Tarihin Tezgâhı 2: Başlangıçlar — Herbert J. Muller

🦋🤖 Robo-Spun by IBF 🦋🤖

🧵⚙️💪🏻 TEZGÂH 🧵⚙️💪🏻

BÖLÜM II

Başlangıçlar

  1. MEZOPOTAMYA’YA BORCUMUZ

Çok uzun zamandır, dünyanın dört bir yanındaki tarihöncesi ve ilkel kültürlerde bulunan çanak çömleğin, sabanın, yay ve okun ve benzeri nice araçların, birbirinden bağımsız olarak, değişik bölgelerde icat edildiği düşünülmüştür. “İhtiyaç icadın anasıdır”; öyleyse, aynı temel ihtiyaçlara ve aynı temel zekâ gücüne sahip olan, insan gibi ilerlemeye yatkın varlıklar, doğal olarak benzer çözümler bulacaklardı. Uzmanlar ise artık böyle düşünmüyor. Genel olarak, anahtar fikirlerin bir kavimden öbürüne aktarılmış olduğunu, yavaş yavaş dünyayı dolaştığını varsayıyorlar — tıpkı Yunanlıların tanrılara et kurbanı sunma ve hayvanın bağırsaklarına bakarak kehanette bulunma âdetlerinin, taa Borneo’ya kadar gitmesi gibi. Her kazı, böyle bir yayılmanın yeni kanıtlarını ortaya çıkarıyor. İnsanların temel keşifleri nasıl ve ne zaman yaptıklarını bilemeyiz; bunların bazısı, gerçekten de değişik kavimlerce birbirinden bağımsız olarak yapılmış olabilir; ama ortadaki ortak araç ve uygulama stoğunun, başlıca olarak yavaş bir yayılmadan ileri geldiği açık görünüyor.

Bu da zaten bekleyebileceğimiz bir durumdur. Yay ve ok bize eski ve basit görünse de, insanlığın tarihinde görece geç ortaya çıkar ve ikinci düşünüşte epey karmaşık bir düzendir. İlkel insanların, dünyanın her yanında, aynı bileşimi kendi başlarına kurmuş olmaları kolay kolay tasavvur edilemez. Üstelik, uzun tarihine baktığımızda, insan kendi içgüdüsüyle o kadar da ilerlemeci bir varlık değildir; hele ilkel topluluklar arasında hiç değildir; son derece tutucudur. İcadın, ihtiyaçtan doğduğu da doğru değildir. Eğer öyle olsaydı, hayatları kuru bir geçim savaşı içinde geçen sayısız yoksul halk arasında belirgin bir icat yeteneği bulmamız gerekirdi. Bizim ölçülerimize göre, Tanrı bilir ya, onların çok şeye ihtiyacı vardır. Ama bizim ölçülerimiz, bir başka basit hakikati gözden kaçırmamıza yol açmıştır. Başlıca icatlar, aslında zaruri değildir; insanlar bunlar olmaksızın da, sayılamayacak kadar çok bin yıl yaşamışlardır; bazı ilkel halklar hâlâ öyle yaşamaktadır. Hakikat şudur ki, Lord Raglan’ın belirttiği üzere, biz insanların tabiatı gereği onsuz yaşadığı şeylerle “idare etmeyi” öğrendik. İcatların hepsi, nihayetinde, birkaç kabiliyetli ferdin teşebbüsünden doğan lükslerdi. “En medenî milletler, en çok sayıda lüks şeyi zaruret maddesi hâline getirmiş olanlardır.”

Belki yanılıyor olabilirler; ama en azından pek az insan mağaraya geri dönmek istemektedir. Geri kalanlarımız, Güneybatı Asya’da, Mezopotamya’da ve onun civarında yaşayan tarihöncesi halklara saygı borçludur. Çünkü, görünüşe göre, bundan aşağı yukarı sekiz bin yıl önce, ilk büyük ihtilal — “Neolitik İhtilal”, yani insanı bir yiyecek avcısı veya toplayıcısı olmaktan çıkarıp yiyecek üreticisi hâline getiren ve hayatını köy etrafında toplayan ziraat keşfi — burada meydana geldi. “İhtilal” deyiminin, gerçekte vuku bulan değişmenin olduğundan daha ani, şiddetli ve maksatlı olduğunu çağrıştırdığı, bu bakımdan yanıltıcı bir tabir olduğu ileri sürülmüştür; yine de bu, köklü bir değişmeydi, ihtilal derecesinde sonuçlar doğurdu ve, yalnız “değişmeyen Şark”a ne kadar borçlu olduğumuzu bize hatırlatmak için bile, bu tabiri muhafaza etmeye değer olabilir. Bu tarihöncesi devirde, insanlar bugün kullanılan başlıca gıda bitkilerinin hepsini yetiştirmeyi ve bütün başlıca evcil hayvanları ehlileştirmeyi öğrendiler. Özellikle M.Ö. dördüncü binyıl, insanlık tarihinin en yaratıcı dönemlerinden biriydi. İnsanlar şimdi tekerleği, sabanı, tezgâhı, çömlekçi çarkını, tuğlayı, yelkeni icat ettiler; metal işlemeyi öğrendiler. Yeni aletler ve hünerler, Mezopotamya bölgesinden batıya ve kuzeye yayıldı; onlarla birlikte, köy hayatında gelişmiş yeni âdetler ve inanışlar da gitti. Bu kültür, sonunda, seyrelmiş yahut bozulmuş bir hâlde Avrupa’ya ulaştı.

Bu erken devirden iki büyük dinî şahsiyet çıkar — Ana Tanrıça ile ölüp dirilen oğlu. Ana, bilinen en eski ilâhtır. Onu, tarihöncesi mağara insanları bile tanıyorlardı; çünkü, hayvanların o nefis resimlerini bıraktıkları yerlerde, aşırı büyütülmüş göğüs ve rahimlere sahip kadın heykelcikleri, yahut sembolik kadın cinsel organları da bırakmışlardır.(1) Ziraat yapmadıkları için, bu heykelcikler muhtemelen insan neslinin verimliliğini temsil ediyordu; bir Freudyen, mağaranın bütünüyle rahmin bir sembolü olduğunu ileri sürebilir; hele hele, tarihî devirlerde, Ana Tanrıça’nın mağaralara karşı tercihini sürdürdüğü düşünülürse. Fakat ziraatın ortaya çıkmasıyla birlikte, tanrıça, tabii olarak, her yıl ekinlerin çıkmasını sağlayan bir Toprak Ana hâline geldi. Onun heykelcikleri, en eski tarihöncesi köylerde bulunmuştur. Zamanla, hayvanların ehlileştirilmesi, totemci bağları kuvvetlendirdikçe, başına inek boynuzları taktı. Ana, tabiat gibi, potansiyel olarak azgın bir yüze de sahipti; bu yüz, belki de, hizmetine giren aslanlarla sembolize olunmuştur. Asya tipinde heykelciklerin, kazıların en alt tabakalarında bulunduğu Amerika medeniyetlerinde ise, Ana Tanrıça, sahip olduğu anaç vasıfların ne kadarını başlangıçta muhafaza etmiş olursa olsun, kısa zamanda sadece azgın bir varlık hâline gelmiştir. Aztekler onu sadece Kartal-Kadın olarak biliyorlardı. (Gertrude Levy’ye göre, onun bu azgınlığının bir sebebi, Orta Amerika’da insanın fazla gür bitki örtüsüyle uğraşmak zorunda oluşu sebebiyle, artık verimliliği artırmaya ihtiyaç bulunmayışı; bir başka sebep ise, hayvan ehlileştirmeyi hiç öğrenmedikleri için, onun inek gibi yumuşak yönünü tanıyamamış olmalarıdır.) Burada, açıkça, Jung’un “arketipik kalıplarından” yahut “ilksel tasvirlerinden”, yani beynin yapısına yerleşmiş, mitin zamandan bağımsız hakikatine inananların hoşuna giden, sözde evrensel imajlardan biriyle karşı karşıya değiliz.

Daha sonra, sahneye, ziraatı insanlığa getirmekle şereflendirilen genç bir erkek tanrı çıktı; her yıl ölür ve yeniden doğardı; böylece yeni yılın doğmasını temin ederdi. Ana ile verimlilik âyinlerindeki kaçınılmaz birlikteliği, ilk bakışta bağdaşmaz görünen bir ilişkiye yol açtı. Hayatın asli sebebi olan ve bu bakımdan bakire kabul edilen tanrıça, genç tanrının hem annesi hem sevgilisi oldu. Bununla beraber, o da hakiki bir ölümsüzdü. İnsanların, hayatın güneşe bağlı olduğunu idrak etmeleriyle ortaya çıkan Güneş tanrıları, sahneye çıktıkları hâlde o, varlığını sürdürdü. Daha sonra, krallar, çoğu zaman, cemiyetin selâmetini sağlamak için düzenlenen yeni yıl bayramı âyinlerinde onun adına hareket etmeye başladılar. Bu dramatik âyinler, yakın Şark’ın dört bir yanına yayıldıkça ve değişen şartlar altında gelişip çeşitlendikçe, farklı şekiller aldı; fakat tanrının çektiği ıstırap, ölümü ve dirilişi, hep temel tema olarak kaldı. Bugün, bu âyin kalıbından Yunan dramasının doğduğuna ve kalıbın Hristiyanlıkta da açıkça yaşadığına geniş ölçüde inanılmaktadır. Fakat, bir kez daha, ölümden dirilen tanrı, Jung tipinde evrensel bir imaj değildir. O, Amerika’da hiç bilinmiyordu; Uzak Şark’ta da, hiç değilse, kök salmış değildir; İsrail ve İslâm da onunla hiçbir alâka kabul etmemişlerdir. Hayat ve ölüm devrinin tabiatı göz önüne alındığında, insan onun evrensel olması gerektiğini sanabilir; gerçekte ise, onun imajı, başlıca bizim Batı mirasımıza işlenmiştir.

Bununla beraber, hem Şark hem Garp, varlığını, dördüncü binyılın bir başka başarısına borçludur — medeniyeti yaratan, sözde “şehir ihtilali”ne. Bu da, keskin, ani bir değişme mânasında bir ihtilal değildi. Medeniyetin doğumu, tarihlendirilemez — bu, yavaş bir değişmeydi ve ne kadar zengin bir kültürün, “medeniyet” unvanına lâyık görüleceği hususunda, hâlâ bir mutabakat yoktur. Esas vakıa, Mezopotamya’daki köylerin belli büyüklükte kasabalara, sonra da çarşı, mâbed, saray gibi karakteristik müesseselere sahip tam mânasıyla şehirlere dönüşmüş olması ve bu şehir hayatına, medeniyetin ortaya çıkışının belki en açık işareti olan, yazı icadının hizmet etmiş bulunmasıdır. Bu gelişmenin yakın vasıtası, Dicle-Fırat vadisinde, bir sulama ve drenaj sisteminin kurulmasıydı.

Bazı tarihçiler, meselâ Gordon Childe, medeniyetin doğuşunda teknik ve iktisadî ilerlemeyi anahtar kabul ediyorlar. Bazıları ise, meselâ Robert J. Braidwood, esas değişmenin, geniş ölçüde sulama işini mümkün kılan, zihniyetteki bir dönüşme olduğunu düşünüyor. Bu maddî ve manevî faktörleri fiilen birbirinden ayıramayacağımıza, yahut hangisine öncelik tanınması gerektiğini kesin olarak tayin edemeyeceğimize göre, medeniyetin doğuşunun, mantıken gerekli olduğu gibi, tarihî bakımdan da hem teknik hem zihnî bir gelişmeyi içerdiğini kabul etmemizin kâfi olduğunu varsayıyorum. İşin “özünü” ille de bulmak gerekiyorsa, hem teknik hem zihnî sahada ortak olan, emek ve kabiliyetlerin müşterekleşmesi denilebilir. Nesnel bakımdan, bu, çiftçiler, zanaatkârlar, tüccarlar, müfettişler ve rahipler arasında artan işbölümü ve ihtisaslaşma ile birlikte, daha karmaşık ve sıkı teşkilatlanmış bir cemiyet demekti. Öznel bakımdan ise, bu, artık kendi kendine yetmeyen ferd için, yeni bir hayat tarzı demekti; çünkü o, artık homojen ve kendi içine kapalı köy âleminden çok daha geniş bir dünyanın farkındaydı; köyde yaşamaya devam etse bile, köy artık şehre hizmet eder hâle gelmişti.

Bu bütün gelişmenin müellifleri, menşei bilinmeyen, esmer tenli bir halk olan Sümerlerdi; hiçbir bilinen dille akrabalığı bulunmayan bir dil konuşuyorlardı. Öncülük ruhuna kıymet veren bizler, medeniyetin gerektirdiği bütün yeni müesseseleri teker teker bulup kurmuş oldukları için, onların akıl almaz yaratıcılığını ilk kutlayacak olanlar olmalıyız. Geniş ölçüde bir devlet idaresi kurmayı, resmî kanunlara sahip resmî bir devlet meydana getirmeyi başardılar. Büyük kamu eserleri inşa ederken anıtsal mimariyi geliştirdiler; bununla birlikte, teknik maharet ve incelik bakımından, antik çağda kendilerinden daha üstün olan çok az millet çıkmıştır.(2) Standart ağırlık ve uzunluk ölçüleri, zaman tayini ve kredi müessesesi sayesinde, geniş ölçüde ticareti tanzim ettiler. Her şeyden önemli yazıyı icat ettiler. Bununla, başta matematik ve astronomi olmak üzere, sistemli bilgi temellerini attılar ve resmî eğitimi başlattılar. Hikâyeden ve özdeyişten destana kadar uzanan bir edebiyat vücuda getirdiler — ki, bu edebî tür, bir zamanlar sadece Hint-Avrupa kavimlerinin eseri sanılıyordu. Onların edebiyatını tercüme sahasında önde gelen bir otorite olan Samuel Kramer, bu olağanüstü Sümerlerin yirmi beş “ilk”ini saymıştır.

(2) Ur şehrindeki zigguratı kazan Leonard Woolley, muazzam binada tek bir düz çizgi bile bulunmadığını gördüğünde duyduğu hayreti anlatır. Bütün dış hatlar hafifçe kavisliydi; duvarlar içeri doğru meyilli yapılmış ve yüzeyleri hafifçe dışa bombelendirilmişti — her şey, gerçekten düz çizgilerin gözde eğri ve eğik görünmesine sebep olacak tesirleri gidermek ve böylece mükemmel diklik ve simetri intibaını husule getirmek üzere, ince ince hesaplanmıştı. Yunanlılardan iki bin yıl önce, Sümerler, Parthenon’un mimarlarının, dünyayı hayrete düşürecek olan sırrını keşfetmişlerdi.

Bütün bunlar, geriye dönüp baktığımızda, sanki pek tabiî bir gelişme, yani bir şeyin mantıken ötekini getirdiği bir zincir hâlinde görünebilir. Tarihçiler, insanlar bir kere yiyecek üretmeyi öğrendikten sonra, bunun “mutlaka” olacağını söylemeye yatkındırlar. Hâlbuki, bu, hiçbir şekilde önceden yazılmış bir akışın sonucu olmayan, hayret verici bir gelişmeydi. Sayısız kavim, günümüze kadar ilkel hâlde kalmış, mantıken atılması gereken adımların hiçbirini atmamıştır. Medeniyet kazanmış birçok kavimden pek azı, — eğer varsa — işe, tam manasıyla sıfırdan başlayarak, medeniyeti bağımsız olarak yaratabilmiştir; doğrudan veya dolayısıyla, hepsi, Sümerlerin başarıları üstüne bina olmuşlardır. Avrupa kavimleri, onlara yetişmek için, aşağı yukarı iki bin yıla ihtiyaç duydu. Daha da eski medeniyetler bulunabilir, doğrudur. Sümer arşivleri, Sümer krallarının İran bölgesinden kuyumcu ve gümüşçüler getirtmiş olduklarını gösterir; bu da, kendilerinin medeniyeti kadar yüksek, belki daha da eski bir medeniyetin varlığını ima etmektedir. Fakat, şimdilik, bütün deliller, benzer maceralara atılmaları için diğer cemiyetleri harekete geçiren tesirlerin, başlıca Mezopotamya’dan yayıldığını göstermektedir.

Sümer medeniyetinin temel şekilleri, daha sonra Mezopotamya ülkesine hükmeden kavimler — Samî Akkadlar, “Babilliler”, Asurlular, Keldaniler — tarafından muhafaza edilmiştir. Hammurabi Kanunu ve Gılgamış Destanı gibi en meşhur eserlerinden bazıları, Sümer asıllarından doğmuştur. Doğuya doğru, Sümer tesiri, İndus vadisinde medeniyetin yükselmesini teşvik etti. Aşağı yukarı bin yıl sonra, bu itki, Çin’e ve Uzak Şark’a vardı; bunlar da, hemen hemen kesin olmak üzere, Kolomb’dan önceki Amerika medeniyetlerine bazı şeyler kattılar. Mısırlılar, son derece orijinal bir kültür geliştirdiler; ama başlangıçlarında, onlar da Sümerlere borçluydular; aradaki kimliği bilinmeyen bir aracılık yoluyla silindir mühürleri aldılar, tuğla yapmayı öğrendiler ve muhtemelen yazı fikrini de onlardan edindiler. (Sümer üzerinde Mısır’ın karşılıklı bir tesiri olduğuna dair hiçbir delil yoktur.) Batıya doğru, tesir Suriye’ye, kuzeye doğru Anadolu’ya yayıldı; Hititler de, Sümer medeniyetinin temel şekillerini benimsediler. Tesir, Suriye üzerinden, başlangıçta Mısır’dan gelen bir itikle doğmuş olan, parlak Minos medeniyetine ulaştı. Woolley’nin, Antakya yakınlarındaki Alalah kazıları, Knossos’taki büyük Minos sarayının, fresklerini ve mimarisinin en iyi unsurlarını Asya’dan aldığını göstermiştir.(3)

Genel olarak, araştırmalar, Sümerlerin tarihî ehemmiyetini sürekli olarak büyütmektedir. Onların, haleflerinin sanat ve fikir dünyasına ve, onlar vasıtasıyla İbranilere, Fenikelilere ve Yunanlılara ne kadar çok şey kazandırmış olduğu, gitgide daha açık hâle gelmektedir. “Kildaniler diyarı Ur”dan ayrılıp İbranilerin ve daha sonra Müslümanların atası olmaya giden İbrahim, belki de, beraberinde, Ur kazılarının gösterdiği üzere, aşağı Mezopotamya’yı sekiz ayak kalınlığında alüvyon altında bırakmış muazzam bir tufan gibi bazı hatıralar da götürmüştü; ama arkasında, kendi kavminin, başka kavimlerin yardımıyla — ki bunlar da, ancak rivayetlerden tanıdıkları, hattâ hiç tanımadıkları bir Ur’a aynı derecede borçlu idiler — bin yıldan fazla bir zaman sonra erişebilecekleri bir medeniyet seviyesi bırakmıştı.

Ne var ki, Tufan, o kadar iç açıcı olmayan düşünceler de uyandırır. Sümerlerin elde ettiği medeniyet, insanî imkânların tabiî bir gerçekleşmesi idiyse bile, yine de tabiat karşısında sunî bir yaratıydı. Hayatı daha bol, rahat ve güvenli hâle getiren şehir, aynı zamanda, hayatı daha güç ve daha tehlikeli kıldı. Malların değiş-tokuşunu sağladığı gibi, hastalıkların da değiş-tokuşunu teşvik etti; akrabalık bağlarını gevşetti, basit köy cemaatini ayakta tutan ahlâkî düzeni bozdu; kanun ve nizam idamesi problemini doğurdu; dağlardan inen kaba barbarların saldırısını davet etti. Tabiî âfet zamanlarında, şehir halkı, daha yüksek yerlere yahut daha verimli otlaklara göçebilen tarihöncesi köylülerden daha çaresizdi. Şehir, insanın kendi kendini ileri sürmesinin bir zaferiydi — ve aynı zamanda, daha büyük kuvvetlere olan bağımlılığının tokat gibi bir hatırlatıcısıydı. Tabiî akıbeti, ani yıkılış olmasa bile, yavaş yavaş harap olmaktı. Bu hal, Sümer mirasının, eski insan için o kadar da hoş olmayan unsurlarını anlamaya yardım eder.

Erken şehir, bir tanrıya ait ve onun tarafından idare edilirdi. Onun mabedi, şehrin idaresinin merkeziydi ve bütün teşebbüslerin gayesi, ona hizmet etmekti; yazı, tanrının hesaplarını tutmak gibi son derece pratik bir maksatla icat olunmuştu. “Tanrı Dağı” mânasına gelen ziggurat, Sümer kültürünün yüreği ve ruhu olarak kaldı. Tuğladan yapılmış muazzam bir sunî tümsek olan zigguratın, üst üste teraslar hâlinde yükselen basamaklarının en tepesinde, tanrının mabedi bulunurdu; daha sonra, o, Babil Kulesi olarak anıldı; fakat bu, kibirli bir İbrani fikriydi. Kule, insanın gurur ve küstahlığını sembolize etmekten ziyade, onun tanrıya kul köle oluşunu sembolize ediyordu. Sümer teolojisi, insanın, yalnızca tanrıların kölesi olmak, onların ağır işlerini görmek için yaratılmış olduğunu öğretiyordu; nitekim Marduk, daha sonra Yaratılış Destanı’nda, “İnsanı, tanrıların zahmetini üzerine almak için yaratacağım, öyle ki onlar rahatça soluk alabilsinler,” demişti. Tanrılar, insanın zahmetine minnettar da değillerdi. Daima anlaşılmaz kalan sebeplerle, tufanlar veya kuraklıklar gönderebilir, yahut kendi şehirlerinin bir düşman tarafından yok edilmesine müsaade edebilirlerdi. Her şeyin onlara bağlı olduğu kesindi — ve yine de, onlara hakikaten güvenilemeyeceği de bir o kadar kesindi. Kendi kendileri de emniyette değildi; çünkü onlar, bizzat yaratmadıkları, fakat semavî bir şiddet ve semavî bir kargaşa içinde, kaostan koparılmış bir dünyada yaşıyorlardı.

(1) Bu hayvan tasvirlerinin, bir zamanlar, sırf saf sanat eserleri oldukları düşünülürdü; hâlbuki bunların vazifesi, estetikten ziyade dinî idi. Halkın yaşadığı mağara girişlerini süslemezler; aksine, çoğu zaman, ancak bir iki saatlik tırmanma ve sürünmeden sonra ulaşılabilen, karanlık dehlizlerin en gerilerinde bulunurlar. Anlaşılan, burada, hayvanlar üzerinde güç kazanmak yahut onların ihtişamına iştirak etmek için bir çeşit âyin icra edilmekteydi. Bu, herhâlde, totemizmin menşeini teşkil eder.

(3) Bu kitap baskıya verilirken, Minosların en eski yazı sistemi olan “Linear A”nın nihayet çözüldüğüne dair haber yayıldı. Görüldü ki, dilleri, Akkadca’dan türemişti. Artık insan düşünmeden edemiyor: Acaba Homeros’un Akhaları da, adlarını, Sümer diyarından mı almışlardı?

Hiçbiri her şeye kadir değildi, hiçbirinin kaygıdan büsbütün kurtulmuş olduğu da söylenemezdi. Sümer mitolojisi, en titiz şekilde alâmetlere dikkat etmekle bile bastırılamayan, derin ve sürekli bir endişeyi ortaya koyar.

Zamanla şehirler, tanrının yeryüzündeki vekili gibi hareket eden krallar tarafından idare edilmeye başlandı. Sümerler, tufandan sonra, “krallığın gökten indiğine” inanıyorlardı; buna göre krallık, nizamlı bir cemiyet ve tanrıya lâyıkıyla hizmet için zarurî bir müessese idi. Fakat bunun sırf semavî bir lütuf olmadığı, tufan öncesindeki Altın Çağ’a dair Sümer menkıbeleriyle — Aden temasının bilinen en eski şekli — zımnen kabul edilmişti: “O günlerde yılan yoktu, akrep yoktu, sırtlan yoktu. . . . Korku yoktu, dehşet yoktu; insanın bir rakibi yoktu.” Kralın tanrı tarafından nasıl seçildiği hususu tam olarak bilinmemekle beraber, tebaası üzerindeki yetkisi fiilen mutlak sayılacak derecedeydi. Kendi memurları içinde en göze çarpanı, vergi toplayıcıları idi. Zamanla bazı krallar ilahlaştırıldılar, yahut en azından ilâh olduklarını ileri sürdüler; fakat bu yücelmenin, tebaalarının refaha kavuşması bakımından bir teminat getirdiği söylenemez. Sıradan Sümerli ile idare eden kuvvetler arasında bir uçurum daha yaratmış oluyordu.

Her bölümde, tâ kendi çağımızdaki Osmanlı Türklerine kadar, bu görünüşte kutsallıktan uzak “ilâhî krallık” müessesesine dönüp duracağız. Yakın Şark’taki diğer cemiyetlerin hemen hepsi, bunu benimsemiş yahut geliştirmişlerdir. Fakat işte bu sebeple — ve öncü Sümerlere haksızlık etmemek için — bu müessesenin tabiî bir müessese olduğunu, sırf açgözlülükten yahut iktidar hırsından doğmadığını anlamamız gerekir. Sümer şehirleri, tanrılarının himayesinde zenginleşip büyüdükçe, onları hırslı rakiplere karşı korumak, geniş ticaret yollarını emniyete almak ve tabiî sınırları bulunmayan, dört yanı açık bir ülkeyi istilâcılardan savunmak için kuvvetli bir merkezî iktidar, zaruret hâline geldi. Başarılı krallar, tabiatıyla, ilâh gibi görüneceklerdi. Devlet adamı sıfatıyla, müdafaanın stratejik şartlarını daha geniş ölçüde kavrayabilirlerdi. Tarihteki ilk imparatorluk, M.Ö. 2300 yılı dolaylarında, ilk büyük fatih olan Sargon tarafından kuruldu; onun hâkimiyeti, Akdeniz’e kadar uzanıyordu. Bazı Sümer kralları ise, daha yüksek ölçülerle ölçüldüğü takdirde bile “devlet adamı” sayılabilecek kişilerdi. Dünyanın ilk kanun koyucuları onlardı; Hammurabi’den asırlar önce, “göze göz, dişe diş” düsturunu ihtiva eden Tevrat hükümlerinden bile daha insaflı hükümleri içine alan kanun mecmuaları neşretmişlerdi. Harp yerine hakemliği, yani milletlerarası hukukun ilk şekillerini denemişlerdi; iki başka kral arasındaki sınır anlaşmazlığını halletmek üzere çağrılmış eski bir kraldan bahsedildiğini duymaktayız. Bir diğeri, Lagaş’tan Urukagina, tarihte bilinen ilk içtimaî ıslahatçı idi. Bir kâtip, şehrin vergi tahsildarları belasından temizlenişini, minnetle yazıya geçirmişti.

Bu kâtip, on yıl bile geçmeden Urukagina’nın ve şehrinin, başka bir şehrin kralı tarafından bozguna uğratılmasına göz yuman Lagaş tanrısından şikâyetçi değildi. Tanrının yollarının anlaşılmazlığı ona göre tabiî idi. Fakat böylece, tanrıların adına, hattâ onların adeta inadına bu kadar çok şey başarmış olan Sümerleri niçin ayrıca saygı ile anmamız gerektiğine de işaret etmiş oluyor. Dinleri, tanrıları işe bağlı tutma çareleri sırf sihir olduğu için (kaldı ki o noktada da, henüz tanrının kuraklığı sona erdirmesini sağlamak için — modern New Yorkluların topluca yağmur duasına çıkmaları gibi — daha iyi bir çare bulmuş değiliz) muhtemelen olduğundan daha akıldışı görünecektir. Mezopotamya’da insanlar, keyfî taşkınlıklar ve kuraklıkların, daha da düzenli olarak kavurucu rüzgârlar ve toz fırtınalarının merhametine terkedilmişlerdi; Sümerler, bu bakımdan, tanrıların tamamen iyi ve adil olduklarını iddia edecek kadar hayal âleminde yaşamıyorlardı. Onlara yalvarıyorlar, onlarla pazarlık ediyorlar, zaman zaman onlara karşı itirazda bulunuyorlardı. Tanrıların, hele öfkelendikleri vakit, pek sağlam bir muhakeme kullanmadıklarını biliyorlardı. Hattâ, onlarla ilgili menkıbelerinde, tanrıların fazla bira içtikleri zaman nasıl maskaralıklar yaptıklarını anlatırken,(4) bu kusurlara karşı, belki de hafif alaycı bir hoşgörü sezdirmektedirler. Sümer sanatı da, zaman zaman, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak derecede bir mizah duygusu ortaya koyar. Bütün bu türlü “insan ruhunun ileri atılışları”, Sümerlerin hiçbir semavî ümide yahut hayale kapılmamış olmaları sebebiyle, aynı anda hem daha hazin, hem de daha vakur görünür. Mezarlarındaki eşya arasında, tanrı heykelciği yahut herhangi bir türden açık dinî sembol bulunmaz. Menkıbeleri, ilâhileri ve hikmet edebiyatları da, — belki ilahlaştırılmış krallar istisna edilirse — insanların ebedî bir saadet hayal etmediklerini göstermektedir. Dünya üzerindeki, baştan sona belirsizliklerle dolu hayatlarından en iyisini çıkarmaya mecbur idiler.(5)

Sümerlerin, olağanüstü öncü başarılarının tarihî mükâfatı, şöhret değil, unutuşa gömülüş oldu. Ondan çok daha az orijinal olan halefleri, Babilliler ve Asurlular, daima hatırlandılar; fakat Ur halkı, iki bin yıldan fazla bir zaman için bütünüyle unutuldu. Ancak arkeologların onları ve tanrılarını yeniden hayata döndürmelerini beklemek zorunda kaldılar. Hititlerin hali de buna benzer; başarıları sayesinde, Anadolu’nun yazılı tarihini başlatabilmiş bulunuyorlardı; Sümerler hakkında, muhtemelen, bizim bugün bildiğimizden daha az şey biliyorlardı ve Sümerler gibi, unutuluş karanlığına gömüldüler.

  1. GORDİON: ARKEOLOJİ ÜZERİNE ARA FASIL

Anadolu’nun bağrında, Yassıhöyük adıyla bilinen birkaç Türk çiftlik evinden ibaret küçük bir yerleşmenin yakınında, bir zamanlar Gordion şehri olan bir höyük yükselir. Bu höyüğün dibine kadar indirilmiş bir dikey kazı şaftı, Erken Tunç Devri’ne kadar giden, tertemiz tabakalaşmış bir şehirler dizisini ortaya koyar; bu çukura yukarıdan bakmak, beş bin yıl kadar geriye uzanan bir insan tarihi manzarasına doğru bakmak demektir. Bu şehirlerden biri, Kral Gordios ile Kral Midas’ın Frig başkentiydi. Onun altında bir Hitit şehri bulunmaktadır. Üstünde ise, bölgenin daha sonraki hâkimleri — Lidyalılar, Persler, Yunanlılar, Romalılar — devrinde kurulmuş ardışık yerleşmeler görülür. Büyük İskender, Asya’ya hâkimiyetin sırrını sembolleştiren Gordion düğümünü, kılıcıyla işte bu sahada kesti. Asya’yı fethe devam etti; böylece şehri, atasözü hâline gelmiş bir deyimde ölümsüzleştirdi.

Buna rağmen, Gordion’u, Anadolu’nun büyük sembolik şehirlerinden biri saymak mümkün değildir. Anadolu’daki birçok başka höyük de, aynı şekilde, istikrarlı bir yerleşme sırasını ve aynı derin geçmişi ihtiva eder. Frigler, tarih bakımından, başkenti daha doğuda bulunan Hititlerden çok daha az önemlidir. Gordion, daha sonraki hâkimleri devrinde, bir daha hiçbir zaman büyük bir merkez olmadı. Helenistik kasaba, zengin ama pek vasıflı sayılmayacak bir yerleşmeydi; Roma devrine gelindiğinde — Strabon’un kaydettiği ve kazıların doğruladığı üzere — bir köye dönmüştü; ondan sonra da gözden kayboldu. Büyük İskender düğümü kesmemiş olsaydı, muhtemelen insan hafızasından da silinip gidecekti; zira tarihinin başka hiçbir safhasında, bilinen önemli bir olay geçmemiştir. Kaldı ki, göreceğimiz üzere, İskender, o sırrın gerçek manasını kavramakta da galiba yanılmıştı. Benim Gordion’da duraklayışım, şahsî bir sebeptendir. Burada, Pennsylvania Üniversitesi’nin sahayı kazan heyetinin misafiri iken, arkeologları ilk defa iş başında seyre daldım.

C. W. Ceram, meşhur “Tanrılar, Mezarlar ve Bilginler” adlı kitabında, arkeologların, Homeros’un Truva’sı, Babil Kulesi ve Tutankhamon’un mezarı gibi göz kamaştırıcı keşiflerini dramatik bir üslup içinde anlatır. Onun en sevdiği hikâye, peşine düştüğü çılgınca bir parıltıdan vazgeçmeyen, aleyhine olan bütün ihtimallere rağmen yoluna devam eden ve sonunda, tercihen altın hazinelerle dolu, sansasyonel bir keşifle mükâfatlandırılan maceraperest bilginin hikâyesidir. Arkeolojinin gazetelere düşmesini sağlayan da işte bu tür hikâyelerdir. Altın hazineler, kazı seferlerinin hamilerini heyecanlandırmaya yardım eder; müzelerin pratik ihtiyaçlarına da hizmet eder. Bunlar, halkın zihin dünyasındaki “harabe” fikrine tekabül eder: Pompeii’dekiler yahut Atina Akropolü gibi manzaralı ve göz alıcı kalıntılar. Gordion kazısı seferinin hikâyesi, çok daha az göz kamaştırıcı, fakat çok daha tipik bir hikâyedir. Neticede yeterince romantik olan, daha önemli bir dramı gözler önüne serer.

Bu dram, arkeoloji tahsiline yeni başlamış sabırlı bir genç talebeyle — kendisine Bayan X diyeceğim — başlayabilir. Gordion’un büyük şehir höyüğünde, seferin asıl kadrosu çalışırken, o, birkaç Türk işçisiyle beraber yakınlardaki bir tümülüste, iskelet çıkarmakla meşguldü ve epey canı sıkkındı. Haftalar önce, Frig mezarlarının altında, içinden biraz altın takı da çıkmış olan bir Hitit mezarlığına rastlamıştı. Hititler, büyük küplerin içine gömülmüşlerdi; fakat belli ki sıradan insanlardı; küplerin hiçbirinde mücevher bulunamamış, sadece çok sıradan çanak çömlek parçaları çıkmıştı. Bayan X, gün be gün, elinde yalnız biraz daha kemikten ibaret tek bir raporla merkeze dönüyordu. Her iskelet, saatlerce süren zahmetli bir çalışma demekti. Önce, en ufak bir kemiği bile kırmamak yahut oynatmamak için, küçük çubuklar ve fırçalarla üzerindeki toprak, santim santim alınmak zorundaydı; sonra, iskelet, fotoğrafı çekilip, höyükteki tam konumuna dair notlarla birlikte fişlenmeli; nihayet bir müzeye gönderilmek üzere paketlenmeliydi. Bayan X, iskeletler hakkında pek az şey bildiği için, bu iş daha da bıktırıcıydı. Bir uzmanın, onları müzede tetkik etmesi ve zamanla, ancak birkaç başka uzmanın okuyacağı ilmî bir makale yazması gerekecekti. Bayan X, çektiği bütün zahmetlerin mükâfatı olarak, belki bir dipnotta adının geçmesiyle “ebedîleştirilecekti”.

Bir amatör de, şehir höyüğünde ortaya çıkarılmış harabeler karşısında, aynı derecede müteessir olabilir. Ortada ne mâbedler, ne tiyatrolar, ne forumlar, ne heykeller, ne sütunlar, ne de kayda değer mermer vardı; ilk bakışta görülen, sadece temel duvarlarının mânâsız bir yığıntısı ve oraya buraya serpişmiş kasvetli çanak çömlek parçalarıydı. Seferin başlıca gayesi Frig şehri olduğu hâlde, arkeologlar, modern ilmî usulle çalışıyor, onun üstündeki her tabakada tam bir iş çıkarıyorlardı. Höyüğün en yüksek kısmında, Roma devrine ait köyün bir bölümü ortaya çıkarılmıştı. Daha aşağılarda, vasıfsız bir Helenistik kasabanın kalıntıları üzerinde çalışıyorlardı; burada, gösterebildikleri en iyi buluntu, gayet sıradan bir mozaik döşemeydi. Başka bir yerde, M.Ö. 500 yahut 600 yıllarına ait, mamur olduğu, fakat Middletown kadar sıradan göründüğü anlaşılan daha eski bir şehrin bir bölümünü ortaya çıkarıyorlardı; bu şehirde bulunan eşyaların çoğu, sanki eski bir “beş-on kuruşluk eşya dükkânı”ndan gelmiş gibiydi. Seferin mimarı, o devrin halkından hoşnut değildi — o kadar savruk ve budala inşaatçılar olmuşlardı ki. Bu şehirlerin hiçbirinde, kayda değer bir vakıanın izine rastlanmıyordu. Bir şehrin, arkeoloji yoluyla ölümsüz bir şöhrete kavuşmak istemesi hâlinde, mutlaka bir felâket ayarlaması lâzımdır — meselâ bir zelzeleyle yıkılmalı yahut düşman tarafından yakılıp yıkılmalıdır; o zaman, ani yıkımın muhafaza ettiği hazineler harabeler arasından çıkacaktır. Gordion’un, bir ara Romalılar tarafından yağmalandığını biliyoruz; fakat bunun dışında, burada, kahramanlıktan uzak şehirler, yavaş yavaş çürüyüp gitmişlerdir. Halkı yoksullaşmış, yavaş yavaş toparlanıp gitmiş, arkalarında çok az şey bırakmışlardır. O kadar az şey bırakmışlardı ki, iki sezonluk çalışmadan sonra bile, kazının Gordion’da mı yapıldığı kesin olarak söylenemiyordu; zira şehri kesin surette teşhis ettirecek hiçbir kitabe bulunamamıştı.

Arkeolog için iş çoğu zaman böyledir. Sabırlı, etraflı, metodik — kazı rutini için kullanılabilecek güzel kelimeler bunlardır. Bir başka kelime daha vardır: “külfet”. Tonlarca toprak, elle kazılmak ve her kürek darbesindeki toprak elenmek zorundadır; sayısız küçük nesne, sayılmalı, temizlenmeli ve fişlenmelidir; haftalarca, kayda değer hiçbir buluntuya rastlanmayabilir. Üstelik, kazıların çoğu, nihayetinde, yıkım ile neticelenir. Bir binanın temelleri, iyice açığa çıkarılır, bütün molozlar temizlenir; böylece planı incelenebilir, taş işçiliği tetkik olunabilir; sonra, çoğu zaman, altındaki tabakaya ulaşabilmek için, duvarların yıkılması gerekir. Ekim ayı havası, bozkırın ortasındaki Anadolu platosunda, birdenbire soğuyup kasvetli bir hâl alınca, Gordion’daki bütün bu rutin, daha da bezdirici görünüyordu. Sefer, sonunda, yakınlarda bulunan, kraliyet mezarına benzeyen kocaman tümülüste, gömülü bir hazineye rastlarsa, belki o zaman gazetelerde, mezarın açıldığı ve Kral Midas’ın göz kamaştırıcı hazinesinin birden gözler önüne serildiği o nefes kesici andan bahseden haberler görecektik. Şimdilik ise, aklımda, yalnızca, soluk soluğa çalışan arkeologların canlı hatırası var: kadife pantolonlar, kalın tabanlı ayakkabılar ve eldivenler içinde, soğuk hendeklere dağılmış hâlde, ham bir rüzgârın kamçılaması altında, taş ve kemiklerin üzerinde çalışan insanlar.(6)

Bununla beraber, bu, basit bir külfet de değildi. Bir amatör olarak, Bayan X’in işçilerinin, iki gömü küpüne daha rastlayışına şahit olmak, her ne kadar bu küplerden daima çıkan kemiklerden başkası çıkmamışsa da, beni büyülemişti. Her şeyden önce, bunlar, Hititlere ait kemiklerdi — bir zamanlar, üç bin yıldan daha fazla bir zaman önce, rüyalarını gören, “evet” ve “hayır”larını söyleyen insanların kalıntıları. Bayan X’in, her kemiğin üstünü son derece yumuşak hareketlerle temizleyişini seyrederken, bu zavallıların, hayattayken, şimdi gördükleri kadar yumuşak bir muamele görmüş olup olmadıklarını düşünmeden edemedim. Rutin işin daha gözle görünür mükâfatları, meselâ Frig mezarından çıkan altın takılar, tanrılar, mezarlar ve bilginler hakkında daha başka düşünceler uyandırıyordu. Müzelerimizdeki eşyaların çoğu, mezarlardan çıkarılmıştır. Eğer bunlar, ölülerin öteki dünyadaki kullanımına mahsus ise, bu ölülerin onlardan ne kadar faydalandıkları, hattâ gerçekten bir öte dünyaya kavuşup kavuşmadıkları ayrıca sorgulanabilir. Onların tanrıları, bana söylendiğine göre, sahte tanrılardı ve bugün, hiç şüphe yok ki, ölü tanrılardır; onların hangi cennete veya hangi cehenneme yerleştirildiklerini tasavvur etmek güçtür. Bununla beraber, arkeologlar, bu insanlara, bir çeşit öbür dünya hayatı kazandırmışlardır. Mezarlarından çıkarılan eşyalardan, onların nasıl yaşadıklarını, nasıl düşündüklerini ve neler hissettiklerini az çok biliyoruz. Gordion’da, hiçbir sansasyonel buluntuya rastlanmamış olması, bu ortadan kaybolmuş hayatı yeniden kurmak için gösterilen, sistemli gayretin yalnız sabrını ve maharetini değil, şiirini ve bir nevî saygı duygusunu da, daha iyi anlamama vesile oldu.

En sıradan buluntular bile, insanın ruhunu kıpırdatabilir. Seferin geçici müzesinde, burada yaşamış ve ölmüş isimsiz insanların birçok dokunaklı yadigârı vardı — iğneler, boncuklar ve zarlar, makyaj malzemeleri, bir çocuğun emzikli su kabı, tutumlu bir ev hanımının yamadığı bir küp, duvardaki meşhur gevşek tuğlanın arkasında bulunan bir testi dolusu sikke. Frig mezarından çıkan altın takılar, çağlar boyunca kadınlığın değişmeyen tavırlarına dair aynı derecede dokunaklı şeyler söylüyordu. Bir başka tümülüs, bu isimsiz insanların da, bilinen mânada, “tarih” yapmış olduklarını gösteren deliller verdi. İki katlı bir binanın kömürleşmiş kalıntılarını ihtiva ediyordu; zeminde serpilmiş ok uçları ve kemikler arasında, Lidya çanak çömleği parçaları da bulunmuştu; anlaşılan, burada, muhtemelen Persler tarafından, bir Lidya garnizonu bozguna uğratılmıştı. Yıkıntıların üstüne yığılıp tümülüsü vücuda getiren kalın kil tabakası, öldürülenler arasında, mühim bir reis bulunduğunu ima ediyordu.

(4) Bazı bilginler, tarihöncesi atalarımızın bize miras bıraktığı sayısız küçük nimetlerden biri olan biranın, aslında bütün büyük nimetlerin kaynağı olabileceğini düşünmektedir. İnsanları, tahılı tarlada yetiştirip biçmeye sevkeden şey, belki ekmek değil, alkol arzusu idi; tahılı toplama yoluna devam etmek yerine, ziraate yönelten de bu olmuş olabilir.

(5) Hemen bütün eski kavimler, ölülerle birlikte, bazı eşyalar da gömmüşlerdir; fakat bu âdet, tek başına, ölümsüzlük inancını ispatlamaz. Bu eşyalar, öteki dünyadaki kullanım fikrinden ziyade, basit bir hissî bağlılığın işareti olabilir. Bugün de, insanın davranışı, inancının pek emin bir rehberi değildir. Bin yıl sonra mezarlarımızı kazan arkeologlar, ölülerin, en güzel kıyafetleri içinde gömülmüş olduklarını görüp, onların öbür dünyaya, tam teçhizatlı girmeyi bekledikleri kanaatine varabilirler; sonra da, bazı kimselerin niçin yakılmayı tercih ettiğini, sanki böylece bu öteki dünyayı reddediyormuş gibi görünmek istediklerini tartışabilirler. Mit ve efsanelerden, birçok kavmin, öteki dünyaya dair bulanık bir fikre sahip olduğunu, “cennet” mânasında bir öbür dünya tasavvur edenlerinse hiç de çok olmadığını biliyoruz. Bazı kavimler, ölülerin ruhundan korkmuş görünmekte, onların yerlerinde kalmalarını sağlamak için, mezarların üzerine ağır taş levhalar koymaktadırlar. Doğuştan gelen, evrensel bir ölümsüzlük inancından bahsetmemiz, bu sebeple, doğru olmaz.

(6) Şunu da sevinerek ilâve edebilirim ki, bu satırlar yazıldıktan sonra, sefer nihayet Frig şehrine kadar inmiştir. Frig şehri, üstündeki şehirlerden çok daha ihtişamlıdır; sıradan bir ziyaretçi bile, onun muazzam giriş kapısından etkilenmeden edemez. 1957 yazında, sefer heyeti, höyüğün eteğinden, iki yüz ayak kadar uzunlukta bir geçit kazarak girdiği kocaman tümülüste, bir kraliyet mezarını ortaya çıkarmıştır. Mezar, altından bir hazine ihtiva etmiyordu — sadece zengin tunç kaplar ve süsler vardı — fakat sedir, ardıç ve çamdan yapılmış, 2700 yıl sonra bile sapasağlam duran kalın duvarlarının arkasında, fevkalâde iyi korunmuştu. Silâhların tuhaf bir şekilde bulunmayışı, bu kraliyet mezarının sahibinin, bir savaşçıdan ziyade bir “devlet adamı” olarak saygı gördüğünü düşündürüyor. İnsanın, onun, efsanevî düğümü atan o hikmetli Gordios olduğunu hayal edesi geliyor.

Ama arkeolog için daha da önemli olan, sıradan bir okuyucunun açık bir ilgi görmediği pek çok kalıntıdır. Altın, onun için hiçbir değer taşımaz — ince işçilikle yapılmış yahut alışılmadık bir tasarıma sahip olmadıkça; hattâ bu şart yerine geldiğinde bile, ince işlenmiş bir mücevher yığını, kaba bir toprak heykelcikten daha az kıymetli bir buluntu olabilir. Bayan X, daha fazla mücevher bulamamış olmaktan üzülecek kadar genç olsa bile, bu tekdüze kemikler, ileride daha zengin bir hasılat sağlayabilir. Şimdiye kadar başka hiçbir yerde bu kadar çok Hitit iskeleti çıkarılmamıştır. Kafalarının içinde olup bitenler ne olursa olsun, kafataslarının şekli, ırk tipinin birincil göstergesi olarak önem taşır. Kafatasları, bu Hititlerin kim oldukları, nereden geldikleri ve hangi başka kavimlerle akraba oldukları konusundaki muammayı çözmeye yardım edebilir. Şehir höyüğündeki taş yığınları için de durum böyledir. Mimar, o anlamsız yığınlardan birine, o “budala” eski şehrin içindeki bu binaya adeta hayat verdi; bu binaya, şakacı bir tavırla, “mücevher” adını takmıştı. Bu, oldukça büyük bir yapıydı; sanki birisi yan tarafından itip devirmiş gibi, düzgün bir biçimde çökmüş, taş sıraları, aralarına karışmış birkaç kiriş kalıntısıyla birlikte hâlâ yerli yerinde kalmıştı; bu yüzden, başlıca hatlarını tereddütsüz olarak yeniden kurabildi. Girişinde ahşap sütunlar vardı ve taş duvarlarını bağlamak için hatıllar kullanılmıştı. Böylece, mimaride ahşaptan taşa geçişin tarihî safhasını ve Yunan sütununun, görünüşe göre, ahşap direklerden evrimini göstermekteydi.

Arkeologlar, bu türden bilgilerin durmadan çoğalması sayesinde, birkaç dağınık taş parçasından, muazzam bir mâbedi gözlerinin önüne getirebilmektedirler.

Tarihçi için daha da faydalı olan, o kasvetli çanak çömlek parçalarıdır. Çanak çömlek kırıkları, gerçekten, ölümsüzdür; kemik, tahta ve metal toza dönebilir, fakat pişmiş toprak asla dönmez. Ayrıca, kendi başlarına hiçbir değer taşımadıkları için adeta “bereketlendirici”dirler; kraliyet mezarları dünyanın her yerinde yağmalanmışken, çanak çömlek parçalarına kimse dokunmamıştır. Her höyük, onlarla doludur; büyük höyüklerde bunlardan milyonlarca bulunur — insana, eskilerin zamanlarının çoğunu çanak çömlek yapıp kırmakla geçirdikleri hissini verir. Arkeologlar, bir yapboz oyunu sabrıyla, bu yığınların içinden birçok zarif vazo parçalarını birleştirmiş, kaybolmuş nice sanat eserini geri kazanmışlardır; fakat en sade kaplar bile, önemli bir hikâye anlatabilir. Her kültürün, gelişmesi süresince değişen belirli özellikler gösteren karakteristik bir çanak çömlek tarzı vardı. Uzmanlar, artık bu parçaları, ilmî kesinliğe yakın bir derecede teşhis ve tarihleyebilmektedirler; sadece bu yoldan bile, tarihin kronolojik seyrini çizmek mümkündür. Çoğu büyük merkezdeki çanak çömleğin, ithal malı örnekleri de içine alması sayesinde, tarihçiler, eski çağların teknik seviyesi ile ticaret hayatı ve aynı zamanda kültürel tekâmülü hakkında pek çok şey öğrenmişlerdir.

Genel olarak, en önemsiz görünen nesneler bile, son derece mühim bir anlam taşıyabilir. Bronz ya da bakır iğnenin ortaya çıkışı, kültür tarihinde büyük bir dönüm noktasını işaretler. Çengelli iğne, Miken kültürü ile Minos kültürü arasındaki farkı ayırt etmeye yardım eder. Anadolu höyüklerinde bulunan denizkabuğu kalıntıları, Erken Tunç Devri’ndeki şaşırtıcı derecede geniş ticaretin işaretlerinden biridir. Baltık bölgesinden gelen kehribarla yapılmış eserler, bu ticaretin ne kadar uzak mesafelere yayıldığını gösterir. Böyle bilginin sayılamayacak kadar çok kırıntısını bir araya getirmek suretiyle, tarihçiler, eski çağ insanlarının kendilerinin yazmaya pek rağbet etmediği iktisadî, içtimaî ve kültürel tarihleri kaleme alabilmişlerdir. Arkeologlar, bugün, kültürün soyut hayal gücü yahut “manevî” tezahürlerinden çok, malzemeye ve tekniğe ağırlık veriyor olsalar bile, eski çağ kültürüne dair bütün tetkikler için zarurî malzemeyi onlar sağlamaktadırlar. Yazıyı bilmeyen birçok kavim hakkında bildiğimiz her şeyi, onlara borçluyuz.

Genç Bayan X, belki bir de, titizlikle ortaya çıkardığı Hitit iskeletlerinin bir müzenin deposunda son bulacağını, yani fiilen yeniden gömülmüş sayılacağını bilmekten ötürü daha da karamsarlaşıyordu. Fakat bu hâl, bizi başka bir dikkat çekici vakıaya götürür. Modern dünyayı süsleyen tanınmış sanat ve tarih müzeleri, tarih bakımından eşi görülmemiş müesseselerdir. Geçmişteki hiçbir cemiyet, başka kavimlerin sanat eserlerinden ve eski eşyalarından böyle koleksiyonlar yapmamıştır. Hiçbiri, en yüksek düşünce seviyesinde ancak az sayıda insanın tasavvur edebildiği “tanrılar ve insanlar âlemi”nin müşterek mirasını, bu kadar geniş ölçüde tetkik edebilecek imkânlara sahip olmamıştır.

45

BAŞLANGIÇLAR

  1. HİTİTLER

Kral Davud’un, arzuladığı Batşeba’nın kocası olan Hititli Uriya’yı ortadan kaldırmak suretiyle işlediği cinayet, kendi şöhretine pek az zarar vermiştir. Uriya’nın kavminin şöhreti ise, çok daha fazla sarsılmıştır. Kutsal Kitap’taki bu ve başka Hitit bahisleri, onların, Filistin’de küçük bir kabile olduklarını ve İsrail krallarının ordularında paralı askerlik etmekten başka fazla bir rol oynamadıklarını ima ediyordu. Geçen yüzyılın “ortodoks” bilginleri, seyyahların Suriye ve Anadolu’da birer ikişer rastlayıp durdukları, üzerinde garip hiyeroglif yazılar bulunan dağınık kitabeler ve taşlar karşısında, sadece şaşkınlığa düşmüşlerdi. A. H. Sayce, 1880 yılında, bunların, Anadolu’da merkezleşmiş bir millet olan Hititlerin eseri olduğunu ileri süren, pek cesur sayılabilecek nazariyesini ortaya attığında, bu kavmin “icat edilmiş” mucidi diye alaya alınmıştı. Hititler, ancak 1906 yılında, başkentleri Boğazköy’de kazılınca, hak ettikleri mevkie kavuşabildiler. İçlerinde, okunabilen Akad çivi yazısıyla yazılmış olanların da bulunduğu bir yığın kraliyet tableti, onların, Mısır ve Babil’in çağdaşı büyük devletlerle boy ölçüşen, bir büyük güç olduklarını, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ortaya koydu. Ardından, daha da şaşırtıcı bir keşif geldi: Kendi dillerinin, Yunanca, Latince ve Cermen dilleri gibi Batı grubuna mensup bir Hint-Avrupa dili olduğu anlaşıldı. Demek ki, bir Avrupa kavmi, Asya’ya, milattan aşağı yukarı iki bin yıl kadar önce girmişti.

Hititolog Albrecht Goetze, bu istilayı, “Doğu ile Batı arasındaki ilk tarihî çatışma” diye nitelendirir. Bu hadise, aynı zamanda, bu çatışmadaki karışıklık ve çelişkilerin de başlangıç noktasıdır. “Aryen” bir kavim oldukları için, Hititlerin, başlıca harp ve hayvan yetiştirmekle meşgul, okuma yazmadan nasibini almamış bir halk olmaları beklenebilirdi; ama onların Anadolu’ya nasıl girdiklerini ve beraberlerinde neler getirdiklerini bilmiyoruz. Adları bile, aslında, yanlış bir addır. Onu, fethettikleri “Hatti” ülkesinden almışlardır; kendilerine ilk başta ne dediklerini bilmenin imkânı yoktur. Bilinen ilk kralları Anitta, bir Hatti hisar şehri olan Hattuşa’yı, üzerine yabani otlar ekerek, yerle bir ettiğini överek anlatır ve şöyle ilân eder: “Benden sonra kim kral olur da Hattuşa’yı tekrar iskân ederse, onu Göklerin Fırtına Tanrısı çarpsın!” Daha sonraki krallar, soylarını ona dayandırmakla övünmüşler, fakat onun bu lânetini hiçe sayarak, başkentlerini Hattuşa’da kurmuşlardır. Eski Ahit’in taşra kafalı müellifleri, Filistin’deki Hititlerin, Göklerin Fırtına Tanrısı’nın yedi yüz yıl boyunca çarpmaya tenezzül etmediği bir imparatorluğun dağınık kalıntıları arasında bulunduklarını elbette bilemezlerdi.

Şu kadarını biliyoruz ki, Hititler, kendi seviyelerinden hayli yüksek bir kültür derecesinin içine girdiler. Ticaret, Sümer medeniyetinin tesirini Anadolu’ya getirmişti. Sumerlerin, ihtiyaç duydukları keresteyi temin ettikleri, güney bölgesindeki Alalakh’ta (Aççana), cüretkâr Hititlerin M.Ö. on dördüncü yüzyılda burayı fethetmelerinden önce, yaklaşık iki bin yıl boyunca, aşağı yukarı on beş ardışık kasaba yahut şehir oturmuş kalkmıştı.(7) Buranın tüccarlarının yaptığı fahiş kazıklar, Büyük Sargon’u, burayı fethedip imparatorluğuna katmaya sevk etmişti. Asıl Anadolu toprakları ise, bölgenin özellikle bakır gibi maden zenginliği sayesinde ticaret yoluyla gelişmiş olması muhtemel, birbirinden müstakil küçük krallıklarla doluydu. Boğazköy yakınlarındaki Alacahöyük’teki kraliyet mezarları, üçüncü binyılda ulaşılan ince sanat zevkini ortaya çıkarmıştır. Kanış’ta (Kültepe), bugünkü Kayseri civarında olduğu gibi, yazı bilen Asur’lu tüccarların dağınık kolonileri vardı. Hititler, bu halklardan epey şey öğrenmiş olmalıdır. Güneyde güçlü Mitanni krallığı hâline gelen ve başka bir Aryen hanedan tarafından idare edilen Asyalı bir kavim olan Hurrilerden de etkilenmişlerdir. Krallarının ve tanrılarının adlarının bile Hint-Avrupa kaynaklı olmaması dikkat çekicidir. Arnold Toynbee, Anadolu’nun kültür mirasının, Osmanlı çağlarına kadar, ağırlıklı olarak Hitit karakterini koruduğunu söylemiştir; hiç şüphe yok ki, Hititler bu mirasa kendi damgalarını basmışlardır; fakat tam olarak ne kattıklarını ve bu katkının ne kadar kalıcı bir fark meydana getirdiğini söylemek güçtür.

Hititlerin ilk ve dolaysız katkıları, başlıca siyasî sahadadır. Fethettikleri yerlerde, sırf kılıçtan geçirmek yahut esir etmekle kalmamışlar; teşkilât ve idare konusunda az çok bir deha sergilemişlerdir. Çeşitli kavimlerden oluşan tebaasının âdetlerine saygı göstererek ve onlara az çok bir adalet tanıyarak, onların sadakatini kazanmış görünen feodal bir imparatorluk kurmuşlardır; Boğazköy’de bulunan tabletler, en az sekiz farklı dilin izlerini taşır. Nispeten kıraç yüksek yaylalarda bulunan başkentleri, savunma bakımından isabetli bir seçim olmuş ve kuvvetli surlarla tahkim edilmiştir; beş mil boyunca uzanan muazzam surlar, şehri baştan başa çepeçevre kuşatıyordu. Buradan, sonradan Perslerin ve Romalıların daha da geliştirecekleri, radyal bir yol sistemi kurdular. Bu yolla, M.Ö. 1600 yılı dolaylarında, Babil’i zapt ve ilhak edebilecek, Yakın Şark’ın en büyük gücü olmasını sağlayacak bir kudrete ulaştılar. Her ne kadar imparatorluk, daha sonra sıkıntılı bir devreye girse de, toparlanacak kadar güçlü idi. On dördüncü yüzyılda, en büyük kralları olan I. Şuppiluliuma (M.Ö. 1375-35) devrinde doruğa çıktı; Mitanni’nin tehlikeli kudretini kırdı ve hâkimiyetini Lübnan’a kadar genişletti. Tutankhamon’un dul karısı, Mısır’da tahttaki yerini paylaşmak üzere, ondan bir oğlunu istedi. M.Ö. 1296’da, bir Hitit kralı, Suriye’deki Kadeş muharebesinde, meşhur II. Ramses’i durdurmayı başardı — Firavun, bu muharebeyi, gelecek nesiller için, hemen hemen tek başına kazandığı şanlı bir zafer olarak tasvir etmiştir; fakat, hemen ardından geri çekilmiş olması, bu muharebeyi tarihin gözünde daha çok bir yenilgiye benzetir.

Alman bilginler, Hititlerin bu siyasî başarısını, “Hint-Germen” dehânın ilk tezahürü ve Doğu ruhu karşısındaki üstünlüğünün bir işareti olarak selâmlamışlardır. Hiç değilse, Hitit kralları, kendilerinden önceki ve sonraki Doğu hükümdarlarıyla kıyaslandığında, iyi bir manzara arz ederler. Firavunlar kadar böbürlenmiyor, Asurlular kadar zalim davranmıyor, genel olarak Doğu hükümdarları kadar mutlak hareket etmiyorlardı. Ne kendileri ilâhtılar, ne de doğrudan doğruya ilâh tarafından seçildiklerini iddia ediyorlardı; daha çok, “meşrutî monarklar” gibi hüküm sürüyorlardı. İmparatorluğun ilk devrinde, yetkilerini, bütün cemiyeti temsil ettiği kabul edilen, soylular ve savaşçılardan oluşan bir meclis, yani pankus ile paylaşıyorlardı; pankus, bir akrabasını öldüren bir kralı ölüm cezasına çarptırabilirdi. Ayrıca, itibarlarını da, şaşırtıcı bir şekilde, kraliçe ve valide sultanla paylaşıyorlardı. Daha da şaşırtıcı olan, yaptıkları işleri sadece övünmekle kalmayıp, onları açıklamaya ve savunmaya çalışan beyanlar da bırakmış olmalarıdır. Dış siyasetlerini bile haklı çıkarmaya uğraşmışlar; itaat etmeyen hükümdarlara harp açmadan önce, şikâyetlerini anlatma külfetine girmişler; sonra da ihtilâfı, göklerin hükmüne havale etmişlerdir. II. Murşili, Arzava kralına şöyle yazmıştır: “Öyleyse haydi! Çarpışalım; davamıza, efendim olan Fırtına Tanrısı hükmetsin!” Hittit hükümdarlarının görece vakarlarına, tevazularına ve sağduyularına belki en parlak şahit, Kadeş muharebesinden sonra II. Ramses’le akdettikleri barış muahedesidir — tarihte bilinen ilk büyük siyasî antlaşma. “Büyük ve Kudretli” iki hükümdar, bütün taarruz hareketlerine son vermek hususunda mutabık kalarak, aralarında, “ebedî zamanlara kadar aralarında sulh vücuda getirecek iyi bir barış ve kardeşlik muahedesi”ni imzalamışlardı. Bunun neticesinde, Yakın Şark, böyle işlerde tarihin tanıdığı ölçüyle epey uzun sayılabilecek, yetmiş yıllık bir sulh devresi görmüştür. II. Ramses’in geride bıraktığı gösteriş meraklısı kayıtlar, böyle bir sulh tertibini kendi başına düşünüp bulacak kadar basirete sahip olup olmadığından ister istemez şüphe uyandırır.

Bununla beraber, Hititlerin siyasî bilgeliği de mutlak değildir; tamamen nisbi bir değerdir. Monarşinin eskiden beri çözülememiş meselesi, yani veraset meselesi karşısında, onlar da âciz kalmışlardır. İmparatorluğun ilk devrinde, kral, yerine geçecek olanı kendi seçiyordu; bunun neticesinde de, beklenebileceği gibi, saray entrikaları ve kavgalar eksik olmuyor, iş çoğunlukla bir suikastla sonuçlanıyordu.(8)

İmparatorluğun daha sonraki devrinde, veraset, kalıtsal hâle getirildi. Bu keyfî usul daha iyi işlemekle birlikte, kralları, daha çok Doğu usulü “kutsal hükümdar”lar gibi davranmaya sevk etti. Son yüzyıllarda, pankus’tan ses seda yoktur. Büyük Kral, buna uygun unvanlarla birlikte, gayr-i beşerî kudretler kazanmıştı. Ona “kahraman, tanrının sevgilisi” deniyordu; öldüğünde ise, her seferinde, “tanrı oldu” denirdi. Şuppiluliuma, kendisinden, “Benim Güneşliğim” diye bahseder. Yine de, onun adı ve icraatları, Anadolu’yu daha sonra idare eden kavimler tarafından unutulmuştur; bu kavimlerle birlikte, Hititlerin eski meşrutî krallık şekillerine dair bütün hatıraların da kaybolduğu kabul edilebilir. Kalıcı köylü halkın, yeni efendileri hakkında ne düşündüğünü bilmek, elbette, imkânsızdır; fakat elimizde, efendilerin, kendilerine mahsus, eşsiz bir siyasî mirasın şuuruna sahip olduklarını gösteren hiçbir delil de yoktur. En fazla, dolaylı olarak, Hitit örneğinin, Pers fatihlerinin görece insaflı siyaseti üzerinde bir payı olmuş olabileceğini söylemek mümkündür.

Din sahasında, Hititlerin kayda değer bir katkısı yoktur. Onların en karakteristik tanrısı, Anadolu’nun sert iklimine uygun düşen, Fırtına Tanrısı Teşup’tu; onu Hurrilerden ödünç almışlardı. Teşup’la birlikte, “Hatti’nin binlerce tanrısı” denilen, sayısız yerli tanrıyı da almışlar; bunları, bugün bile tam anlaşılamayan bir panteon içinde bir düzene sokmuşlardı. Resmî devlet kültü, Boğazköy’ün üst yanındaki “Dar Boğaz” Yazılıkaya kayalıklarına oyulmuş iki esrarengiz tanrı alayında temsil edilmiş görünüyor; Hititlerin keşfine yol açan ilk spekülâsyonları başlatmış olan bu alaylar, bugün bile ilim adamları için çözülemez bir muamma olmaya devam etmektedir. En makul tahmin, bunların, kutsal bir evliliği temsil ettiğini söyleyen görüştür. Alaylardan birinin başında yürüyen tanrıça, ismi Hurri kökenli olan bir kraliçedir; “Göklerin ve Yerin Kraliçesi, Hatti diyarının kralları ve kraliçelerinin hanımefendisi” gibi yüce bir sıfat taşımaktadır. O, Sümerlerin gök kraliçesi İnanna’ya, daha sonra İştar’a dönüşen tanrıçaya akrabadır; fakat hiç şüphe yok ki, doğrudan doğruya, Hititlerin çeşitli adlar altında taptıkları Anadolu’nun kadim Ana Tanrıçası’ndan türemiştir; Ma adıyla tanınan şekli, herhalde en eski olanlardan biridir. Buna karşılık, onun oğlu, ön planda değildi. “Kayıp Tanrı Efsanesi”nde karşılaştığımız bir ziraat tanrısı, “ölüp dirilen tanrı”yı hatırlatmakla birlikte, ilkbaharda hayatın yeniden canlanmasından, Fırtına Tanrısı ile Güneş Tanrısı da aynı derecede mesuldü.(9)

Bu tanıdık figürlerle birlikte, Hititler, alışılmış sihirli unsurlara da sahiptiler: bol keseden kesilen kurbanlar, arınma âyinleri, mâbed fahişeleri, kehanet usulleri, günah keçileri, ritüel düellolar (bunların içinde, ezelî “Ejderha Öldürme” menkıbesi de vardır) ve fal çeşitleri. Fakat bütün bu doğaüstü yardıma rağmen, Mezopotamya halklarını musallat olduğu gibi onları da yakıp kavuran endişeden kurtulamamışlardır. Tanrılarına, mâbedinde pek iyi bakmışlar; onu beslemek, yıkamak, güzel elbiseler giydirmek, müzik ve raksla eğlendirmek, efendileri ve sahipleri olduğunu kendisine durmadan hatırlatmak üzere, son derece disiplinli bir maiyet halkı tahsis etmişlerdir; yine de, onun hikmetine yahut adaletine güvenememişlerdir. Hititler, başlarına gelen felâketlerin, kendi günahlarından yahut babalarının günahlarından ileri gelebileceğini kabul etmekle beraber, tanrının bazen sadece ihmalkâr ve dalgın olabileceğini de biliyorlardı. Bir yığın demon, daima pusuya yatmış bekler; tanrı uyuduğu, sefere çıktığı yahut kendi zevklerine daldığı zaman, ortaya çıkıp kötülük yapmak için fırsat kollardı; ama tanrı işinin başında olduğu vakit bile, öyle vahim hatalar yapabilirdi ki, bunları ona açıkça hatırlatmak gerekirdi. O’na, salgın hastalıklar göndermek suretiyle insanları kırıp geçirdiğinde, bizzat kendi hizmetinin de bu yüzden aksayacağını sık sık hatırlatmak icap ederdi.

(7) Bu saha, dinî muhafazakârlığın çarpıcı bir misalini de verir. Uzun tarihi boyunca, mâbedi, farklı kavimler tarafından, farklı tarzlarda ve farklı tanrıların şerefine tam on beş defa yeniden inşa edilmiştir; fakat her defasında, ilk mâbedin kutsadığı yerin üstünde yükselmiştir.

(8) Hitit belgeleri arasında en dokunaklı olanlardan biri, savaş dönüşü, kendisini, öz oğlu gibi büyüttüğü, herkesin üstüne çıkardığı ve varis seçtiği yeğeni tarafından ihanete uğramış bulan, I. Hattuşili’nin (M.Ö. 1650-20) vasiyetidir:

“Kralın sözlerine hiç kulak asmadı. Fakat anası olan o yılanın sözlerine kulak verdi.
Erkek ve kız kardeşleri, ona defalarca kötü öğütler getirdiler.
Onların öğütlerine kulak verdi. Ben, kral olarak, bunu öğrendim.
Öyle olsun öyleyse: Kuvvete kuvvetle mukabele edilecektir!
Artık yeter! O benim oğlum değildir! Bunun üzerine anası, bir inek gibi böğürdü. . . .
Ben, her zaman, onu diğerlerinden üstün tuttum; onun iyiliği için her zaman kaygılandım.
Fakat o, hiçbir zaman, kralın dileklerini
Sevgiyle yerine getirmedi. O hâlde, nasıl olur da,
Hattuşa’yı sevebilirdi?”

(9) Sümerlerin İnanna’sı da, bu bakımdan, pek ortodoks sayılmaz. Bugün anlaşıldığına göre, onun meşhur “Yeraltı Dünyasına İniş”i, kocası ve ölmekte olan tanrı Dumuzi’yi — daha çok Tammuz adıyla tanınır — ölümden kurtarmaya yönelik değildi. Yarım kalmış olan efsanenin son satırlarında, onu, öfke içinde, yeraltı âleminin demonlarına teslim etmek üzeredir.

Bu dinî yama işi mozaiğin parçaları, Hitit imparatorluğunun ortadan kalkışından sonra da yaşamaya devam etti. Fırtına Tanrısı Teşup, Roma ordusunun bütün imparatorluğa yaydığı Iuppiter Dolichenus’a dönüştü; ikinci hayatında, elinde şimşek alâmetlerini ve Hitit çift baltasını taşır, yanında da eş olarak bir aslan tanrıça bulunurdu. Tarhund adıyla, Anadolu’dan İtalya’ya göçen Etrüsklerin Tarchon’una kaynaklık etmiş olması muhtemeldir. Kapılar tanrısı Apulunas’ın da, Apollon’un asıl menşei olması mümkündür. Hesiodos’un, özellikle, Uranos’un hadım edilip erkeklik uzvunun, Zeus’un babası Kronos tarafından kesildiği o dehşetli menkıbe başta olmak üzere, kozmogonisini kısmen Hitit–Hurri menbalarından aldığı kuvvetle muhtemeldir. Amazonlar, Hitit kabartma sanatında tasvir olunan silâhlı rahibelerden çıkmış olabilir; zira Yunan efsanesinde nerede Amazonlar görünse, Hititler önceden oralara kadar gelmişlerdir ve Yunan sanatında onların alışılmış silâhı, yine çift baltadır. Herakles’in, Amazon kraliçesi Hippolyte’den zorla aldığı çift balta, Lidya krallarının, daha sonra da Karya’da Zeus Labrandeus’un alâmeti hâline gelmiştir. Fakat bütün bu zincir içinde hakikî mânada ölümsüz olarak ayakta kalabilen tek unsur, Özellikle Kibele ve Ma şekilleriyle Ana Tanrıça olmuştur. Hititlerin başlıca dinî mirası, Hitit menşeli değil, kadim Anadolu menşelidir.

Geri kalan sahalarda ise, onlar, Eski Doğu’nun diğer büyük kavimleri kadar zengin bir kültür geliştirmediler. Surla çevrili iç kaleye dayanan mimarileri, başlıca kütlesinin büyüklüğü ve sağlamlığıyla hayranlık uyandırır. Gerçek bir edebiyatları yoktu. Menkıbeleri ve efsaneleri, ekseriya Hurri yahut Babil menşeli olup kuru bir nesirle yeniden anlatılmıştır; kendilerine ait bir destan bırakmadıkları gibi, herhangi bir türden şiir de bırakmamışlardır. Hükümdarlarının şahsî beyanları, bazen, sırf sade ve kasıtlı edebî süsten uzak oldukları için dokunaklıdır. Süsleme sanatlarında, imparatorluğun ilk devrine ait çanak çömlekten başka hemen hiçbir şey elimize geçmemiştir; görünen odur ki, bu sahada kayda değer, hele hele parlak bir inkişaf, hiç olmamıştır. Sanatları, kendilerinden önce yaşayan yerlilerin (meselâ Alacahöyük’teki eserlerin) sanatına nazaran, daha az çeşitlilik ve canlılık, daha az incelik ve zarafet gösterir; Sümer sanatının ise çok gerisindedir. Onu tasvir etmek için “nefis” kelimesi hiçbir zaman uygun düşmez.

Hititlerin en kendine has sanatsal başarısı, imparatorluğun geç devrinde ortaya çıkan heykelcilikte görülür. Formları, büyük ölçüde başkalarından alınmıştır; çift başlı kartal Sümer’den, insan başlı sfenks Mısır’dan gelmiştir; üslûbu ne çok orijinal, ne de kesin çizgilerle belirlenmiş sayılabilir; en kolay, kısa kemerli kemerle bağlanmış tunik, konik başlık ve yukarıya doğru kıvrık burunlu ayakkabı gibi kendine mahsus kıyafet teferruatından tanınır. Bununla beraber, son yüzyılın seyyah ve bilginlerini hayrete düşürecek kadar farklıdır ve onu vücuda getiren kavme dair oldukça canlı bir intiba verir. En karakteristik figürleri, o atılgan aslanlardır; Hititler, tanrılarına yaptıklarından daha iyisini aslanlarına yapmışlardır. En iyi örneklerinde bile, anıtsal figürlerde haşmet derecesine yaklaşan, kaba bir vakar vardır. Her hâlükârda, ağır, kaba ve az çok barbarca bir sanattır. “Onları sanatlarından tanıyacaksınız” kaidesine göre hükmedilecek olursa, Hititlerin, tarihî kayıtların gösterdiğinden daha kaba ve gaddar bir kavim olduğu zannedilebilir; belki de gerçekten, heykellerinin ima ettiğinden daha canlı ve kıvrak idiler. Genel olarak, nükteden ve hayal gücünün oyunlarından çok hoşlanmayan, canlı ve kuvvetli, fakat olgunlaşmış bir şehir hayatının zarafetini geliştirememiş bir kavim izlenimini bırakırlar. Onlar, medenîleştirmekten çok, idare etmeye müsait kimselerdi. Her ne kadar hayranlık uyandırıyorlarsa da, onlara karşı sıcak bir yakınlık duymak güçtür.

Bununla beraber, heykelleri, onların hayat kudretinin bir delili olarak varlığını sürdürdü. İmparatorlukları parçalanıp başlıca şehirleri yerle bir edildiği zaman, Hititler varlıklarını kaybetmediler. Bir kısmı Suriye ve Filistin’de barınak bulurken, bir kısmı da Güney Anadolu’da, Asur krallarına baş ağrısı olacak derecede güçlü ve beş yüzyıl daha yaşayacak şehir devletleri kurdular. Bu devletlerde, Hitit kültürü bir akşam parıltısı yaşadı. Karkamış ve Zincirli’de bulunan, daha işlenmiş ve insanî bir ifade kazanmış zengin heykel eserleri, kuvvetli bir Asur tesiri taşımakla beraber, Hitit karakterini açıkça muhafaza eder. Bu şehirler de Asurlular tarafından yakılıp yıkıldıklarında, Hitit sanatının bu bölgeden birdenbire yok olduğu eskiden sanılmıştı; oysa gerçekte, Yunan formu altında yaşamaya devam etti. Bunun bir misali, Kommagene Kralı I. Antiokhos’un, Milattan kısa bir süre önce bir dağ tepesi üzerine (Nemrud Dağı) inşa ettirdiği anıtsal mezardır. Klasik giysilere bürünmüş bu heybetli heykeller, sivri Anadolu başlıkları taşır ve özünde Anadolu geleneğine bağlıdır.

Bugün bile, Anadolu’da, Hititlerin varlığını, daha az tarif edilebilir, ama daha yaygın tarzlarda hissetmek mümkündür. Yazılıkaya’daki kayalık mabedlerine gelen bir seyyah, alay hâlindeki tanrı tasvirlerinin küçüklüğü ve kabalığı yüzünden hayal kırıklığına uğrayabilir; fakat mabedin sessizliği yeterince heybetlidir ve manzarası, Hititlerin zamanında gördüğü aynı yalın araziye bakar. Aşağıdaki, hâlâ bir parça Hitit kanı taşıyor olmaları mümkün olan Türk köylülerinin oturduğu Boğazköy köyünden başka bir ses gelmez. Gelen ses de, büyük ihtimalle, öküz yahut mandaların çektiği, yekpâre ahşap tekerlekli bir arabanın inleme ve gıcırdamasıdır — Hitit devrinde kullanılan arabaların aynısı. İnsanın hayalleri buradan ironik bir istikamete kayar ve onu, Güneybatı Anadolu dağlarındaki Karatepe’ye götürür. Burada, M.Ö. 700 yılı dolaylarında, küçük bir kral, kendine bir saray yaptırmış ve farkında olmadan, Hitit geleneğinin kudretini gösteren en değerli şahitliği bırakmıştır.

Sarayının iki ana girişini, Fenikece ve hiyeroglif Hititçe kitabelerle karışık halde sıralanmış kabartmalarla donatmıştır. Henüz birkaç yıl öncesine kadar uzanan bir keşif olan bu çift dilli metinlerin bulunması, nihayet bilginlerin, Hititlerin yerli yazısı olan hiyeroglifleri çözmesine imkân verdi. Bunlar, bir bakıma, sanattan ziyade saf bir takva örneğiydi; çünkü artık o devirde Hititçe, kralın ve sanatkârlarının belli ki anlamadıkları “klasik” bir dil hâline gelmişti. Fenikece kitabeler, tabiî bir sıra içinde yerleştirildikleri hâlde, Hiyeroglif Hititçe karşılıkları, herhangi bir mantıkî düzen gözetilmeksizin oraya buraya serpiştirilmişti; bunları sırasıyla okumak için, geriye dönmek ve sağa sola dolanmak icap eder. Metinlerin muhtevasının da, ibadet ve şenlik hâlindeki tanrılar, insanlar, çocuklar ve hayvanlardan oluşan o karmaşık kabartma dizileriyle hemen hiçbir alâkası yoktur. Bu kabartmalarda, Hitit imparatorluk sanatının vakarı görülmez. Bununla beraber, hâlâ Hitit geleneğinin damgasını taşırlar ve bu geleneğin ne kadar kendiliğinden devam ettiğini aynı derecede kendiliğinden doğrularlar. Kabartmalardan biri, boğasının üstünde duran Teşup’u tasvir eder. Yine pek gösterişli sayılmayacak bir diğer tanrı figürü, Karatepe’yi ziyaret eden bir Çerkes köylüsünü, elindeki hançerin, kendisininkine tıpatıp benzediğini görünce hayrete düşürmüş; köylü, bütün köyüyle geri dönüp, bu tanrıyı “ata” sıfatıyla ziyarete gelmiştir.

Güney Anadolu’nun başka köylüleri de, Hitit heykelleri karşısında aynı derecede hayrete düşebilir. Bazıları hâlâ konik başlıklar, kısa kollu tunikler ve kıvrık burunlu çizmeler giyer; daha çoğu, yüz çizgileri bakımından onlara çarpıcı bir benzerlik gösterir. Esasen, modern Türk, Hititleri, kendi ataları olarak kabul eder. Eğer bu inanç ilmî bakımdan hatalıysa da, şiirî bakımdan doğrudur. Köy hayatında, o kaba kuvveti, erkekliği, ağırbaşlılığı ve üslûptan yoksunluğu ile, onlara çok benzer. Modern başşehri Ankara’da ise, onların siyasî geleneklerinden birini yeniden canlandırmıştır. Hitit imparatorluğundan bu yana ilk defa olarak, Anadolu, yeniden, Anadolu’nun bağrındaki bir başkentten idare edilmektedir.

  1. THE PHBYGIANS

Hititlerin medeniyete yaptıkları muhtemel en önemli katkı, Demir Çağı’nın habercisi olmaları sayesinde gerçekleşmiştir. İlk tebaaları arasında, demiri işlemeyi öğrenen ilk kavim oldukları anlaşılan bir Anadolu halkı bulunuyordu. Bu keşif, ucuz alet ve silâh imali imkânını doğurduğu için, mühim bir ihtilâl mahiyetindeydi; böylece, yükselmekte olan sınıfların yahut kavimlerin elleri kuvvetleniyordu; büyük krallar, nispeten pahalı olan bronzun teminini daha kolay kontrol altında tutabiliyorlardı. Fakat Hitit devrinde demir, hâlâ pek nadir bir madendi; altından çok daha kıymetli sayılıyordu ve fiilen kralların tekelindeydi. Hitit kralları, Mısır firavunlarının, bu kıymetli maddeden armağan taleplerini, geri çevirmişlerdir. Demir Çağı daha sonra gelmiştir. Hattâ, yeni madenin, Demir Çağı’nı Yakın Şark’ta karıştıran “Deniz Kavimleri”nin elinde bulunması yüzünden, Hititlerin yıkılışına katkıda bulunmuş olması mümkündür.

Bu “demir adamlar” arasında, Trakya’dan gelen bir Hint–Avrupa kavmi olan Frigler de vardı. Anadolu’da, Hitit şehirlerinin yakılıp yıkıldığı M.Ö. 1200 yılı sıralarında, bu şehirlerin üstünde yeniden ortaya çıkan yerleşmeler, ilk Frig yerleşmeleridir. Bu felâkette kendilerinin ne kadar payı bulunduğu belli değildir; çünkü, onu hemen takip eden yüzyıllar hakkında pek az şey bilinmektedir. Frigler, umumiyetle, Assur kayıtlarında adı geçen “Muşki” kavmi, ve onların Kral Mita’sı ile özdeşleştirilmiştir; bunlar Anadolu adlarıdır. Belki de Muşki, Hitit efendilerine karşı Friglerle birleşip isyan eden yerli halktı. Kesin olan tek şey, bu dönemin, karışıklık ve medeniyet bakımından bir gerileme devri olduğudur; ortadan kalktıktan sonra ilk ortaya çıkan yerleşmelerin hepsi, Hitit şehirlerine göre çok daha küçük ve yoksuldur. Fakat M.Ö. 900’e gelindiğinde, medeniyet yeniden yükselişe geçmiştir. Doğu Anadolu’da, merkezini Van Gölü kıyısında kuran Urartu (Kitab-ı Mukaddes’teki Ararat) krallığı ortaya çıktı. Bu, Teşup dahil Hurri tanrılarına tapan, Hurriceye yakın bir dil konuşan yerli bir krallıktı; halkı, Hittitler tarafından atılan temelin üstünde, bu bölgenin o tarihten beri, Orta Çağ’da kısa bir Ermeni krallığı dışında, bir daha erişemediği kadar parlak bir kültür vücuda getiren, usta bina ustaları ve maden işçileri idi. Biraz daha sonra, Hititlerin ana yurdunda bir Frig krallığı doğdu. Başkenti Gordion, Hattuşa’dan hayli batıda idi; daha batıda ise, bugün Afyonkarahisar civarında bulunan “Midas şehri” adını taşıyan, ikinci bir merkez — belki de müstakil bir merkez — ortaya çıktı. Yunan geleneği, Gordion ile Midas’ın, hangisinin ilk kral olduğu hususunda kararsız kalmıştır.

Batıya doğru bu kayış, ırkça Yunanlılara akraba olan ve Yunan geleneğinde bu kadar önemli bir yer tutan bir kavme yaraşır bir gelişmeydi. Peloponnesos’un efsanevî babası olan Pelops, onların diyarından çıkmıştı. Homeros, onları Troialıların müttefikleri arasında sayarken, Kraliçe Hekabe’yi bir Frig kızı olarak tasavvur etmiş ve Kral Priamos’u, Amazonlara karşı Friglerle birlikte çarpıştırmıştır. Daha sonraki şairler, onları Troialılarla bir tutmuşlardır. Görünüşe bakılırsa, Yunan tipi ev planı olan megaronu, ev mimarisinde ve geometrik süsleme tarzını da yanlarında getirmişlerdir. Çanak çömlekleri ve maden işçiliği, onların, Hittitlere nazaran çok daha canlı ve kıvrak bir kavim olduklarını, üslûp duygusunun daha kuvvetli bulunduğunu gösterir. Onları musiki sanatının mucitleri sayan Yunan geleneği, Friglerin, savaşçı olmakla beraber, aynı zamanda orijinal bir kavim olduklarına işaret eder. Gordion’daki mezar hediyeleri, ova şehrinin Kimmerler tarafından tahrip edilmesine kadar, onların nasıl mütekâmil bir kültür geliştirmekte olduklarına şahadet eder.

Fakat bütün bunlar, onların, başlıca Doğu ile ticaret yaptıklarını da gösterir. Çok az kitabe bırakan Frigler hakkında bildiğimiz cüz’î şeyler, bize, Yunan ruhundan çok, Anadolu ruhuna yakın olduklarını anlatır. Kendileri içerilerde kalırlarken, Yunanlılar, İyonya sahillerinde büyümüş, daha sonra Karadeniz kıyılarına koloniler dikmişlerdir. Frigler, sahil şehirlerindeki Yunanlıların yavaş yavaş aştıkları eski krallık müessesesini muhafaza etmişlerdir. Gordion, tıpkı Hattuşa gibi, bir medeniyet merkezi olmaktan ziyade bir istihkâm kalesi idi. Özünde, Frigler, daha küçük ölçüde ve daha kısa bir zaman içinde, Hittitlerin hikâyesini yeniden yaşamışlardır. Yine bir Hint–Avrupa kavmi olarak, üstün bir kültür seviyesine sahip bir dünyaya girmişler, onu fethedip zamanla yeniden düzenlemiş, çeşitli yerli kavim ve dillerin karışımı üstüne bir krallık kurmuşlardır. Bu süreç içinde medenîleşmiş, tabiî kavimlerinden çok şey öğrenmişlerdir. Nihayet, yerlilerin ruhu daha kuvvetli çıkmıştır. Anadolu, kendi fatihlerini fethetmiştir.

Bu sebeple, Friglerin, flütten başka en kalıcı katkıları, Ana Tanrıça’nın, Kibele’nin, bir tecellîsi tarzındaki görünüşleridir. Hititlerin aksine, yerli tanrılar kalabalığını olduğu gibi özümseyip muhafaza etmemişlerdir. Bütün bağlılıklarını, millî tanrıları hâline gelen Kibele’ye adamışlardır. Frig Yazılıkayası — “Midas şehri” yakınlarındaki sütunlu bir kaya salonu — yalnızca onun heykelini ihtiva ederdi. Frigler, beraberlerinde erkek tanrılar ya da erkek tanrı getirmişlerdi; bunlar, yerel kültlerde yaşamaya devam ettiler; fakat başlıca tanrı, Hititlerin pek önem vermedikleri “ölüp dirilen tanrı” tipinin asıl örneği sayılabilecek sevgili–oğul Attis oldu. (Bir efsaneye göre, Kibele, onu bebekken, Musa gibi, ölüme terkedildiği bir nehrin sazlıklı kıyısında bulmuştu.) Krallığın batı ucunda, Kibele, Leto adını alabiliyor, Attis’in yerini ise sonradan Dionysos’la bir tutulan Sabazios alıyordu. Doğu taraflarında ise, daha ilkçağlardan kalma şekillerini muhafaza etmeye yatkındı; Pessinus’taki büyük mabetteki Kara Taş gibi; bu şekliyle daha sonra Roma’ya gitmiştir. Ne surete bürünürse bürünsün, Kibele ile oğlu, özünde aynı tabiat dinini ilham ediyordu. Kendi vatan mıntıkalarında, o, Yunan ve Roma dünyasında aldığı “Tanrıların Anası” vasfından ziyade, yer ile insanı ve tanrıyı, ölüm karşısında zafer kazanan, tek bir ilâhî hayat içinde birleştiren bir Toprak Ana idi. Bu sebeple, âyinleri, hem bayağı, hem yüce idi; insanın, kendinden geçiş hâlinde çılgınlık ve kendini feda etme derecesine varan vecdler yaşamasına yol açıyordu. Mâbed fahişeleri arasında, yüksek ailelerden kadınlar da bulunur, bunların kocaları, kendileri, Tanrıça’ya hizmetle geçen kutsal müddet içinde, onlarla münasebette bulunamazlardı. Attis’in hadım rahipleri, onun uğruna erkekliklerinden vazgeçmiş birer “embriyonik Mesih” idiler.

Kibele, Frig müminlerine hiçbir ahlâk dersi yahut örneği sunmuyordu. Onu ruhanîleştirmeye çalışan sonrakı devir filozofları, bir türlü, tabiatın hayatının özünü teşkil eden o toprak ahlâksızlığını — daha doğrusu, ahlâk dışılığını — yenemediler; baharda hayatı yeniden canlandıran şey, fazilet olmadığı gibi, ekinleri mahveden şey de günah değildir. Buna karşılık, Kibele, Friglere, Yakın Şark’ın önceki kavimlerinin çoğuna yabancı bir fikri telkin etmiş oluyordu: ölümden sonra, bir şekilde, onunla birleşme ümidi. Gordion’da ölüler, hemen civarında yüz kadar örneği bulunan yapma tümülüslerin içine gömülüyordu; bu tümülüsler, belki de, Kibele’nin en çok sevdiği mesken olan bir dağı sembolize ediyordu. (Sümer şehirlerinde, Ana Tanrıça’nın adı, “Dağın Hanımı” mânasına gelirdi.) Her hâlükârda, Kibele’ye edilen niyazlar, ölüler için edilen Hristiyan dualarına benziyordu. Ne yazık ki, bu yüksek ümitler, ruh huzuru getirmekten aciz kaldı. Frigler, Yunanlılara ve Romalılara saygısızca görünen ölçüde şiddetli bir yas tutmaya meyilliydiler; anlaşılan, sıradan Hristiyanların, gökteki Babaları’na kavuşma fikrine pek sevinmemeleri gibi, onlar da, Büyük Ana’ya kavuşma fikrinden dolayı büyük bir sevinç duymuyorlardı. Ayrıca, bazı imtiyazsız kimselerin, kendi mezarlarına gömülmesinden ve böylelikle, öteki dünyadaki mevkiilerini kendileriyle paylaşmalarından yahut gasp etmelerinden de korkuyorlardı. Ölüler, bu “cennete kaçak biniciler”den kendilerini korumak için, korkunç lânetlere ve mezarlarını ihlâl edenlerin cezalandırılmasını sağlamak üzere makamlara para vasiyetlerine başvuruyorlardı. Mezar kitabeleri, bu endişenin, Anadolu yerlileri arasında ne kadar yaygınlaştığını gösterir.

Bununla beraber, Yunan şehirleri, Kibele’yi benimsediler. Onun kültü, diğer gizli dinî tarikatlarla akrabalığı dolayısıyla, dolaylı yoldan da olsa çok tesirli olmuştur. Yunanlılar arasında, ruhun ölümsüzlüğü fikrini yayan Orphizm’in doğuşunda onun da payı vardı; Midas, bazı menkıbelerde, Orpheus’la birlikte zikredilir. Yunan dünyasında, son derece yaygın olan Dionysos kültü ile daha açık bağlantıları vardır; bu kült, Yunan dramının kaynağıdır. Euripides, “Bakhalar” adlı eserinde, tanrıyı, Lydia ve Frigya’dan gelen bir yenilikçi olarak tasvir eder ve, “Anamız Kibele”nin methini, Frig kavalı nağmeleri eşliğinde, “Frig feryadı”yla söyleyen bir bakireler korosu çıkarır. Meşale ışığında, çılgın bir musiki eşliğinde, raks eden Korybantlar, aynı zamanda, Girit Zeus’unun, Homeros’un Zeus’undan çok Dionysos’a benzeyen bu tanrının, Kuretesleri ile de ilişkilendirilir. Strabon, bu âyinlerin müşterek menşei üzerine bazı sahifeler tutan tefekkürler kaleme almıştır; bu konuyu, “filozofun teemmülünden uzak sayılmayacak” bir mevzu olarak görüyordu. Kibele müminlerinin âdetleri, Meryem’in “Tanrı Anası” unvanını kazanmasından önce bile, birçok ilk Hristiyan’a bütünüyle yabancı değildi. Efes Piskoposu Polikrates, iyi bir piskoposu, “hadım aziz” diye tarif etmişti. Frigya, bir yandan zahit, bir yandan vecd içinde geçen bir ibadet tarzını birleştiren Montanist mezhebin beşiği idi; bu mezhep, insanların, Pavlus gibi, hâlâ Kutsal Ruh’la dolabileceklerini ve peygamberlerin, piskoposlar kadar güvenilir olduğunu ilân ediyordu. Kurucusu Montanus, Kibele rahipliğinden gelmişti. Başlıca yardımcıları, çağdaş bir kaynağın ifadesine göre, “oruç ve ziyafet şekli altında bir takım yeniliklerle Hristiyanlığı bozmuş olan” iki kadın, kadın peygamberler Maksimilla ile Priskilla idi. Ramsay, Anadolu geleneğinde kadınların yüksek mevkiini kaydetmiş; bu mevkiinin, Kibele üzerinden, Hatti Kraliçesi’ne kadar izlenebileceğini söylemiştir.

Daha bundan çok önce, Kibele’nin kendi kavmi de, seleflerinin gittiği yoldan gitmişti. Yedinci yüzyılın başlarında, kuzeyden ve doğudan, başını vahşi Kimmerlerin çektiği yeni kavimler akın etti; bunları acımasız Asurlular bile “cehennem yaratıkları” diye anıyordu. Kimmerler, önce Urartu Krallığı’na korkunç zayiat verdirip sonra Friglerin üzerine döndüler ve son Kral Midas’ı ezip geçtiler. Ardından İskitler geldi ve Urartu’yu da ortadan kaldırdılar; yüzyılın sonuna doğru Urartu, tarihten silinmişti. Nizam ve asayiş, Lidyalılar tarafından yeniden kurulduğunda, Frigler uysal tebaa hâline geldiler ve daha sonraki hâkimleri altında da bu durumda kaldılar. Kibele, İnanna’nın, Ma’nın ve Hitit tanrıçalarının askerî meziyetlerini kaybetmişti. İlk Yunan geleneğinin tanıdığı kudretli savaşçılar kavmi, sonraları Yunanlılara, başlıca kaval çalanlar, elegia şairleri ve köle kaynağı olarak tanınacaktı. Bu Frig kölelerinden biri Ezop olmakla beraber, onun adını yapan ve masallarını yaşatan, Yunanlılar oldu. Daha sonraları, İmparator Julianus Apostata, Pessinus’taki Kibele başrahibinin, bahtiyar Hanımefendi’yi Hristiyanlara teslim etmesine, şiddetle hayıflanıyordu. Frigler, yeniden, ancak Hristiyan “heretikler” olarak hırçınlaştılar. Kilise’nin otoritelerine meydan okuyan Montanizm’e, ağır takibat gördüğü hâlde sarıldılar; zira kilise piskoposları, kendi yetkilerine yönelmiş bu tehdide tahammül edemiyorlardı. Miladî sekizinci yüzyıla kadar, Bizans imparatorunun emriyle inkâra zorlanmak yerine, kiliselerinde kendilerini yakmayı tercih eden birçok Montanist’ten bahsedildiğini işitiriz.

Fakat kalıcı olan, uysal Frigler oldu. Kanlı Kimmer fasılasından sonra, Gordion’da ve diğer Frig şehirlerinde hayat kaldığı yerden devam etti. Bunlardan bazıları, meselâ Kelainai, Yunan ve Roma idaresi altında hatırı sayılır şehirler hâline geldiler. Diğerleri, meselâ Pessinus, mukaddes şehirler olarak şöhret buldu.^® Friglerin çoğu ise köylerde yaşıyordu; zamanla kimliklerini kaybedip Anadolu köylü kitlesi ile kaynaştılar. Anadolu, bütün sonraki hâkimleri devrinde de, özünde bir köy dünyası olarak kaldı. Seyrüsefere elverişli ırmaklardan mahrum olduğu için, büyük şehirler memleketi değildir.

Bundan sonraki tarihi, bu sebeple, ana hatlarıyla kısaca özetlenebilir. Gordion’da, Büyük İskender, bütün bölge üzerinde hâkimiyet iddiasında bulunmuş, fakat Anadolu’yu gerçekten zapt etmeye lüzum görmemişti. Onun ardından, memleketi idare eden Pers satrap yahut asilzadelerinden, Batı Anadolu’nun zaptı uğruna birbirleriyle boğuşan Helenistik krallar devri boyunca bağımsızlıklarını koruyan hanedanlar çıktı. Bunların en atılganı olan Pontus kralları, payitahtlarını, Karadeniz kıyısındaki eski Yunan şehirlerine yerleştirdiler. Romalılar bu toprakları ele geçirince, Anadolu’yu, Galatia, Kapadokya ve Pontus eyaletlerine ayırdılar; vazifelerini ciddiyetle yerine getirerek, şehirler kurdular yahut eski şehirleri yeniden ihya ettiler; ama bütün bunların, köy dünyası üzerinde, pek az tesiri oldu. Anadolu, hiçbir zaman tam manasıyla Helenleşmedi. Bütün bu devir boyunca, köylerin birçoğu, ekseriya Ana Tanrıça’nın çeşitli şekilleri gibi bir ilâhın hizmetindeki rahiplerin idaresi altında bulunan mabed arazilerine bağlıydı; bunlar, tipik olarak, krallık veya imparatorluk menfaatleri ile birleşerek, köylünün tahsili yahut hürriyeti yönünde belirecek her türlü meyli önlemeye yarayan bir başka dayanma hattı teşkil ediyorlardı. Daha sonra Anadolu, Batı Anadolu’dan idare edilen Doğu Roma (Bizans), Selçuk ve Osmanlı imparatorluklarına hububat, hayvan ve asker tedarik etti. Yunanca, sonra Türkçe konuşmayı, İsa’ya ve sonra Allah’a dua etmeyi öğrendi. Hristiyanlık, Kibele ibadetinden, bütünüyle erkek olan Allah ibadetine geçişte, bir köprü vazifesi gördü.

Bu tarih, elbette, benim ima ettiğim kadar sakin yahut tekdüze değildi. Anadolu’dan ve daha doğudaki bölgelerden, bazı büyük şahsiyetler çıkmış, önemli eserler verilmiş, tarihî hadiseler vukua gelmiş, korku ve dehşet kadar, şan ve şeref de, bu monotonluğu zaman zaman bozmuştur; yeri geldikçe bunlara temas edeceğim. Hususî surette kayda değer bir bahis, Roma hâkimiyetini bertaraf edip “Asya’yı Asyalılar için” kurtarmak üzere son büyük teşebbüsü yapan, Pontus Kralı Büyük Mithridates’in krallığının yükselişidir. Bir başka bahis de, bu teşebbüste ona yardım eden Ermenilerin çok daha uzun hikâyesidir; bunlar, Ortaçağ’ın başlarında kısa bir istiklâl devresi içinde, Bizans ile Batı’ya tesir eden parlak bir sanat vücuda getirmişlerdir. Fakat bu hikâyeleri, Anadolu’nun ana dramı ile ancak dolaylı rabıtaları bulunduğu için, Kitabın Sonuna (Ek’e) bıraktım.^^ Frig krallığının yıkılmasından sonra, Orta ve Doğu Anadolu’nun tarihi, daima, batıda cereyan eden tarih tarafından gölgelenmiş, hattâ çoğu zaman onun tarafından tayin edilmiştir. Geri kalan hikâyemiz, bu yüzyıla kadar, batıda toplanacaktır.

  1. SON SÖZ: GORDİON DÜĞÜMÜNÜN SEMBOLİZMİ

Gordion kazı heyetinin karargâhı bulunan Yassıhöyük köyü, bu yüzyılda kurulmuş “modern” bir köydü ve Türkiye’deki köylerin çoğundan daha müreffeh bir hâle gelmişti. Benim oraya gittiğim sırada, bir–iki traktörü bile vardı. Fakat ne okulu, ne camisi, ne köy odası, ne ana caddesi, ne dükkânı, ne de doktoru vardı — elektrik ve su tesisatı gibi lükslerden hiç bahsetmiyorum. Geceleri, köyde hayat belirtisi olarak görülen, yalnız birkaç loş pencere camı idi; bunlar da, insana sıcaklık değil, yalnızlık hissi veriyordu. Köy hayatı, ezelden beri süregelen basit işlerin dairesi içinde dönüp duruyordu; sürülerin güdülmesi, hububatın dövülmesi, ekmeğin yapılması. Bu manzara, Asya’nın hüküm sırlarını temsil eden, bir sunak üzerinde saklanan, Kral Gordion’un bağladığı düğümü hatırlatıyordu. Görünüşe göre, bu düğüm, sürü peşinde dolaşan köylünün toprağı fethedişinin sembolü olarak, saban koşumunu, yekpâre ahşap tekerlekli, öküz koşulan bir arabanın dingiline bağlayan bağdı. İskender’in, düğümü kılıcıyla keserken, kaçırdığı nokta da bu idi. Onun fetih yoluyla kazandığı imparatorluk çoktan tarihe karışmış bulunuyor; hâlbuki bugün Türkiye’de hâlâ aynı kaba araba, aynı öküz — ve aynı köylü görülür.

Bu köylülerin, kazı heyetinin işçisi olarak çalıştıklarını görmek, garip bir şeydi. Elbette, Gordion hakkında hiçbir şey bilmiyorlardı; ama patronlarını ilgilendiren moloz hakkında, az çok dikkatli olmaları gerektiğini öğrenmişlerdi. Zengin Amerikalıların, garip heveslerine uymaktan memnun görünüyorlardı; zira günde yaklaşık bir dolar kazanıyorlardı ve tabiatları icabı, dost canlısı, nazik ve ilme saygılı kimselerdir. En çok saygı duydukları kişi, mimardı; bunda da, onun, bir çeşit “ocaklı kadın” sayılabilecek şifa dağıtan bir kimse olması rol oynuyordu. Brendi, şeker ve paregoric’ten yaptığı bir iksir, onların kramp ve mide ağrılarını daima geçiriyordu; buna, mimarın, paregoric’i damlalıkla katmasını bir merasim hâline sokması sebebiyle, tam bir iman besliyorlardı. Bu, Gordion’dan da eski, o ezelî “hokkabazlık”tı. Tıpkı köylülerin kendileri gibi. Onların, hâlâ biraz Hitit kanı taşıyor olmaları ihtimali bir yana bırakılırsa, bu köylüler, gerçekte, asırlar boyu değişmeden yaşamış olan köylünün ta kendisidir; tarihin içinden, kendi hesabına gerçek bir tarih yapmadan gelip geçmiş olan köylü: çeşitli medeniyetlerin doğuşuna ve çöküşüne şahit olmuş; bu medeniyetler, onun tanrılarına ve cinlerine değişik adlar vermiş, onu idare ve vergiye bağlamak için birbirinden farklı otoriteler kurmuş, ona çeşitli diller öğretmiş, fakat onun ilkel zihninde ve ruhunda çok az değişiklik yapmışlardır. Hitit, Frig, Roma tebaası yahut Türk olmuş, ama o, öküzleri gibi, itaatte ve tahammülde pasif kalmıştır. Ve bu, yalnız Anadolu’ya mahsus bir tip değil, evrensel bir tiptir. Onun hayatı, insanlığın büyük çoğunluğu için, bizim zamanımıza kadar, hayatın ne mânaya geldiğini ifade eder.

Bu adam, bize, güneş altında yeni şeyler bulunduğunu hatırlatmalıdır. Batı dünyasında, “sıradan insan”, nihayet, tarihe girmiştir; ilk defa, tarihi yapmakta, sadece çekmekle kalmayıp ona az çok yön vermekte gerçek bir pay sahibidir. Traktörün, ilerleme sembolü olarak fazlasıyla dile dolandığını işitmiş olmakla beraber, Yassıhöyük’teki bir–iki traktörün aslında ne kadar derin bir mânaya geldiği de inkâr olunamaz. Onlar, yalnız Türkiye’nin değil, umumiyetle ziraatin, köyün kadim hayatının çehresini değiştiren büyük bir inkılâbın alâmetidir. Sanayi İnkılâbı, köylüyü yaratan ziraatin keşfinden beri, insan hayatında vuku bulan en köklü değişiklikleri doğurmuştur. Amerika’da, sıradan insan, artık, sokaktaki adamdır; bir büroda yahut fabrikada çalışan adamdır; yahut eğer köyde yaşamayı seçerse, bir fabrika malı her türlü eşyayı satın alabilen bir çiftçidir — artık bir “köylü” değil.

Artık maddî terakkimizle eskisi kadar övünmediğimiz için, sanayileşmiş dünyamızın görünüşü, sesi, dokusu, bizi daha sık karamsarlığa sevk ediyor. Yassıhöyük’ün, çağlar boyu süregelen basitliklerin kendine göre bir cazibesi vardır. Ne çimen, ne ağaç olan, rüzgâra açık bir yerde kurulmuş bu köy, soğuk bir akşam üzeri vardığımda, bana yalnız kasvetli ve Tanrı’dan uzak bir yer gibi görünmüştü; fakat gündüz olunca, bir ritim ve renk kazandı. Şalvarlı kadınlar, köy pınarına testilerini taşırken, âdeta bir âyin ciddiyetiyle yürüyüp bazen köyün havan taşında sıra ile hububat döverken türküler söylüyorlardı; çocuklar ahır avlularında oynuyor, yahut kazlarla birlikte yalpalayarak dolaşıyordu. Koyun sürüleri, çıplak manzarayı yumuşatıyor; akşama doğru, köylüler ve hayvanlar ağır ağır köye dönerken sahne, neredeyse pastoral bir hâl alıyor; ufuk çizgisine doğru batan güneş, çevredeki dağ ve tepeleri, kızıl, boz yeşil ve morumsu gri tonlarına boyuyordu. Bu sükûnet, modern hayatın kabalıkları ve dehşetleri üzerine, insanın ister istemez düşünmesine yol açıyordu.

Türk köylülerinin, mimarın, damlalıkla paregoric damlatışını hayranlıkla seyredişleri, bana, sıradan Amerikalıyı hatırlattı. O da, reklâmlardaki “bilgin”e — deneme tüpü elindeki adama, son hapın sihrini temin eden adama — hayranlıkla bakar. Bu da, hâlâ aynı “hokkabazlık”tır. Sokaktaki adamın, ilim hakkında, tarih hakkında olduğu kadar belirsiz bir fikri vardır. O da, Gordion hakkında hiçbir şey, Anadolu hakkında ise neredeyse hiçbir şey bilmez. Benim burada övmeye çalıştığım tabiî “tarihe saygı”, modern Amerika’da, çok cılız ve yüzeyseldir. Servetimizin ihmal edilebilir bir kısmını, tarih araştırmasına ayırıyoruz. Arkeologlar, her yıl, kazı çalışmaları için yardım bulmakta daha çok güçlük çekiyorlar; meselâ, Gordion kazıları, paranın kifayetsizliği yüzünden, heyetin ana hedefi olan Frig şehir tabakasına yaklaşmışken, iki yıl için şehir höyüğünde çalışmayı durdurmak zorunda kaldı. Kongre üyeleri ve iş adamları, genel olarak, renkli televizyon ve hidrojen bombaları gibi, pratik ve faydalı neticeler vadetmeyen araştırmalara kayıtsızdır. Bu bombalar elde iken, Frig şehri, belki de sonsuza kadar toprak altında kalacaktır. Zamanın ötesinde yaşayan Anadolu köylüsü, bir medeniyet daha atlatabilir; o, sokaktaki Batılı insana nazaran, dayanmağa daha çok alışkındır. Gelecek çağların arkeologları, belki, “Middletown” adlı o aptal, ilkçağvari şehri gün ışığına çıkaracak ve onun ucuz malzemeden yapılmış kalıntılarını hayretle seyredeceklerdir. Ben bütün bunları, Miss X’in, tümülüsünün tepesine yakın bir yerde bulduğu bir iskeleti temizleyişini seyrederken düşünüyordum. Bu zavallıya gösterdiği titiz ihtimam, çok dokunaklıydı; zira ondan, hiçbir büyük iş ummuyordu. Onun, “modern” olduğuna dair, feci bir şüphesi vardı.

Peki, kim, Yassıhöyük’ün hayatına geri dönmek ister? Asırlardan beri süregelen köy basitliği, aslında kutsanmış değildir. Köylü, çok şey çekmek mecburiyetinde kaldığı için, dayanabiliyordu; pek az şeye razı olabiliyordu, çünkü daha fazlasını elde etme yahut daha iyisini tanıma imkânı çok azdı. Manevî bakımdan da, maddî bakımdan olduğu kadar yoksuldu. Üstelik, manevî hayatı, sanıldığı gibi sade de değildi. Her zaman, yasaklarla kuşatılmış, kötü ruhlarla tehdit altında, cehalet ve hurafeden doğan korkularla karmaşık hâle gelmiş bir hayattı. Burada metin olarak, Anadolu’dan Bir Köy (Bizim Köy) adlı eseri alıyorum; bu kitap, böyle bir köyde doğup büyümüş genç bir Türk ilkokul öğretmeni olan Mahmut Makal’ın, on yıllık tahsilinden sonra, aynı köye dönüp orada öğretmenlik yaparken kaleme aldığı kitaptır. Onunki, tarih öncesi köylü dünyasından çıkan ilk kitap olup, bu dünyayı, içinden görüldüğü ve hissedildiği şekliyle tasvir eder. (Türkçe adı Bizim Köy’dür.) Makal’ın hikâyesi, yer yer hoş ve “rahat okur”un tabiriyle “şirin”dir; ama esas olarak, yoksulluk, hastalık, kaba çile, budalaca zulüm, hurafeli endişe — fiziki, zihnî ve ruhî açlık içinde geçen bir hayatın hazin bir tasviridir; bu hayat, köylülerin, bu hâli, kendilerini Cennet’te mükâfatlandıracak olan Allah’ın iradesi olarak görüp, kadercilikle kabullenmeleri yüzünden, daha da ağır görünür.

İşin içini daha da karartan, İngiliz bir sosyal ilimcinin yazdığı takdimdir. Bu zat, Makal’ın, bilhassa yoksul bir köyden bahsettiği, kıtlık yılında yazdığı ve köyü, “akılcı ve liberal” ölçülere vurduğu için, olduğundan daha kara bir manzara çizdiğini belirtir. Makal, doğumda yahut erken çocukluk devresinde ölen birçok çocuktan söz ettiğinde, ilim adamı, dipnotta, “yaşayan doğum oranının gerçekte yarıdan hayli fazla olduğunu” kaydeder. Daha da sarsıcı olan, vardığı neticedir. Genç öğretmenin, “dünyanın nüfusunun büyük çoğunluğunun, çok benzer şartlar altında yahut kendi ölçülerine göre çok daha ağır şartlar altında yaşadığını, bu köy cemiyetlerinin, çevreleriyle uyum içinde yaşayan, kendi ahlâk ve içtimaî nizamları olan ‘mütehakkim’ cemiyetler olabileceğini anlamamış olduğunu” söyler. “Mütehakkim” ve “intibak etmiş” — sosyal ilimcinin sihirli kelimeleri. Ama ne tür bir hayata intibak? Hangi maliyetle sağlanan bir “nizam”?

“Terakki” kavramı münakaşaya pek müsaittir ve günlük konuşmada, çoğu kere, şüpheli bir mânaya bürünür. Amerika’da, yüksek seviyede, düşük bir yaşayış tarzıyla övünen, basit, tenkitsiz bir imanı beslemiştir. Bununla beraber, maddî terakkimizden tiksinti duyan çok sayıdaki tenkitçi, Anadolu’nun bir köy hayatını yahut “dünyanın nüfusunun büyük kısmı”nın yaşadığı hayatı bir kere daha gözden geçirebilirler. Kendi maddî refahlarını tabiî saydıkları için, daha pervasız konuşabiliyorlar; fiilen gösterdikleri yaşayış, rahat bir evde, su ve kaloriferle döşenmiş bir konutta, hâlâ iyi bir hayat sürmenin mümkün olduğunu ispatlar. “Akılcı” ve “liberal” ölçüleri hor gören tenkitçiler için de durum böyledir. Terakki fikri, zorunlu olarak, iyi hayatın ne olduğu hususunda bir kriteri — yani, insanlar arasında anlaşmanın en güç olduğu ve sosyal ilimlerin, prensip gereği, el sürmekten çekindiği değer hükümlerini — gerektirir. Bununla beraber, aynı ilim adamları ve aşağı yukarı bütün düşünen insanlar, bilginin değerine dair bir imana bağlanmışlardır. Bilgimiz, bize, geçmişin birçok inancının, cehaleti ve hurafeyi temsil ettiğini kati olarak söyleme hakkı verir. Ve tarihî bilgimiz, hakikat, iyilik ve güzelliğin yüksek meseleleri hakkında, kaçınılmaz izafilik hükmünü bize zorla kabul ettirdiği için, belki de, bu kavramların, “yüksek meseleler” olduğu üzerindeki umumî mutabakatı ve insan neslinin, nispeten yüksek başarıları tanıyıp saklayan hükmünü unutuyoruz. Bu sahalarda az çok bilgisi olan herkes, Shakespeare’in Mickey Spillane’dan daha büyük bir yazar, Sokrates’in Sokolsky’den daha hikmetli bir insan olduğunu, kat’î bir dille söyleyebilir.

Medeniyetin, hattâ bizzat hayatın değerini, kesin olarak ispat edemeyiz. Münevver bir insan, bir ilkel yahut bir köylüden daha mesut, daha faziletli yahut daha mukaddes olabilir de, olmayabilir de. Ama şunu, objektif bir şekilde söyleyebiliriz ki, medeniyet, insana, kendine mahsus istidatlarını daha geniş ölçüde gerçekleştirme imkânı sağlamıştır; bu istidatlar, açıkça, bedbahtlık, kötülük ve budalalık istidadını da ihtiva etmekle beraber, aynı derecede açık olan diğer yüzüyle, insanın saadetinin, faziletinin ve onda mevcut olabilecek her türlü ilâhîlik kıvılcımının kaynağıdır. Medeniyet, bilgi, sanat, maharet sahalarında, katmerli bir gelişme ifade eder; bunlar, insanlar, bir kere tanıdıktan sonra, her yerde olumlu değerler olarak kabul ettikleri, tutunup bırakmak istemedikleri ve ancak, daha “yüksek” addedilen değerler uğruna feda edebildikleri şeylerdir. Kısaca, medeniyeti, şuurluluğun gelişmesi diye özetleyebiliriz. Beyin, zihin, ruh yahut gönül adı verilsin, şuur, insanın bütün kendine özgü kudretlerinin ve imkânlarının kaynağıdır. Medeniyet için ileri sürülen çeşitli ölçütler — çeşitlilik ile nizamın birleşmesi, aklın başa geçirilmesi, hürriyetin genişlemesi, “tatlılık ve nur”un yayılması, Biricik Gerçek Tanrı’ya yaklaşma — hep, şuurluluğun genişlemesi ve incelmesi ile alâkalıdır. Bu zaviyeden bakılınca, insanlık, uzun tarihi boyunca, bir nevi büyüme devresi geçirmiştir. Münevver insanlar, tıpkı yetişkinler gibi, hâlâ pek kötü davranabilirler; yahut yetişkinlerin, bazen “mutlu, kaygısız çocukluk günleri” hakkında duygulanmaları gibi, kaybettikleri masumiyetin hasretini çekebilirler; ama gerçekte, ilkel köy hayatına dönmeyi istemezler, akıllarını kaybetmeyi istemezler. Tarih, açık bir yükseliş seyri göstermiyorsa bile, hiç değilse bazı geri döndürülemez temayülleri kapsamıştır.

Şimdi eski bir Sümer âdetini ele alalım. Ur’daki bir kraliyet mezarının yanında, kral ve kraliçeleriyle birlikte mezara gitmiş, başta kadınlar olmak üzere, sarayın neredeyse yüz kadar mensubunun kemiklerinin bulunduğu bir “ölüm çukuru” ortaya çıkarılmıştır. Bunlar al al (kızıl) renkte giysilerle şenlik havasında giydirilmiş, zengin süslerle donatılmışlardı; hanımların başlarında çok süslü altın saç tacı/headdress’ler vardı. Nasıl ölüme gittikleri kesin olarak bilinmiyor, fakat bedenlerin sakin duruşu ve baş süslerinin düzgünlüğü, gürültüyle yere serilmediklerini göstermektedir. Muhtemelen sessizce uzanmışlardı; belki de uyuşturulmuşlardı. Bunların gönüllü kurbanlar olduklarını, belki fedakârlıklarıyla gurur duyduklarını ya da hükümdar efendilerini Ötelere kadar takip etme imtiyazı içinde mutlu olduklarını varsayabiliriz. Yine de bu ürpertici bir şeydir. Sümerliler bu âdeti terk etmişlerdir; tıpkı başka kavimlerin tanrılara insan kurban etme veya cadıları yakma âdetini terk etmeleri gibi. Bir kere terk edilince, bu tür hurafeler, istisnasız biçimde, utanç ve tiksintiyle anılır. İlkel dindarlığa saygı gösterebilir ya da ilkel korkuya acıyabiliriz; fakat onun kutsal saydığı müstehcenlikler ve dehşetler karşısında tiksinti duyarız ve onları mahkûm etme hakkına açıkça sahibiz.

Özgürlüğün gelişmesi ve yayılması da böyledir; insanın kendine ait bir akla, bir imana ve bir hayata sahip olma yönündeki kıymetli hakları da böyledir. Özgürlüğü tatmış olan insanlar, bunu güç peşinde koşan ya da kendilerine güvenlik vaat eden başka insanlar yüzünden kaybetmişlerdir, ama hiçbir zaman bile bile yeniden serfliğe ve köleliğe dönmemişlerdir. Bir zamanlar bütün dünyada tartışmasız kabul gören kölelik bugün teoride evrensel olarak mahkûm edilmektedir— kölelik mutlaka başka bir adla anılmak zorundadır. Komünizm “gerçek” özgürlük vaat etmek zorundadır. Kitle medeniyetimizin tabiatı gereği ferdiyeti ezmeye ve otoriter rejimler üretmeye meylettiği yolundaki korku bile, gerçekten şahsî hürriyeti tanımış olan insanların onun kıymetini nasıl bildiklerine tanıklık eder. İlerleme inancına, hayal kırıklığına ya da ümitsizliğe kapılarak saldırdıklarında, bu inanca, tarihî süreç içinde gerçekleşmiş idealler adına yahut geçmişteki insanlardan daha yüksek beklentiler adına hücum ederler. Biz de başka toplumların yaptığı gibi barbarlığa geri dönme tehlikesiyle karşı karşıyaysak bile, hiç değilse buna barbarlık adını veriyoruz.

“İlerleme” sorusu açıkta kalmaya devam etmektedir. Fakat Yunan mirasına kıymet veren herkes bu soruyu açıkta bırakmayı sürdürecektir.

3 Yorum

Filed under Eviri

3 responses to “Tarihin Tezgâhı 2: Başlangıçlar — Herbert J. Muller”

  1. Geri bildirim: Saikbilim Evirileri — özel sayfa | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER

  2. Geri bildirim: TEZGÂH 🧵⚙️💪🏻 | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER

  3. Geri bildirim: Tarihin Tezgâhı: Başlangıçlar | 🦋🤖 YERSİZ ŞEYLER