Suyu enformasyon, karı bilgi bankası olarak düşündüğümüzde iki tip hemen belirir: tatlısuda oyalanıp tuzluya karıştırmayı marifet sanan gösteri meraklısı ile, açık denizin gürültüsünde çalışıp bardağa tatlı su koyabilen işçi. Birincisi Tatlısu Lacancısı’dır; ikincisi Tuzlusu Lacancısı. Tatlısu Lacancısı’nın dünyasında kar, yani yıllar içinde birikmiş yöntem ve doğruluk, medyatik ısıya tutulup yağmura çevrilir; sel köpürür, alkış yükselir, ovada bir damla su kalmaz. Tuzlusu Lacancısı’nın dünyasında ise denizin tuzu parıltı değil ham maddedir; önce ayrıştırılır, sonra dağların gölgesinde yeniden kristal kar olarak stoklanır ki yaz ortasında bile kaynaklar şakır şakır aksın.
Suyu enformasyon, dağ başındaki karı bilgi bankası gibi düşündüğümüzde manzara berraklaşıyor. Kar, soğukla ve gölgeyle korunur; birikmesi sabır ister, erimesi ise baharın ritmine bağlıdır. Medyatik yoğunlaşmanın çağımıza özgü ‘son teknoloji yağmur duası’ tam burada devreye giriyor. Anonim kalabalıklar aynı anda aynı göğe bakıp aynı sözleri tekrarladığında, ortaya çıkan ısı ve titreşim karı yağmura çeviriyor. Kar tanelerinin yıllarca biriktirdiği düzen, birkaç gün süren yaygın bir coşkunlukla eriyip dere yataklarına, oradan da denizin tuzlu bedenine karışıyor. Birikim olmadan akış çoğalıyor; akış çoğaldıkça bilgi değil enformasyon büyüyor; enformasyon büyüdükçe, işe yarar düzen dağınık veri gürültüsünde kayboluyor. Sonuç, suyu tutamayan bir zeminin kaçınılmaz kaderi: bönlük.
Önce küçük bir düzeltme ile başlayalım: iklim çöküşü bir sonraki kuşağı beklemeyi nezaket saymadı, erken geldi ve kapıyı içerden açtı; şehir azıcık kızardı, gök hafifçe pas tuttu, su da çok değil, yalnızca nazlılaştı. Boomer kuşağı balkonda üçüncü dalga kahvesini tartarken dumanın menzili kupaya kadar uzanınca, yüzlerde mütebessim bir şaşkınlık peyda oldu. Hadi ya! tüh, dediler, mevsimler perakende olmuş meğer. Tam bu sırada televizyonun içinden eski bir güven cümlesi yükseldi: ‘Houston, bir sorunumuz var.’ Ne var ki sorun, yalnızca kahvenin kreması kesilmiş kadar hafifti; en azından masadaki anlatı öyle kuruluydu. Arka planda ufak tefek bir orman, evet, yalnızca ufak tefek, kendini ateşe emanet ediyordu; ön planda ise kavuşmuş bir çift birbirinin gözlerine bakıp ‘Her zaman Paris’imiz olacak.’ diyordu. Bu cümle, gerçeklerin hücumunu savuşturan bir tılsım gibi işledi; ne iyi, Paris kalıcıydı, hatta istenirse damakta kalıcı tatlı bir parfüm notası olarak da temin edilebilirdi.
Dağların sırtına serilen kar örtüsü, insanlığın en eski su kasasıydı. Kışın sessizce biriken bu beyaz sermaye, baharda azar azar eriyerek ovalara can verirdi; nehirler taşmadan beslenir, sulak alanlar nefes alır, göllerin seviyesi korunur, yaz ortasında bile kaynaklar şakırtıyla akardı. Küresel ısınma bu doğal muhasebenin defterini baştan yazıyor. Hava ısındıkça atmosfer daha fazla nem taşıyor, yağışın biçimi kar yerine yağmura dönüyor, yağmur ise biriktiren değil, aceleyle akıtan bir muhasebeci gibi davranıyor. Böylece ‘kışın depola, yazın harca’ düzeni kırılıyor; su bir anda fazlasıyla geliyor, sonra aylar süren bir sessizlik başlıyor. Bu, tatlı suyu tuzlu bedenle karıştırmaya doğru hızlanan entropik bir kayma; ama aynı zamanda gündelik hayatın çok somut sorunlarına dönüşen bir bozulma zinciri.
Enerjinin her biçimi ama özellikle de işe yarar olanları, zamanla düzensizliğe ve karışmaya doğru akar. Entropi yasasının yalın cümlesi budur. Suyun hikâyesi de aynı yönde ilerler: az tuzlu, duru, dingin ve yer çekimine karşı biriktirilmiş tatlı su; yola çıktığında aşağı havzalara iner, tuzları çözer, karışır, köpürür, sonunda okyanusların coşkun tuzlu suyuna katılır. Bu akış, gezegenin su makinesinin yalnızca fiziksel bir manzarası değildir; aynı zamanda metabolik madde düzeyinde bir ‘karışarak serbest enerji kaybetme’ sürecidir. Aşağıda önce tatlı suyu saklayan bütün coğrafi formları tek tek anlatıyorum, ardından bu tatlı suyu tuzlu suya dönüştüren coğrafi mekanizmaların her birini, yine tek tek ve birbirine bağlanarak açıklıyorum. Maddelemeye gerek yok; su zaten kendi cümlesiyle akar.
Su birikmesi dediğiniz şey gökten düşen damlaların bir ‘havza’ içinde izlediği yol ve bu yol boyunca hangi ceplerde tutulduğudur: yağmurun bir kısmı toprağa sızarak kök bölgesinde ve yeraltı akiferlerinde depolanır, bir kısmı yüzey akışıyla dere–çay–nehir hattına ulaşır ve barajlarda toplanır, kalan kısmı da yapraklar ve su yüzeyleri üzerinden buharlaşarak ya da bitkilerin terlemesiyle atmosfere geri döner. Toprak bir sünger gibidir; nemliyse daha çok suyu içeri alır, kuruduğunda ilk damlaları geri seker ve su hızla akar gider. Birikmenin özü, yağışın zamanlaması ile depolama kapasitesinin uyumudur: doğru zamanda, yeterince uzun ve sızmaya fırsat veren yağış varsa toprak–akifer–baraj üçlüsü dolmaya başlar; yağış kısa, sert ve aralıklıysa yüzey akışı artar, depolama zayıf kalır. Şehirlerde bu mekanizma şebekeyle birleşir: barajdan çıkan su arıtılır, borulardan evlere gider, borulardaki kaçaklar ve buharlaşma–terleme kayıpları ‘birikmiş’ suyu eritir; yağış yetersizse sistem kendi yağını yiyerek çalışır ve sonunda musluk basıncı düşer.
‘Hypocritique’i herhangi bir yerel çekişmeden soyutlarsak, geriye özgül olarak Freudyen bir yapı kalır: ahlaki incelik bayrağı altında yedek bir tatmin ve ikincil kazanç sağlayan bir belirti. Bu bir öğreti değil; bir oluşumdur. Freud’un terimleriyle, kültürün vazgeçişleri, belirtinin serpilip geliştiği ortamı temin eder; bizlerin ‘anlam’ına duyduğu hayranlıksa onu farkında olmadan besler. Ona, çözümlemenin belirtilere davrandığı gibi davranın: yüceltilmiş nedeni saf dışı bırakın, oluşumu canlı tutan avantajları saptayın ve onu kolektif yaşama bağlayan belirlenimler zincirini çalışarak aşın.
Örnek — Bir kampüs paneli “Karmakarışık bağlama girmeyeceğiz” diye açılır, alkış ışığı yanar ve herkes iyileşmeden ama gururla bez çantalarını sımsıkı tutarak evine gider.
— Why psychoanalysis? — Rumors cast the shortest shadow as disavowal lets them rot.
— What IS sex? — The odd one in the ethics of the real.
— What’s in a name? — A voice and nothing more.
Açık konuşacağım, çünkü bu kavgaya yeni gelenler duman makinesiyle karşılaşmadan önce açıklığı hak eder. Žižek, antagonizmi canlı tutan filozoftur, Frankfurt’ta yaptığı gibi [*]. Bu bir slogan değil; düşünmenin toplumsal olarak yasaklandığı aynı can yakan düğüme tekrar tekrar döndüğü anlamına gelir. Bir üniversite, bir platform ya da bir ahlaki panik ‘bağlam yok, analiz yok’ dediğinde her seferinde analizi yeniden masaya koyar. Bu canlı tekrar ‘aynı kitap’ değildir [*]; dünyanın canını yakan aynı çatlağa sadakattir. Bunun etrafında ise bir küçük işletme sektörü büyüdü, buna Slovenly Hypocritique diyeceğim [*]. Psikanaliz ve eleştirel kuramın dilini konuşur. Kendi inceliğini över. Hatta isimleri teker teker anar: Hegel, Lacan, ‘Gerçek’. Sonra, küratöryel bir gülümsemeyle antagonizmi etkisizleştirir ve bu etkisizleştirmeyi derinlik diye satar.
Der zweite Fall, der Slowene, ist ein offenbarer Lump, der Ihre Mühe nicht wert ist. Unsere analytische Kunst versagt bei solchen Leuten, auch unsere Einsicht vermag die bei ihnen herrschenden dynamischen Verhältnisse noch nicht zu durchschauen. Ich antworte ihm nicht direkt, nehme an, dass Sie ihn wegschicken werden. — Brief von Sigmund Freud, 28. Mai 1922 (Slavoj Žižek schwächt in seinen Büchern Christlicher Atheismus und Denn sie wissen nicht, was sie tun ‘Lump/Schurke’ zu ‘good-for-nothing/Nichtsnutz’ ab)
The second case, the Slovene, is an obvious scoundrel, who is not worth your effort. Our analytical art fails with such people, and even our insight is not yet able to see through the dynamic relations prevailing in them. I am not answering him directly; I assume that you will send him away. — Sigmund Freud’s letter, 28 May 1922 (Slavoj Žižek softens Lump/scoundrel into “good-for-nothing” in his books Christian Atheism and For They Know Not What They Do)
İkinci vaka, Sloven, apaçık bir alçaktır; sizin zahmetinize değmez. Analitik ustalığımız böyle kişilerde başarısız oluyor, içgörümüz de onlarda hüküm süren dinamik ilişkileri henüz çözemiyor. Ona doğrudan yanıt vermiyorum, onu göndereceğinizi varsayıyorum. — Sigmund Freud’un mektubu, 28 Mayıs 1922 (Slavoj Žižek, Hıristiyan Ateizmi ve Çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar adlı kitaplarında ‘Lump/scoundrel’ ifadesini ‘good-for-nothing/işe yaramaz’ olarak yumuşatır)