Aşkınsal genesisin beri yüzündeki ‘gerçek genesis’ sorunsalını ilk formülleştiren Schelling oldu: Weltalter fragmanlarında (1811-15) uyguladığı program, ‘Tanrıdaki gerçek’ uçurumundan, yani dünya yaratılmadan önceki Tanrı olan dürtüler [Triebe] girdabından, Sözün, Logosun belirişinin türetilmesidir. Schelling Tanrının varoluşu ile Varoluşun müphem ve yarılamaz Zeminini, yani ‘Tanrıda olup henüz Tanrı olmayan’ korkunç ön-simgesel Şeyi birbirinden ayırt eder. Bu Zemin, ‘çelişki [Zusammziehung , contractio]’ –benliğe geri çekilme, bencilce öfke, hep yokeden delilik– ile ‘uzanma’ –Tanrının Sevgisini hibe etmesi, taşırması– arasındaki çatışık gerilimden oluşur. (Bu çatışkıda Freud’un libido ve ölüm dürtüsü ikilisini önceleyen ben dürtüleri ve sevgi dürtüleri ikilisini nasıl fark etmeyiz?) Bu dayanılmaz çatışkı, vakitsizce geçmiştir, asla ‘mevcut’ olmamış bir geçmiştir, çünkü mevcutluk Logosu imletir, konuşulan Sözdeki açıklığı, dürtülerin çatışık nabız atışının simgesel farklılığa çevrilmesini imletir.
Tag Archives: Lacancı
Utanç yahut Ötekinin Var Olmayışının Kanıtı Üzerine — Daniel Tutt
Son zamanlarda sosyal medyada “Utan!” buyruğuna giderek daha fazla maruz kalır olduk. Bu buyruk ona zemin oluşturan, çeşitli gerekçelerle destekleyip yaygınlaştıran ve şiddetini arttıran somut olaylardan (son örneği “Vahşet Bodrumu”) bağımsız olarak, kendi imleyici işlevi bakımından ne anlama gelir?
Bunu anlayabilmek için ~Viyanalı Psikanalistler~ facebook grubuna bir soru sorduk: “Utanç acaba genel olarak (bilinçli veya bilinçdışı) bir aktarımdan kaçınma hali olarak tanımlanabilir mi? Ben karşısına Biz’i koyan paradoksal bir Ben karşıtı savunma mekanizması sayılabilir mi?”
Chris Oliver Schulz, fikirlerimizi doğrulayacağını düşündüğü bu Daniel Tutt gönderisini [post] bize iletti, biz de Türkçeye çevirdik. Adam John Ost’un da katıldığı tartışma şöyle ilerledi: “Bütün sosyal etkileşimlerde aktarım vardır ve aktarımlardan kaçınılamaz,” “ama burada imgesel bağlamı olan politik bir çerçeve sözkonusu olduğundan,” “buna aktarımdan kaçınma değilse bile karşı-aktarım denilebilir. Aktarım hiç olmadığında şeyler işlenmeden kalırlar, yani Şey [das Ding] olarak kalırlar. Karşı-aktarım olduğundaysa inşa edilen belirli simgelerde kendi ifadelerini bulabilirler.”
~Çevirmenler~
Daniel Tutt — 7 Mart 2013 — danieltutt.com
Analizde analistin sorabileceği en sinir bozucu sorulardan birisi şu: “Evet, siz böyle diyorsunuz biliyorum, ama gerçekten böyle mi, yoksa bu dediğiniz daha çok bir istek/dilek gibi mi?” Veya, biliyorum ki onu aştığınızı düşünüyorsunuz, veya onun size hissettirdiğini özdeştirmiş olduğunuzu düşünüyorsunuz, ama gerçekten onu ardınızda bırakmak, onun ötesine geçmek istiyor musunuz? Analistin söylediklerinin çevirisi şudur: kendi belirtinizle [symptom] karşılaşıp onu tanımış olabilirsiniz, ama şimdi esas zor iş geliyor: bu belirtiyi derinlemesine çalışmanız, akla gelebilecek tüm açılardan onu ele almanız ve ona yönelik bütünüyle yeni bir ilişki içine girmeniz.
Düşlemi Katetme İhtiyacı — Slavoj Žižek
Slavoj Žižek, 28 Aralık 2015, inthesetimes.com
Avrupa’nın radikal-özgürleştirici geleneğini harekete geçirmeye bir çağrı, ve neden “kültürler diyaloğu”na değil mücadeleler dayanışmasına ihtiyacımız var

Chicago Shimer College’da beşeriyet profesörü Adam Kotsko bana yazdığı e-postada, mülteciler ve Paris saldırılarına dair son yazıma gelen tepkilerin en iyi nitelemesini yaptı:
Fark ettim ki yanıtlar hep sana dair bir referanduma, insanların sana dair ne düşündüğü hakkında adeta bir Rorschach testine benziyor. Eğer senin korkunç yarı-faşist Batıcı bir ideolog olduğunu düşünürlerse, destekleyecek şeyler buluyorlar. Eğer senin iyi niyetli olduğunu farzederlerse, daha pozitif bir okuma yapabiliyorlar. Ama tartışma sorunun gerçekten ele alınacağı noktaya asla ulaşmıyor – “soruna dair ne yapmamız gerektiğini” adeta bütün ilgililer açıkça biliyormuş da senin bu örtük standardın ölçülerine uyup uymadığın veya ne kadar uyduğun tartışılıyormuş gibi davranılıyor (ve kimse bu standardı alenen beyan edemiyor tabii ki).
Verneinung — Slavoj Žižek
Freudcu-Spinozacı ver (clinamen ile diğer türden yer değiştirmeler) ile daha radikal Hegelci nein‘dan (kesik, olumsuzlama, boşluk) meydana gelen Almanca Verneinung kelimesinde birleşen iki negatiflik uğrağını bir arada nasıl düşüneceğiz peki? Bu iki boyut, öznenin boşluğu ya da negatifliği ile gerçekliği bulanıklaştıran lekeyi birbirine bağlayan Lacancı $-a formülünde bir araya getirilseler nasıl olur acaba? Ver gerçekliğin anamorfik tahrifatına, özneyi gerçekliğe kazıyan lekeye karşılık gelir; nein ise gerçeklikteki yarık, deliktir. Bunlar aynı madalyonun iki ayrı yüzü, daha doğrusu, bir Möbius şeridinin karşıt taraflarıdır: boş yer ile aşırı nesnenin bağlılaşımı. Uzatma ya da gerçeklik tahrifatı olmadan bir yarık yoktur (nesnesel karşılığı olmadan özne olmaz) ve bunun tersi de geçerlidir, gerçekliğin her anamorfik tahrifatı bir özneye tanıklık eder.
Slavoj Žižek, Hiçten Az, çev. Erkal Ünal, İstanbul: Encore, 2015, s. 377
Kardeşlik üzerine — Jacques Lacan
Herkesin kardeş olmasına harcadığımız enerji, kardeş olmadığımızı açıkça kanıtlar. Doğuştan kardeşimizle bile kardeş olduğumuzun hiçbir kanıtı yoktur — tamamen ters kromozom gruplarını almış olabiliriz. Bu kardeşlik arayışı, geri kalanları – özgürlük ve eşitliği saymazsak, epey olağandışı bir şeydir, ve burada neyin örtüldüğünü fark etmek yerinde olur.
Kardeşliğin — yani insan/hüman, her zaman humus kardeşliğinin — bildiğim tek bir kaynağı var, tecrit. Tabii biz öyle bir çağdayız ki tecrit, ıyy! Artık hiçbir yerde asla tecrit yoktur, gazeteleri okursanız bu duyulmamış bir şeydir. Ama işte sosyetede — buna “insan/hüman” demek istemiyorum çünkü terimleri ihtiyatla kullanırım, ne dediğime dikkat ederim, solcu adamlardan değilim, gözlem yaparım — varolan herşey, öncelikle ve ilk olarak kardeşlik, tecrit üstüne kuruludur.
Başka hiçbir kardeşlik tasavvur bile edilemez, ufacık bir temeli yoktur, az önce dediğim gibi, ufacık bir bilimsel temeli yoktur, insanların beraberce tecrit edilmeleri, geri kalandan tecrit edilmeleri haricinde. İşlevinin kavranması ve niye böyle olduğunun bilinmesi meselesidir. Ama sonunda bunun böyle olduğu kafanıza dank eder, ve sanki bu böyle değilmiş gibi yapılması, mutlaka zorluklar getirecektir.
Jacques Lacan 1969-1970 Seminer 17: Psikanalizin İçyüzü, s. 114
Herşeye ve Herkese Karşı Lacan — Elisabeth Roudinesco
İçeriğini hatırlamıyorum ama adı çok güzel:
Özgün adı: Lacan, envers et contre tout
Çeviri: Nami Başer
Yayına Hazırlayan: Savaş Kılıç
Kapak Tasarımı: Semih Sökmen
Kitabın Baskıları:
1. Basım: Kasım 2012
Yirminci yüzyılın en etkili düşünürlerinden olan psikanalist Jacques Lacan, güncelliğini korumaya ve tartışılmaya devam ediyor. Düşüncelerinin özgürlükçülerden ziyade baskıcıların amaçlarına hizmet ettiğini iddia edenler olduğu gibi, şahsı hakkında da olumlu ve olumsuz birçok mit ortaya atılıyor. Lacan’ı yakından tanıyan psikanalist ve tarihçi Elisabeth Roudinesco temelsiz iddiaları çürütmek ve bu önemli şahsiyeti gerek insan olarak gerek düşünceleriyle daha iyi tanımamızı sağlamak için söz alıyor.
Lacan’ın psikanalizi ve felsefesi hakkında yayımlayacağımız bir dizi kitabın ilki olan Herşeye ve Herkese Karşı Lacan, tanımak isteyenler için olduğu kadar tanıdığını düşünenler için de iyi bir kaynak: Canlı bir portre ve buna paralel bir analiz.
Aşk üzerine — Jacques Lacan
(öncesi: Değildir)
Aşk [l’amour] (adamı) işaret eder (imler) ve her zaman karşılıklıdır/müşterektir/karşıldır, eskiden beri dediğim gibi.
Nazikçe söyledim, “hisleriniz hep karşılıklı” dedim, şöyle sorasınız diye:
— Peki ya, peki ya, aşk nasıl, aşk nasıl, o da hep karşılıklı mı?
— Hiç olmaz mı, hiç olmaz mı!
Bilinçdışı zaten bu iş için icat edilmedi mi? İnsan kendi arzusunun Başkasının arzusu olduğunu fark etsin diye. Sevgi tutkusu bu arzuyu bilmezden gelse de onu tamamen kapsar. Yakından bakılırsa bunun tahribatı görülür.
Ayrılma — Slavoj Žižek
Lacan’ın ‘ayrılma’ dediği şeyin en zor ve acı veren yanı, keyfiyetin katı nüvesi ile bu nüvenin farklı ideolojik alanlara yakalanış yolları arasındaki mesafenin muhafaza edilmesidir — keyfiyet ‘karar verilemez’, ‘yüzer-gezer’dir. Bir rock yıldızına hayranlarının gösterdiği heves ile dinibütün bir Katolik’in Papa karşısında yaşadığı dinsel trans, libidinal olarak aynı görüngüdür; aralarındaki fark sadece onları destekleyen farklı simgesel ağlardadır. Sergei Eisenstein’ın provokatif başlıklı makalesi ‘Santrifüj veya Kase’nin amacı tam olarak kendinden geçmenin (keyfiyete verdiği isim) bu ‘tarihdışı’ tarafsızlığını vurgulamaktır: ilkesel olarak, Kase karşısında bir şövalyenin kendinden geçmesi, maşuk karşısında bir aşığın kendinden geçmesi, süt sağmak için yeni bir santrifüj karşısında kolhoz çiftçisinin kendinden geçmesi ile aynı doğadadır. Eisenstein’ın burada bahsettiği Loyolalı Aziz Ignatius, dinsel kendinden geçme tekniği üzerinde dururken, pozitif Tanrı figürünün ‘nesnesiz’ kendinden geçme anından sonra ikincil olduğunu kabul eder: ilk olarak nesnesiz kendinden geçme deneyimimiz vardır; daha sonra bu deneyim tarihsel olarak belirlenmiş bir temsile kendisini iliştirir — burada karşılaştığımız ‘bütün olanaklı (simgesel) evrenlerde aynı kalan’ Gerçek’in bir örneğidir. Yani birisi kendi yoğun dinsel deneyimini tarif ederken onu eleştirenleri ısrarla ‘Hiç anlamıyorsunuz! Daha fazlası var, sözcüklerin ifade edemeyeceği bir şey var!’ diye yanıtladığında bir çeşit perspektif yanılsamasının kurbanı olur: başkalarıyla (inanmayanlarla) paylaşılamayan eşsiz ve tarifsiz nüve olarak algıladığı kıymetli agalma tam olarak her zaman aynı kalan şey olarak keyfiyettir.
Slavoj Žižek, Düşlemler Salgını, sayfa 62
Türkçesi: Işık Barış Fidaner
The most difficult and painful aspect of what Lacan call ‘separation’ is thus to maintain the distance between the hard kernel of jouissance and the ways in which this kernel is caught in different ideological fields — jouissance is ‘undecidable’, ‘free-floating’. The enthusiasm of fans for their favourite rock star and the religious trance of a devout Catholic in the presence of the Pope are libidinally the same phenomenon; they differ only in the different symbolic network which supports them. Sergei Eisenstein’s provocatively entitled essay ‘The Centrifuge or the Grail’ aims precisely at emphasizing this ‘unhistorical’ neutrality of ecstasy (his name for jouissance): in principle, the ecstasy of a knight in the presence of the Grail, and the ecstasy of a lover in the presence of the beloved, are of the same nature as the ecstasy of the kolkhoz farmer in the presence of a new centrifuge for skimming milk [or the ecstasy of someone with respect to an iPhone for that matter]. Eisenstein himself refers to St Ignatius of Loyola who, elaborating on the technique of religious ecstasy, acknowledges that the positive figure of God comes second, after the moment of ‘objectless’ ecstasy: first we have the experience of objectless ecstasy; subsequently this experience is attached to some historically determined representation — here we encounter an exemplary case of the Real as that which ‘remains the same in all possible (symbolic) universes’. So, when someone, while describing his profound religious experience, emphatically answers his critics, ‘You don’t really understand it at all! There’s more to it, something words cannot express!’, he is the victim of a kind of perspective illusion: the precious agalma perceived by him as the unique ineffable kernel which cannot be shared by others (non-believers) is precisely jouissance as that which always remains the same.
Slavoj Žižek, Plague of Fantasies, page 62
Uzakınlık — Jacques-Alain Miller
2008, Türkçesi: Işık Barış Fidaner
Lacan’ın “yakınlık” [intimité] teriminden türettiği uzakınlık [extimité] terimi, Seminer’de iki üç kere geçer. Bu terimi bir ifadelendirmeye, bir yapıya dönüştürmek, onu bir S1 olarak üretmek, böyle bir imleyenle ilk karşılaşmanın vereceği kafa karışıklığının ötesine ulaşmak bize düşecektir.































