Görcül [virtual] gerçelden [actual] çıkarsanan ruhsuz-steril bir etki midir yoksa gerçeli yaratan üretken bir süreç midir?
Bu sorunun çözümü belki de bu iki işlemin mutlak özdeşliğidir. Deleuze’ün “sanki-sebep” işlemini hem görcülleşme hem de asgari bir gerçelleşme sayması bu özdeşliği düşündürmektedir (“sanki-sebep” görcül olanı hem çıkarsar hem de ona asgari ontolojik tutarlılığını verir). Okumaya devam et →
Antinomiler imkansızlığa işaret eder (Kendinde-Şey’i kavramanın imkansızlığına) ve imkansızlık ancak başarısızlıklarla olumsuz yoldan ayırt edilebilir, bu da yüceliktir (Kant’a göre).
Saf aklın antinomilerinden Yücelik konusuna nasıl geçildiğine bakarak antinomilerin cinsel farkla bağı kolayca görülebilir: Kant Eleştiri‘lerden önce yazdığı Güzellik ve Yücelik üzerine makalesinde Yüceliği cinsel farka bağlar (yücelik erildir, güzellik dişildir). Okumaya devam et →
Terrence Deacon Tamamsız Doğa (Incomplete Nature, 2011) kitabında başlığından da anlaşılacağı gibi zihnin maddeden çıkagelmesini açıklamanın tek bilimsel yolunun doğanın ontolojik tamamsızlığı olduğunu bildirir: ‘Zihin aslında maddeden çıkagelmedi, maddedeki kısıtlardan çıkageldi.’ Bu kısıt kimi mümkünatların gerçekleşmesini önleyen bir iç engel veya sınırdır, bu yolların tutturulmamış olması kaza eseri değildir, zorunludur (kaza eseri gibi görünse de)…
İnsanlarda mucitlik ve tinselliği sağlayan olgu tam da beynimizin yüzde 10’unu kullanmamızdır: Başvurulmayan mümkünatların boşluğu yaratıcı mucitliği harekete geçirmektedir. Bu bir anlamda Milo Venüsü heykeli gibidir: Kadının ellerinin eksik olması heykelin nasıl tamamlanabileceğine dair farklı versiyonları zihnimize hayal ettirir, oysa heykel tamam olsaydı ister istemez kaba bir dolgunluk hissedecektik. Okumaya devam et →
Slavoj Žižek, toplumsal cinsiyet rollerini ve modern kültürdeki ilişkileri eleştirirken, özellikle sinema ve edebiyat üzerinden derin analizler sunar. Onun düşüncesine göre, melodramlar sadece bir kurgu türü değil, aynı zamanda toplumsal yapımızı anlamak için bir araçtır. Erkek ve kadın arasındaki ilişkilerin bu dramatik yapı içinde nasıl şekillendiğini çözümleyen Žižek, erkeklerin sevgi ve sorumluluk arasında kurdukları ikiliği analiz eder. Özellikle erkeklerin, aşklarını yüksek idealler uğruna feda ediyormuş gibi görünse de aslında bu fedakarlığın, aşık olduklarını kanıtlamak için bir strateji olduğuna dikkat çeker. Bu bağlamda, Žižek’in tespit ettiği “melodramların numarası”, toplumsal ilişkilerin ardındaki karmaşıklığı kavramamızda bize rehberlik eder.
Slavoj Žižek’in Gerçeği Sorgulamak kitabından bir alıntı okuyorum şimdi size:
Bir yana kadının başkasına göre ve başkası için oluşu, erkeğin narsisistik yansıtması oluşu, eril kadın imgesi oluşu konurken, öbür yana eril söylemin ötelerinde bulunan ‘asıl kadının ta kendisini’ koymak pek isabetli olmaz. Hatta bunun tam tersini öne sürmek isterim: ‘Kadının ta kendisi’ mefhumu eril düşlemin son kalesidir, erkeklerin kadınlara dair söylemlerindeki bünyevi çıkmazları sonuna kadar takip ettiğinizde ise ‘asıl kadın’ın çok daha yakınına varırsınız. İşte o eril simgesel düzenin ötelerinde bulunan ve asla dile getirilemeyen semiyotik falan filan denen o kadın… işte bu ötelik mefhumu eril düşlemin son kalesidir, böyle diyelim.
Simgesel düzene girdiğimiz anda simge-öncesi Gerçeğin dolaysızlığını ilelebet kaybederiz, zira asıl arzu nesnemiz (‘anne!’) imkansız ve erişilmez olmuştur. Gerçeklikte karşımıza çıkan her pozitif nesne olsa olsa bu kayıp kökenin bir ikamesidir artık, tam da dil olgusuyla erişilmez kılınmış bu ensestli Ding’in bir ikamesidir – ‘simgesel iğdiş’ işte böyledir. Okumaya devam et →
Çin lokantasında ana yemekleri paylaşma adetinden her zaman tiksinmişimdir.
Geçenlerde bu tiksintimi dışavurup tabağımı kendi başıma bitirmekte ısrar ettiğim zaman masa komşumdan gelen ironik bir “başıboş psikanaliz”in mağduru oldum:
Bu tiksintim, yemeği paylaşmaya gösterdiğim bu direnç, tam da cinsel partneri paylaşma korkusunun yani hafifmeşreplik korkusunun simgesel dışavurumu değil miydi? Okumaya devam et →
Hakikat ve Yoruma Dair İrdelemeler kitabında Donald Davidson Anlayış İlkesi (Principle of Charity) dediği kıstası geliştirdi, “insan aklına dair bu anlayışlı varsayım boşa da düşebilir”: “uzlaşma gibi uzlaşmazlık da ancak arkaplanda muazzam bir uzlaşı varsa akla uygun olabilir” – yani: “herhangi bir şeyi yorumlamamızı mümkün kılan olgu, muazzam hatalar işlenmesi ihtimalini önsel olarak dışlayabilmemizdir.” Davidson’un vurguladığı gibi bu varsayım bizim seçtiğimiz veya seçmediğimiz bir şey değildir, konuşmanın önsel bir ilkesidir, başkalarını muhatap aldığımızda sessizce benimseyip riayet ettiğimiz bir önkoşuldur:
Anlayış bir seçenek olmayıp işleyen bir teorinin önkoşulu olduğuna göre, onu benimsemenin muazzam bir hata riski getirdiğini telkin etmek anlamsızdır… Anlayış bize dayatılır; istesek de istemesek de, başkalarını anlamak istiyorsak birçok konuda onları haklı saymaya mecburuz. (Davidson)
İnandığı varsayılan özne ile bildiği varsayılan özne simetrik değildir, çünkü inanç ve bilgi simetrik değildir: Simgesel kurum olarak (Lacancı) büyük Ötekinin en radikal statüsü inançtır (güven), bilgi değil; çünkü inanç simgeseldir, bilgi gerçektir (büyük Öteki temel bir ‘güven’ verir ve ona dayanır). İnançta hep asgari bir ‘düşünüm’ vardır, ‘bir başkasının inandığına inanmaktır’ (‘Hâlâ Komünizme inanıyorum’ demek ‘Hâlâ Komünizme inanan insanlar olduğuna inanıyorum’ demektir), bilginin ise bir başkasının bilmesiyle alakası yoktur. Bu nedenle başkası aracılığıyla inanabilirim ama başkası aracılığıyla bilemem. Yani: inancın doğasındaki düşünümden dolayı bir başkası benim yerime inandığı zaman ben onun aracılığıyla inanmış olurum; bilgide bu düşünüm yoktur – başkasının bildiğini varsayınca ben onun aracılığıyla bilmiş olmam. Okumaya devam et →
Güncel bir İngiliz birası reklamı cinsel ayrımı netleştirmemizi sağlar.
İlk başta ünlü masal sahnelenir: Bir kız dere kenarına gelir, bir kurbağa görür, onu nazikçe eline alır, öper, ve elbette mucize gerçekleşir: Çirkin kurbağa genç ve güzel bir adama dönüşür. Ama hikaye burada bitmez: Genç adam kıza haris bir bakış atar, onu kendine çeker, öper – ve kız bir şişe biraya dönüşür, muzaffer bir havayla adam şişeyi elinde tutar…