İmgelerin büyüleyici, hipnotize edici gücü — Bella Habip

23-29 Ağustos 2003 tarihinde Lütfü Kırdar Kongre Sarayı – Uluslararası Grup Psikoterapileri Kongresinde sunulmuş bildiriden.

Gelelim zamanımızın topluluklarına ve zamanımızın teknolojisine. Örneğin bilgisayar oyunlarını ele alalım. Çok küçük yaşta bu teknolojiyle tanışan çocukların çoğunluğu bu tür oyunlara aşina. Bir zamanlar çocuk çizgi romanları ne derece heyecan verici idiyse, şimdiki zamanın bilgisayar oyunları da öyle. Ama bu oyunlarla bir zamanların çizgi romanları arasında temel bir fark var: Artık çocuk oyunun hakimi olabiliyor ve oyunun kaderini belirleyebiliyor, ki bu çocuğun kendi yetilerini geliştirmekle beraber (yani strateji geliştirmek, atak olmak..vs) belirli bir sınırdan sonra tamamıyla bir yanılsama içinde kendisini ve çevresindekileri de birer bilgisayar kahramanı olarak görmesine yol açıyor. Amerikan liselerindeki katliamlar üzerine yapılan bir araştırmanın sonucunda bu katliamların faillerinin çok uzun süreler evde yalnız kaldıkları ve bilgisayar oyunlarında usta oldukları belirtilmişti. Megalomaniyi ve tümgüçlülüğü körükleyen bu bilgisayar imgelerinin insanları gerçeklik ilkesinden koparıp regresif bir hareketle bebekliğin o ilk narsisizm evresine, yani Freud’un deyimiyle bebeğin kendisini ideal olarak gördüğü evreye doğru yönlendirdiği söylenemez mi? Bilimkurgu eserlerindeki klonlanmış makine adamlar (özellikle Terminatör 3) bir bilgisayarla özdeşleşmiş insanların habercisi gibi değil midirler?

Okumaya devam et →

Yorum bırakın

Filed under Şey

Oidipus Karmaşası ve Büyüklerimiz — Bella Habip

14 Haziran 2004 tarihinde, Boğaziçi Üniversitesi Klinik Psikoloji bölümünün Gökçe Cansever adına düzenlediği anma toplantısında sunulan bildiriden.

Acaba Batı’ya ait olan ve temelde, hareket noktası, Yahudi-Hıristiyan zihniyeti ve modern bir hümanizma olan bir öğreti, bir kuram ve onun pratiği, batılılaşmaya çalışan bir coğrafya için bir yabancı olarak mı algılanmaktadır ve acaba bu öğretiyi kendi kültürümüze ve toplumsal yapımıza aktarmak yerine sadece kendi dilimize ve kültürümüze tercüme mi etmekteyiz? Ne demek istediğimi biraz daha açayım. Örneğin Oidipus Karmaşası kavramını ele alalım. Bu kavramın içini açmak sayfaları hatta ciltleri doldurur; onun için burada sadece bir noktaya değinmek istiyorum. Oidipus miti annesiyle cinsel ilişki kurup babasını öldüren ve akabinde yaptıklarını görmemek için gözlerini kör eden Oidipus’un insanlık dramını anlatır. Bu dram bir anlamda insan topluluklarının ensest yasağı etrafında örgütlendiklerini ve nesilden nesile devam eden kaçınılmaz düşmanca duygular taşıdıklarını gösterir. Bir genç kuşak varlığını sürdürebilmek için babasını öldürür, öldürmek zorundadır. Bu birey olmanın bir koşuludur. Ancak acaba bizde Oidipus’un öyküsü nasıl algılanmaktadır. Oidipus’un öyküsündeki baba katli Oidipus Karmaşasında sembolik anlamda bir öldürmeye karşılık gelir. Eskiyi tutup öldürmek, hakikaten öldürmek, silip süpürmek, yokmuş gibi yapmak değildir söz konusu olan. Bir üst kuşağı anlamak, sorgulamak, onun yerini almak, onun yerini almak arzusunun temelindeki düşmanca duyguların üstesinden gelmektir kastedilen. Ancak bizde olay böyle algılanmak yerine çocuğun, ona yaşam vermiş olmasından dolayı bir hayat borçlu olduğu babasına ihanet ederek onu katleden bir katil olması şeklinde mi algılanmaktadır? Herhalde “büyüklerimiz”i kastettiğim açıktır. Biz, hakikaten bu gerekli, oluşturucu cinayeti gerçekleştirebiliyor muyuz? Bu “büyüklerimiz”in yasını tutabiliyor muyuz? Kurumsal ilişkilerde bir üstün astına sen dediği, astın üstüne siz dediği, hatta abi, abla bacı gibi aile ilişkilerinin hitap biçimlerine bir üslup olarak yansıdığı kamusal alan ne derece bireyselliğe izin verebilir? Unutmayalım ki psikanalizin metapsikolojisi temelde bireyin etrafında inşa edilmiştir. Her ne kadar son yirmi yılın psikanalizi topluluklar üzerine düşünmekte ise de topluluğun metapsikolojisi üzerine kapsamlı kuramsal bir girişim mevcut değildir.

Psikanalizin İçinden, 2007

habip

2 Yorum

Filed under Şey

İnsan Bilimlerinde Psikanalizin Yeri — Louis Althusser

Bu yazı, Althusser’in 1963-1964 yıllarında verdiği “Psikanaliz ve İnsan Bilimleri” konferansının birinci bölümüdür. Olivier Corpet ve François Matheron tarafından yayıma hazırlanan konuşmanın başlığı editörler tarafından seçilmiştir. Türkçesi Cogito 49’da yayınlanmıştır.

~~~

Lacan’ın yorumlanması aracılığıyla, psikanalizin bugün, 1963 yılında, insan bilimleri alanındaki gerçek yeriyle ilgileneceğiz. Psikanalizin günümüzde insan bilimlerindeki yeri gibi basit bir ifade kullanmamın kesinlikle iki temel gerekliliği vardır: birincisi psikanalizin kendisinin ne olduğunu, ikincisi insan bilimlerinin genel alanının ne olduğunu tam olarak bilme gerekliliğidir. Dolayısıyla sorduğumuz soru iki şeye bağlıdır: 1) Gerçek bir döküm: Bugün, 1963’te, psikanalizin insan bilimleri alanındaki empirik gerçek yeri ve bu alandaki pratik rolü nedir? 2) Bir kuramsallık sorusu: Bir yandan psikanalizin özünün, öte yandan da insan bilimlerinin özünün ne olduğu göz önünde bulundurulduğunda, psikanaliz ve insan bilimleri alanı arasındaki kuramsallık ilişkisi ne olmalıdır? Bugün bu kuramsallık sorusuna cevap verebilirsek —iddialı olduğu söylenebilecek bir amaçtır bu tabii ki ve buna inananların başında da ben geliyorum— kuramsal bir tartışma alanını tanımlama noktasına ulaşmış olabileceğiz ve bu alanda her türlü kuramsal, bilimsel, yöntemsel ve kesin düşünce psikanalizle ve insan bilimleriyle ilgili olmak zorundadır.

Okumaya devam et →

Yorum bırakın

Filed under Çeviri

Bilinen Son İyi Yapılandırmayı Hep Bir Tık Daha İyiye

Ekim 2015

Zeliş Irmak: Peki Özgür bey çok kısa hemen sizden de şöyle ufak tüyolar alalım, n’apabiliriz ilk elden, böyle belki, buradan anlatabilecekleriniz, yardımcı olabilecekleriniz varsa, bu travmadan kurtulabilmek, ya da bunu azaltabilmek için, neler yapabiliriz?

Özgür Duran Yurtseven:
Temel olarak günlük yaşamımızı düzene koymamız gerekiyor. Aslında çok kaba bir şekilde, şu şekilde tanımlayabilirim: Travma bize bir biçim verdi, biz, daha önceki günlük yaşamımıza geri dönmemiz gerekiyor artık. Bizi nasıl etkilediyse, yemekle ilgili sıkıntılarımız varsa, arttıysa azaldıysa, tekrar eskisi gibi yemeye özen göstermekten tutun da, kıyafetlerimizi daha önce özenli seçiyorsak tekrar özenli seçmeye, kişisel bakımımıza özen göstermeye, arkadaşlarımızı sevdiklerimizi aramaya, bir arada bulunmaya… Eğer ki yakınınızsa bu kişi, onlara anlayışlı ve sabırlı bir şekilde yaklaşıp “Merak etme geçecek” gibi söylemler yerine onu dinlemeyi öncelikli almaya özen göstermek gerekiyor. Dediğim gibi bu, çok fazla şey sayılabilir. Aslolan, bir şekilde hayatı bir önceki haline döndürüp, hatta dediğim gibi, travmadan olumlu sonuçlar çıkararak, yani yaşanılan süreçte atlatılan o dayanışmanın da verdiği güçle, bir arada olmaya, dayanışmaya, birlikte yaşama özen göstermeye, ve bir adım daha fazlasını, kendimize ve çevremize davranmaya. Böyle bir yaklaşım sergilememiz gerekiyor. Kısaca böyle özetleyebilirim.

(28:21)

Bkz “10 Ekim’de Gerçekliğin Hakikati Ezmesi ve Sahi-Fol Kavramları”

Okumaya devam et →

7 Yorum

Filed under Şey

Psikanaliz — Sigmund Freud

Cogito Sayı 49 (TR: Begüm Kovulmaz)

Psikanaliz terimi, yirminci yüzyılın ortalarına dek Britannica Ansiklopedisi’nde (en azından ansiklopedi dizininde) yer bulamamıştır. Sözcüğe, 1922 yılında yayımlanan On İkinci Basım’ın “Davranışçılık” ve “Psikoterapi” gibi maddelerinde rastlanır. Psikanaliz, ilk defa On Üçüncü Basım’da (1926) başlı başına bir konu olarak ele alınmıştır ve editör bu maddeyi yazması için, dönemin en yetkin otoritesi Sigmund Freud’a başvurmuştur.

PSİKANALİZ: Freudcu Okul. 1880-1882 yılları arasında, Viyanalı hekim Dr. Josef Breuer (1842-1925), şiddetli isteri nöbetleri geçiren bir kızı, keşfettiği yeni bir yöntem aracılığıyla tedavi ederek hastalığın çeşitli belirtilerinden kurtarmayı başardı. Semptomların, kızın hasta babasına baktığı sıkıntılı bir dönemde edindiği izlenimlerle bağlantılı olduğunu düşünmekteydi. Bu yüzden, kızı hipnozla uyutarak hafızasında bu bağlantıları araması ve “patojenik” sahneleri bu süreçte ortaya çıkan duyguları baskı altında tutmadan yeniden yaşaması için yönlendirdi. Sonuçta, söz konusu semptomun bir daha ortaya çıkmamak üzere yok olduğu anlaşıldı.

Okumaya devam et →

1 Yorum

Filed under Çeviri, Bilim, Makale

Herşeye ve Herkese Karşı Lacan — Elisabeth Roudinesco

İçeriğini hatırlamıyorum ama adı çok güzel:

herkese

Özgün adı: Lacan, envers et contre tout

Çeviri: Nami Başer
Yayına Hazırlayan: Savaş Kılıç
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen

Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 2012

Yirminci yüzyılın en etkili düşünürlerinden olan psikanalist Jacques Lacan, güncelliğini korumaya ve tartışılmaya devam ediyor. Düşüncelerinin özgürlükçülerden ziyade baskıcıların amaçlarına hizmet ettiğini iddia edenler olduğu gibi, şahsı hakkında da olumlu ve olumsuz birçok mit ortaya atılıyor. Lacan’ı yakından tanıyan psikanalist ve tarihçi Elisabeth Roudinesco temelsiz iddiaları çürütmek ve bu önemli şahsiyeti gerek insan olarak gerek düşünceleriyle daha iyi tanımamızı sağlamak için söz alıyor.

Lacan’ın psikanalizi ve felsefesi hakkında yayımlayacağımız bir dizi kitabın ilki olan Herşeye ve Herkese Karşı Lacan, tanımak isteyenler için olduğu kadar tanıdığını düşünenler için de iyi bir kaynak: Canlı bir portre ve buna paralel bir analiz.

Yorum bırakın

Filed under Çeviri, Kitap

Marx Geri Döndü Tv Dizisi (Türkçe Altyazılı)

Kaynak: Fraksiyon.org

Marx Geri Döndü, tanıdık bir ifade. Binbir türlü krize boğulan kapitalizme karşın dimdik doğrulan Marx’ı ve daha doğrusu eleştirel kuramını anlatmaya yarıyor.

Bu ifade şimdi ise Arjantin’de yayınlanan bir tv dizisinde hayat buluyor. Komünist Manifesto’yu temel alan bu dizi için Fraksiyon çeviri grubunda yer alan dostlarımızın hazırladığı altyazılı bölümleri size sunuyoruz.

marx-geri-dondu-792x445

Okumaya devam et →

Yorum bırakın

Filed under Çeviri, Kurgu

Aşk üzerine — Jacques Lacan

(öncesi: Değildir)

Aşk [l’amour] (adamı) işaret eder (imler) ve her zaman karşılıklıdır/müşterektir/karşıldır, eskiden beri dediğim gibi.

Nazikçe söyledim, “hisleriniz hep karşılıklı” dedim, şöyle sorasınız diye:
— Peki ya, peki ya, aşk nasıl, aşk nasıl, o da hep karşılıklı mı?
— Hiç olmaz mı, hiç olmaz mı!
Bilinçdışı zaten bu iş için icat edilmedi mi? İnsan kendi arzusunun Başkasının arzusu olduğunu fark etsin diye. Sevgi tutkusu bu arzuyu bilmezden gelse de onu tamamen kapsar. Yakından bakılırsa bunun tahribatı görülür.

Okumaya devam et →

10 Yorum

Filed under Çeviri

Ayrılma — Slavoj Žižek

Lacan’ın ‘ayrılma’ dediği şeyin en zor ve acı veren yanı, keyfiyetin katı nüvesi ile bu nüvenin farklı ideolojik alanlara yakalanış yolları arasındaki mesafenin muhafaza edilmesidir — keyfiyet ‘karar verilemez’, ‘yüzer-gezer’dir. Bir rock yıldızına hayranlarının gösterdiği heves ile dinibütün bir Katolik’in Papa karşısında yaşadığı dinsel trans, libidinal olarak aynı görüngüdür; aralarındaki fark sadece onları destekleyen farklı simgesel ağlardadır. Sergei Eisenstein’ın provokatif başlıklı makalesi ‘Santrifüj veya Kase’nin amacı tam olarak kendinden geçmenin (keyfiyete verdiği isim) bu ‘tarihdışı’ tarafsızlığını vurgulamaktır: ilkesel olarak, Kase karşısında bir şövalyenin kendinden geçmesi, maşuk karşısında bir aşığın kendinden geçmesi, süt sağmak için yeni bir santrifüj karşısında kolhoz çiftçisinin kendinden geçmesi ile aynı doğadadır. Eisenstein’ın burada bahsettiği Loyolalı Aziz Ignatius, dinsel kendinden geçme tekniği üzerinde dururken, pozitif Tanrı figürünün ‘nesnesiz’ kendinden geçme anından sonra ikincil olduğunu kabul eder: ilk olarak nesnesiz kendinden geçme deneyimimiz vardır; daha sonra bu deneyim tarihsel olarak belirlenmiş bir temsile kendisini iliştirir — burada karşılaştığımız ‘bütün olanaklı (simgesel) evrenlerde aynı kalan’ Gerçek’in bir örneğidir. Yani birisi kendi yoğun dinsel deneyimini tarif ederken onu eleştirenleri ısrarla ‘Hiç anlamıyorsunuz! Daha fazlası var, sözcüklerin ifade edemeyeceği bir şey var!’ diye yanıtladığında bir çeşit perspektif yanılsamasının kurbanı olur: başkalarıyla (inanmayanlarla) paylaşılamayan eşsiz ve tarifsiz nüve olarak algıladığı kıymetli agalma tam olarak her zaman aynı kalan şey olarak keyfiyettir.

Slavoj Žižek, Düşlemler Salgını, sayfa 62

Türkçesi: Işık Barış Fidaner

 

The most difficult and painful aspect of what Lacan call ‘separation’ is thus to maintain the distance between the hard kernel of jouissance and the ways in which this kernel is caught in different ideological fields — jouissance is ‘undecidable’, ‘free-floating’. The enthusiasm of fans for their favourite rock star and the religious trance of a devout Catholic in the presence of the Pope are libidinally the same phenomenon; they differ only in the different symbolic network which supports them. Sergei Eisenstein’s provocatively entitled essay ‘The Centrifuge or the Grail’ aims precisely at emphasizing this ‘unhistorical’ neutrality of ecstasy (his name for jouissance): in principle, the ecstasy of a knight in the presence of the Grail, and the ecstasy of a lover in the presence of the beloved, are of the same nature as the ecstasy of the kolkhoz farmer in the presence of a new centrifuge for skimming milk [or the ecstasy of someone with respect to an iPhone for that matter]. Eisenstein himself refers to St Ignatius of Loyola who, elaborating on the technique of religious ecstasy, acknowledges that the positive figure of God comes second, after the moment of ‘objectless’ ecstasy: first we have the experience of objectless ecstasy; subsequently this experience is attached to some historically determined representation — here we encounter an exemplary case of the Real as that which ‘remains the same in all possible (symbolic) universes’. So, when someone, while describing his profound religious experience, emphatically answers his critics, ‘You don’t really understand it at all! There’s more to it, something words cannot express!’, he is the victim of a kind of perspective illusion: the precious agalma perceived by him as the unique ineffable kernel which cannot be shared by others (non-believers) is precisely jouissance as that which always remains the same.

Slavoj Žižek, Plague of Fantasies, page 62

 

9 Yorum

Filed under Çeviri

Kalıtım — Sigmund Freud

Ben ile O arasındaki ayrım da çok katı olarak ele alınmamalı; unutmayalım ki Ben, O’nun özel bir biçimde ayrımlaşmış bir kısmıdır. En başta Ben’in yaşantıladıklarının kalıtım sırasında yitip gittiği sanılır, fakat birçok kuşak boyunca birbirini izleyen bireylerde sık ve yeterince güçlü olarak tekrarlandığında, bunlar dönüşerek O’nun yaşantılarına yerleşir ve izlenimleri de kalıtım yoluyla korunur. Böylelikle kalıtım yoluyla devredilebilen O, sayısız Ben varoluşunun kalıntılarını içinde taşır ve Ben kendi Üst-Ben’ini O’dan yarattığında belki de sadece eski Ben varlıklarını yeniden ortaya çıkartır, onların dirilmesini sağlar.

Sigmund Freud: Ben ve O, TR: Oya Kasap, Telos Yayınları, s. 69

2 Yorum

Filed under Çeviri