerekir; ki bu da üretici güçlerde büyük bir artışı, onların yüksek düzeyde bir gelişmesini önvarsayar — ve öte yandan, bu üretici güçlerin gelişimi (ki bununla birlikte artık insanların yalnızca yerel değil, dünya tarihsel bir varoluşa sahip olduğu da ampirik olarak ortaya konmuş olur), yalnızca bu nedenle değil, aynı zamanda kesinlikle gerekli bir pratik önvarsayım olarak da zorunludur: çünkü bu olmaksızın yalnızca yoksunluk genelleşir, yani zorunlu ihtiyaçlarla birlikte yeniden zorunluluk için mücadele başlar ve tüm o eski pislik yeniden üretilmek zorunda kalır. Çünkü ancak üretici güçlerin bu evrensel gelişimiyle birlikte, insanların evrensel ilişkileri, yani bir yandan “mülkiyetsiz” kitlenin tüm uluslarda eşzamanlı olarak ortaya çıkması (genel rekabet), her birinin ötekilerin dönüşümlerine bağımlı hale gelmesi ve nihayetinde yerel bireylerin yerine dünya tarihsel, ampirik olarak evrensel bireylerin geçmesi mümkün olur. Bu olmaksızın: 1. komünizm yalnızca yerel bir olay olarak var olabilir; 2. ilişkilerin kendileri evrensel ve dolayısıyla katlanılmaz güçler olarak gelişemezdi, yalnızca yerel, batıl “koşullar” olarak kalırlardı; ve 3. ilişkilerin her genişlemesi yerel komünizmi ortadan kaldırırdı. Komünizm, ancak egemen halkların eylemi olarak “aynı anda” ve eşzamanlı olarak ampirik biçimde mümkündür; bu ise üretici güçlerin evrensel gelişimini ve bununla bağlantılı dünya çapındaki ilişkiyi önvarsayar. Aksi halde, örneğin mülkiyetin nasıl bir tarihi olabilirdi, nasıl farklı biçimler alabilirdi, ve nasıl toprak mülkiyeti, var olan koşullara bağlı olarak Fransa’da parçalılıktan birkaç elde merkezileşmeye, İngiltere’de ise birkaç elde merkezileşmeden parçalılığa doğru itilebilirdi, ki bugün bu gerçekten böyledir? Ya da neden, ticaret —ki farklı bireylerin ve ülkelerin ürünlerinin değişimi olmaktan başka bir şey değildir—, arz ve talep ilişkisi aracılığıyla tüm dünyaya egemen oluyor — öyle bir ilişki ki, bir İngiliz iktisatçının dediği gibi, antik kader gibi yeryüzünün üzerinde süzülür ve görünmez eliyle insanlara mutluluk ve felaket dağıtır, zenginlikler kurar ve yıkar, ulusları var eder ve yok eder —, oysa mülkiyetin temeli, özel mülkiyet ortadan kaldırıldığında, üretim komünistçe düzenlendiğinde ve insanların kendi ürünlerine karşı yabancı bir ilişki içinde olmaları son bulduğunda, arz ve talep ilişkisi gücünü yitirir ve insanlar değişimi, üretimi ve birbirleriyle ilişkilenme tarzlarını yeniden kendi denetimlerine alırlar.
Komünizm bizim için oluşturulması gereken bir durum, gerçekliğin uyum sağlaması gereken bir ideal değildir. Biz komünizmi, mevcut durumu ortadan kaldıran gerçek hareket olarak adlandırıyoruz. Bu hareketin koşulları, mevcut durumun kendisinden doğar. Ayrıca, yalnızca işçilerden oluşan bir kitle —kitlesel ölçekte, sermayeden ya da herhangi bir sınırlı doyumdan koparılmış işgücü— ve dolayısıyla bu emeğin artık geçici olmayan bir biçimde, güvence altındaki bir yaşam kaynağı olarak kaybı, rekabet yoluyla dünya pazarını önvarsayar. Bu nedenle proletarya yalnızca dünya tarihsel olarak var olabilir, tıpkı komünizmin —onun eylemi olarak— yalnızca dünya tarihsel bir varoluş biçiminde var olabilmesi gibi; yani bireylerin dünya tarihiyle doğrudan bağlantılı bir varoluşu olması gerekir.
Tüm önceki tarihsel aşamalarda var olan üretici güçler tarafından koşullandırılan ve aynı zamanda bu üretici güçleri de yeniden koşullandıran ilişki biçimi, yurttaş toplumu olup —önceki bölümlerde de açıkça ortaya konduğu üzere— temelinde basit aile ve birleşik aile, yani sözde kabile yapısını barındırır ve ayrıntılı belirlenimleri yukarıda verilmiştir. Burada daha şimdiden görülür ki, bu yurttaş toplumu tüm tarihin gerçek odağı ve sahnesidir ve şimdiye dek gerçek ilişkileri ihmal eden, sadece yüksek perdeden başlıca devlet olaylarıyla sınırlı kalan tarih anlayışı saçmasapandır⁽¹³⁾.
Yurttaş toplumu, üretici güçlerin belli bir gelişme düzeyi içinde bireyler arası tüm maddi ilişkileri kapsar. O, belli bir düzeydeki tüm ticari ve endüstriyel yaşamı içerir ve bu bakımdan devleti ve ulusu aşar; her ne kadar öte yandan dışarıya karşı milliyet biçiminde ortaya çıkmak, içeride ise devlet olarak örgütlenmek zorunda kalsa da. “Yurttaş toplumu” kavramı 18. yüzyılda ortaya çıkmıştır, mülkiyet ilişkilerinin artık antik ve ortaçağ toplumlarından koparak kendi başına gelişmeye başladığı dönemde. Yurttaş toplumu olarak yurttaş toplumu, ancak burjuvaziyle birlikte gelişir; doğrudan üretim ve ilişkiden gelişen toplumsal örgütlenme ise her dönemde devletin ve diğer idealist üstyapıların temelini oluşturmuş, ama sürekli aynı adla anılmıştır.
[2.] Bilincin üretimi üzerine
Şimdiye kadarki tarihte, etkinlik genişledikçe bireylerin dünya tarihsel bir güç tarafından gitgide daha çok boyunduruk altına alındığı, bir o kadar ampirik bir gerçektir (bu baskıyı kendilerine sözde dünya ruhunun vb. keyfi muamelesi olarak tasavvur etmişlerdir); bu güç gitgide daha kitlesel bir hal almış ve son kertede dünya pazarı olarak ortaya çıkmıştır. Ama aynı ölçüde ampirik biçimde kanıtlanabilir olan şudur ki: mevcut toplumsal durumun komünist devrimle (aşağıda ayrıntılanacak) devrilmesi ve onunla özdeş olan özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasıyla, Alman teorisyenler için böylesine esrarengiz olan bu güç çözülür ve ardından, tarihin dünya tarihine tamamen dönüşmesi ölçüsünde her bireyin özgürleşmesi gerçekleşir. Yukarıda anlatılanlardan hareketle, bireyin gerçek manevi zenginliğinin tümüyle onun gerçek ilişkilerinin zenginliğine bağlı olduğu açıktır. Ancak bu sayede bireyler, çeşitli ulusal ve yerel sınırlandırmalardan kurtulur, tüm dünyanın üretimiyle (zihinsel olan dahil) pratik ilişkiye girer ve dünyanın bu çok yönlü üretimine (insan yapımı yaratımlar) karşı duyarlılığı edinme olanağına kavuşur. Bireylerin dünya tarihsel karşılıklı etkileşiminin bu doğal biçimi olan çok yönlü bağımlılık, komünist devrimle birlikte insanların birbirleriyle etkileşiminden doğmuş ama bugüne dek onlara tamamen yabancı güçler olarak hükmetmiş olan bu güçlerin denetimi ve bilinçli yönetimi haline gelir. Bu görüş spekülatif-idealist, yani hayali biçimde “türün kendini üretimi” olarak da formüle edilebilir (toplumun özne olarak alınması) ve böylece birbirine bağlı bireylerin art arda gelen dizisi tek bir birey gibi tasavvur edilerek bu bireyin kendi kendini üretme gizemini gerçekleştirdiği varsayılabilir. Burada ortaya çıkar ki bireyler elbette birbirlerini üretirler, hem fiziksel hem zihinsel olarak; ama kendilerini üretmezler — ne Aziz Bruno’nun saçmalığındaki gibi, ne de “yegâne” olan, “yapılmış” adam anlamında.
Bu tarih anlayışı, dolayısıyla, gerçek üretim sürecinin —doğrudan yaşamın maddi üretiminden hareketle— geliştirilmesine ve bu üretim tarzıyla bağlantılı, ondan türeyen ilişki biçiminin, yani yurttaş toplumunun çeşitli aşamalarında bütün tarihin temeli olarak kavranmasına dayanır; ve onu hem devlet olarak eylemi içinde, hem de din, felsefe, ahlak vb. tüm farklı kuramsal ürünler ve bilinç biçimlerinin ondan açıklanması ve ortaya çıkış süreçlerinin onun içinden izlenmesi aracılığıyla ortaya koyar; böylece doğal olarak meselenin tümüyle birlikte (ve bu nedenle bu farklı yönlerin birbirleriyle olan karşılıklı etkileşimiyle birlikte) betimlenebilmesi de mümkün olur. Bu anlayış, idealist tarih görüşünün yaptığı gibi, her dönemde bir kategori aramaz, fakat sürekli gerçek tarih zemini üzerinde kalır; pratiği fikirden açıklamaz, fikir biçimlerini maddi pratikten açıklar ve bu doğrultuda şu sonuca ulaşır: bilinç biçimlerinin ve ürünlerinin tümü, zihinsel eleştiri yoluyla, “öz-bilinç”e çözülme yoluyla ya da “hayalet”, “ruh”, “perde” vb. haline getirilerek değil, yalnızca bu idealist saçmalıkların doğduğu gerçek toplumsal ilişkilerin pratik olarak yıkılması yoluyla ortadan kaldırılabilir — tarihin, dinin, felsefenin ve diğer kuramların itici gücü eleştiri değil, devrimdir. Bu anlayış gösterir ki tarih, “öz-bilince”, “ruhun ruhu”na çözülerek sona ermez, bilakis her aşamasında maddi bir sonuç, bir üretici güçler toplamı, doğaya ve bireylerin birbirine yönelik tarihsel olarak yaratılmış bir ilişki olarak bulunur; bunlar, her kuşağa, öncekinden devredilir: üretici güçler, sermayeler ve koşullardan oluşan bir kütle, ki bu bir yandan yeni kuşak tarafından dönüştürülürken, öte yandan ona kendi yaşam koşullarını dayatır ve ona belirli bir gelişme yönü, belirli bir karakter kazandırır — yani koşullar insanları yarattığı kadar, insanlar da koşulları yaratır. Her bireyin ve her kuşağın karşısında verilmiş olarak bulduğu bu üretici güçler, sermayeler ve toplumsal ilişki biçimleri toplamı, filozofların “töz” ve “insan özü” olarak tasavvur ettiği şeyin gerçek temelidir; onların kutsallaştırıp savaştığı şeydir, ki bu gerçek temel, onların buna karşı “öz-bilinç” ya da “yegâne” olarak isyan etmeleriyle en ufak biçimde etkilenmez, insanların gelişimi üzerindeki etkisinde hiçbir kesintiye uğramaz. Farklı kuşakların karşılaştığı bu yaşam koşulları aynı zamanda şunu da belirler: tarihte belirli dönemlerde tekrar eden devrimci sarsıntı, var olanın temelini yıkacak kadar güçlü olacak mıdır, olmayacak mıdır? Ve eğer bu köklü dönüşümün maddi unsurları —yani bir yandan mevcut üretici güçler, öte yandan yalnızca mevcut toplumun tekil koşullarına değil, onun “yaşam üretimi”nin tamamına, yani üzerine kurulu olan “toplam etkinliğe” karşı devrimci bir kitle oluşumu— mevcut değilse, bu dönüşüm düşüncesinin yüz kere dile getirilmiş olması pratik gelişme açısından tamamen önemsizdir — komünizmin tarihi bunu kanıtlamaktadır.
Tüm önceki tarih anlayışı, tarihin bu gerçek temelini ya tamamen göz ardı etmiş ya da onu tarihsel gelişimle hiçbir ilişkisi olmayan ikincil bir unsur olarak değerlendirmiştir. Bu nedenle tarih daima kendi dışındaki bir ölçüte göre yazılmak zorunda kalmıştır; gerçek yaşam üretimi ilkel tarihsel bir şey olarak görünürken, tarihsel olan, sıradan yaşamdan kopuk, aşırı-dünyevi bir şey olarak görünür. İnsanların doğaya karşı konumu bu yaklaşımla tarihten dışlanmış olur, bu da doğa ile tarih arasında bir karşıtlık yaratır. Bu anlayış tarihte yalnızca siyasal başlıca olayları ve devlet eylemlerini, dinsel ve genel olarak kuramsal mücadeleleri görebilmiş ve özellikle her tarihsel dönemde o dönemin yanılsamasını paylaşmak zorunda kalmıştır. Örneğin, bir dönem kendisini tamamen “siyasal” ya da “dinsel” saiklerle belirlenmiş olarak hayal ettiğinde —oysa “din” ve “siyaset” yalnızca onun gerçek saiklerinin biçimleridir— tarihçisi de bu görüşü olduğu gibi kabul eder. Bu belirli insanların kendi pratikleri üzerine sahip oldukları “tasavvur”, “imge” belirleyici ve etkin tek güç haline getirilir, onların pratiğini yöneten ve belirleyen bir güç olarak sunulur. Eğer Hintlilerde ve Mısırlılarda işbölümünün kaba biçimi, bu halklarda devlet ve din içinde kast sistemini doğuruyorsa, tarihçi kast sisteminin bu kaba toplumsal biçimi doğuran güç olduğunu sanır. Fransızlar ve İngilizler en azından gerçekliğe en yakın yanılsama olan siyasal yanılsamayı sürdürürken, Almanlar “saf tin”in alanında dolaşır ve tarihsel sürecin itici gücü olarak dinsel yanılsamayı öne çıkarırlar. Hegel’in tarih felsefesi, bu tüm Alman tarih yazımının “saf” biçimde dile getirilmiş son sonucudur; burada mesele gerçek çıkarlar, hatta siyasal çıkarlar bile değil, “düşünceler”dir ve bu düşünceler de Aziz Bruno’ya, biri diğerini yiyip sonunda “öz-bilinç”te yok olan bir “düşünceler dizisi” olarak görünmek zorundadır ve daha da tutarlı olarak Aziz Max Stirner’e göre —ki gerçek tarihten hiçbir şey bilmez— bu tarihsel süreç yalnızca bir “şövalye”, haydut ve hayaletler hikayesi olmalıdır ve o da kendisini, bu hayallerden doğal olarak ancak “çaresizlik” yoluyla kurtarabilir.⁽¹⁴⁾ Bu anlayış tam anlamıyla dindir; tarihi başlatan insan olarak dinsel insanı varsayar ve kendi hayal dünyasında, yaşam araçlarının ve yaşamın gerçek üretimi yerine dinsel hayal üretimini koyar. Bu tarih anlayışının tamamı, onun çözülmesi ve bundan türeyen kuşkular ve kaygılar, yalnızca Almanlara özgü ulusal bir meseledir ve yalnızca Almanya’ya özgü yerel bir ilgi taşır — örneğin, son zamanlarda sıkça tartışılan şu önemli soru: insan “Tanrı krallığından insan krallığına” nasıl geçer? Sanki bu “Tanrı krallığı” hayal gücü dışında bir yerde var olmuş gibi ve bu sayın bilginler farkında olmadan zaten çoktandır içinde yaşadıkları “insan krallığı”nın yolunu şimdi yeniden arıyorlarmış gibi — ve sanki bu teorik bulut oluşumunun tuhaflığını açıklamak, bilimsel bir eğlenceden (ki bundan fazlası değildir) başka bir şey değilmiş gibi; oysa bu bulutların kökenini gerçek dünyevi koşullardan türetmek tam tersi şekilde ilginçtir. Bu Almanlar için mesele daima, karşılarında buldukları saçmalığı başka bir garabete dönüştürmektir; yani bu tüm saçmalığın aslında özgül bir anlamı varmış ve keşfedilmeye değer bir şeymiş gibi varsayılır, oysa mesele yalnızca bu kuramsal lafların mevcut gerçek koşullardan nasıl çıktığını açıklamaktır. Bu lafların gerçek ve pratik çözülüşü, bu tasarımların insanların bilincinden silinmesi, daha önce de söylendiği gibi, ancak değişmiş koşullar yoluyla mümkün olur, teorik çıkarsamalarla değil. Kitleler için, yani proletarya için, bu kuramsal tasarımlar zaten mevcut değildir, dolayısıyla onlar için bunların çözülmesine gerek de yoktur; ve bu kitle geçmişte bazı kuramsal tasarımlara —örneğin dine— sahip olmuş olsa bile, bunlar zaten çoktandır koşullar tarafından ortadan kaldırılmıştır.
Bu soruların ve çözümlerin bütünüyle ulusal karakteri, bu teorisyenlerin, “Tanrı-insan”, “insan” gibi zihinsel uydurmaların tarihsel dönemlere başkanlık ettiğine ciddi ciddi inanmalarında da kendini gösterir — Aziz Bruno öyle ileri gider ki, yalnızca “eleştirinin ve eleştirmenlerin tarihi yaptığı”nı iddia eder — ve ne zaman ki kendilerini tarihsel kurgular yapmaya verirler, geçmişin tümünü büyük bir aceleyle atlayarak “Moğolluktan” doğrudan “anlamlı” tarihe, yani “Hallische” ve “Deutsche Jahrbücher”in ve Hegelci okulun genel bir çekişmeye çözülüşünün tarihine geçerler. Tüm diğer uluslar, tüm gerçek olaylar unutulur, Theatrum mundi (dünya sahnesi) yalnızca Leipzig kitap fuarı ve “eleştiri”, “insan” ve “yegâne”nin karşılıklı çekişmeleriyle sınırlanır. Teori bir defa gerçekten tarihsel bir konuyla ilgilenmeye kalkarsa, örneğin on sekizinci yüzyıl gibi, bunu yalnızca tasarımlar tarihi olarak, bu tasarımların dayandığı olgular ve pratik gelişmelerden kopuk biçimde sunar — ve bu da yalnızca bu zamanı eksik bir ön evre, gerçek tarihsel zamanın —yani 1840/44 yıllarındaki Alman filozoflar savaşının— henüz dar kafalı bir habercisi olarak göstermek niyetiyledir. Önceki bir tarihi, tarihsiz bir kişi ve onun hayallerinin şanını parlatmak için yazma amacı, tarihsel olayların, hatta politikanın tarih içindeki gerçek müdahalelerinin bile anılmaması, onun yerine çalışmalara değil, kurgulara ve edebî dedikodulara dayalı bir anlatı verilmesiyle uyumludur — Aziz Bruno’nun şimdi unutulmuş “18. Yüzyıl Tarihi”nde yaptığı gibi. Bu şatafatlı ve kendini beğenmiş düşünce tüccarları, ulusal önyargıların çok ötesinde olduklarına inanırken, pratikte Almanya’nın birliğini düşleyen bira filistlerinden bile çok daha ulusaldırlar. Diğer halkların eylemlerini tarihsel olarak bile kabul etmezler; Almanya’da Almanya için Almanya adına yaşarlar, Rheinlied’i ruhani bir ilahiye çevirirler ve Fransız devletini değil, Fransız felsefesini çalarak Alsace ve Lorraine’i fethederler; Fransız illerini değil, Fransız düşüncelerini Almanlaştırırlar. Bay Venedey, Aziz Bruno ve Max’a göre bir kozmopolittir; çünkü teori dünyasında kurdukları dünya egemenliğinde, Almanya’nın dünya egemenliğini ilan ederler.
Bu çözümlemelerden ayrıca açıkça görülür ki, Feuerbach, kendisini (“Wigand’s Vierteljahrsschrift”, 1845, cilt 2) “ortak insan” sıfatı sayesinde bir komünist olarak ilan ettiğinde ve bu sıfatı “insan”ın bir niteliğine dönüştürdüğünde, yani mevcut dünyada belirli bir devrimci partinin yandaşı anlamına gelen “komünist” sözcüğünü yeniden salt bir kategoriye dönüştürebileceğini sandığında, ne denli yanıldığını fark etmemektedir. Feuerbach’ın insanların birbirleriyle olan ilişkisine dair tüm çıkarsaması, yalnızca insanların birbirlerine ihtiyaç duyduklarını ve her zaman da duymuş olduklarını kanıtlamaya yöneliktir. O, bu olgu üzerine bir bilinç kurmak ister, dolayısıyla diğer teorisyenler gibi, yalnızca mevcut bir olgu üzerine doğru bir bilinç üretmek isterken, gerçek bir komünistin derdi, bu mevcut olanı devrimle altüst etmektir. Biz, bu noktada, Feuerbach’ın tam da bu olgu üzerine bir bilinç üretmeye çalışarak, bir teorisyenin, filozof olmaktan vazgeçmeden gidebileceği en ileri noktaya vardığını bütünüyle kabul ederiz. Ancak karakteristik olan şudur ki, Aziz Bruno ve Max, Feuerbach’ın komünist üzerine olan tasarımını hemen gerçek komünistin yerine koyarlar — bu da kısmen, komünizmi “ruhun ruhu”, felsefi bir kategori, denk bir hasım olarak ele alıp onunla savaşabilmek için yapılır; Aziz Bruno açısından bu ayrıca pragmatik çıkarlara da dayanır. Feuerbach’ın, mevcut olanın tanınması ve aynı zamanda yanlış tanınması bakımından hâlâ muarızlarımızla paylaştığı bir örnek olarak, “Geleceğin Felsefesi” adlı eserinde geçen şu bölümü anımsatalım: burada, bir şeyin ya da bir insanın varoluşunun, aynı zamanda onun özü olduğunu; belirli varoluş koşullarının, yaşam tarzının ve etkinliğinin, bir hayvanın ya da insan bireyinin özünün doyum bulduğu şey olduğunu geliştirir. Burada açıkça, her tür istisna uğursuz bir rastlantı, değiştirilemez bir anormallik olarak ele alınır. Eğer milyonlarca proleter, kendi yaşam koşullarında hiçbir şekilde tatmin hissetmiyorlarsa, eğer onların “varoluşu” onların […] <Burada el yazmasında bir boşluk var>
[…] için gerçeklikte ve pratik materyalist, yani komünist için mesele, mevcut dünyayı devrimle altüst etmek, karşısında bulduğu şeyleri pratik olarak ele alıp dönüştürmektir. Feuerbach’ta zaman zaman bu türden görüşler bulunabilir; ancak bunlar hiçbir zaman tekil sezgilerin ötesine geçmez ve onun genel görüş tarzı üzerinde o denli az etkilidirler ki, burada yalnızca gelişmeye açık tohumlar olarak dikkate alınabilirler. Feuerbach’ın duyusal dünyaya dair “kavrayışı”, bir yandan yalnızca ona bakışla, öte yandan yalnızca duyumla sınırlıdır; o “insan” der, oysa “gerçek tarihsel insanlar” demesi gerekir. “İnsan”, gerçeklikte “Alman”dır. Duyusal dünyaya ilişkin bakışında, bilinç ve duygusuyla çelişen, onun varsaydığı duyusal dünyanın tüm parçaları arasındaki uyumu ve özellikle insanın doğayla uyumunu bozan şeylerle karşılaşmak zorundadır.⁽¹⁵⁾ Bunları bertaraf etmek için, çareyi çift katmanlı bir bakışa başvurmakta bulur: biri sıradan, yalnızca “avuç içindeki kadar açık olanı” gören, diğeri daha yüksek, felsefi, şeylerin “gerçek özünü” kavrayan bir bakış. O, çevresindeki duyusal dünyanın ezelden beri verilmiş, her zaman aynı kalan bir şey değil, sanayi ve toplumsal koşulların ürünü olduğunu, yani tarihsel bir ürün, art arda gelen kuşakların etkinliğinin sonucu olduğunu görmez; her kuşak bir öncekilerin omzunda durur, onların sanayiini ve ilişkilerini daha da geliştirir, toplumsal düzenini değişen ihtiyaçlara göre dönüştürür. En basit “duyusal kesinlik” nesneleri bile ona yalnızca toplumsal gelişim, sanayi ve ticari ilişki yoluyla verilmiştir. Kiraz ağacı, bilindiği üzere, neredeyse tüm meyve ağaçları gibi, birkaç yüzyıl öncesine dek bizim iklimimize ticaret yoluyla getirilmiş ve bu nedenle yalnızca belirli bir toplumun belirli bir zamanda gerçekleştirdiği bu eylem yoluyla Feuerbach’ın “duyusal kesinliği”ne sunulmuştur.
Bu şeylerin, oldukları gibi ve gerçekten nasıl meydana geldiklerinin bu kavrayışında, aşağıda daha açık biçimde görüleceği üzere, her derin görünümlü felsefi sorun tümüyle basit bir ampirik olguya çözülür. Örneğin, insanın doğayla ilişkisine dair önemli soru (ya da Bruno’nun dediği gibi (s. 110), “doğa ve tarihteki karşıtlıklar” — sanki bunlar birbirinden ayrı iki “şey”miş gibi, sanki insan her zaman hem tarihsel bir doğaya hem de doğal bir tarihe sahip değilmiş gibi), “töz” ve “öz-bilinç” üzerine yazılmış tüm o “akıl almaz derecede yüce eserler”in doğduğu bu soru, aslında kendiliğinden şu kavrayışta çözülür: meşhur “insanın doğayla birliği”, her zaman sanayi içinde mevcuttu ve her dönemde, sanayinin daha az ya da çok gelişmiş oluşuna göre farklı biçimlerde vardı; tıpkı insanın doğayla “mücadelesi” gibi — ki bu da onun üretici güçlerinin gelişmişliğine bağlı olarak biçimlenir. Sanayi ve ticaret, yaşam gereksinimlerinin üretimi ve değişimi, kendi işleyiş tarzlarında, toplumsal sınıfların dağılımı ve farklı toplumsal sınıfların ayrışması tarafından koşullandırılır ve onları da aynı zamanda bu dağılım biçimi koşullandırır — ve bu yüzden Feuerbach, örneğin Manchester’da, yüz yıl önce yalnızca çıkrık ve tezgâhların bulunduğu yerde şimdi yalnızca fabrikalar ve makineler görür; ya da Roma Campagna’sında, Augustus zamanında yalnızca bağlar ve Roma’lı kapitalistlerin villalarının yer aldığı yerlerde, şimdi yalnızca mera ve bataklıklar bulur. Feuerbach özellikle doğa bilimlerine dair kavrayıştan söz eder, fizikçi ve kimyagerin gözüne özel olarak açılan sırları anımsatır; ama doğa bilimi sanayi ve ticaret olmadan nerede var olabilir ki? Bu “saf” doğa bilimi bile hem amacını hem de materyalini ancak ticaret ve sanayi yoluyla, insanların duyusal etkinliğiyle edinir. Bu etkinlik, bu sürekli duyusal emek ve yaratım, bu üretim, şimdi var olan duyusal dünyanın tüm temelidir; öyle ki, eğer bu yalnızca bir yıl için kesintiye uğratılsaydı, Feuerbach yalnızca doğal dünyada muazzam bir değişimle karşılaşmakla kalmaz, aynı zamanda tüm insan dünyasını ve kendi kavrayış yetisini, hatta kendi varoluşunu çok kısa sürede yitirdiğini fark ederdi. Elbette bu durumda dış doğanın önceliği baki kalır ve elbette tüm bunların, ilk olarak generatio aequivoca [kendiliğinden oluşum] yoluyla ortaya çıkmış insanlara uygulanabilirliği yoktur; ancak bu ayrımın yalnızca şu ölçüde anlamı vardır: insan doğadan ayrı bir varlık olarak ele alınırsa. Kaldı ki, insanlık tarihinden önceki bu doğa, Feuerbach’ın içinde yaşadığı doğa değildir; bu doğa, günümüzde —belki yalnızca bazı Avustralya mercan adalarının yeni oluşmuş parçaları dışında— artık hiçbir yerde var olmayan bir doğadır, dolayısıyla Feuerbach için de var değildir.
Feuerbach’ın “saf” materyalistlere kıyasla önemli bir üstünlüğü şudur: insanın da bir “duyusal nesne” olduğunu kavramaktadır; ancak bunun dışında, insanı yalnızca bir “duyusal nesne” olarak ele alır, onu “duyusal etkinlik” olarak kavramaz; çünkü yine de teori sınırları içinde kalır, insanları mevcut toplumsal bağlamları içinde, onları oldukları şeye dönüştürmüş mevcut yaşam koşulları altında kavramaz, bu nedenle gerçekten var olan, etkin insanlar düzeyine asla ulaşamaz, yalnızca “insan” soyutlamasında kalır ve yalnızca “gerçek, bireysel, bedensel insanı” duyumsamada tanımaya ulaşır — yani “insana” dair başka hiçbir “insani ilişki” tanımaz, sadece idealize edilmiş biçimiyle sevgi ve dostluk. Mevcut yaşam koşullarına dair herhangi bir eleştiri getirmez. Bu nedenle, duyusal dünyayı, onu oluşturan bireylerin canlı duyusal etkinliğinin bütünü olarak kavramaya hiç ulaşamaz ve örneğin, sağlıklı insanlar yerine, bir yığın skrofulalı, aşırı çalıştırılmış ve veremli aç insan gördüğünde, çareyi “daha yüksek kavrayış” ve “türde idealleştirilmiş dengeleme”ye sığınmakta bulur — yani tam da, komünist materyalistin hem sanayinin hem de toplumsal yapının yeniden biçimlendirilmesinin zorunluluğunu ve koşulunu gördüğü yerde, idealizme geri döner.
Feuerbach materyalist olduğu ölçüde onda tarih yer almaz ve tarihi dikkate aldığı ölçüde de materyalist değildir. Materyalizm ve tarih onda tamamen birbirinden kopuktur; bu da, zaten söylenenlerden kendiliğinden anlaşılır.⁽¹⁶⁾
Tarih, yalnızca ardışık kuşakların birbirini izlemesidir; bu kuşakların her biri, kendinden önceki tüm kuşaklardan devralınan materyalleri, sermayeyi ve üretici güçleri kullanır, bu nedenle bir yandan tamamen değişmiş koşullar altında devralınan etkinliği sürdürür, öte yandan tamamen değişmiş bir etkinlikle eski koşulları dönüştürür. Bu durum spekülatif biçimde öyle çarpıtılabilir ki, sonraki tarih öncekinin amacıymış gibi gösterilir; örneğin, Amerika’nın keşfine, Fransız Devrimi’nin gerçekleşmesine hizmet etme amacı atfedilir — böylece tarihe kendine özgü amaçlar verilmiş olur ve o, “öz-bilinç, eleştiri, yegâne kişi” vb. gibi diğer “kişiler”in yanına konmuş bir “kişi” haline gelir; oysa, tarihin daha önceki dönemlerine ait “amaç”, “hedef”, “tohum”, “fikir” gibi sözcüklerle ifade edilen şey, yalnızca sonraki tarihten yapılmış bir soyutlamadır, önceki tarihin sonraki üzerindeki etkin etkisinin bir soyutlamasıdır.
Bu gelişim süreci içinde birbirini etkileyen çevreler ne kadar genişlerse, çeşitli ulusların başlangıçtaki yalıtılmışlığı, gelişmiş üretim tarzı, dolaşım ve buna bağlı olarak doğallıkla ortaya çıkan uluslararası işbölümüyle ne ölçüde ortadan kalkarsa, tarih de o ölçüde dünya tarihine dönüşür; öyle ki, örneğin İngiltere’de icat edilen bir makine Hindistan ve Çin’de sayısız işçiyi ekmeksiz bırakıp bu ülkelerin tüm yaşam biçimlerini altüst ettiğinde, bu icat bir dünya tarihsel olgu haline gelir; ya da şeker ve kahvenin 19. yüzyılda dünya tarihsel önemleri, Napolyon’un Kıta Sistemi’nin yarattığı bu ürünlerin kıtlığı nedeniyle Almanların Napolyon’a karşı isyan etmeleri ve böylece 1813’teki meşhur kurtuluş savaşlarının gerçek maddi temellerini oluşturmalarıyla kanıtlanmış olur. Buradan şu sonuç çıkar ki: tarihin dünya tarihine dönüşümü, “öz-bilinç”, dünya ruhu ya da başka herhangi bir metafizik hayaletin soyut eylemi değil; tümüyle maddi, ampirik olarak kanıtlanabilir bir eylemdir, bu eylemin kanıtını her birey, olduğu haliyle —yediğiyle, içtiğiyle, giyimiyle— verir.
Her dönemde egemen sınıfın düşünceleri, egemen düşüncelerdir; yani, toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda onun egemen zihinsel gücüdür. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, zihinsel üretim araçlarını da elinde bulundurur; dolayısıyla ortalama olarak, zihinsel üretim araçlarından yoksun olanların düşünceleri de bu sınıfın denetimi altındadır. Egemen düşünceler, daha fazla bir şey değildir: egemen maddi ilişkilerin zihinsel ifadesi, düşünce halinde kavranmış egemen maddi ilişkiler; yani, bir sınıfı egemen kılan ilişkilerin düşünce düzeyine aktarımı, bu sınıfın egemenliğinin düşünceleridir. Egemen sınıfı oluşturan bireyler, diğer her şeyin yanı sıra, aynı zamanda bilinç sahibidir ve bu nedenle düşünürler; yani onlar, bir sınıf olarak egemenlik kurdukları ve bir tarih döneminin tüm kapsamını belirledikleri ölçüde, bunu yalnızca iktisadi veya siyasal olarak değil, aynı zamanda düşünsel üretimin ve dağıtımın düzenlenmesi anlamında da yaparlar; bu nedenle onların düşünceleri de çağın egemen düşünceleridir. Örneğin, bir dönemde ve bir ülkede krallık, aristokrasi ve burjuvazi egemenlik için savaşırken, yani egemenlik bölünmüşken, egemen düşünce olarak “kuvvetler ayrılığı” doktrini ortaya çıkar ve bu, artık “ebedî bir yasa” olarak ilan edilir.
Yukarıda (s. [31–33]) şimdiye kadarki tarihin başlıca güçlerinden biri olarak ortaya koyduğumuz emek bölümü, şimdi egemen sınıf içinde de zihinsel ve maddi emek bölümü olarak kendini gösterir; öyle ki, bu sınıf içinde bir kesim, sınıfın düşünürleri (bu sınıfın kendi üzerine kurduğu yanılsamanın geliştirilmesini esas geçim kaynağı haline getiren etkin kavramsal ideologlar) olarak ortaya çıkarken, diğerleri bu düşünce ve yanılsamalara karşı daha edilgin ve alıcı bir tutum takınır; çünkü onlar bu sınıfın gerçek dünyadaki etkin üyeleridir ve kendileri hakkında yanılsamalar ve düşünceler geliştirmeye daha az zamanları vardır. Bu sınıf içinde bu bölünme, iki taraf arasında belirli bir karşıtlık ve düşmanlığa bile dönüşebilir; ancak sınıfın kendisinin tehlikeye düştüğü her türlü pratik çatışmada bu ayrım kendiliğinden ortadan kalkar ve böylece egemen düşüncelerin egemen sınıfın düşünceleri değilmiş gibi ve bu sınıfın gücünden ayrı bir güce sahipmiş gibi görünen yanılsama da kaybolur. Belli bir dönemde devrimci düşüncelerin varlığı, zaten bir devrimci sınıfın varlığını önceden varsayar; bu sınıfın koşulları hakkında gerekli olanlar zaten yukarıda (s. [33–36]) söylenmiştir.
Eğer tarihsel süreci kavrarken, egemen sınıfın düşüncelerini egemen sınıftan ayırırsanız, onları bağımsızlaştırırsanız, o dönemde şu veya bu düşüncelerin egemen olduğu olgusunda takılıp kalırsanız, ama bu düşüncelerin üretim koşullarıyla ve üreticileriyle ilgilenmezseniz, yani bu düşüncelerin temelindeki bireyleri ve dünya durumlarını göz ardı ederseniz, örneğin şöyle diyebilirsiniz: aristokrasinin egemen olduğu dönemde “onur”, “sadakat” gibi kavramlar, burjuvazinin egemenliğinde ise “özgürlük”, “eşitlik” gibi kavramlar egemendi.⁽¹⁷⁾ Egemen sınıfın kendisi de ortalama olarak bunu böyle tasavvur eder. Bu tarih anlayışı, özellikle on sekizinci yüzyıldan beri tüm tarihçilerin paylaştığı bir anlayıştır ve zorunlu olarak şu olguyla karşılaşır: giderek daha soyut düşünceler egemen olur, yani giderek daha fazla genellik formuna bürünen düşünceler. Çünkü her yeni sınıf, kendinden önce egemen olanın yerine geçmek için, amacını gerçekleştirmek için, kendi çıkarını toplumun tüm üyelerinin ortak çıkarı olarak göstermek zorundadır — yani düşünsel olarak ifade edersek: kendi düşüncelerine genellik formu vermeli, onları tek makul ve genel geçer olanlar olarak sunmalıdır. Devrimci sınıf, zaten bir başka sınıfla karşı karşıya olduğu için, baştan itibaren bir sınıf olarak değil, tüm toplumun temsilcisi olarak ortaya çıkar; egemen olan tek sınıfa karşı toplumun tümü gibi görünür.⁽¹⁸⁾ Bunu yapabilir; çünkü başlangıçta onun çıkarı, gerçekten de diğer tüm egemen olmayan sınıfların ortak çıkarıyla daha yakından bağlantılıdır, önceki koşulların baskısı altında henüz özel bir sınıfın özel çıkarı olarak gelişememiştir. Bu nedenle, zaferi de egemenliğe ulaşamayacak olan diğer sınıflardan birçok bireye fayda sağlar — ama yalnızca, bu bireyleri egemen sınıfa yükselme olanağına kavuşturduğu ölçüde. Fransız burjuvazisi aristokrasinin egemenliğini yıktığında, birçok proletere proletaryanın üzerine yükselme olanağını da kazandırmış oldu — ama yalnızca onlar burjuva oldukları ölçüde. Bu nedenle, her yeni sınıf, önceki egemen sınıftan daha geniş bir taban üzerinde kendi egemenliğini kurar; fakat buna karşılık, artık egemen olmayan sınıflarla, yeni egemen sınıf arasındaki karşıtlık da daha keskin ve derin biçimde gelişir. Her iki durum da, bu yeni egemen sınıfa karşı yürütülecek mücadelenin, önceki tüm egemenliği amaçlayan sınıflarınkinden daha belirgin ve daha kökten bir biçimde mevcut toplum koşullarını inkâr etmeye yönelmesini zorunlu kılar.
Belirli bir sınıfın egemenliğinin yalnızca belirli düşüncelerin egemenliğiymiş gibi görünmesi, elbette, sınıfların egemenliğinin artık toplumsal düzen biçimi olmaktan çıktığı, dolayısıyla artık belirli bir çıkarı genel bir çıkar gibi ya da “genel olan”ı egemen gibi sunma zorunluluğunun kalmadığı anda kendiliğinden sona erer.
Egemen düşünceler bir kez egemen bireylerden ve her şeyden önce belirli bir üretim tarzı düzeyinden kaynaklanan ilişkilerden ayrıldığında ve böylece tarihte her zaman düşüncelerin egemen olduğu sonucuna varıldığında, bu çeşitli düşüncelerden “düşünce”, “idea” vb.’nin tarihte egemen olan şey olarak soyutlanması çok kolay olur ve tüm bu tekil düşünce ve kavramlar da tarihte gelişen kavramın “öz-belirlenimleri” olarak kavranır. Bu durumda, insanların tüm ilişkilerinin de insan kavramından, tasavvur edilmiş insandan, insan özünden, insandan türetilebileceği de doğal hale gelir. Spekülatif felsefe işte bunu yapmıştır. Hegel, “Tarihi Felsefesi”nin sonunda bile açıkça şunu itiraf eder: “Sadece kavramın ilerleyişini göz önünde tuttum” ve tarihte “gerçek bir teodise”yi sundum (s. 446). Şimdi tekrar “kavram”ın üreticilerine, teorisyenlere, ideologlara ve filozoflara dönebilir ve şu sonuca ulaşabilirsiniz: filozoflar, düşünürler olarak, tarih boyunca hep egemen olmuşlardır — ki bu sonuç, gördüğümüz gibi, zaten Hegel tarafından da dile getirilmiştir. Dolayısıyla tarihte ruhun üstünlüğünü (Stirner’deki hiyerarşi) kanıtlama sanatının tamamı şu üç çabaya indirgenir:
- Egemen olanların düşüncelerini —ki bunlar ampirik nedenlerle, ampirik koşullar altında ve maddi bireyler olarak egemendirler— bu egemenlerden ayırmak ve böylece tarihte düşüncelerin ya da yanılsamaların egemenliğini tanımak gerekir.
- Bu düşünce egemenliğine bir düzen getirmek, ardışık egemen düşünceler arasında mistik bir bağ olduğunu göstermek gerekir; bu da, onları “kavramın öz-belirlenimleri” olarak kavrayarak yapılır (bu, şu nedenle mümkündür: bu düşünceler, ampirik temelleri aracılığıyla gerçekten birbiriyle bağlantılıdır ve salt düşünce olarak kavrandıklarında, düşüncenin yaptığı ayrımlar, yani kendi kendinden ayrımlar haline gelirler).
- Bu “kendini belirleyen kavram”ın mistik görünümünü ortadan kaldırmak için, onu bir kişiye —“öz-bilinç”e— ya da, daha materyalist görünmek adına, tarihte “kavram”ı temsil eden bir dizi kişiye, “düşünenlere”, “filozoflara”, ideologlara dönüştürürsünüz; bunlar da yeniden tarihin üreticileri, “gözetmenler kurulu”, egemenler olarak görülür.⁽¹⁹⁾ Böylece tarihten tüm materyalist unsurlar temizlenmiş olur ve spekülatif atınıza artık gönül rahatlığıyla dizgin vurabilirsiniz.
Gündelik yaşamda her dükkâncı, birinin ne olduğunu iddia ettiğiyle gerçekte ne olduğu arasında çok iyi ayrım yaparken, bizim tarih yazınımız henüz bu basit gerçeği bile fark edebilmiş değildir. Her dönemin kendisi hakkında söylediklerine ve hayallerine koşulsuz inanır.
Bu tarihsel yöntemin —ki Almanya’da neden özellikle egemen olduğu açıktır— genel olarak ideologların yanılsamasıyla olan bağıntısından hareketle açıklanması gerekir; örneğin, hukukçuların, politikacıların (aralarında pratik devlet adamları da dahil) yanılsamalarından, bu adamların dogmatik hayallerinden ve çarpıtmalarından. Bu da, onların pratik yaşam konumlarından, işleriyle ve emek bölümündeki rollerinden son derece basit şekilde açıklanabilir.
[B. İdeolojinin Gerçek Temeli]
[1.] İlişki ve Üretici Güç
Maddi ve zihinsel emeğin en büyük bölünmesi, şehirle kırın ayrılmasıdır. Şehirle kır arasındaki karşıtlık, barbarlıktan uygarlığa, kabile düzeninden devlete, yerellikten ulusa geçişle başlar ve bütün uygarlık tarihi boyunca bugüne kadar (Mısır Yasasına Karşı Birlik [Anti-Corn-Law League]) sürer. Şehirle birlikte aynı zamanda yönetim, polis, vergi vb., kısacası belediye işleri ve bununla birlikte tüm siyaset gerekliliği doğar. Burada ilk kez, doğrudan emek bölünmesine ve üretim araçlarına dayanan, nüfusun iki büyük sınıfa bölünmesi ortaya çıkar. Şehir, zaten nüfusun, üretim araçlarının, sermayenin, hazların, ihtiyaçların yoğunlaşması olgusudur; buna karşılık kır, yalıtım ve bireysellik olgusunu gözler önüne serer. Şehirle kır arasındaki karşıtlık ancak özel mülkiyet koşullarında var olabilir. Bu karşıtlık, bireyin emek bölünmesine, kendisine dayatılmış belirli bir faaliyete tabi kılınmasının en çarpıcı ifadesidir; birini dar kafalı şehir hayvanına, diğerini dar kafalı kır hayvanına dönüştürür ve her gün bu ikisinin çıkar karşıtlığını yeniden üretir. Burada iş yine esas unsurdur, bireyler üzerindeki güçtür ve bu güç sürdüğü sürece özel mülkiyetin de sürmesi gerekir. Şehirle kır arasındaki karşıtlığın ortadan kaldırılması, ortak yaşamın ilk koşullarından biridir; bu koşul, yine maddi önkoşulların çokluğuna bağlıdır ve bunu herkesin ilk bakışta görebileceği gibi, sadece irade yerine getiremez. (Bu koşullar henüz geliştirilmelidir.) Şehirle kırın ayrımı, sermaye ile toprak mülkiyeti ayrımı olarak da kavranabilir; bu, sermayenin toprak mülkiyetinden bağımsız bir varoluşunun ve gelişiminin, yalnızca emeğe ve değişime dayanan bir mülkiyetin başlangıcıdır.
Ortaçağda, önceki tarihten doğrudan miras alınmayıp serbest kalmış köylülerin oluşturduğu şehirlerde, her bireyin özel işi, onun sahip olduğu tek mülkiyetti; bunun yanında yalnızca en gerekli el aletlerinden oluşan küçük bir sermayesi vardı. Sürekli olarak şehre gelen kaçak köylülerin rekabeti, köylerin şehirlerle sürekli savaşı ve bununla birlikte şehirlerin örgütlü savaş gücüne duyduğu ihtiyaç, belli bir işe ortak mülkiyet bağı, zanaatkarların aynı zamanda tüccar olduğu bir dönemde mallarını satmak için ortak binaların gerekliliği ve bu binalardan yetkisizlerin dışlanması, çeşitli zanaatların çıkarlarının birbirine karşıt olması, zorlukla öğrenilmiş işin korunması gerekliliği ve tüm ülkenin feodal örgütlenmesi, her zanaatın işçilerinin loncalar içinde birleşmelerinin nedenleriydi. Lonca sisteminin daha sonraki tarihsel gelişmelerle geçirdiği çok sayıda değişikliği burada ayrıntılı olarak ele almaya gerek yok. Köylülerin şehirlere kaçışı, bütün Ortaçağ boyunca kesintisiz devam etti. Bu köylüler, kırsalda efendileri tarafından kovalanıyor, şehirlere bireysel olarak geliyordu; burada ise karşılarında örgütlü bir belediye buluyor ve bu örgüt karşısında güçsüz olduklarından, kendilerine dayatılan pozisyonlara, işgücüne duyulan ihtiyaç ve örgütlü şehirli rakiplerinin çıkarları doğrultusunda razı olmak zorunda kalıyorlardı. Bireysel olarak gelen bu işçiler asla bir güç haline gelemezdi; çünkü işleri loncalara ait olan, öğrenilmesi gereken işlerse, lonca ustaları onları kendi çıkarlarına göre boyunduruk altına alıyor ve örgütlüyordu; işleri öğrenilmesi gerekmeyen, dolayısıyla loncaya ait olmayan ve gündelikçi emeği olan işlerse, örgütlenemiyorlar ve örgütsüz ayaktakımı olarak kalıyorlardı. Şehirlerde gündelikçi emek ihtiyacı, ayaktakımını yarattı.
Bu şehirler, üyelerinin mülkiyetini koruma kaygısı ve bireysel üretim ve savunma araçlarını çoğaltma ihtiyacı tarafından doğrudan yaratılmış gerçek “birliklerdi”. Bu şehirlerin ayaktakımı, birbirine yabancı, tek tek gelmiş bireylerden oluştuğundan ve örgütlü, askeri biçimde donanmış, kendilerini kıskançlıkla denetleyen bir gücün karşısında örgütsüz durduğundan, tüm güçten yoksundu. Kalfa ve çıraklar her zanaatte ustaların çıkarlarına en uygun şekilde örgütlenmişti; onlarla ustaları arasındaki ataerkil ilişki, ustalara iki kat güç veriyordu: bir yandan kalfaların tüm yaşamları üzerindeki doğrudan etkileri sayesinde, diğer yandan da aynı ustayla çalışan kalfalar için, onları diğer ustaların kalfalarından ayıran ve kendi aralarında bir bağ oluşturan gerçek bir birlik oldukları için; ve nihayet kalfalar, bir gün usta olma arzuları nedeniyle zaten mevcut düzene bağlıydılar. Bu nedenle, ayaktakımı en azından tüm kentsel düzene karşı isyanlara kalkışsa da –ki bu isyanlar güçsüzlüklerinden ötürü tamamen etkisiz kalıyordu– kalfalar sadece bazı loncalar içinde, lonca sisteminin kendisinde var olan küçük direnişlere girişebiliyorlardı. Ortaçağın büyük ayaklanmalarının hepsi kırsaldan çıkmış, ama köylülerin dağınıklığı ve bundan kaynaklanan kabalığı nedeniyle tamamıyla başarısız olmuştur.
Kentlerdeki emek bölünmesi, çeşitli loncalar arasında hâlâ [tamamen kendiliğinden] olup, loncaların kendi içindeki işçiler arasında ise hiç gerçekleşmemişti. Her işçi, belli bir iş çemberinde yetkin olmak zorundaydı; aletleriyle yapılabilecek her şeyi yapabilmeliydi. Sınırlı ticaret ve şehirlerin birbirleriyle zayıf bağlantısı, nüfus eksikliği ve ihtiyaçların darlığı daha ileri bir işbölümünün doğmasına izin vermiyordu; bu nedenle usta olmak isteyen herkes tüm mesleğe hâkim olmak zorundaydı. Bu yüzden, ortaçağ zanaatkârlarında kendi özgül işlerine ve bu işteki becerilerine karşı –kimi zaman dar kafalı bir estetik anlayışa varabilen– bir ilgi bulunurdu. Bu yüzden her ortaçağ zanaatkârı işinde tümüyle eriyip kaybolur, işiyle duygusal bir kölelik ilişkisi kurar ve modern işçiye göre çok daha fazla bu işe tabi olurdu; modern işçi ise işine karşı kayıtsızdır.
Bu şehirlerdeki sermaye, barınak, el aletleri ve doğal, kalıtsal müşteri çevresinden oluşan doğaçlama bir sermayeydi ve gelişmemiş ticaret ve yetersiz dolaşım yüzünden babadan oğula devredilen, realize edilemeyen bir varlık olarak kalmak zorundaydı. Bu sermaye, modern sermaye gibi, parayla ölçülebilir ve hangi nesnede bulunduğu fark etmeyen bir değer olmayıp, doğrudan sahibinin belirli işiyle ilişkili, ondan ayrılamayan bir şeydi ve bu bakımdan bir “zümrevi” sermayeydi.
Emek bölünmesinin bir sonraki genişlemesi, üretimle ticaretin ayrılması, tüccarlardan oluşan özel bir sınıfın ortaya çıkmasıydı; bu ayrım, tarihsel olarak miras alınan şehirlerde (örneğin Yahudilerle birlikte) zaten mevcuttu ve yeni oluşan şehirlerde de çok geçmeden ortaya çıktı. Bununla birlikte, yerel çevrenin ötesine uzanan bir ticaret bağlantısının imkânı doğdu; ancak bu imkânın hayata geçirilmesi, mevcut ulaşım olanaklarına, siyasal koşulların kırsaldaki kamu güvenliği üzerindeki etkisine (bütün Ortaçağ boyunca tüccarların silahlı kervanlarla seyahat ettikleri bilinir) ve o dönemki kültür düzeyinin belirlediği daha kaba ya da daha gelişmiş ihtiyaçlara sahip ticaret alanlarının durumuna bağlıydı.
Ticareti özel bir sınıf içinde kurumsallaşmış biçimiyle birlikte ve tüccarların aracılığıyla ticaretin şehrin yakın çevresinin ötesine yayılmasıyla, üretim ile ticaret arasında derhal bir karşılıklı etkileşim ortaya çıkar. Şehirler birbirleriyle bağlantı kurar, bir şehirden diğerine yeni aletler taşınır ve üretimle ticaretin ayrılması, kısa zamanda her bir şehrin belirli bir sanayi kolunu işletmeye başlamasıyla şehirler arasında yeni bir üretim bölünmesini doğurur. Başlangıçta yalnızca yerel düzeyle sınırlı kalmış olan yapı, yavaş yavaş çözülmeye başlar.
Ortaçağda her şehirdeki yurttaşlar, kendi canlarını koruyabilmek için toprak soylularına karşı birleşmek zorundaydı; ticaretin genişlemesi ve ulaşım ağlarının oluşması, bireysel şehirleri, aynı karşıtlıkla mücadele ederken benzer çıkarları gerçekleştirmiş olan diğer şehirleri tanımaya yöneltti. Tek tek şehirlerdeki birçok yerel yurttaşlıktan ancak çok yavaş biçimde yurttaş sınıfı doğdu. Bireysel yurttaşların yaşam koşulları, mevcut ilişkilere karşıtlık ve bundan kaynaklanan emek türü dolayısıyla, her birinden bağımsız olarak hepsi için ortak hale gelen koşullara dönüştü. Yurttaşlar, feodal bağdan kopmakla bu koşulları yaratmışlardı ve önlerinde buldukları feodaliteye karşı koymaları sayesinde bu koşullar tarafından yaratılmışlardı. Şehirler arası bağlantının ortaya çıkmasıyla bu ortak koşullar, sınıfsal koşullara dönüştü. Aynı koşullar, aynı karşıtlık, aynı çıkarlar bütünüyle ve genel olarak her yerde aynı alışkanlıkları doğurmak zorundaydı. Burjuvazi, ancak kendi koşullarıyla birlikte yavaş yavaş gelişir, emek bölünmesine göre yeniden çeşitli fraksiyonlara ayrılır ve sonunda bulduğu tüm mülk sahibi sınıfları kendi içine çeker⁽²⁰⁾ (bu sırada, daha önceki mülksüz sınıfların çoğunluğunu ve önceden mülk sahibi sınıfların bir kısmını yeni bir sınıfa, proletaryaya dönüştürerek), mevcut tüm mülklerin sanayi ya da ticari sermayeye dönüştürüldüğü ölçüde. Bireysel kişiler, yalnızca başka bir sınıfa karşı ortak bir mücadele yürüttükleri ölçüde sınıf oluştururlar; geri kalan durumlarda, kendi aralarında yine rekabet ilişkisi içinde düşmanca karşı karşıya gelirler. Diğer yandan, sınıf bireylere karşı yeniden bağımsızlaşır, öyle ki bireyler yaşam koşullarını önceden belirlenmiş bulurlar, yaşam pozisyonlarını ve dolayısıyla kişisel gelişimlerini sınıftan alırlar, onun altına yerleştirilmiş olurlar. Bu durum, bireylerin emek bölünmesinin altına yerleştirilmesindeki görünümle aynıdır ve ancak özel mülkiyetin ve emeğin ortadan kaldırılmasıyla giderilebilir. Bireylerin sınıfın altına yerleştirilmesinin, çeşitli tasarımlar vs. altına da nasıl yerleştirildiğini daha önce birçok defa belirtmiştik.
Elde edilen üretici güçlerin –özellikle buluşların– sonraki gelişim için kaybolup kaybolmaması, yalnızca ticaretin yayılma düzeyine bağlıdır. Hâlâ doğrudan komşuluk ötesine geçmeyen bir ticaret mevcut oldukça, her buluş her yerel bölgede yeniden yapılmak zorundadır ve barbar kavimlerin saldırıları gibi rastlantılar, hatta sıradan savaşlar bile, gelişmiş üretici güçlere ve ihtiyaçlara sahip bir ülkeyi yeniden en baştan başlamaya zorlamaya yeterlidir. İlk dönem tarihte her buluş her gün yeniden ve her yerel bölgede birbirinden bağımsız olarak yapılmak zorundaydı. Nispeten çok geniş bir ticaretin bulunduğu durumlarda bile gelişmiş üretici güçlerin tümüyle yok olmaktan ne kadar az güvencede olduklarını Fenikeliler kanıtlamaktadır; bu halkın buluşları, büyük ölçüde bu ulusun ticaretten dışlanması, Büyük İskender’in fethi ve buna bağlı çöküş nedeniyle uzun süre kaybolmuştur. Aynı şekilde, örneğin vitray sanatı da Ortaçağ’da kaybolmuştur. Ancak ticaret dünya çapında bir nitelik kazandığında ve büyük sanayi temele yerleştiğinde, tüm ulusların rekabet mücadelesine katıldığı bir ortamda, elde edilen üretici güçlerin kalıcılığı güvence altına alınabilir.
Emek bölünmesinin farklı şehirler arasında gerçekleşmesi, doğrudan doğruya, lonca sisteminin dışına çıkmış üretim kolları olarak imalathanelerin doğmasına yol açtı. İmalathanelerin ilk canlanışı –İtalya’da ve daha sonra Flandre’da– tarihsel önkoşul olarak yabancı uluslarla ticareti gerektiriyordu. Diğer ülkelerde –örneğin İngiltere ve Fransa’da– imalathaneler başlangıçta iç pazarla sınırlı kaldı. İmalathaneler, belirtilmiş önkoşullara ek olarak, ileri bir nüfus yoğunluğu –özellikle kırsalda– ve sermaye birikimi gerektiriyordu; bu sermaye birikimi kısmen loncalarda, lonca yasalarına rağmen, kısmen de tüccarların elinde toplanmaya başlamıştı.
Başlangıçtan itibaren, her ne kadar en kaba biçimiyle de olsa, bir makine gerektiren işler, çok geçmeden en gelişebilir işler olarak ortaya çıktı. Dokumacılık, şimdiye dek köylüler tarafından yalnızca kendilerine gerekli giysileri sağlamak için ek iş olarak yapılan bir işti; bu alan, ticaretin genişlemesiyle ilk ivme kazanan ve gelişen üretim oldu. Dokumacılık, ilk imalathane idi ve öyle kalmaya devam etti. Artan nüfusla birlikte yükselen kumaş talebi, doğal sermayenin artan dolaşımı yoluyla başlayan birikimi ve hareketliliği, bunun yol açtığı ve ticaretin yavaş yavaş yayılmasıyla genelde desteklenen lüks tüketim ihtiyacı, dokumacılığa niceliksel ve niteliksel bir itki verdi ve bu da onu önceki üretim biçiminden kopardı. Kendi tüketimi için dokuma yapan köylüler varlıklarını sürdürmeye devam ettiler ve hâlâ sürdürmekteler; fakat onların yanına, ürünleri tüm iç pazar ve çoğu zaman dış pazarlar için üretilen yeni bir şehirli dokumacılar sınıfı ortaya çıktı.
Dokumacılık, çoğu durumda çok az ustalık gerektiren ve kısa sürede sonsuz sayıda dala ayrılan bir işti; doğası gereği lonca bağlarına dirençliydi. Bu nedenle dokumacılık çoğu zaman lonca örgütlenmesinin bulunmadığı köylerde ve kasabalarda yapıldı; bu yerleşimler zamanla şehirleşti ve çok geçmeden her ülkenin en gelişmiş şehirlerine dönüştü.
Lonca dışı imalathane ile birlikte mülkiyet ilişkileri de derhal değişti. Doğal ve soylu statülü sermayenin ötesine geçen ilk ilerleme, sermayesi başlangıçtan itibaren hareketli olan, modern anlamda sermaye sayılabilecek tüccarların ortaya çıkışıyla oldu – tabii bu, dönemin koşulları çerçevesinde anlaşılmalıdır. İkinci ilerleme, yine doğal sermayenin büyük bir kısmını harekete geçiren ve genel olarak hareketli sermaye miktarını doğal sermaye karşısında artıran imalathane ile birlikte geldi.
İmalathane aynı zamanda, daha önce lonca şehirlerinin kendilerini ezen toprak soylularına karşı köylüler için bir sığınak olması gibi, onları dışlayan ya da düşük ücret veren loncalara karşı köylüler için bir sığınak haline geldi.
İmalathanelerin ortaya çıkışıyla aynı dönemde, bir serserilik çağı başladı; bunun nedeni feodal yandaş ordularının dağılması, kralların vassallara karşı hizmet eden birleşik ordularının terhisi, tarımın iyileştirilmesi ve geniş tarım arazilerinin otlaklara dönüştürülmesiydi. Zaten buradan da görülmektedir ki bu serserilik, feodalitenin çözülüşüyle tam olarak bağlantılıdır. On üçüncü yüzyılda bu tür dönemlere dair tekil örnekler görülse de, bu serserilik ancak 15. yüzyılın sonunda ve 16. yüzyılın başında genel ve kalıcı bir hal aldı. Bu serseriler öylesine kalabalıktı ki, örneğin İngiltere Kralı VIII. Henry bunlardan 72.000’ini astırdı. Onları çalışmaya zorlamak ancak en büyük zorluklar, en şiddetli yoksunluklar ve uzun süren direnişlerin ardından mümkün olabildi. İmalathanelerin –özellikle İngiltere’de– hızlı yükselişi zamanla bu serserileri emdi.
İmalathane ile birlikte farklı uluslar arasında bir rekabet ilişkisi, bir ticaret savaşı başladı; bu savaş, savaşlar, koruyucu gümrükler ve yasaklamalarla sürdürüldü. Oysa daha önce, uluslar birbirleriyle ilişkide oldukları sürece, barışçıl bir değişim içinde bulunmuşlardı. Artık ticaret siyasi bir önem kazanmıştı.
Manüfaktürle birlikte, işçinin işvereniyle ilişkisi de değişti. Loncalarda kalfalarla ustalar arasında ataerkil bir ilişki varlığını sürdürmekteydi; manüfaktürde bunun yerini işçiyle kapitalist arasındaki parasal ilişki aldı; bu ilişki kırsalda ve küçük şehirlerde kısmen ataerkil biçimde kalırken, büyük ve gerçek manüfaktür şehirlerinde erken dönemde neredeyse tamamen ataerkil niteliklerini yitirmişti.
Manüfaktür ve genel olarak üretimin hareketi, Amerika’nın ve Hindistan’a deniz yolunun keşfiyle birlikte ortaya çıkan ticaretin genişlemesi sayesinde büyük bir ivme kazandı. Buradan ithal edilen yeni ürünler, özellikle dolaşıma giren altın ve gümüş yığınları, sınıflar arasındaki konumları tamamen değiştirdi, feodal toprak mülkiyetine ve işçilere ağır bir darbe indirdi; maceracı seferler, sömürgeleştirme ve her şeyden önce artık mümkün hale gelen ve her geçen gün daha çok kurulan pazarların dünya pazarına doğru genişletilmesi, tarihsel gelişimin yeni bir evresini doğurdu; bu noktaya genel anlamda burada daha fazla girilmeyecektir. Keşfedilen yeni ülkelerin sömürgeleştirilmesi, ulusların birbirine karşı yürüttüğü ticaret savaşına yeni bir yakıt sağladı ve bu savaş böylece daha da genişledi ve şiddetlendi.
Ticaretin ve manüfaktürün genişlemesi, hareketli sermayenin birikimini hızlandırdı; buna karşılık, üretimini genişletmek için bir teşvik görmeyen loncalarda doğal sermaye sabit kaldı ya da hatta azaldı. Ticaret ve manüfaktür büyük burjuvaziyi yarattı; loncalarda ise küçük burjuvazi yoğunlaştı; bu küçük burjuvazi artık eskisi gibi şehirlerde egemen değildi, büyük tüccarların ve manüfaktür sahiplerinin egemenliğine boyun eğmek zorundaydı⁽²¹⁾. Bu nedenle, loncalar manüfaktürle karşı karşıya geldiklerinde gerilemeye başladılar.
Ulusların birbirleriyle ticari ilişkilerindeki konumları, söz konusu dönemde iki farklı biçim aldı. Başlangıçta, dolaşımdaki altın ve gümüş miktarının az olması nedeniyle, bu madenlerin ihracı yasaklanmıştı; büyüyen şehir nüfusu için istihdam gerekliliğiyle zorunlu hale gelen, çoğu kez yurtdışından ithal edilen sanayi, ayrıcalıklar olmadan var olamazdı – ki bu ayrıcalıklar doğal olarak yalnızca iç rekabete karşı değil, öncelikle dış rekabete karşı verilebilirdi. Yerel lonca ayrıcalığı, bu ilk yasaklamalarla tüm ulusa genişletildi. Gümrükler, feodal beylerin bölgelerinden geçen tüccarlardan, yağmadan korunma karşılığında talep ettiği ödemelerden türedi; bu ödemeler daha sonra şehirler tarafından da uygulandı ve modern devletlerin ortaya çıkışıyla birlikte hazineye para sağlamak için en yakın araç haline geldi.
Amerikan altınının ve gümüşünün Avrupa pazarlarında görünmesi, sanayinin aşamalı gelişimi, ticaretin hızlı yükselişi ve bunun sonucu olarak lonca dışı burjuvazinin ve paranın yükselişi, bu tedbirlere yeni bir anlam kazandırdı. Gün geçtikçe paradan daha az vazgeçebilir hale gelen devlet, altın ve gümüş ihracını artık mali nedenlerle yasaklamaya devam etti; bu arada piyasaya fırlatılan yeni para kitleleri, bunları spekülatif biçimde ele geçirmeye çalışan burjuvazi için başlıca kazanç nesnesi olmuştu, bu yüzden de bu durumdan bütünüyle memnundular; önceki ayrıcalıklar artık hükümet için bir gelir kaynağı haline geldi ve parayla satıldı; gümrük yasalarında, sanayiye yalnızca engel olan ihracat vergileri ortaya çıktı; bu vergiler, yalnızca mali amaçlara hizmet etmekteydi.
İkinci dönem, on yedinci yüzyılın ortalarında başladı ve on sekizinci yüzyılın sonuna kadar sürdü. Ticaret ve deniz taşımacılığı, ikincil bir rol oynayan manüfaktürden daha hızlı bir şekilde genişledi; koloniler güçlü tüketiciler olmaya başlamıştı, tek tek uluslar uzun süren mücadelelerle açılmakta olan dünya pazarına bölündüler. Bu dönem, Seyrüsefer Yasaları ve koloni tekelleriyle başlar. Uluslar arasındaki rekabet tarifeler, yasaklamalar ve anlaşmalar aracılığıyla mümkün olduğunca dışlandı; ve en nihayetinde bu rekabet savaşlarla (özellikle deniz savaşlarıyla) yürütüldü ve karara bağlandı. Deniz gücü bakımından en üstün ulus olan İngilizler, ticaret ve manüfaktürde üstünlüğü elde tuttu. Burada şimdiden tek bir ülke üzerine yoğunlaşma görülür.
Manüfaktür sürekli olarak, iç pazarda koruma tarifeleriyle, koloni pazarında tekellerle ve dış pazarda mümkün olduğunca diferansiyel tarifelerle korunmaktaydı. Ülke içinde üretilen hammaddenin işlenmesi destekleniyordu (İngiltere’de yün ve keten, Fransa’da ipek), ülke içinde üretilen hammaddenin ihracı yasaklanıyordu (İngiltere’de yün) ve ithal edilenin işlenmesi ihmal ediliyor veya bastırılıyordu (İngiltere’de pamuk). Deniz ticaretinde ve koloni gücünde önde olan ulus, doğal olarak manüfaktürün nicel ve nitel olarak en büyük genişlemesini de güvence altına aldı. Manüfaktür, korunmasız var olamazdı çünkü başka ülkelerde gerçekleşecek en küçük bir değişiklikle pazarını kaybedip yok olabilirdi; belli başlı elverişli koşullarda bir ülkede kolaylıkla kurulabildiği gibi, aynı kolaylıkla da yıkılabilirdi. Özellikle 18. yüzyılda taşrada nasıl uygulandığı dikkate alınırsa, manüfaktür, büyük bir birey kitlesinin yaşam koşullarıyla o kadar iç içeydi ki, hiçbir ülke, serbest rekabeti kabul ederek onun varlığını tehlikeye atmaya cesaret edemezdi. Bu nedenle, ihracat düzeyine ulaşabildiği ölçüde, bütünüyle ticaretin genişlemesi ya da daralmasına bağlıdır ve ona göreceli olarak çok az geri etki yapar. Bu da onun ikincil önemini ve 18. yüzyılda tüccarların etkisini açıklar. Tüccarlar, özellikle armatörler, her şeyden önce devlet koruması ve tekeller için baskı yapanlardı; manüfaktür sahipleri de koruma talep ettiler ve elde ettiler, ancak siyasi açıdan sürekli tüccarların gerisinde kaldılar. Ticaret şehirleri, özellikle liman şehirleri bir ölçüde uygarlıkla tanıştı ve büyük burjuva karakteri kazandı, oysa fabrika şehirlerinde küçük burjuvazi egemenliğini sürdürdü. Karşılaştırınız: Aikin s. On sekizinci yüzyıl, ticaret yüzyılıydı. Pinto bunu açıkça ifade eder: “Le commerce fait la marotte du siècle” [Ticaret yüzyılın takıntısıdır] ve: “Depuis quelque temps il n’est plus question que de commerce, de navigation et de marine.” [Son zamanlarda yalnızca ticaret, denizcilik ve deniz kuvvetlerinden söz ediliyor.]⁽²²⁾
Bu dönem aynı zamanda altın ve gümüş ihracat yasaklarının sona ermesi, para ticaretinin, bankaların, devlet borçlarının, kâğıt paranın, hisse ve tahvil spekülasyonunun, her türden vurgunculuğun ve genel olarak para düzeninin gelişmesiyle tanımlanır. Sermaye, daha önce sahip olduğu doğal karakterin önemli bir kısmını bir kez daha yitirdi.
On yedinci yüzyılda durmaksızın gelişen ticaretin ve manüfaktürün tek bir ülke, İngiltere, üzerinde yoğunlaşması, bu ülke için giderek görece bir dünya pazarı ve dolayısıyla, artık mevcut sanayi üretici güçler tarafından karşılanamayan bir manüfaktür ürünleri talebi yarattı. Bu üretici güçlerin kapasitesini aşan talep, Ortaçağ’dan bu yana özel mülkiyetin üçüncü dönemini ortaya çıkaran itici güçtü; bu dönem, büyük sanayi – doğa güçlerinin sanayi amaçlı kullanımı, makineleşme ve en ileri düzeyde işbölümü – ile karakterize edilir. Bu yeni evrenin diğer koşulları – ulus içinde serbest rekabet, teorik mekaniğin gelişimi (Newton tarafından tamamlanan mekanik, 18. yüzyılda Fransa ve İngiltere’de en popüler bilimdi) vb. – İngiltere’de zaten mevcuttu. (Serbest rekabet, her yerde ancak bir devrimle elde edilebildi – İngiltere’de 1640 ve 1688, Fransa’da 1789.)
Rekabet, kısa sürede tarihsel rolünü korumak isteyen her ülkeyi, manüfaktürlerini yenilenmiş gümrük önlemleriyle korumaya ve çok geçmeden büyük sanayiyi koruyucu tarifelerle ülkeye sokmaya zorladı (eski tarifeler büyük sanayiye karşı artık işe yaramıyordu). Büyük sanayi, bu koruyucu önlemlere rağmen rekabeti evrenselleştirdi (o, pratikte ticaret özgürlüğüdür; koruyucu tarife onda yalnızca palyatif, ticaret özgürlüğü içinde bir karşı koyuştur), iletişim araçlarını ve modern dünya pazarını kurdu, ticareti kendine tabi kıldı, bütün sermayeyi sanayi sermayesine dönüştürdü ve böylece hızlı dolaşımı (para sisteminin gelişimi) ve sermayelerin merkezileşmesini yarattı. Evrensel rekabet yoluyla tüm bireyleri enerjilerini sonuna kadar zorlamaya mecbur etti. İdeolojiyi, dini, ahlakı vb. olabildiğince yok etti ve yok edemediğinde onları apaçık yalanlara dönüştürdü. Gerçek anlamda dünya tarihini ancak bu ölçüde yarattı; çünkü her uygar ulusu ve her bireyi ihtiyaçlarını karşılamada bütün dünyaya bağımlı hale getirdi ve ulusların daha önceki doğa güdümlü yalıtıklığını yok etti. Doğa bilimlerini sermayeye tabi kıldı ve işbölümünün doğallık görünümünü de ortadan kaldırdı. Genel olarak, emeğin sınırları içinde mümkün olduğu kadarıyla doğallığı yok etti ve tüm doğa güdümlü ilişkileri para ilişkilerine çözdü. Doğa güdümlü şehirlerin yerine modern, büyük sanayi şehirlerini, bir gecede ortaya çıkanları koydu. Nüfuz ettiği her yerde zanaatkârlığı ve genel olarak önceki tüm sanayi aşamalarını yok etti. Ticaret şehrinin kırsal alana karşı zaferini tamamladı. İlk koşulu otomatik sistemdir. Gelişimi, özel mülkiyetin, tıpkı zanaat sisteminde manüfaktüre ya da gelişmekte olan zanaate küçük kırsal işletmenin engel olması gibi, bir engel haline geldiği üretici güçler kitlesi yarattı. Bu üretici güçler özel mülkiyet altında yalnızca tek yanlı bir gelişim gösterir, çoğunluk için yıkıcı güçlere dönüşür ve pek çok güç özel mülkiyet içinde hiç uygulamaya konulamaz. Genel olarak, her yerde toplumun sınıfları arasında aynı ilişkileri yarattı ve böylece tek tek ulusların özelliklerini yok etti. Ve nihayet, burjuvazi her ulusta hâlâ ayrı ulusal çıkarlara sahipken, büyük sanayi tüm uluslarda aynı çıkara sahip olan, ulusal niteliği zaten ortadan kalkmış bir sınıf yarattı; bu sınıf gerçekten tüm eski dünyayı ardında bırakmış ve aynı zamanda ona karşı duran sınıftır. O, işçiye yalnızca kapitalistle olan ilişkiyi değil, çalışmanın kendisini de katlanılmaz hale getirir.
Büyük sanayinin her ülkenin her yerinde aynı düzeye ulaşmadığı kendiliğinden anlaşılır. Ancak bu, proletaryanın sınıf hareketini engellemez; çünkü büyük sanayi tarafından yaratılmış olan proletaryalar bu hareketin başına geçerler ve tüm kitleyi beraberlerinde sürüklerler ve büyük sanayiden dışlanmış olan işçiler, bu büyük sanayi tarafından, büyük sanayinin işçilerine kıyasla daha da kötü bir yaşam durumuna itilmişlerdir. Aynı şekilde, büyük sanayinin gelişmiş olduğu ülkeler, dünya ticareti yoluyla evrensel rekabet mücadelesine sürüklenmiş olan az çok sanayileşmemiş ülkeler üzerinde de etkili olurlar⁽²³⁾.
Bu çeşitli biçimler, çalışmanın ve dolayısıyla mülkiyetin örgütlenme biçimleri kadar çoktur. Her dönemde, var olan üretici güçler, ihtiyaçlar doğrultusunda gerekli hale geldikleri ölçüde, birleşmişlerdir.
[2.] Devletin ve hukukun mülkiyetle ilişkisi
İlk mülkiyet biçimi, hem antik dünyada hem de Ortaçağ’da, kabile mülkiyetidir; Romalılarda esas olarak savaş, Germenlerde ise hayvancılık tarafından belirlenmiştir. Antik halklarda, bir şehirde birden fazla kabilenin birlikte yaşaması nedeniyle, kabile mülkiyeti devlet mülkiyeti olarak görünür ve bireyin buna olan hakkı yalnızca bir possessio <mülkiyet kullanımı> olarak ortaya çıkar; bu ise, genel anlamda kabile mülkiyeti gibi, sadece toprak mülkiyetiyle sınırlıdır. Gerçek özel mülkiyet, antiklerde olduğu gibi modern halklarda da taşınır mülkiyetle başlar. – (Kölelik ve kamu düzeni) (dominium ex jure Quiritum <eski bir Roma yurttaşının hakkına dayalı mülkiyet>). Ortaçağ’dan çıkan halklarda kabile mülkiyeti çeşitli evrelerden geçerek gelişir – feodal toprak mülkiyeti, tüzel kişilere ait taşınır mülkiyet, manüfaktür sermayesi – ve sonunda büyük sanayi ve evrensel rekabetin belirlediği modern sermayeye, tümüyle bireysel özel mülkiyete dönüşür; bu mülkiyet, kamuya ait olma görünümünü tümüyle üzerinden atmıştır ve devletin mülkiyetin gelişimi üzerindeki her türlü etkisini dışlamıştır. Bu modern özel mülkiyete karşılık gelen modern devlet, vergiler aracılığıyla özel mülkiyet sahipleri tarafından giderek satın alınmış, kamu borçlanması yoluyla onlara bütünüyle bağımlı hale gelmiş ve borsa üzerinden devlet tahvillerinin değerindeki yükselme ve düşmelere göre varlığını sürdüren, özel mülkiyet sahiplerinin – burjuvaların – sağladığı ticari güvene tümüyle bağımlı hale gelmiştir. Burjuvazi, artık bir zümre değil de bir sınıf olduğu için, kendini yerel değil ulusal olarak örgütlemek ve kendi ortalama çıkarına genel bir biçim kazandırmak zorundadır. Özel mülkiyetin kamudan kurtulmasıyla, devlet burjuva toplumunun yanında ve dışında bağımsız bir varlık haline gelmiştir; ama bu, burjuvazinin gerek dışarıya gerekse içeriye karşı, mülkiyetinin ve çıkarlarının karşılıklı güvence altına alınması için zorunlu olarak verdiği bir örgütlenme biçiminden başka bir şey değildir. Devletin bağımsızlığı, bugün yalnızca, sınıfların henüz tam anlamıyla oluşmadığı, daha ileri ülkelerde ortadan kalkmış olan zümrelerin hâlâ bir rol oynadığı ve bir karışımın var olduğu ülkelerde görülür; bu nedenle nüfusun hiçbir kesimi geri kalanlara karşı egemenlik sağlayamaz. Bu, özellikle Almanya için geçerlidir. Modern devletin en tamamlanmış örneği Kuzey Amerika’dır. Yeni Fransız, İngiliz ve Amerikalı yazarların hepsi, devletin yalnızca özel mülkiyet uğruna var olduğunu dile getirmekte ve bu düşünce artık genel bilince yerleşmiştir.
Devlet, egemen bir sınıfa mensup bireylerin ortak çıkarlarını gerçekleştirdikleri biçim ve bir dönemin bütün burjuva toplumunun toplandığı yapı olduğuna göre, bütün ortak kurumların devlet aracılığıyla ifade edilmesi ve siyasal biçim kazanması sonucu doğar. Bu nedenle, yasanın iradeye, özellikle gerçek temelinden koparılmış özgür iradeye dayandığı yanılsaması oluşur. Aynı şekilde, hukuk da tekrar yasaya indirgenir.
Özel hukuk, özel mülkiyetle eş zamanlı olarak, doğal-topluluk biçiminin çözülmesinden doğarak gelişir. Romalılarda, özel mülkiyetin ve özel hukukun gelişimi, üretim tarzları aynı kaldığı için, sanayi ve ticaret bakımından herhangi bir ileri etkide bulunmadı⁽²⁴⁾. Modern halklarda ise, feodal topluluk biçimi sanayi ve ticaret yoluyla çözüldüğü için, özel mülkiyetin ve özel hukukun ortaya çıkmasıyla birlikte, daha ileri bir gelişmeye elverişli yeni bir evre başladı. Ortaçağ’da geniş deniz ticareti yapan ilk şehir olan Amalfi, aynı zamanda deniz hukukunu da geliştirdi. Sanayi ve ticaret İtalya’da, sonra başka ülkelerde özel mülkiyeti daha da geliştirdikçe, gelişmiş Roma özel hukuku yeniden benimsendi ve yetkeli kılındı. Burjuvazi daha sonra, öyle bir iktidar kazandı ki, prensler feodal soyluluğu devirmek için burjuvaziyi kullanmak adına onların çıkarlarını gözetir oldular; bu andan itibaren – Fransa’da 16. yüzyılda – hukukun asıl gelişimi başladı ve İngiltere hariç tüm ülkelerde bu, Roma hukuk kodu temeli üzerinde gerçekleşti. İngiltere’de bile, özel hukukun daha da geliştirilmesi için (özellikle taşınır mülkiyet bakımından) Roma hukukunun ilkeleri benimsenmek zorunda kaldı. (Unutulmamalıdır ki hukukun da, dinin de kendine özgü bir tarihi yoktur.)
Özel hukukta mevcut mülkiyet ilişkileri, genel iradenin sonucu olarak ilan edilir. Jus utendi et abutendi <kendi malını kullanma ve tüketme (hatta kötüye kullanma) hakkı> ifadesi bir yandan özel mülkiyetin kamusal topluluktan tamamen bağımsız hale geldiği olgusunu dile getirir, diğer yandan da özel mülkiyetin yalnızca özel irade üzerine, mal üzerindeki keyfi tasarrufa dayandığı yanılsamasını ifade eder. Pratikte, özel mülkiyet sahibi için bu abuti <tüketme, (hatta kötüye kullanma)> hakkı, mülkiyetini ve dolayısıyla jus abutendi hakkını başka ellere geçmesini istemiyorsa, çok belirgin ekonomik sınırlar taşır; çünkü nesne yalnızca özel iradeye göre ele alındığında, hiçbir nesne değildir, ancak değişim sürecinde ve hukuktan bağımsız olarak bir nesneye, gerçek bir mülkiyete dönüşür (filozofların “bir fikir” dediği ilişki)⁽²⁵⁾.
Hakkın yalnızca iradeye indirgenmesi şeklindeki bu hukuki yanılsama, mülkiyet ilişkilerinin daha da gelişmesi içinde zorunlu olarak, bir kişinin bir nesne üzerinde hukuki bir hakka sahip olabileceği, ama bu nesneye gerçekte sahip olamayabileceği sonucuna götürür. Örneğin, rekabet sonucu bir taşınmazın rantı ortadan kalkarsa, bu taşınmazın sahibi hukuken hâlâ o taşınmaza sahip olur, jus utendi et abutendi hakkına da sahiptir. Ama onunla hiçbir şey yapamaz, o taşınmaz üzerinde hiçbir mülkiyet fiili gerçekleştiremez; eğer elinde o toprağı işleyecek sermaye yoksa, aslında toprak sahibi olarak hiçbir şeye sahip değildir. Aynı hukuki yanılsamadan ötürüdür ki, hukukçulara ve her tür yasa koduna göre, bireylerin birbirleriyle ilişkiler kurması -örneğin sözleşmeler yapması- rastlantısal bir şey sayılır ve bu ilişkiler, tamamen sözleşen tarafların keyfine göre kurulabilir ya da kurulmayabilir olarak değerlendirilir.
Sanayi ve ticaretin gelişmesiyle yeni ilişki biçimleri ortaya çıktığında, örneğin sigorta vb. şirketler gibi, hukuk her defasında bunları mülkiyet edinme biçimleri arasına dâhil etmek zorunda kalmıştır.
Tarihte şimdiye dek sadece “alma”nın söz konusu olduğu düşüncesinden daha sıradan bir fikir yoktur. Barbarlar Roma İmparatorluğu’nu ele geçirir ve bu “alma” eylemiyle eski dünyadan feodalizme geçişin açıklandığı varsayılır. Ancak barbarların bir ulusu “alması” durumunda, alınan ulusun modern halklarda olduğu gibi endüstriyel üretici güçler geliştirip geliştirmediği ya da üretici güçlerinin esasen yalnızca bir birleşimden ve topluluktan ibaret olup olmadığı önemlidir. Ayrıca alma eylemi, alınan nesneye bağlıdır. Bir bankerin kağıt biçimindeki serveti, onu alan kişinin o ülkenin üretim ve dolaşım koşullarına tâbi olmadan alınamaz. Aynı şey modern bir sanayi ülkesinin tüm endüstriyel sermayesi için de geçerlidir. Ve nihayet, alma her yerde çok kısa sürede sona erer; artık alınacak bir şey kalmadığında, üretmeye başlamak zorundasınız. Bu kısa sürede ortaya çıkan üretme zorunluluğundan, yerleşik fatihlerce benimsenen toplumsal biçimin, karşılaşılan üretici güçlerin gelişim düzeyine uygun olması ya da bu uygunluk baştan mevcut değilse, zamanla bu üretici güçlere göre değişmesi gerektiği sonucu doğar. Buradan da şu gerçek açıklanır: Kavimler göçü sonrasındaki dönemde her yerde gözlemlendiği üzere, “kölenin efendi” olduğu ve fatihlerin, fethettikleri halktan dili, eğitimi ve yaşam tarzını çok kısa sürede benimsediği vakıası.
Feodalizm Almanya’dan olduğu gibi taşınmış değildir; aksine, onun kökeni, fatihler bakımından, fetih sürecindeki askeri örgütlenmeden doğmuş, fethedilen topraklarda mevcut üretici güçlerin etkisiyle ancak zamanla gerçek anlamda bir feodalizme dönüşmüştür. Bu biçimin üretici güçler tarafından ne kadar belirlendiğini, eski Roma’dan kalan hatıralara dayanarak başka biçimler dayatmaya çalışan girişimlerin başarısızlığı açıkça gösterir (örneğin, Şarlman zamanında olanlar).
[3.] Doğal ve uygarlıkla oluşmuş üretim araçları ve mülkiyet biçimleri
[…] <Burada el yazmasında dört sayfa eksiktir> bulunduğu görülür. Birincisinden, gelişmiş bir işbölümü ve yaygın ticaret varsayımı çıkar, ikincisinden ise yerellik. Birinci durumda bireylerin bir araya gelmiş olması gerekir; ikinci durumda ise bireyler, mevcut üretim aracının yanında bizzat birer üretim aracı olarak hazır bulunurlar. Burada doğal üretim araçları ile uygarlık yoluyla yaratılmış üretim araçları arasındaki fark ortaya çıkar. Tarla (su vb.) doğal üretim aracı olarak görülebilir. İlk durumda bireyler doğaya tabi kılınır; ikinci durumda ise emeğin bir ürünü olan şeye tabi kılınırlar. Dolayısıyla ilk durumda mülkiyet (toprak mülkiyeti) doğrudan, doğal bir egemenlik olarak görünür; ikinci durumda ise emeğin, özellikle birikmiş emeğin, sermayenin egemenliği olarak karşımıza çıkar. İlk durumda bireylerin, aile, kabile, doğrudan toprağın kendisi gibi bir bağla birbirine ait olması gerekir; ikinci durumda ise bireyler birbirlerinden bağımsızdır ve yalnızca değişim aracılığıyla birbirine bağlanırlar. İlk durumda değişim esas olarak insanlar ile doğa arasındaki bir değişimdir; burada birinin emeği diğerinin ürünleriyle değiştirilir; ikinci durumda ise ağırlıklı olarak insanlar arasında bir değişim söz konusudur. İlk durumda sıradan insan aklı yeterlidir; bedensel ve zihinsel faaliyetler henüz ayrışmamıştır; ikinci durumda ise zihinsel ve bedensel emek arasındaki ayrımın pratikte tamamlanmış olması gerekir. İlk durumda mülk sahibinin mülksüzler üzerindeki egemenliği kişisel ilişkilere, bir tür topluluk biçimine dayanabilir; ikinci durumda ise bu egemenlik, üçüncü bir şeyde, yani parada, nesnel bir biçim kazanmak zorundadır. İlk durumda küçük üretim mevcuttur, ancak bu doğal üretim aracının kullanımına tabi olduğu için bireyler arasında işbölümüne dayalı değildir; ikinci durumda ise sanayi ancak ve yalnızca işbölümüne dayalı olarak vardır.
Şimdiye dek üretim araçlarından yola çıktık ve daha burada bile belli sanayi aşamaları için özel mülkiyetin zorunluluğu ortaya çıktı. Hammadde çıkarmaya yönelik sanayide özel mülkiyet hâlâ tamamen emekle örtüşür; küçük sanayide ve şimdiye kadarki bütün tarımda mülkiyet, mevcut üretim araçlarının zorunlu sonucudur; büyük sanayide ise üretim aracı ile özel mülkiyet arasındaki çelişki, ancak bu sanayinin kendi ürünü olarak ortaya çıkar ve bu çelişkinin meydana gelmesi için sanayinin oldukça gelişmiş olması gerekir. Dolayısıyla özel mülkiyetin kaldırılması ancak büyük sanayiyle birlikte mümkün hale gelir.
Büyük sanayi ve rekabet içinde bireylerin bütün yaşam koşulları, bağlılık biçimleri ve tek yanlılıkları iki en yalın biçimde yoğunlaşmıştır: özel mülkiyet ve emek. Parayla birlikte bütün dolaşım biçimleri ve dolaşımın kendisi bireyler açısından rastlantısal hale gelir. Yani, daha paranın kendisinde, şimdiye dek dolaşımın yalnızca belirli koşullar altında bireyler arasında bir dolaşım olduğu, bireylerin birey olarak dolaşmadığı saklıdır. Bu koşullar ikiye indirgenmiştir – birikmiş emek ya da özel mülkiyet, yahut da gerçek emek. Bunlardan biri ortadan kalktığında dolaşım durur. Modern iktisatçılar da – örneğin Sismondi, Cherbuliez vs. – bireylerin birleşimini sermayenin birleşimine karşı koyarlar. Öte yandan bireylerin kendileri tamamen işbölümüne tabi kılınmıştır ve bu yolla en tam bağımlılık içine sokulmuşlardır. Özel mülkiyet, emek içinde emek karşısında duran haliyle, birikimin zorunluluğundan doğar ve başlangıçta hep topluluk biçimini korur, ancak gelişimiyle birlikte gitgide modern özel mülkiyet biçimine yaklaşır. İşbölümüyle birlikte, daha baştan itibaren, emek koşullarının, araçlarının ve malzemelerinin de bölünmesi ortaya çıkar, bu da birikmiş sermayenin farklı mülk sahipleri arasında parçalanmasına ve böylece sermaye ile emek arasındaki parçalanmaya ve mülkiyet biçimlerinin çeşitlenmesine yol açar. İşbölümü ne kadar gelişirse ve birikim ne kadar artarsa, bu parçalanma da o kadar keskinleşir. Emek, ancak bu parçalanmanın varsayımı altında var olabilir.
Burada iki olgu ortaya çıkar⁽²⁶⁾. Birincisi, üretici güçler tamamen bireylerden bağımsız ve onlardan kopuk bir dünya gibi görünür; bu durumun nedeni, onların kuvvetlerini oluşturan bireylerin bölünmüş ve birbirine karşıt biçimde var olmalarıdır. Oysa bu güçler yalnızca bu bireylerin dolaşımı ve bağlamı içinde gerçek güçler olabilir. Böylece bir yanda, adeta nesnel bir biçim kazanmış bir üretici güçler toplamı vardır ki, bu güçler artık bireylerin değil, özel mülkiyetin güçleri olarak görünür ve dolayısıyla sadece özel mülk sahibi oldukları sürece bireylerin güçleridir. Önceki hiçbir dönemde üretici güçler, bireylerin birey olarak dolaşımı açısından bu kadar ilgisiz bir biçim almamıştı; çünkü dolaşımın kendisi o zaman hâlâ sınırlıydı. Öte yandan, bu üretici güçlerin karşısında, bu güçlerden koparılmış ve bu nedenle her türlü gerçek yaşam içeriğinden yoksun, soyut bireyler haline gelmiş çoğunluk durmaktadır – ama tam da bu yolla birey olarak birbirleriyle ilişki kurabilecek hale gelmişlerdir.
Onların üretici güçlerle ve kendi varlıklarıyla hâlâ sahip oldukları tek bağ, emektir; fakat bu da artık tüm öz-eylemlilik görünümünü yitirmiştir ve yaşamlarını ancak bu emeği sakatlayarak sürdürebilirler. Önceki dönemlerde öz-eylemlilik ile maddi yaşamın üretimi, bunlar farklı kişilere düştüğü için ayrışmıştı; ve bireylerin dar görüşlülüğü nedeniyle maddi yaşamın üretimi hâlâ öz-eylemliliğin daha aşağı bir biçimi olarak görülüyordu. Şimdi ise bu ikisi öyle ayrılmıştır ki, artık maddi yaşam bizzat amaç olarak, bu maddi yaşamın üretimi ise – ki bu şimdi mümkün olan tek öz-eylemlilik biçimidir ama gördüğümüz gibi olumsuz bir biçimdir – araç olarak görünür.
Artık öyle bir noktaya gelinmiştir ki, bireyler mevcut üretici güçlerin toplamını sadece kendi öz-eylemlerine ulaşmak için değil, varoluşlarını güvence altına almak için de kendilerine mal etmek zorundadır. Bu edinim, her şeyden önce edinilecek nesne tarafından, yani evrensel bir dolaşım içinde var olan ve bir bütünlük hâlinde gelişmiş üretici güçler tarafından belirlenir. Bu nedenle, bu edinim zaten bu yönden bakıldığında, üretici güçlere ve dolaşıma tekabül eden evrensel bir karakterde olmak zorundadır. Bu güçlerin edinimi, özü itibariyle, maddi üretim araçlarına tekabül eden bireysel yetilerin geliştirilmesinden başka bir şey değildir. Üretim araçlarının bir bütün olarak edinilmesi, zaten bireylerin kendilerinde bir bütün yetiler toplamının geliştirilmesi anlamına gelir.
Bu edinim ayrıca, onu gerçekleştirecek bireyler tarafından da belirlenir. Yalnızca günümüzün her türlü öz-eylemden tamamen dışlanmış olan proleterleri, üretici güçlerin bütünlüğünün ediniminde ve bununla birlikte bireysel yetilerin bütünsel gelişiminde gerçekleşen tam ve artık sınırlanmamış bir öz-eylemi hayata geçirebilecek durumdadır. Önceki tüm devrimci edinimler sınırlıydı; öz-eylemleri sınırlı bir üretim aracı ve sınırlı bir dolaşım yoluyla sınırlandırılmış olan bireyler, bu sınırlı üretim aracını kendilerine mal ettiler ve bu nedenle yalnızca yeni bir sınırlılık düzeyine ulaşabildiler. Üretim aracı onların mülkü oldu, ama kendileri yine işbölümüne ve kendi üretim araçlarına tabi kaldılar. Şimdiye kadarki bütün edinimlerde, bir bireyler kitlesi tek bir üretim aracına tabi olurdu; proletaryanın ediniminde ise çok sayıda üretim aracı her bireye tabi olacak ve mülkiyet herkesin olacak. Modern evrensel dolaşım bireylere ancak herkesin ortaklaşması yoluyla tabi kılınabilir.
Bu edinim aynı zamanda onun gerçekleştirilme biçimiyle de belirlenir. Bu yalnızca proletaryanın karakterinden dolayı yine ancak evrensel olabilecek bir birleşmeyle ve bir devrim yoluyla gerçekleştirilebilir; bu devrimde bir yandan önceki üretim ve dolaşım biçimlerinin ve toplumsal yapının gücü yıkılır, öte yandan ise proletaryanın bu edinimi gerçekleştirmeye yeterli olan evrensel karakteri ve enerjisi gelişir ve proletarya, kendisinde önceki toplumsal konumundan kalmış olan her şeyi üzerinden atar.
Ancak bu düzeyde öz-eylemler maddi yaşamla örtüşür, bu da bireylerin bütünsel bireylere dönüşmesine ve her türlü doğallığı üzerinden atmasına karşılık gelir; bu durumda emeğin öz-eyleme dönüşümü ile önceki koşullu dolaşımın bireylerin birey olarak dolaşımı hâline dönüşümü birbirine tekabül eder. Üretici güçlerin birleşik bireyler tarafından bütünsel olarak edinilmesiyle birlikte özel mülkiyet sona erer. Önceki tarihte her zaman belirli bir koşul rastlantı gibi görünmüştü, şimdi ise bireylerin ayrılığı, herkesin özel kazancı bizzat kendisi rastlantı hâline gelmiştir.
Artık işbölümüne tabi olmayan bireyler, filozoflar tarafından “insan” adı altında ideal bir varlık olarak tasavvur edilmiş ve bizim tarif ettiğimiz tüm süreç “insan”ın gelişim süreci olarak ele alınmıştır; böylece tarihsel her aşamadaki gerçek bireylere “insan” ithaf edilmiş ve tarihin itici gücü olarak gösterilmiştir. Tüm süreç böylece “insan”ın kendine yabancılaşma süreci olarak kavranmıştır ve bu esas olarak şuradan kaynaklanır: daha sonraki aşamanın ortalama bireyi, daha önceki bireylere; daha sonraki bilinç, önceki bireylere yerleştirilmiştir. Gerçek koşullardan baştan beri soyutlanmış olan bu ters çevirme sayesinde, tüm tarih, bilincin bir gelişim sürecine dönüştürülebilmiştir.
Son olarak geliştirilen tarih anlayışından şu sonuçları elde ediyoruz:
1. Üretici güçlerin gelişiminde, mevcut koşullar altında yalnızca yıkım getiren, artık üretici güç değil yıkıcı güç olan üretici güçlerin ve ulaşım araçlarının (makineleşme ve para) ortaya çıktığı bir aşamaya ulaşılır – ve bununla bağlantılı olarak, toplumun bütün yükünü taşıyan ama onun nimetlerinden yararlanmayan, toplumdan dışlanmış, öteki tüm sınıflarla en keskin karşıtlığa zorla itilmiş bir sınıf ortaya çıkar; toplumun tüm üyelerinin çoğunluğunu oluşturan ve köklü bir devrimin gerekliliğine ilişkin bilincin, komünist bilincin kaynağını teşkil eden bir sınıf; bu bilinç doğal olarak, bu sınıfın konumunun kavranışı sayesinde diğer sınıflarda da oluşabilir.
2. Belirli üretici güçlerin uygulanabileceği koşullar, toplumda belirli bir sınıfın egemenliğinin koşullarıdır; bu sınıfın sahipliğinden kaynaklanan toplumsal gücü, her defasında devlet biçiminde idealist-pratik ifadesini bulur ve bu nedenle, şimdiye kadarki her devrimci mücadele, hâkim olmuş bir sınıfa yönelmiştir⁽²⁷⁾.
3. Şimdiye kadarki bütün devrimlerde faaliyet tarzı hep dokunulmadan kalmış, yalnızca bu faaliyetin dağılımı, işin başka kişilere yeniden dağıtımı söz konusu olmuştur; oysa komünist devrim, şimdiye kadarki faaliyet tarzına yönelir, işi ortadan kaldırır ⁽²⁸⁾ ve sınıfların kendileriyle birlikte tüm sınıf egemenliğini sona erdirir, çünkü bu devrim, artık toplumda bir sınıf olarak geçerli sayılmayan, bir sınıf olarak tanınmayan, şimdiki toplumda tüm sınıfların, milliyetlerin vs. çözülmesinin ifadesi olan bir sınıf tarafından gerçekleştirilir.
4. Hem bu komünist bilincin kitlesel ölçekte ortaya çıkması hem de bu işin gerçekleştirilmesi için, yalnızca pratik bir hareket içinde, yani bir devrimde meydana gelebilecek kitlesel bir dönüşüm gereklidir; bu nedenle devrim, yalnızca egemen sınıf başka türlü alaşağı edilemeyeceği için değil, aynı zamanda devrimi gerçekleştirecek olan sınıfın da ancak bir devrim içinde, tüm eski pislikten kurtulmaya ve toplumun yeni bir temelde yeniden kurulmasına yetkinleşebileceği için zorunludur⁽²⁹⁾.
[C.] Komünizm. – Bizzat dolaşım biçiminin üretimi
Komünizm, şimdiye kadarki bütün hareketlerden, tüm önceki üretim ve dolaşım ilişkilerinin temelini altüst etmesiyle ve tüm doğal varsayımları ilk kez bilinçli bir biçimde, önceki insanların yaratımları olarak ele alıp, onların doğallığını soyup çıkararak birleşmiş bireylerin denetimine tabi tutmasıyla ayrılır. Onun örgütlenmesi esasen ekonomiktir, bu birleşmenin maddi koşullarının yaratılmasıdır; mevcut koşulları birleşmenin koşullarına dönüştürür. Komünizmin yarattığı mevcut olan şey, bireylerden bağımsız varolan her şeyi olanaksız kılmanın gerçek temelidir, bu varolan şey, yine de yalnızca bireylerin önceki dolaşımının bir ürünüdür. Komünistler dolayısıyla, önceki üretim ve dolaşımın ürettiği koşulları, pratik olarak, inorganik olarak ele alırlar, fakat bunu yaparken, önceki kuşakların onlara malzeme sağlama planı veya niyeti içinde olduklarını hayal etmeden ve bu koşulların onları yaratan bireyler için inorganik olduğunu düşünmeden. Kişisel birey ile rastlantısal birey arasındaki ayrım bir kavramsal ayrım değil, tarihsel bir olgudur. Bu ayrım farklı zamanlarda farklı anlamlar taşır; örneğin 18. yüzyılda sınıf, birey için rastlantısal bir şey olarak görülür, plus ou moins [az çok] aile için de bu geçerlidir. Bu, her zaman için bizim yapmamız gereken bir ayrım değil, her dönemin, kendi karşısında bulduğu çeşitli unsurlar arasında kendisinin yaptığı bir ayrımdır ve bunu kavramsal yolla değil, maddi yaşam çatışmaları yoluyla yapmak zorunda kalır. Önceki döneme kıyasla sonraki dönem için rastlantısal görünen şey, yani daha önceki dönemden ona devrolmuş unsurlar arasındaki bir unsur, belirli bir üretici güç gelişimine karşılık gelen bir dolaşım biçimidir. Üretici güçlerin dolaşım biçimiyle ilişkisi, dolaşım biçiminin bireylerin etkinliğine ya da faaliyetine olan ilişkisine eşdeğerdir. (Bu faaliyetin temel biçimi elbette maddidir ve diğer tüm zihinsel, siyasal, dinsel vb. biçimler buna bağlıdır. Maddi yaşamın çeşitli biçimleri her defasında gelişmiş ihtiyaçlara bağlıdır ve bu ihtiyaçların hem üretimi hem de tatmini, hiçbir koyun ya da köpekte görülmeyen [Stirner’in adversus hominem’e yani “insana karşı” öne sürdüğü kaba baş itirazına karşıt olarak], kendisi de tarihsel bir süreçtir, her ne kadar koyunlar ve köpekler bugünkü halleriyle aslında, fakat malgré eux [iradeleri dışında], tarihsel bir sürecin ürünleri olsalar da.)
Çelişki henüz ortaya çıkmamışken bireylerin birbiriyle ilişkide bulunduğu koşullar, onların bireyselliklerine ait koşullardır, onlar için dışsal değildir; bu belirli, belirli koşullar altında varolan bireylerin maddi yaşamlarını ve onunla ilişkili her şeyi yalnızca bu koşullar altında üretebilmeleri mümkün olduğu için, bunlar onların kendini gerçekleştirme koşullarıdır ve bu kendini gerçekleştirmeden türetilirler⁽³⁰⁾. Dolayısıyla, çelişki henüz ortaya çıkmamışken, onların üretim yaptıkları belirli koşul, onların gerçek bağımlılığına, tek yanlı varoluşlarına tekabül eder; bu tek yanlılık kendisini ancak çelişkinin ortaya çıkışıyla gösterir ve böylece yalnızca sonrakiler için var olur. O zaman bu koşul rastlantısal bir zincir olarak görünür ve bu zincir olduğu bilinci de daha önceki döneme yansıtılır.
Bu önce kendini gerçekleştirme koşulları, sonradan bu kendini gerçekleştirmenin zincirleri olarak görünen çeşitli koşullar, tüm tarihsel gelişim boyunca birbirine bağlı bir dolaşım biçimleri dizisi oluşturur; bu dizinin bağlantısı, önceki ve artık zincire dönüşmüş dolaşım biçiminin yerine, daha gelişmiş üretici güçlere ve dolayısıyla bireylerin ilerlemiş kendini gerçekleştirme biçimine uygun yeni bir biçimin geçmesinden ibarettir – bu biçim ise à son tour [kendi sırası geldiğinde] yeniden bir zincire dönüşür ve ardından bir başkasıyla yer değiştirir. Bu koşullar her aşamada üretici güçlerin eşzamanlı gelişimine uygun oldukları için, onların tarihi aynı zamanda gelişmekte olan ve her yeni kuşak tarafından devralınan üretici güçlerin tarihi, dolayısıyla bireylerin güçlerinin gelişiminin tarihidir.
Bu gelişim doğal biçimde ilerlediği için, yani özgürce birleşmiş bireylerin genel bir planına tabi olmadığı için, çeşitli yerel bölgelerden, kabilelerden, uluslardan, iş kollarından vb. hareket eder; bunların her biri başlangıçta diğerlerinden bağımsız olarak gelişir ve ancak yavaş yavaş diğerleriyle ilişkiye girer. Bu gelişme ayrıca son derece yavaş ilerler; farklı aşamalar ve çıkarlar asla tamamen aşılmaz, yalnızca galip gelen çıkara tabi kılınır ve yüzyıllarca onun yanında sürünerek varlıklarını sürdürürler. Buradan şu sonuç çıkar: Aynı ulus içinde dahi bireyler, mülkiyet ilişkilerinden bağımsız olarak, tamamen farklı gelişim çizgilerine sahiptirler ve daha sonraya ait bir çıkarın özgül dolaşım biçiminin artık bastırdığı daha önceki bir çıkar, bireylere karşı bağımsızlaşmış görünen toplumda (devlet, hukuk) geleneksel bir iktidarı elde tutmaya uzun süre devam eder; bu iktidar en son aşamada yalnızca bir devrimle kırılabilir. Bu, ayrıca şu durumu da açıklar: Belli konulara dair, daha genel bir kavramsal toplamayı olanaklı kılan durumlarda, bilinç neden bazen aynı dönemdeki deneysel koşullardan daha ileri görünebilir; bu da, daha sonraki bir dönemin mücadelelerinde önceki kuramcılara birer otorite olarak başvurulabilmesini açıklar.
Buna karşılık, tarihsel olarak gelişmiş bir dönemde baştan başlayan ülkelerde, örneğin Kuzey Amerika’da, gelişme son derece hızlı olur. Bu tür ülkeler, oraya yerleşen bireyler dışında doğal hiçbir önvarsayıma sahip değildir ve bu bireyler oraya, eski ülkelerdeki dolaşım biçimlerinin kendi ihtiyaçlarına uymaması sebebiyle yönelmişlerdir. Dolayısıyla bu bireyler, eski ülkelerin en ileri bireyleriyle ve bu bireylerin düzeyine uygun en gelişmiş dolaşım biçimiyle işe başlarlar, henüz bu dolaşım biçimi eski ülkelerde yerleşmeden. (Bu, yalnızca askerî ya da ticaret istasyonlarından ibaret olmayan tüm koloniler için geçerlidir⁽³¹⁾. Kartaca, Yunan kolonileri ve 11. ile 12. yüzyıllardaki İzlanda buna örnek teşkil eder.) Benzer bir ilişki, bir fethin ardından da geçerlidir; eğer fethedilen ülkeye, başka bir toprakta gelişmiş bir dolaşım biçimi hazır bir şekilde getirilirse. Bu dolaşım biçimi, kendi anavatanında hâlâ önceki çağlara ait çıkar ve ilişkilerle bağlı kalmış olsa bile, burada tam anlamıyla ve engelsiz biçimde yerleşebilir, çünkü bu durum zaten fetihçilerin kalıcı bir iktidar sağlaması için gereklidir. (Norman fethinden sonra İngiltere ve Napoli, feodal örgütlenmenin en gelişmiş biçimlerini elde etmiştir.)
Dolayısıyla, bizim anlayışımıza göre, tarihteki tüm çatışmalar, üretici güçlerle dolaşım biçimi arasındaki çelişkiden kaynaklanır. Bununla birlikte, bu çelişkinin, bir ülkede çatışmaya yol açması için o ülkede doruk noktasına ulaşması gerekmez. Genişlemiş uluslararası dolaşım sayesinde meydana gelen, sanayi açısından daha gelişmiş ülkelerle girilen rekabet, daha az gelişmiş sanayiye sahip ülkelerde de benzer bir çelişkinin ortaya çıkması için yeterlidir (örneğin Almanya’daki örtük proletarya, İngiliz sanayisinin rekabetiyle görünür hâle gelmiştir).
Bu üretici güçlerle dolaşım biçimi arasındaki çelişki, yukarıda gördüğümüz gibi, tarihte birçok kez meydana gelmiş, fakat yine de tarihin temelini sarsamamıştır. Her seferinde bu çelişki bir devrimde patlak vermiştir ve bu sırada farklı yan biçimlere bürünmüştür: çatışmaların toplamı olarak, farklı sınıflar arasında çatışmalar olarak, bilinçle olan çelişki, düşünsel mücadele, siyasal mücadele vb. olarak. Sınırlı bir bakış açısından, bu yan biçimlerden biri seçilip, bu devrimlerin temeli olarak gösterilebilir; ki bu da oldukça kolaydır, çünkü devrimlerin içinden çıktığı bireyler, kendi eylemleri üzerine, eğitim düzeylerine ve tarihsel gelişimin seviyesine göre kendilerini yanıltan düşünceler geliştirmişlerdir.
Kişisel güçlerin (ilişkilerin) işbölümü yoluyla nesnel güçlere dönüşümü, bu dönüşüme dair genel bir düşünceyi kafadan silmekle değil, yalnızca bireylerin bu nesnel güçleri tekrar kendi denetimleri altına alıp işbölümünü ortadan kaldırmalarıyla geri çevrilebilir⁽³²⁾. Bu ise ortaklaşalık olmadan mümkün değildir. Ancak topluluk içinde [başkalarıyla birlikte], her birey kendi yetilerini her yönde geliştirme araçlarına sahip olur; dolayısıyla ancak toplulukta kişisel özgürlük mümkün hâle gelir. Şimdiye kadarki topluluk ikamelerinde, devlette vb., kişisel özgürlük yalnızca egemen sınıfın koşullarında gelişmiş bireyler için ve sadece bu sınıfın bireyleri olmaları ölçüsünde mevcuttu. Şimdiye dek bireylerin bir araya gelerek oluşturdukları görünen topluluk, her zaman onların karşısında bağımsızlaşmış ve aynı zamanda, bir sınıfın başka bir sınıfa karşı birleşmesi olduğundan, egemen olmayan sınıf için yalnızca tamamıyla yanıltıcı bir topluluk değil, aynı zamanda yeni bir zincir olmuştur. Gerçek toplulukta bireyler, birlikleri içinde ve aracılığıyla özgürlüklerini kazanırlar.
Şimdiye kadarki gelişimin tümünden şu çıkar: Bir sınıfa ait bireylerin karşılıklı olarak kurdukları topluluk ilişkisi ve bu ilişkiler, bir üçüncüye karşı ortak çıkarlarından kaynaklanıyorsa, o zaman bu bireyler, yalnızca ortalama bireyler olarak bu topluluğa ait olmuşlardır; yalnızca sınıflarının yaşam koşullarında yaşadıkları ölçüde, bu ilişkiye katılmışlardır, yani birey olarak değil, sınıf üyesi olarak. Oysa devrimci proletaryanın topluluğunda, ki bu topluluk kendisinin ve tüm toplum üyelerinin varoluş koşullarını kendi denetimine alır, durum tam tersidir; burada bireyler, birey olarak katılım gösterir. Söz konusu olan, bireylerin birleşmesidir (elbet şu anki gelişmiş üretici güçler temelinde), bu birleşme bireylerin özgür gelişiminin ve hareketinin koşullarını kendi denetimi altına alır; bu koşullar şimdiye kadar rastlantıya terk edilmişti ve bireylerin birbirinden ayrılığı nedeniyle, bireylerin zorunlu birleşmesi (işbölümü ile verilmiş) yoluyla ve ayrılıklarıyla, onlara yabancılaşmış bir bağ hâline gelerek onlara karşı bağımsızlaşmıştı. Önceki birleşme ise yalnızca bu koşulların üzerinde (örneğin “Toplum Sözleşmesi”nde gösterildiği gibi kesinlikle keyfi değil, zorunlu) bir birleşmeydi (örneğin Kuzey Amerika devleti ile Güney Amerika cumhuriyetlerinin kuruluşunu karşılaştırın); bu koşullar içinde bireyler rastlantının keyfini yaşama hakkına sahipti. Bu hak, belirli koşullar içinde rastlantının keyfini engellenmeden yaşamak hakkı, şimdiye dek kişisel özgürlük olarak adlandırıldı. Bu varoluş koşullarıysa elbette her seferinde var olan üretici güçler ve dolaşım biçimleridir.
Eğer bu bireylerin gelişimini tarihsel olarak birbirini izleyen zümrelerin ve sınıfların ortak varoluş koşullarında ve bunların onlara zorla dayattığı genel düşünceler içinde felsefî olarak ele alırsanız, bu bireylerde türün ya da insanın kendisinin geliştiğini kolayca düşünebilirsiniz; tarih bilimine birkaç sağlam tokat atılmış olur böylelikle⁽³³⁾. Bu durumda çeşitli zümre ve sınıflar, genel bir ifadenin özgül halleri, türün alt türleri, insanın gelişim evreleri olarak yorumlanabilir.
Bireylerin belirli sınıflara tabi kılınması ancak, egemen sınıfa karşı savunulacak özel bir sınıf çıkarı kalmamış bir sınıf oluştuğunda ortadan kaldırılabilir.
Bireyler her zaman kendilerinden yola çıktılar, elbette ki kendi verili tarihsel koşulları ve ilişkileri içindeki kendilerinden, ideologların anlamında “saf” bireyden değil. Ancak tarihsel gelişim sürecinde ve özellikle işbölümünün içinden çıkılmaz hâle gelmesiyle birlikte toplumsal ilişkilerin bağımsızlaşması sonucu, her bireyin yaşamı arasında, onun kişisel yönüyle, herhangi bir iş dalına ve bu dala ait koşullara tabi olması yönü arasında bir ayrım ortaya çıkar. (Bu, örneğin rantiyenin, kapitalistin vs. artık birer kişi olmaktan çıktığı anlamında değil; onların kişilikleri oldukça belirli sınıf ilişkileri tarafından belirlenir ve bu fark, ancak başka bir sınıfa karşıtlıkta ve onların kendileri açısından ancak iflas ettiklerinde belirginleşir.) Zümrede (daha da çok kavimde) bu hâl henüz örtülüdür; örneğin bir soylu her zaman bir soylu, bir rotürje [soylu olmayan, burjuva birey] her zaman bir rotürje kalır, diğer ilişkilerinden bağımsız olarak, bireyliğinden ayrılmaz bir nitelik olarak. Kişisel bireyle sınıf bireyi arasındaki fark, birey için yaşam koşullarının rastlantısallığı, ancak burjuvazinin bir ürünü olan sınıfın ortaya çıkışıyla birlikte görünür hâle gelir. Bireylerin birbirleriyle rekabeti ve mücadelesi, bu rastlantısallığı ilk kez bu biçimiyle üretir ve geliştirir. Bu nedenle düşüncede, burjuva egemenliği altındaki bireyler, yaşam koşulları kendileri için rastlantısal olduğundan, önceki dönemlere kıyasla daha özgür görünür; ama gerçekte daha az özgürdürler, çünkü nesnel bir güce daha çok tabi kılınmışlardır. Zümre ile fark, özellikle burjuvazinin proletaryaya karşıtlığında kendini gösterir. Şehirli yurttaşlar zümresi, loncalar vb., kırsal soyluluğa karşı ortaya çıktığında, varoluş koşulları olan taşınır mülkiyet ve zanaat emeği -ki bunlar zaten feodal yapıdan kopmadan önce gizil olarak mevcutlardı– pozitif bir şey olarak, feodal toprak mülkiyetine karşı ileri sürüldü ve bu yüzden ilkin kendi tarzlarında yeniden feodal biçimi aldılar. Elbette ki kaçan serfler önceki serfliği kişilikleri için rastlantısal bir şey olarak değerlendirdiler. Ancak burada yaptıkları, zincirlerinden kurtulmak isteyen her sınıfın yaptığıyla aynıydı ve onlar kendilerini bir sınıf olarak değil, bireysel olarak özgürleştirdiler. Ayrıca zümreler dünyasının dışına da çıkmadılar; yalnızca yeni bir zümre oluşturdular ve önceki emek tarzlarını yeni konumda da sürdürdüler ve onu daha da geliştirerek, artık ulaştıkları gelişim seviyesine uymayan zincirlerinden arındırdılar⁽³⁴⁾.
Proletaryaya gelince ise, onların kendi yaşam koşulu olan emek ve dolayısıyla bugünkü toplumun tüm varoluş koşulları, artık onlar için rastlantısal bir şey hâline gelmiştir; bu koşullar üzerinde tekil proletaryaların hiçbir denetimi yoktur ve hiçbir toplumsal örgütlenme de onlara bu denetimi veremez. Bireysel proletaryanın kişiliğiyle kendisine dayatılan yaşam koşulu, yani emek, arasındaki çelişki, onun için doğrudan belirginleşir, özellikle daha çocukluk çağından itibaren kurban edilmesi ve kendi sınıfı içinde, onu öteki sınıfa yükseltecek koşullara ulaşma şansının olmaması dolayısıyla.
Dolayısıyla, kaçan serfler yalnızca zaten mevcut olan varoluş koşullarını özgürce geliştirmek ve yürürlüğe sokmak istiyorlardı ve bu yüzden nihayetinde yalnızca özgür emeğe ulaşabildiler; oysa proletaryanın, kişisel olarak kendisini gerçekleştirebilmesi için, kendi önceki yaşam koşulunu, ki bu aynı zamanda tüm önceki toplumun koşuludur, yani emeği, ortadan kaldırması gerekir. Bu nedenle onlar, bireylerin bugüne dek kendilerini bütün olarak ifade ettikleri biçim olan devlete doğrudan karşıt bir konumda bulunurlar ve kişiliklerini gerçekleştirebilmek için devleti yıkmak zorundadırlar.
(1) [Taslakta silinmiş:] Alman idealizmi, diğer ulusların ideolojilerinden herhangi bir özgül farkla ayrılmaz. Diğerleri de dünyayı fikirlerle yönetilen bir yer olarak görür, fikirleri ve kavramları belirleyici ilkeler olarak kabul eder, belirli düşünceleri maddi dünyanın filozoflara özgü bir gizemi olarak ele alır.
Hegel, pozitif idealizmi tamamlamıştı. Ona göre yalnızca bütün maddi dünya bir düşünce dünyasına, bütün tarih de düşüncelerin tarihine dönüşmüştü. O sadece düşünsel şeyleri kayda geçirmekle yetinmez, aynı zamanda üretim eylemini de tasvir etmeye çalışır.
Rüya dünyalarından uyandırılan Alman filozoflar, düşünce dünyasına, yani gerçek, somut […]
Alman felsefi eleştirmenlerinin hepsi, fikirlerin, tasarımların, kavramların bugüne kadar gerçek insanları yönettiğini ve belirlediğini, gerçek dünyanın ise ideal dünyanın bir ürünü olduğunu savunurlar. Bu, bugüne dek böyle süregelmiştir ama artık değişmelidir. Onlar, kendi bakışlarına göre sabit düşüncelerin altında inleyen insan dünyasını nasıl kurtaracakları konusunda farklılık gösterirler; sabit düşünce olarak neyi tanımladıklarında farklılık gösterirler; ama bu düşünce egemenliğine dair inançta birleşirler, eleştirel düşünce edimlerinin mevcut olanın sonunu getireceği inancında birleşirler — ister yalnız başına yürüttükleri düşünce etkinliğini yeterli görsünler, ister genel bilinci ele geçirmek istesinler.
Gerçek dünyanın ideal dünyanın ürünü olduğuna dair inanç […]
Hegelci düşünce dünyasından kuşkuya düşen Alman filozoflar, düşüncelerin, fikirlerin, tasarımların — ki onlara göre yani Hegel’in yanılsamasına göre — şimdiye dek gerçek dünyayı üreten, belirleyen ve yöneten şeyler olduğuna dair düşünce egemenliğine karşı çıkıyorlar. Karşı koyuyorlar ve son veriyorlar […]
Hegelci sistemde, fikirler, düşünceler, kavramlar insanların gerçek yaşamını, maddi dünyalarını, gerçek ilişkilerini üretmiş, belirlemiş, yönetmişti. Onun isyankâr öğrencileri bunu ondan alıp benimsediler […]
(2) [Taslakta silinmiş:] Bu harekete ait tekil temsilcilerin özel eleştirisine geçmeden önce, bazı genel gözlemleri öne çıkarıyoruz (bu gözlemler, eleştirimizin bakış açısını, takip eden ayrıntılı eleştirilerin anlaşılması ve gerekçelendirilmesi için gerekli olduğu kadar ortaya koymaya yetecektir. Bu gözlemleri özellikle Feuerbach’a yöneltiyoruz çünkü en azından bir ilerleme kaydeden odur ve onunla dürüstçe tartışılabilir), ve bunlar, bu hareketin tüm temsilcileri arasında ortak olan ideolojik varsayımları daha yakından aydınlatacaktır.
- Genel olarak ideoloji, özelde Alman felsefesi
Biz yalnızca tek bir bilimi tanıyoruz: tarih bilimi. Tarih, iki yönden ele alınabilir; doğa tarihi ve insan tarihi olarak ikiye ayrılabilir. Ancak bu iki yan birbirinden ayrılmaz; insanlar var oldukça doğa tarihi ile insan tarihi karşılıklı olarak birbirini koşullandırır. Doğa tarihi, yani sözde doğa bilimleri, burada bizi ilgilendirmiyor; fakat insan tarihine değinmemiz gerekecek, zira ideolojinin neredeyse tamamı ya bu tarihin çarpıtılmış bir kavrayışına indirgenmiştir ya da ondan tamamen soyutlanmıştır. İdeoloji, bu tarihin yalnızca bir yüzüdür.
(3) [Taslakta silinmiş:] … dünyanın tüm kötülüklerinden nihai kurtarıcı olma iddiasıyla ortaya çıkmıştı. Din, bu filozofların sevimsiz bulduğu tüm ilişkilerin son nedeni, baş düşmanı olarak sürekli görülüp öylece ele alındı.
(4) [Taslakta silinmiş:] Bu bireylerin hayvanlardan ayrılmalarını sağlayan ilk tarihsel eylem, düşünmeye başlamaları değil, geçim araçlarını üretmeye başlamalarıdır.
(5) [Taslakta silinmiş:] Ancak bu ilişkiler yalnızca insanların özgün, doğaya bağlı örgütlenmesini, özellikle ırk farklılıklarını değil, aynı zamanda onların bugüne kadarki tüm gelişimlerini ya da gelişimsizliklerini de koşullandırır.
(6) [Taslakta silinmiş:] Bu bireylerin oluşturduğu tasarımlar ya doğaya karşı konumları, ya birbirlerine karşı ilişkileri ya da kendi nitelikleri üzerine tasarımlardır. Bütün bu durumlarda bu tasarımların, onların üretimlerinin, alışverişlerinin, toplumsal ve siyasal örgütlenmelerinin — gerçek ya da yanıltıcı — bilinçli bir ifadesi olduğu apaçıktır. Bu ifadenin karşıtı olan varsayım, yalnızca, gerçek, maddi olarak koşullandırılmış bireylerin zihninden bağımsız, ayrı bir tin varsayılırsa mümkündür. Bu bireylerin gerçek ilişkilerinin bilinçli ifadesi yanıltıcıysa, eğer onlar tasarımlarında gerçekliklerini başaşağı ediyorlarsa, bu da yine onların dar maddi etkinlik biçimlerinin ve bu biçimlerden doğan dar toplumsal ilişkilerinin bir sonucudur.
(7) [Marx’tan kenar notu:] Hegel. Jeolojik, hidrografik vb. koşullar. İnsan bedenleri. İhtiyaç, emek.
(8) Ev inşası. İlkel topluluklarda, her ailenin kendi mağarası ya da kulübesi olması kendiliğinden anlaşılır; göçebelerde de her ailenin ayrı çadırı vardır. Bu ayrık ev ekonomisi, özel mülkiyetin daha da gelişmesiyle daha da zorunlu hale gelir. Tarım toplumlarında ortak ev ekonomisi nasıl imkânsızsa, ortak toprak işçiliği de öyle imkânsızdır. Kentlerin inşası büyük bir ilerlemeydi. Ancak, şimdiye kadarki tüm dönemlerde, özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasıyla ayrık ev ekonomisinin ortadan kaldırılması birbirinden ayrılmaz olduğu için, bunun maddi koşulları var olmadığından ortak ev ekonomisinin ortadan kaldırılması da imkânsızdı. Ortak bir ev ekonomisinin kurulması, makinelerin, doğa güçlerinin kullanımının ve daha birçok üretici gücün — örneğin su şebekeleri, gaz aydınlatması, buharla ısıtma vb., kentle kır karşıtlığının ortadan kaldırılması — gelişmesini gerektirir. Bu koşullar olmadan ortak ekonomi, kendisi bir üretici güç olmaktan çıkar, tüm maddi temelden yoksun kalır, yalnızca kuramsal bir temele dayanır, yani bir fantazi olur ve sadece manastır ekonomisine kadar varabilir. — Olanaklı olanın ne olduğunu, kentleşmeyle ve özel amaçlara yönelik ortak binaların inşasıyla (hapishaneler, kışlalar vb.) görürüz. Ayrık ev ekonomisinin ortadan kaldırılmasının, ailenin ortadan kaldırılmasıyla ayrılmaz biçimde bağlı olduğu kendiliğinden anlaşılır.
(9) İnsanların tarihi vardır çünkü yaşamlarını üretmek zorundadırlar, hem de belli bir biçimde üretmek zorundadırlar: bu, onların fiziksel yapıları tarafından belirlenmiştir; tıpkı bilinçleri gibi.
(10) [Taslakta silinmiş:] Çevremle ilişkim benim bilincimdir.
(11) [Marx’tan kenar notu:] İdeologların ilk biçimi, din adamları, bununla çakışır.
(12) [Marx’tan kenar notu:] Din. Almanlar ideolojiyle olduğu gibi.
(13) [Taslakta silinmiş:] Şimdiye dek insan etkinliğinin yalnızca tek bir yönünü, doğanın insanlar tarafından işlenmesini ele aldık. Diğer yönü, insanların insanlar tarafından işlenmesi… Devletin kökeni ve devletin sivil toplumla ilişkisi.
(14) [Marx’tan kenar notu:] Sözde nesnel tarih yazımı, tarihsel ilişkilerin etkinlikten ayrı kavranmasından ibaretti. Gerici bir karakter.
(15) Not: Feuerbach’ın açık olanı — duyusal görünümleri, duyusal olguların daha yakından incelenmesiyle saptanan duyusal gerçekliğe — boyun eğdirmesi değil, hatası onun son tahlilde duyusallıkla başa çıkamaması, onu ancak “gözler” aracılığıyla, yani filozofun “gözlüğüyle” bakarak ele alabilmesidir.
(16) [Taslakta silinmiş:] Burada tarihe daha yakından eğiliyor olmamız, yalnızca, Almanların tarih ve tarihsel kelimeleriyle gerçek olanı değil de olabilecek her şeyi hayal etmeye alışkın olmalarındandır; özellikle “vaizce hitabetin” parlak bir örneğini sergileyen “Aziz Bruno”nun durumunda olduğu gibi.
(6) [Taslakta silinmiş:] Bu bireylerin kurdukları tasarımlar, ya doğayla ilişkileri üzerine ya da birbirleriyle ilişkileri ya da kendi nitelikleri üzerinedir. Bu durumların her birinde, söz konusu tasarımların — ister gerçek ister yanıltıcı olsun — onların gerçek ilişkilerinin ve etkinliklerinin, üretimlerinin, alışverişlerinin, toplumsal ve siyasal örgütlenmelerinin bilinçli bir ifadesi olduğu açıktır. Karşıt varsayım, ancak gerçek, maddi koşullar altındaki bireylerin tininden başka, ayrı bir tin varsayıldığında olanaklıdır. Eğer bu bireylerin gerçek ilişkilerinin bilinçli ifadesi yanıltıcıysa, eğer onlar kendi gerçekliklerini tasarımlarında tersine çeviriyorlarsa, bu da yine onların dar maddi etkinlik tarzlarının ve bundan doğan dar toplumsal ilişkilerinin bir sonucudur.
(17) [Taslakta silinmiş:] Bu “egemen kavramlar”, egemen sınıfın kendi çıkarını toplumun tüm üyelerinin çıkarı olarak göstermeye ne kadar çok zorlanıyorsa, o kadar genel ve kapsayıcı bir biçim alır. Egemen sınıf, genellikle, kendi kavramlarının egemen olduğunu sanır ve onları yalnızca önceki dönemlerin egemen tasarımlarından, onları ebedi hakikatler olarak sunmakla ayırt eder.
(18) [Marx’tan kenar notu:] Genellik şunlara karşılık gelir: 1. sınıfa karşı zümre, 2. rekabet, dünya ticareti vb., 3. egemen sınıfın sayıca çokluğu, 4. ortak çıkar yanılsaması (başlangıçta bu yanılsama gerçektir), 5. ideologların yanılgısı ve emeğin bölünmesi.
(19) [Marx’tan kenar notu:] İnsan = “düşünen insan zihni”.
(20) [Marx’tan kenar notu:] Önce devlete doğrudan bağlı emek dallarını, ardından tüm ± ideolojik zümreleri kendine çeker.
(21) [Marx’tan kenar notu:] Küçük burjuvazi – orta sınıf – büyük burjuvazi.
(22) Sermayenin hareketi, önemli ölçüde hızlanmış olmasına karşın, yine de göreli olarak yavaş kaldı. Dünya pazarının ayrı ayrı bölümlere parçalanmış olması ve her bir bölümün farklı bir ulus tarafından sömürülmesi, uluslar arasındaki rekabetin dışlanması, üretimin elverişsizliği ve para sisteminin henüz başlangıç evresinde olması dolaşımı büyük ölçüde yavaşlattı. Bunun sonucu olarak, bütün tüccarlara ve ticaretin genel işleyiş tarzına hâlâ yapışmış olan bakkal kafalı, kirli ve dar görüşlü bir zihniyet doğdu. Elbette, zanaatkârlar ve imalatçılarla karşılaştırıldığında bunlar büyük burjuvalardı, ama bir sonraki dönemin tüccar ve sanayicileriyle karşılaştırıldığında küçük burjuva olarak kalırlar. Bkz. A. Smith.
(23) Rekabet bireyleri — yalnızca burjuvaları değil, daha da fazlasıyla proleterleri — birbirine karşı yalıtır, onları bir araya getirmesine rağmen. Bu nedenle, bu bireylerin birleşmesi çok uzun zaman alır; kaldı ki bu birleşmenin yalnızca yerel kalmaması için gerekli araçların, yani büyük sanayi kentlerinin ve büyük sanayi sayesinde ortaya çıkan ucuz ve hızlı iletişim olanaklarının, önceden yaratılmış olması gerekir; bu nedenle, her türlü örgütlü güç, bu yalıtılmış ve yalıtılmışlıkları içinde yaşamaya her gün yeniden zorlanan bireyler karşısında ancak uzun mücadelelerden sonra üstünlük sağlayabilir. Bunun aksini istemek, bu tarihsel evrede rekabetin var olmamasını istemek ya da bireylerin, yalıtılmışlıkları nedeniyle kontrol edemedikleri koşulları kafalarından çıkarmalarını istemekle eşdeğerdir.
(24) [Engels’ten kenar notu:] (Tefecilik!)
(25) Filozoflar açısından ilişki = fikir. Onlar yalnızca “insanın” kendisiyle ilişkisini tanırlar ve bu nedenle bütün gerçek ilişkileri kendi gözlerinde fikirlere dönüştürürler.
(26) [Engels’ten kenar notu:] Sismondi
(27) [Marx’tan kenar notu:] İnsanların mevcut üretim durumunu korumaya neden ilgi duydukları.
(28) [Taslakta silinmiş:] … egemenliğin altındaki … modern etkinlik biçimi…
(29) [Taslakta silinmiş:] Fransa’da, İngiltere’de ve Almanya’da tüm komünistlerin bir süredir bu devrim gerekliliği konusunda hemfikir olmalarına rağmen, kutsal Bruno sakin sakin rüya görmeyi sürdürmekte ve “gerçek hümanizm”in, yani komünizmin, yalnızca “spiritualizmin” (ki onun bir yeri yoktur) yerine geçirilmesinin onun saygı görmesini sağlamak için olduğunu sanmaktadır. Sonra rüyasına devam eder: herhalde artık “kurtuluş gelmiş, yeryüzü cennete ve cennet yeryüzüne dönüşmüş olmalı.” (İlahi bilgin cennetten hâlâ vazgeçememektedir.) “O zaman göksel armoniler içinde, sevinç ve saadet sonsuzluktan sonsuzluğa kadar yankılanacaktır” (s. 140). Kutsal kilise babası, bu her şeyin gerçekleştiği kıyamet günü ansızın başına geldiğinde epey şaşıracaktır – ki bu günün şafağı, gökyüzünü yanan şehirlerin yansımasıyla aydınlatmaktadır, ve bu “göksel armoniler” eşliğinde Marseillaise ve Carmagnole ezgileri, top sesleri eşliğinde kulaklarına ulaşacak ve giyotinin darbesi ritmi tutacaktır; uğursuz “kitle” ça ira, ça ira diye haykırırken, “öz bilinç” fener yardımıyla ortadan kaldırılacaktır. Aziz Bruno, “sonsuzluktan sonsuzluğa kadar sevinç ve saadet” hakkında iç açıcı bir tablo çizmek için en az gerekçeye sahip olan kişidir. Aziz Bruno’nun kıyamet günündeki davranışını apriori olarak tasarlama zevkinden kendimizi alıkoyuyoruz. Ayrıca karar vermek de zordur: devrim hâlindeki proleterler “öz” olarak mı, yani eleştiri tarafından devrilmek istenen “kitle” olarak mı, yoksa Bauer’in düşüncelerini sindirecek kıvamdan hâlâ yoksun olan tin’in “süduru” olarak mı anlaşılmalıdır?
(30) [Marx’tan kenar notu:] Alışveriş biçiminin üretimi.
(31) Bireylerin kişisel enerjisi, tek tek ulusların bireyleri – Almanlar ve Amerikalılar – enerji, zaten ırk karışımı sayesinde – bu yüzden Almanlar bön – Fransa’da, İngiltere’de vb. yabancı halklar halihazırda gelişmiş bir zemine, Amerika’da tamamen yeni bir zemine nakledilmişken, Almanya’da doğal yerli nüfus sessizce yerinde oturmuştur.
(32) [Engels’ten kenar notu:] (Feuerbach: Varlık ve öz)
(33) Aziz Max’ın sıkça kullandığı, “herkes neyse onu devlet sayesinde olur” biçimindeki cümle, temelde burjuvanın yalnızca burjuva türünün bir örneği olduğunu söyleyen cümleyle aynıdır; bu da, burjuva sınıfının onu oluşturan bireylerden önce var olduğunu varsayar. [Bu cümle üzerine Marx’tan kenar notu:] Filozoflarda sınıfın önceden varlığı
(34) Not: Leibeignen’lerin (serflerin) yaşamak zorunda olmaları ve geniş tarımsal işletmenin imkânsızlığı, serflere arazi tahsisi (allotment) yapılmasını gerektirdiğinden, serflerin feodal beylerine karşı yükümlülüklerinin, çok erken bir dönemde, ortalama bir aynî teslimat ve angarya emeğe indirgenmiş olduğunu, bu durumun serflerin taşınır mülk biriktirmesini olanaklı kıldığını, böylece efendilerinin mülkünden kaçışlarını kolaylaştırdığını ve şehir yurttaşı olarak ilerleme şansı sunduğunu unutmamak gerekir; bu aynı zamanda serfler arasında farklılaşmalara da yol açmıştır, öyle ki kaçan serfler zaten yarı yurttaşlardı. Ayrıca, herhangi bir zanaatta usta olan köylü serflerin taşınır mülk edinme şanslarının en yüksek olanlar olduğu da kendiliğinden anlaşılır.






























Geri bildirim: Saikbilim Evirileri — özel sayfa | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Yapay Zekânın Gelişi ve Estetizm Diktasının Çöküşü ⌁ Karl Marx, Friedrich Engels | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER