🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖
MILLE PLATEAUX’dan bir bölüm
O gün, Kurtadam kanepeden indi, pek yorgun. Freud’un bir mahareti olduğunu biliyordu: hakikate sürtünüp yanından geçmek ve sonra boşluğu çağrışımlarla doldurmak. Freud’un kurtlardan hiç anlamadığını biliyordu, hem anüsten de. Freud yalnızca köpeğin ne demek olduğunu ve köpeğin kuyruğunu anlıyordu. Bu yetmezdi, yetmeyecekti. Kurtadam, Freud’un yakında onu iyileşmiş ilan edeceğini, oysa işin aslının öyle olmadığını ve sonsuza dek Ruth tarafından, Lacan tarafından, Leclaire tarafından tedavi edilmeyi sürdüreceğini biliyordu. Nihayet, gerçek bir özel isim edinmekte olduğunu da biliyordu: Kurtadam, kendi isminden çok daha “temiz”, çünkü bir cins çoğulluğun anlık kavranışında en yüksek tekilliğe erişiyordu: kurtlar — fakat bu yeni, bu sahici özel ismin çirkinleştirileceğini, yanlış yazılacağını, soyada aktarılacağını da.
Yine de Freud, kendi cephesinden bakıldığında, yakında olağanüstü birkaç sayfa yazacaktı. Tam manasıyla pratik sayfalar, 1915 tarihli ‘Bilinçdışı’ makalesinde, nevroz ile psikoz arasındaki farkı ilgilendiren. Freud, bir isterik ya da bir saplantılı kişinin çorabı toptan bir vajinaya, bir izi iğdişe benzetmeye muktedir kimseler olduğunu söyler. Kuşkusuz bu, nesneyi aynı anda hem toptan hem de yitirilmiş olarak kavramalarıyladır. Ama deriyi erotik tarzda bir gözenekler, küçük noktalar, küçük izler ya da küçük delikler çoğulluğu olarak kavramak; çorabı erotik tarzda bir ilmekler çoğulluğu olarak kavramak — işte bu nevrotikin aklına gelmez, oysa psikotik buna muktedirdir: “küçük boşlukların çokluğu, nevrotikin onları kadın cinsel organlarının yerine geçecek biçimde kullanmasını engeller sanıyoruz”{24}. Bir çorabı bir vajinaya benzetmek, bu kadarı olur, her gün yaptığımız şey; ama sırf ilmeklerden oluşan bir bütünü, vajinaların bir tarlasına benzetmek, artık delilik gerekir: Freud’un dediği budur. Burada pek önemli bir klinik keşif vardır: nevroz ile psikoz arasındaki üslup farkını tümden belirleyen şey. Mesela Salvador Dalí hezeyanları yeniden üretmeye çalıştığında, GERGEDANIN BOYNUZU’ndan (LA corne de rhinocéros) uzun uzadıya söz edebilir; bununla nevropatik bir söyleyişten dışarı çıkmış olmaz. Ama tüyleri ürpermiş deriyi, küçücük gergedan boynuzlarının tarlasına benzetmeye başladığında, havanın değiştiğini ve deliliğe girildiğini iyi anlarız. Peki bu hâlâ bir benzetme midir? Daha çok, unsurlarını değiştiren, ya da oluşa giren saf bir çoğulluktur. Mikrolojik düzeyde, küçük kabarcıklar “boynuza dönüşür”, boynuzlar da küçük falluslara.
Freud, bilinçdışının en büyük sanatını, moleküler çoğullukların bu sanatını keşfeder etmez, durmadan molar birimlere geri döner ve kendisine tanıdık temaları, baba, fallus, vajina, iğdiş… vs.’yi bulur (Bir rizomu keşfetmeye çok yaklaşmışken, Freud hep basit köklere geri döner). 1915 makalesinde indirgeme usulü pek ilginçtir: der ki, nevrotik, benzetmelerini ya da özdeşleştirmelerini şey temsilleri üzerinde yönlendirir, oysa psikotikte geriye yalnızca söz temsili kalır (mesela ‘delik’ sözcüğü). “Yerine geçenin seçimini belirleyen, nesnelerin benzerliği değil, sözsel ifadenin özdeşliğidir.” Demek ki nesnede birlik yoksa bile, en azından sözde birlik ve özdeşlik vardır. Burada adların genişletilmiş bir kullanımda ele alındığı fark edilir; yani, kendilerine tabi kıldıkları bir kümeyi birleştiren cins isimler gibi işlerler. Özel isim, kendi içindeki çoğulluğu şimdiden ehlileştirmiş olarak, onu tekil diye konmuş bir varlığa ya da nesneye iliştiren, cins ismin istisnaî bir hali olabilir ancak. Hem sözler hem şeyler cephesinde tehlikeye giren şey, özel ismin bir yoğunluk olarak, anında kavradığı çoğullukla ilişkisi olmuştur. Freud’a göre, şey patlayıp kimliğini yitirdiğinde bile, söz hâlâ oradadır; ona kimliğini geri vermek ya da yeni bir kimlik icat etmek için. Freud, sözün, şeylerde artık bulunmayan birliği yeniden tesis edeceğine güvenir. Biz, daha sonra gelecek bir maceranın doğuşuna tanık olmuyor muyuz: İmleyen’inki; imlemeyen özel isimlerin yerine sinsice kendi kendini ikame eden despotik suret; tıpkı çoğullukların yerine, ‘yitirilmiş’ ilan edilen bir nesnenin kasvetli birliğini ikame etmesi gibi?
Kurtlardan uzak değiliz. Zira Kurtadam aynı zamanda, psikoz diye anılan ikinci epizodunda, burnunun derisi üzerindeki küçük deliklerin ya da küçük izlerin değişkelerini, hareketli güzergâhlarını dur durak bilmeden gözleyip duracak olan kişidir. Ama Freud’un nevrotik ilan ettiği ilk epizotta, Kurtadam bir rüya gördüğünü anlatır: bir ağaç üstünde altı ya da yedi kurt; kendisi beşini çizmiştir. Kim bilmez ki kurtlar sürü hâlinde gezer? Herkes bilir, Freud hariç. Her çocuğun bildiğini Freud bilmez. Freud, sahte bir titizlikle sorar: rüyada nasıl olur da beş, altı ya da yedi kurt vardır? Madem buna nevroz demeye karar vermiştir, Freud bu kez başka bir indirgeme usulü kullanır: söz temsili düzeyinde sözlü kapsama değil, şey temsilleri düzeyinde serbest çağrışım. Sonuç aynıdır; çünkü mesele hep birliğe dönmektir: yitirilmiş sayılan kişinin ya da nesnenin kimliğine. İşte kurtlar, çoğulluklarından arındırılmak zorunda kalacaklardır. Operasyon, rüyanın ‘Kurt ile yedi oğlak’ masalıyla (sadece altısı yenmiştir) ilişkilendirilmesiyle yapılır. Freud’un indirgemeci sevinci sahneye konur; çoğulluğun kurtlardan çıkıp, hikâyeyle hiçbir alakası olmayan oğlakları etkilediğini adeta gözle görürüz. Yedi kurt ki onlar yalnızca oğlaktır; altı kurt, çünkü yedinci oğlak (Kurtadam’ın bizzat kendisi) saatin içine saklanmıştır; beş kurt, çünkü belki ebeveynlerini sevişirken beşte görmüştür ve Roma rakamı V, kadın bacaklarının erotik açılışıyla ilişkilidir; üç kurt, çünkü ebeveynler belki üç kez sevişmiştir; iki kurt, çünkü o ikisi more ferarum idi, ya da belki çocuk ilkin çiftleşen iki köpek görmüştür; ve sonra bir kurt, çünkü kurt babadır, bunu en başından beri biliyorduk; nihayet sıfır kurt, çünkü kuyruk yitmiştir; hem iğdiş edilmiş hem iğdiş eden. Kimle alay ediliyor? Kurtların kurtuluş şansı yoktu, sürülerini kurtarma şansları da: en baştan hayvanların ancak ebeveynler arasındaki bir cinsel birleşmeyi temsil etmeye yarayacağına, ya da tersine, onların o birleşmeyle temsil edileceğine karar verilmişti. Apaçık ki Freud, kurtların icra ettiği cezbeden, kurtların dilsiz çağrısından, kurt-oluşa çağrıdan hiçbir şey anlamaz. Kurtlar, düş gören çocuğu gözler ve sabitler; “rüya bir tersine çevirme üretmiştir, çocuğun baktığı şey köpeklerdir ya da sevişen ebeveynlerdir” demek çok daha teskin edicidir. Freud, kurdu ya da köpeği ancak Ödipallaştırılmış hâlde tanır: iğdiş eden iğdiş edilmiş baba-kurt, kulübedeki köpek, analistin Hav-Hav’ı.
Franny kurtlar üzerine bir radyo programı dinliyor. Ona diyorum ki: kurt olmak ister miydin? Küstah bir cevap — saçmalık, kurt olunmaz, insan her zaman sekiz on kurttur, altı yedi kurttur. Ama aynı anda, kendi başına altı yedi kurt değil; başkalarının arasında bir kurt, beş altı başka kurtla birlikte. Kurt-oluşta önemli olan, kitle konumudur; her şeyden önce de öznenin bizzat kendi konumunun sürüye göre, kurt-çoğulluğuna göre, ona nasıl girip girmediğine, hangi mesafeden durduğuna, çoğulluğa nasıl tutunup tutunmadığına göre belirlenmesidir. Cevabının sertliğini yumuşatmak için, Franny bir rüya anlatır: “Bir çöl var. Hem burada da ‘çölün içindeyim’ demenin anlamı yok. Çölün panoramik bir görüşü bu; bu çöl ne trajik ne de ıssız; çöl oluşu yalnızca renginden, okradan, ve gölgesiz sıcak ışığından. Bunun içinde kaynaşan bir kalabalık; bir arı sürüsü; futbolcuların birbirine girdiği bir curcuna ya da bir Tuareg grubu. Bu kalabalığın hududunda, çevresinde duruyorum; ama ona aitim, bedenimin bir ucundan, bir el ya da bir ayaktan ona bağlıyım. Bu hududun tek mümkün mekânım olduğunu biliyorum; curcunanın merkezine sürüklenirsem ölürüm; ama bu kalabalığı bırakırsam da aynı kesinlikle ölürüm. Konumumu muhafaza etmek kolay değil, hatta tutmak pek zor; zira bu varlıklar durmadan kıpırdıyorlar; hareketleri öngörülemez ve hiçbir ritme tekabül etmiyor. Kimi zaman dönüp dururlar, kimi zaman kuzeye doğru giderler, sonra birden doğuya; kalabalığı oluşturan bireylerin hiçbiri, ötekilere göre aynı yerde kalmaz. O hâlde ben de sürekli devinim hâlindeyim; bütün bunlar büyük bir gerilim istiyor ama bana şiddetli, neredeyse baş döndürücü bir saadet duygusu veriyor.” Pek iyi bir şizo rüyasıdır bu. Kalabalığın tam içindeyken aynı anda tümüyle dışarıda olmak, pek uzakta: hudut, Virginia Woolf tarzı bir gezinme (“bir daha asla demeyeceğim ben buyum, ben şuyum”).
Bilinçdışında iskân sorunları: şizonun gözeneklerinden geçen her şey, müptelânın damarları, karıncalanmalar, kaynaşmalar, canlanmalar, intensiteler, ırklar ve kabileler. Jean Ray’in midir şu, terörü mikroskobik çoğulluk fenomenlerine bağlamayı bilen yazarın; beyaz derinin kalkan o kadar çok kabarcık ve püstülle, gözeneklerden geçen siyah cüce başlarının, çirkin, iğrenç; her sabah usturayla kazınması gereken o başların anlatıldığı öykü? Bir de eterde “Lilliputçu varsanılar”. Bir, iki, üç şizo: “Derimin her gözeneklerinde bebekler bitiyor” — “Ah bende gözeneklerde değil, damarlarımda küçük demir çubuklar bitiyor” — “Bana iğne yapılmasını istemem, kamforlu alkolden başka. Yoksa her gözenekte memeler biter.” Freud, kitle fenomenlerine bilinçdışı açısından eğilmeye çalıştı, ama pek iyi görmedi; bilinçdışının bizzat ilk olarak bir kalabalık olduğunu görmüyordu. Miyoptu ve sağırdı; kalabalıkları bir kişi yerine koyuyordu. Şizoların ise tersine gözü keskindir, kulağı da. Kalabalığın uğultularını ve itişlerini baba sesi sanmazlar. Jung bir keresinde kemikler ve kafatasları rüyası görmüştü. Bir kemik, bir kafatası asla tek başına var olmaz. Kemikliği bir çoğulluktur. Ama Freud bunun birinin ölümünü imlediğini ister. “Jung, şaşırmış, ona orada birden çok kafatası bulunduğunu, tek bir tane olmadığını hatırlattı. Ama Freud devam ediyordu…{25}”
Gözeneklerin, siyah noktaların, küçük izlerin ya da ilmeklerin bir çoğulluğu. Memelerin, bebeklerin ve çubukların bir çoğulluğu. Arıların, futbolcuların ya da Tuareglerin bir çoğulluğu. Kurtların, çakalların bir çoğulluğu… Bütün bunlar indirgenmeye gelmez; fakat bizi bilinçdışı oluşumların bir statüsüne gönderir. Burada devreye giren etkenleri tanımlamaya çalışalım: önce, dolu bir beden — uzuvsuz vücud rolünü oynayan bir şey. Bu, önceki rüyadaki çöldür. Kurtların tünediği çıplak ağaçtır, Kurtadam’ın rüyasında. Zarflanış ya da halka olarak deridir; tersyüz edilebilir bir yüzey olarak çoraptır. Bir ev olabilir, evin bir odası; daha nice şey, fark etmez. Aşkla sevişen hiç kimse yoktur ki tek başına, ötekiyle ya da ötekilerle birlikte bir uzuvsuz vücud kurmasın. Uzuvsuz vücud, boş ve uzuvsuz bir beden değildir; üzerinde uzuv vazifesi gören şeylerin (kurtlar, kurtların gözleri, kurtların çeneleri?) kitle fenomenlerine göre, brownî hareketleri izleyerek, moleküler çoğulluklar halinde dağıldığı bir bedendir. Çöl iskân altındadır. Demek ki o, uzuvlara değil, uzuvların bir organizma teşkil edecek surette örgütlenişine karşıttır. Uzuvsuz vücud, ölü bir beden değildir; tam tersine, organizmayı ve onun örgütlenmesini havaya uçurduğundan daha da canlı, daha da kaynaşan bir bedendir. Deniz kıyısında zıplayan bitler. Derinin kolonileri. Dolu uzuvsuz vücut, çoğulluklarla dolu bir bedendir. Ve bilinçdışının sorunu emin olun, neslin devamıyla değil, iskânla, nüfusla ilgilidir. Dünyanın dolu bedeni üzerinde bir nüfus meselesi; organik aile nesli meselesi değil. “Kabileler icat etmeye bayılırım, uyruklar, bir ırkın kökenleri… Kabilelerimden dönüyorum. Bugüne dek on beş kabileye evlât edinildim, bir eksik bir fazla değil. Ve bunlar benim evlât edindiğim kabilelerimdir, çünkü her birini orada doğmuş olsam seveceğimden daha çok ve daha iyi seviyorum.” Bize derler ki: ama şizofrenin bir babası ve bir annesi var değil mi? Üzülerek diyoruz ki, hayır, öyle değil. Onun yalnızca bir çölü ve orada yaşayan kabileleri vardır; bir dolu bedeni ve oraya tutunan çoğullukları.
İkinci olarak, bu çoğullukların ve unsurlarının mahiyeti. RİZOM. Çoğulluk rüyasının temel niteliklerinden biri, her bir unsurun durmaksızın değişmesi ve ötekilere göre mesafesini durmadan değiştirmesidir. Kurtadam’ın burnunda unsurlar durmayacak, dans edecek, büyüyüp küçülecek; deride gözenekler, gözeneklerde küçük izler, nedbe dokusunda küçük hendekler diye belirlenmiş hâlleriyle. Oysa bu değişken mesafeler, birbirinin içine bölünebilecek türden yayılı nicelikler değildir; bilakis her defasında bölünmez olanlardır, “nispeten bölünmez” olanlar—yani belli bir eşikten aşağıda ve yukarıda bölünmeyen, unsurları tabiatlarını değiştirmeksizin artıp eksilmeyen. Bir arı sürüsü: işte onlar, çizgili formalar giymiş futbolcularla karışmış; yahut bir Tuareg çetesi. Ya da daha doğrusu: kurtların klanı, Deulhs çetesine karşı bir arı sürüsüyle ikiye katlanır; hudutta koşan Mowgli’nin etkisi altında (evet, Kipling, kurtların çağrısını, onların libidinal anlamını Freud’dan daha iyi anlardı; kaldı ki Kurtadam’da kurtlara aracı olan yabanarısı yahut kelebek hikâyesi de vardır; kurtlardan yabanarısına geçilir). Peki nedir demek, bu durmadan değişen ve her değişiminde unsurlarının tabiatını değiştirtmeden bölünmeyen bölünmez mesafeler? Bu tür bir çoğullukta, unsurların ve onların bağlarının daha ilk anda “intensif” karakteri değil midir bu? Aynen bir hızın, bir sıcaklığın hızlardan veya sıcaklıklardan “bileşmeyip”, her defasında bir tabiat değişimini imleyen başka hızları ya da sıcaklıkları içlerine sarmaları ve onların içine sarılmaları gibi. Çünkü bu çoğulluklar, metriklerinin ilkesini homojen bir ortamda değil, başka bir yerde bulurlar: onlarda işleyen kuvvetlerde, onları işgal eden fizikî hadiselerde; tam da onları içeriden kuran libidoda—ve onu kurarken, değişken ve nitelikçe farklı akımlara ayrılmaksızın kurmayan libidoda. Bizzat Freud, Kurtadam’da birlikte bulunan “libidinal akımlar” çoğulluğunu kabul eder. Şu hâlde, bilinçdışının çoğulluklarını ele alış tarzına bakınca, insan daha da şaşırır. Zira onun için her zaman Bir’e indirgeme olacaktır: küçük izler, büyük iz diye adlandırılan iğdişin büyük deliğinin alt bölümleri olacak; kurtlar, her yere yerleştirildiği ölçüde her yerde yeniden bulunan tek ve aynı Babanın ikameleri olacak (Ruth Mack Brunswick’in dediği gibi: “hadi bakalım, kurtlar, bunlar ‘bütün babalar ve bütün doktorlardır’”—ama Kurtadam düşünüp der: peki benim kıçım, o bir kurt değil mi?).
Tersini yapmak gerekiyordu, intensiteden anlamak gerekiyordu: Kurt, sürüdür; yani çoğulluğun, her defasında sıfıra yaklaşması ve sıfırdan uzaklaşması üzerinden—her defasında bölünmez olan mesafeleriyle—bir an içinde bizzat kendisi olarak kavranmasıdır. Sıfır, Kurtadam’ın uzuvsuz vücududur. Bilinçdışı negasyonu bilmiyorsa, bu, bilinçdışında negatif hiçbir şey olmamasındandır; sıfır noktasına doğru sonsuz yakınlaşmalar ve uzaklaşmalar vardır—ve bu nokta, hiç de bir eksikliği değil, dayanak ve taşıyıcı olarak dolu bedenin olumlusunu ifade eder (zira “sırf intensitenin yokluğunu imlemek için bile bir taşkınlık gerekir”). Kurtlar bir intensiteyi, bir intensite bandını, Kurtadam’ın uzuvsuz vücudu üzerinde bir intensite eşiğini imler. Bir dişçi, Kurtadam’a şöyle diyordu: “Dişleriniz dökülecek, çene vuruşunuz yüzünden; çene vuruşunuz fazla güçlü”—ve aynı anda diş etleri püstüllerle ve küçük deliklerle kaplanıyordu{26}. Çene, üst düzey bir intensite; dişler, alt düzey bir intensite; püstüllü diş etleri ise sıfıra yakınlaşma. Kurt, belirli bir bölgede bir çoğulluğun anlık kavranışı olarak, bir temsilci, bir ikame değildir; bir “hissediyorum”dur. Hissediyorum ki kurt-oluyorum; kurtlar arasında kurt, kurtların hududunda; ve Freud’un duyduğu tek kaygı çığlığı: bana yardım edin, kurt olmamaya (yahut tersine bu oluştan düşmemeye). Söz konusu olan temsil değildir: kesinlikle bir kurda inanmaktan, kendini kurt olarak temsil etmekten ibaret değildir. Kurt, kurtlar: intensiteler, hızlar, sıcaklıklar, bölünmez değişken mesafeler. Bu bir karınca kaynamasıdır, bir “lupullement”tir. Ve kim inanır ki anal makinenin, kurtların makinesiyle hiçbir ilgisi olmasın; yahut bu ikisi yalnız Ödipal aygıtla, fazla beşerî Babanın suretiyle bağlanıyor olsun? Zira neticede anüs de bir intensite ifade eder; burada, unsurlar tabiatlarını değiştirmeksizin bölünmeyen mesafenin sıfıra yakınlaşmasıdır. Bir anüs tarlası; tıpkı bir kurt sürüsü gibi. Ve çocuk, kurtlara, hudutta, anüs üzerinden tutunmuyor mudur? Çeneden anüse inme. Kurtlara çene ve anüs üzerinden tutunma. Bir çene, “kurt çenesi” değildir, iş bu kadar kolay değildir; ama çene ile kurt, eşik aralıkları içinde, başka mesafelere göre, başka hızlarla, başka çoğulluklarla birlikte değişime uğrayan bir çoğulluk teşkil eder: göz ve kurt; anüs ve kurt. Firar hatları yahut hudut bozma çizgileri; kurt-oluş, hudutları bozulmuş intensitelerin insan-dışına doğru oluşu—işte çoğulluk budur. Kurt olmak, delik olmak, hudut bozmaktır; iç içe geçmiş ayrı çizgilere göre. Bir delik, bir kurttan daha negatif değildir. İğdiş, eksik, ikame—bunlar, bilinçdışının teşekkülleri olarak çoğulluklardan hiçbir şey anlamayan, fazla şuurlu bir aptalın anlattığı bir hikâyedir. Bir kurt ve aynı zamanda bir delik: bunlar, bilinçdışının parçacıklarıdır; yalnızca parçacıklar—parçacık üretimleri, parçacık güzergâhları—moleküler çoğullukların unsurları olarak. Hatta şunu söylemek bile yetmez: yoğun ve devingen parçacıklar deliklerden geçer; bir delik, içinden geçen şeyden daha az bir parçacık değildir. Bazı fizikçiler der ki: delikler, parçacıkların yokluğu değil, ışıktan hızlı giden parçacıklardır. Uçan anüsler, süratli vajinalar; iğdiş yoktur.
Şu çoğulluk işine geri dönelim; zira bu, çok mühim bir andı: çokluk ile Bir’in mücerret karşıtlığından kurtulmak, diyalektikten kaçmak, çokluğu saf hâlinde düşünmeye varmak, onu yitirilmiş bir Birlik yahut Tüm’ün sayısal bir parçası, ya da tersine gelecek bir Birlik yahut Tüm’ün organik unsuru yapmaktan vazgeçmek—ve bunun yerine çoğulluk türlerini birbirinden ayırt etmek için böyle bir isim tam da bu maksatla ihdas edildi. İşte bu yüzden, matematikçi-fizikçi Riemann’da, ayrık çoğulluklar ile sürekli çoğulluklar ayrımını buluruz (ikinciler, metriklerinin ilkesini yalnızca kendilerinde işleyen kuvvetlerde bulurlar). Sonra, Meinong ve Russell’da, büyüklük ya da bölünebilirlik çoğullukları, yayılı olanlar ile mesafe çoğullukları—intensife daha yakın olanlar—ayrımı. Yahut Bergson’da, sayısal yahut uzamsal çoğulluklar ile nitel ve süregen çoğulluklar ayrımı. Biz de aşağı yukarı aynı şeyi yaparız: ağaçsal çoğulluklar ile rizomatik çoğullukları ayırırız. Makro- ve mikro-çoğulluklar. Bir yanda yayılı, bölünebilir ve molar; birleştirilebilir, toplamlaştırılabilir, örgütlenebilir; bilinçli ya da önbilinçli çoğulluklar—öte yanda ise libidinal bilinçdışı, moleküler, intensif çoğulluklar: unsurları, tabiatları değişmeksizin bölünmeyen parçacıklardan kurulu; ilişkileri mesafeler olan; hareketleri brownî; nicelikleri intensiteler, intensite farkları olan—mesafeleri, başka bir çoğulluğa girmeksizin değişmeyen, eşik içinde yahut ötesinde ya da berisinde birbirlerinin içine geçip durarak oluşup bozulan çoğulluklar.
Burada yalnızca mantıkî bir temel var. Elias Canetti, kimi zaman karşı karşıya gelen kimi zaman da birbirine nüfuz eden iki çoğulluk türü ayırt eder: kitle ve sürü. Canetti anlamında kitle nitelikleri arasında; büyük nicelik, üyelerin bölünebilirliği ve eşitliği, yoğunlaşma, tümün toplumsal oluşu, hiyerarşik yönelimin tekilliği, teritoryalite yahut hudut çizmenin örgütlenişi, işaretlerin salımı sayılmalıdır. Sürü nitelikleri arasında; sayının küçüklüğü yahut sınırlılığı, saçılma, bölünmez değişken mesafeler, nitel metamorfozlar, kalanlar yahut aşılmalar olarak eşitsizlikler, sabit bir toplamlaştırma ya da hiyerarşinin imkânsızlığı, yönlerin brownî çeşitliliği, hudut bozma çizgileri, parçacık izdüşümü{27}. Elbette, sürülerde kitlelere göre daha çok eşitlik ya da daha az hiyerarşi yoktur; fakat eşitlik ve hiyerarşi, aynı eşitlik ve hiyerarşi değildir. Sürü ya da çetenin şefi, elini her elde yeniden oynar; her defasında her şeyi yeniden oyuna sürmek zorundadır; oysa grup ya da kitlenin şefi kazanımları pekiştirir ve sermayeleştirir. Sürü, kendi mahallerinde bile, kendisinin bir parçası olan ve ona yüksek bir olumlu değer atfettiği bir firar hattı yahut hudut bozma çizgisi üzerinde teşekkül eder; kitleler ise bu tür çizgileri ancak kesitlemek, tıkamak ve olumsuz bir işaretle damgalamak için içlerine alırlar. Canetti, sürüde herkesin başkalarıyla birlikteyken bile yalnız kaldığını kaydeder (mesela avcı kurtlar gibi); herkes kendi işini sürdürürken aynı anda banda iştirak eder. “Sürünün değişen yıldız dizilimleri içinde, birey hep kendi hududunda duracaktır. İçerde olup hemen ardından hudutta, hudutta olup hemen ardından içerde olacaktır. Sürü ateşinin çevresinde halka olduğunda, herkesin sağında ve solunda komşuları bulunabilir; ama sırt serbesttir, sırt vahşi doğaya açık ve örtüsüz bırakılmıştır.” Şizo konumu burada tanınır: periferide olmak, bir el yahut ayakla tutunmak… Buna karşı, kitle öznesinin paranoyak konumu konulacaktır: bireyin gruba, grubun şefe, şefin gruba tüm özdeşleşmeleriyle; kitleye sıkı sıkıya yakalanmak, merkeze yaklaşmak, emir gereği olmadığı müddetçe hudutta asla kalmamak. Neden (mesela Konrad Lorenz ile birlikte) çeteleri ve onların yoldaşlık tipini, evrimsel bakımdan grup ya da karı-kocalık toplumlarına göre daha iptidaî bir hâl sayalım? Yalnız insan çeteleri vardır değil, aynı zamanda pek incelmiş olanları da vardır: “dünyevîlik” (mondanité), “sosyallik”ten ayrılır; çünkü sürüye daha yakındır; ve toplumsal adam, mondeni, ona mahsus konumları ve hiyerarşileri, güç ilişkilerini, pek hususî ihtiras ve projeleri bilmediğinden, hasetkâr ve hatalı bir imgeyle resmeder. Dünyevî ilişkiler asla toplumsal ilişkileri örtmez; onlarla çakışmaz. Hatta “maniyerizm”ler (her çetede vardır) mikro-çoğulluklara aittir ve toplumsal tavır yahut örflerden ayrılır.
Buna rağmen, iki çoğulluk türünü, molar ve moleküler makineleri, Bir ile çokun ikililiğinden daha hayırlı olmayan bir düalizme göre birbirine karşı koymak söz konusu değildir. Yalnızca aynı tertibi kuran, aynı tertipte işleyen çoğullukların çoğullukları vardır: sürüler kitlelerin içinde, ve tersine. Ağaçların rizomatik çizgileri vardır; ama rizomun da ağaçsal noktaları vardır. Deli parçacıklar üretmek için kocaman bir siklotron gerekmeyecek mi? Hudut bozma çizgileri, teritoryalite devrelerinin dışında tayin edilebilir olacaklar mı? Yepyeni bir intensitenin minicik ırmağının, birdenbire, geniş sahalarda ve bu sahalardaki büyük altüst oluşlarla irtibat hâlinde akmaya başlamayacağı nasıl düşünülebilir? Yeni bir ses için neler yapmak gerekmeyecektir ki? Hayvan-oluş, moleküler-oluş, insan-dışı-oluş, molar bir genişlemeden yahut beşerî bir hiperkonsantrasyondan geçer yahut onları hazırlar. Kafka’da, büyük paranoiyak bürokratik makinenin kuruluvermesiyle, bir köpek-oluşun, bir kınkanatlı-oluşun küçük şizo makinelerinin yerleşimini birbirinden ayırmayız. Kurtadam’da da, rüyadaki kurt-oluşu, obsesyonların dinî ve askerî örgütlenmesinden ayırmayız. Bir asker kurtu oynar; bir asker köpeği. İki çoğulluk yahut iki makine yoktur; “müşkülat”a tekabül eden tüm söylenenlerin külliyatını üreten ve dağıtan bir tek ve aynı makine-tertip vardır. Bütün bunlar üzerine psikanaliz bize ne söyleyecek? Ödip, yalnızca Ödip; çünkü o kimseyi, hiçbir şeyi dinlemez. Her şeyi ezer: kitleleri ve sürüleri, molar ve moleküler makineleri, her cins çoğulluğu. Kurtadam’ın, psikoz diye anılan epizod anında görülen ikinci rüyasını ele alalım: bir sokak, bir duvar; kapalı bir kapı; solda boş bir dolap; dolabın önünde hasta; ve küçük izli büyük bir kadın, duvarı dolaşmak ister gibi; ve duvarın ardında, kapıya abanmış kurtlar. Mme Brunswick’in kendisi yanılacak değildir: büyük kadın suretinde kendini tanısa da, bu defa kurtların Bolşevikler olduğunu, Kurtadam’ın servetini boşaltmış yahut müsadere etmiş devrimci bir kitle olduklarını açıkça görür. Metastabil bir hâlde kurtlar büyük bir toplumsal makinenin tarafına geçmişlerdir. Ama psikanalizin tüm bu noktalar hakkında söyleyecek bir şeyi yoktur—Freud’un çoktan söylediği şeyler hariç: bütün bunlar yine babaya çıkar (bakın, Rusya’da liberal partinin şeflerinden biriydi, ama bunun pek önemi yok; devrimin “hastanın suçluluk duygusunu tatmin ettiği”ni söylemek kâfi). Gerçekten, insan sanır ki libido, yatırımlarında ve karşı-yatırımlarında, kitle sarsıntılarıyla, sürü hareketleriyle, kolektif işaretlerle ve arzu parçacıklarıyla hiçbir alakaya sahip değildir.
Öyleyse, molar çoğullukları yahut kitle makinelerini önbilince atfetmek, bilinçdışına ise başka türden makineleri yahut çoğullukları saklamak yetmez. Zira her hâlükârda bilinçdışına ait olan şey, bu ikisinin tertibidir: ilkinlerin ikincileri nasıl koşulladığı, ikincilerin ilkinleri nasıl hazırladığı, yahut onlardan nasıl sızdığı, yahut onlara nasıl geri döndüğü; libido her şeyi yalar geçer. Her şeyi bir arada hesaba katmak — bir toplumsal makinenin yahut örgütlü bir kitlenin, yalnızca çözülme eğilimlerini damgalamayan, ama bizzat işleyişlerinin ve örgütlenişlerinin gerçel bileşenlerini de imleyen moleküler bir bilinçdışına sahip oluş tarzını; bir bireyin, herhangi birinin, bir kitle içine alınmışken, bizzat kendisinin, ait olduğu kitlenin sürülerine ille de benzemeyen bir sürü-bilinçdışına sahip oluş tarzını; bir bireyin yahut bir kitlenin, kendi bilinçdışında, başka bir kitlenin yahut başka bir bireyin kitlelerini ve sürülerini nasıl yaşayacağını. Birini sevmek ne demektir? Onu daima bir kitle içinde yakalamak, iştirak ettiği — yalnızca ailesi aracılığıyla dahi olsa — dar bir gruptan bile olsa, çekip çıkarmak; sonra onun kendi sürülerini, içinde sakladığı çoğullukları — ki bunlar belki büsbütün başka tabiyattandır — aramak. Onları benimkilerle eklemlemek, benimkilerin içine nüfuz ettirmek ve onununkilere nüfuz etmek. Semavî nikâhlar, çoğullukların çoğulluğu. Henüz kurulacak bir uzuvsuz vücud üzerinde bir gayrışahsîleştirme talimi olmayan hiçbir aşk yoktur; ve işte bu gayrışahsîleştirmenin en yüksek noktasında biri adlandırılabilir, adını yahut önadını alır, kendisine ait olan ve kendisinin ait olduğu müteaddit şeylerin anlık kavranışında en yoğun ayırt edilebilirliği edinir. Bir yüzde çil sürüsü, bir kadının sesinde konuşan genç oğlanlar sürüsü, M. de Charlus’nunkinde genç kızlardan bir yuva, birinin gırtlağında bir kurt ordusu, eğildiğin anüste, ağızda yahut gözde bir anüs çoğulluğu. Her birimiz, her birimizin içinde nice nice bedenlerden geçer. Albertine, sayısı, örgütlenişi, kodu, hiyerarşisi olan bir genç kızlar grubundan ağır ağır çekilip alınır; ve yalnızca bütün bir bilinçdışı bu grubu ve bu dar kitleyi yalamakla kalmaz: Albertine’in kendi çoğullukları da vardır; anlatıcı, onu tecrit etmiş olarak, bu çoğullukları onun bedeni üstünde ve yalanlarında keşfeder — ta ki aşkın sonu onu yeniden ayırt edilemeyene iade edinceye kadar.
Hele hele, birine iştirak ettiği yahut ait olduğu dış kitleleri ve grupları ayırdetmekle, kişinin kendi içinde zaptedeceği iç dizgileri ayırdetmiş olmanın yeter geleceğini sanmayın. Ayrım, asla dışarısı ile içerisi ayrımı değildir — bunlar daima göreceldir, değişkendir, yer değiştirebilirdir —; ayrım, birlikte varolan, birbirine nüfuz eden, yerlerini değiştiren çoğulluk tipleridir: belli bir anda bir söylenen üreten bir tertibi kurmak üzere araya giren makineler, dişliler, motorlar ve unsurlar — “seni seviyorum” (yahut başka bir şey) gibi. Kafka için yine: Felice, belli bir toplumsal makineden ve temsilcisi olduğu konuşan-makinelerden (parlophones) ayrılmazdır; ticaret ve bürokrasiye meftun Kafka’nın gözünde bu örgüte nasıl ait olmaz? Ama aynı zamanda, Felice’in dişleri, o büyük yırtıcı dişler, onu başka çizgileri izlemeye zorlar: bir köpek-oluşun, bir çakal-oluşun moleküler çoğullukları içinde kayıp gitmeye. Felice, hem kendisinin hem Kafka’nın (aynı olmayan) modern toplumsal makinelerinin işaretinden, hem de parçacıklardan, küçük moleküler makinelerden, bütün o tuhaf oluştan, Kafka’nın kendi yazma denebilecek sapkın aygıtı boyunca onunla birlikte yapacağı ve ona yaptıracağı güzergâhtan aynı anda ayrılmazdır.
Bireysel bir söylenen yoktur, ama söylenenler üreten makinevi tertipler vardır. Tertibin temelden libidinal ve bilinçdışı olduğunu söylüyoruz. Bilinçdışının ta kendisi odur. Şimdilik onda pek çok türden unsur (yahut çoğulluk) görüyoruz: insanî, toplumsal ve teknik, örgütlü molar makineler; insan-dışı-oluş parçacıklarını taşıyan moleküler makineler; Ödipal aygıtlar (elbette, Ödipal söylenenler vardır ve hem de çoktur); görünüm ve işleyişi değişken kontr-Ödipal aygıtlar. Daha sonra bakacağız. Artık ayrı makinelerden söz edemiyoruz bile: ancak birbirine nüfuz eden çoğulluk tiplerinden ve belli bir anda libidonun yüzsüz figürü olan tek ve aynı makine- tertibi oluşturmalarından söz edebiliriz. Her birimiz böyle bir tertibin içine alınmıştır; kendi adına konuştuğunu sandığında onun söylenenini yeniden üretir, yahut daha doğrusu, onun söylenenini ürettiğinde kendi adına konuşur. Ne tuhaf söylenenler bunlar, gerçek deli nutukları. Kafka demiştik, pekâlâ Kurtadam da diyebiliriz: Freud’un obsesif nevroza havale ettiği dinî-askerî bir makine — Freud’un histerik karaktere havale ettiği bir sürü makinesi ya da bir kurt-oluş, ayrıca bir yabanarısı ya da kelebek makinesi — Freud’un her yerde yeniden bulmak üzere tek motor, kımıldamaz motor kıldığı bir Ödipal aygıt — kontr-Ödipal bir aygıt (kızkardeşle ensest, ensest-şizo, yahut “aşağı tabakadan kişilerle” aşk, yahut analite, eşcinsellik?) — ve bütün bunlar, Freud’un yalnızca Ödip’in ikameleri, gerilemeleri ve türevleri olarak gördüğü şeyler. Gerçekte Freud hiçbir şey görmez ve hiçbir şey anlamaz. Bütün makinelerin sahaya sürüldüğü libidinal bir tertibin ne olduğuna, bütün o çoklu aşklara dair zerre fikri yoktur.
Elbette Ödipal söylenenler vardır. Mesela Kafka’nın ‘Çakallar ve Araplar’ hikâyesini böyle okumak kolaydır: her zaman yapılabilir, riski yoktur, her seferinde işler — hiç anlamamayı göze almak pahasına. Araplar açıkça babaya, Çakallar anneye bağlanır; arada ise paslı makaslarla temsil edilen, koskoca bir iğdiş hikâyesi. Ama işin aslı, Arapların, bütün çöl boyunca yayılmış, silahlı, örgütlü bir kitle olmaları; Çakalların ise, firar hatlarını yahut hudut bozmayı izleyerek ( “bunlar delidir, sahiden delidir” ) çöle durmadan dalan, yoğun bir sürü olmalarıdır; ve ikisinin arasında, hudutta, Kuzeyli adam, çakalların adamı. Ve o büyük makaslar, meğer Arap işareti değil midir; çakal-parçacıkları ya kitleden koparıp çılgın koşularını hızlandırmak, ya da onları yeniden bu kitleye döndürmek, terbiye etmek, kırbaçlamak, döndürüp durdurmak için yöneten yahut salan? Besinin Ödipal aygıtı: ölü deve; leşin kontr-Ödipal aygıtı: yemek için hayvan öldürmek yahut leşleri temizlemek için yemek. Çakallar meseleyi doğru koyar: bu, iğdiş meselesi değil, “temizlik” meselesidir; çöl-arzunun imtihanı. Kim galebe çalacaktır: çölü bir uzuvsuz vücud gibi baştan başa yıkayan libidonun sahnesinde, kitle teritoryalitesi mi, yoksa sürünün hudut bozması mı?
Bireysel bir söylenen yoktur, asla yoktur. Her söylenen, bir makinevi tertibin ürünüdür; yani kolektif söyleyiş ajanlarının ( “kolektif ajanlar” derken kavimler yahut toplumlar değil, çoğulluklar anlaşılmalıdır ) ürünüdür. Ne var ki, özel isim bir bireyi imlemez: bilakis, birey en çetin bir gayrışahsîleştirme taliminin neticesinde, kendisini baştanbaşa geçen çoğulluklara açıldığında, gerçek özel ismini edinir. Özel isim, bir çoğulluğun anlık kavranışıdır. Özel isim, bir intensite alanında, saf bir mastarın, bizzat mastar olarak anlaşılanın öznesidir. Proust’un önad hakkında dediği: Gilberte’i telaffuz ederken, onu çıplak hâliyle tümden ağzımda tuttuğumu hissediyordum. Kurtadam, gerçek bir özel isimdir; gayrışahsîleştirilmiş ve çoğaltılmış bir ferdin oluşlarına, mastarlarına, intensitelerine gönderen mahrem bir önad. Ama psikanaliz, çoğaltmadan ne anlar? Çölün o saatinde, bir hörgüçlü deve gökte kıs kıs gülen bin devedir artık. Akşamın o saatinde, yeryüzünün yüzeyinde binlerce delik açılır. “İğdiş, iğdiş!” diye haykırır psikanalitik korkuluk — kurtların bulunduğu yerde yalnız bir köpekten başka, vahşi çoğullukların bulunduğu yerde evcilleştirilmiş bir bireyden başka, binlerce deliğin bulunduğu yerde tek bir delikten başka hiçbir şey görmemiştir. Psikanalize yalnızca, sırf Ödipal söylenenleri seçmiş olmasını suçlamıyoruz. Zira bu söylenenler, belli bir ölçüde, yine de bir makinevi tertibin parçasıdır; ve bu tertip karşısında, bir hata hesabındaki düzeltme endeksleri gibi iş görebilirler. Psikanalizi, Ödipal söyleyişi, hastaya artık kişisel, bireysel söylenenler tutacağını, nihayet kendi adına konuşacağını inandırmak için kullanmış olmakla suçluyoruz. Oysa her şey en baştan pusuya kuruludur: Kurtadam asla konuşamayacaktır. Kurtlardan söz etse de, bir kurt gibi haykırsa da; Freud dinlemez bile: köpeğine bakar ve “baba” diye cevap verir. Sürdüğü müddetçe Freud bunun nevroz olduğunu söyler; çatladığında psikoz. Kurtadam, davaya hizmet nişanını alacak ve hatta malul gazilere verilen türden bir harcırah bile bağlanacaktır. Kendi adına ancak, onda şu yahut bu söyleneni üreten makinevi tertip gün ışığına çıkarılsaydı konuşabilirdi. Fakat psikanalizde söz konusu olan bu değildir: özneye en bireysel söylenenlerini söyleyeceği telkin edildiği anda, ondan bütün söyleyiş koşulları çekilip alınır. İnsanları susturmak, konuşmalarını engellemek ve bilhassa konuştuklarında sanki hiçbir şey söylememişler gibi yapmak: meşhur psikanalitik tarafsızlık. Kurtadam haykırmayı sürdürür: altı yahut yedi kurt! Freud karşılık verir: ne? oğlaklar mı? ne kadar ilginç, oğlakları çekiyorum, geriye bir kurt kalıyor, demek ki baban… Bu yüzdendir ki Kurtadam böylesine yorgun hisseder: gırtlağında bütün kurtlarıyla ve burnu üstündeki bütün o küçük delikleriyle, uzuvsuz vücudu üzerinde bütün o libidinal kıymetlerle uzanıp kalır. Savaş gelecek, kurtlar bolşevikleşecek, adam söyleyeceklerinin tümüyle boğulu kalacaktır. Bize yalnız şunun ilan edildiğini duyuracaklar: yeniden terbiyeli, kibar, mütevekkil, “dürüst ve titiz”, yani kısacası iyileşmiş. O ise, psikanalizin hakikaten zoolojik bir görüşten mahrum olduğunu hatırlatarak intikam alır: “Doğayı sevmek ve tabiat bilimlerini, hususen zoolojiyi anlamak, genç bir kişi için bundan daha kıymetli ne olabilir{28}.”






























Geri bildirim: D&G Kurtlarını Döküyor | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Saikbilim Evirileri — özel sayfa | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER
Geri bildirim: Several wolves in Nickland | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER