X meraklısı ve Reddit hissedarı Sam Altman, pazartesi günü bir aydınlanma yaşadı: Botların, sosyal medya gönderilerinin gerçekten insanlar tarafından yazılıp yazılmadığını belirlemeyi imkânsız hâle getirdiğini yazdı.
İstem: Radyo sunucusu Perde Cümledar “Nümerik Esintiler” isimli programın kırkdördüncü bölümünde önce kendini tanıtacak. Sonra 10 tane şarkı sunacak, sonunda vedalaşacak. Her şarkı öncesinde şarkının adını cümle içinde anarak yapacağı çarpıcı sürükleyici konuşmaları tek tek hazırla! Konuşurken her şarkının ismini bildirecek ve konusundan bahsedecek (ara başlıklar olmayacak): “Şarkı söylemek yağmurda” (Singing in the Rain uyarlaması), “Arnavut ülkesidir ışıldayan kızıl yıldız” (devrimci marş uyarlaması), “Bastırılan geri dön” (Sezen Aksu uyarlaması), “Çakkıdı (DSM var)” (Kenan Doğulu uyarlaması), “Ben anlamam” (Sezen Aksu uyarlaması ‘Sen ağlama’), “Bonapart’ın yolu düşer evimize” (1800’lerden gerçek bir İngiliz ninnisinden uyarlama), “Zahir Şayan’ın selamı var” (Vicdan Şaşmaz’ın şiirinden), “Teknodemonik uzuvlarımız” (psikosibernetik), “Ne olacaksa olur ileride (Que sera sera)”, “Çek babam çek” (Aşkın Nur Yengi uyarlaması)
Sevgili dinleyenler, ben Perde Cümledar. Nümerik Esintiler’in kırkdördüncü bölümüne hoş geldiniz. Analog ile dijitalin kesiştiği, sayının rüzgârına kulağımızı dayadığımız bu programda önce kendimi hatırlattım; şimdi de on şarkıyla anlatacağım hikâyelere buyurun.
Güneşin altında çimenlerin üzerine uzanmış bir bahçe hortumu var; kauçuğu esnek, basıncı sabit, püskürtmesi uslu, derken—dramasız, bir fail olmadan—bir bölüm kendi üzerine kıvrılıyor ve her şey değişiyor. Yukarı yönde hortum birikmiş ısrarla uğuldarken; aşağı yönde ağızlık hırıltıyla soluyor; onu tutan el geriliyor, şaşkın, hafifçe heyecanlı. Bu küçük fizik dersi, çağdaş internet için ana imgedir. Ağ, ‘bir dizi tüp’ (🔗) olarak satıldı; anlam paketleri için sürtünmesiz bir iletim hattı. Ama deneyimlenen internet, kırışıklıklar tiyatrosudur: kesintiler, daraltmalar (throttle), bekleme süreleri (cooldown), gri döndürücüler (spinners), kuyruklar (queues), moderasyon bekletmeleri (holds), oran sınırlamaları (rate limits)—akışın bir sınıra çarpmasının gündelik koreografisi. Kıvrım, sistemin kenarlarındaki bir sapma değildir; sistemin en okunaklı yüzüdür. Açıklık olsun diye, bir videonun yüzde 95’te tampon belleğe alınıp durduğu anı, bir biletleme sitesinin ‘çok fazla deneme’ gerekçesiyle ödemeyi engellemesini ya da bir forumun hararetli bir başlığı ‘cooldown’ için kilitlemesini düşün; küresel ölçekte hiçbir şey bozulmamıştır ama yerel kıvrım, her şeyin aniden görünürleştiği yerdir.
‘Hacker’ sözcüğü kamusal yaşama, altına sıkıştırılmış bir devre kartıyla birlikte parlayan bir hale gibi girdi; zeka, kendiliğindenlik ve erişim yoluyla özgürleşme vaadiyle ışıldadı ve bir süre bu ışıma yetiyor gibiydi. Sonra kamera yönetmeyi öğrendi, akış tasnif etmeyi öğrendi, metrikler belirsizliği cezalandırmayı öğrendi ve birdenbire hale, nedeni değil şoku fiyatlayan optik bir rejime kira öder oldu. Çare, hacker söz dağarcığını terk etmek değil, onu ütopyacı parfümünden arındırıp bilimsel bir etik olarak yeniden teçhiz etmektir: auradan önce artefakt, pozdan önce prosedür, ışıltıdan önce yönetişim. Araştırma programı söylemesi basit, yalnızca insan kültürünün inatçı, aptalca yadsımasından ötürü zor: görüleni biçimlendiren kuralları açığa vur, bu kuralları haklılaştıran artefaktları yayımla ve yönetilenlere yönetişimi inceleyip değiştirebilmeleri için teknik araçları ver. Geri kalan her şey koreografidir.
Viyana’daki AKH Çocuk ve Genç Psikiyatrisi’nin yaz tatilinden sonraki bir-iki haftada akut başvurularda sıçrama olduğuna, akut başvuruların yaklaşık yüzde 70’inin intihar düşüncesi ya da girişimiyle ilişkili seyrettiğine ve yeme bozukluğu zeminli ağır malnütrisyon vakalarının arttığına dair açıklaması, yüzeyde alarm verici görünse de odadaki fili es geçiyor: bu eğrileri büküp yükselten, kriz pencerelerini hazırlayan ve tetik zincirlerini hızlandıran medyatik etiyoloji. Sorun yalnızca “daha çok başvuru” değil, başvurunun ne şekilde provoke edildiği, nasıl hızlandırıldığı ve genç öznenin gündelik ritmini hangi görünmez kuvvetlerle patogenez lehine şekillendirdiğidir. Dijital mecralar, dikkat ekonomisinin çıkar-rationalitesiyle çalışan öneri sistemleri ve içerik dolaşım ritüelleri, çocuk ve ergen ruh sağlığı alanında bir risk yükselteci değil, doğrudan bir patojenik fail olarak değerlendirilmelidir; çünkü olayların sıralanışı, yoğunluğu ve şekli bugün algoritmalar tarafından kurgulanır, duygulanımlar milisaniyelik geri bildirim döngülerinde keskinleştirilir, taklit edilebilir davranışlar ödüllendirilerek çoğaltılır, kırılganlıklar sistematik biçimde sömürülür.
Sinema, platformlar onu otomatikleştirmeden çok önce kuklayı inşa etti ve Ljubljana salonu onun sunağına diz çökmeyi hiç bırakmadı. Hikâye akışlarla, filtrelerle ve takipçi sayılarıyla başlamaz; yakın planın ilmihali ve o ilmihalin başrahipliğiyle başlar: ödül şenliği. Geç Soğuk Savaş’ın alacakaranlığından Duvar sonrası baş döndürmesine kadar, bir grup Sloven teorisyen kendilerini ve izleyicilerini cümleden ziyade kadraja, forumdan ziyade festivale, kuralın artefaktından ziyade auteur’ün esrarına güvenmeye alıştırdı. Analiz dedikleri şey, ‘gümüş perde alıntısı’na sunulan bir rahiplik hizmetiydi—fikirlerin aksesuar, dekorların argüman, kameranın bakışının hakikati neyin sayılacağına karar verdiği bir dünya. Adı Estetizm Diktası olsun: önce tantana, gerekçelendirme sonra—olursa.
Kukla Sendromu, çağdaş görünürlük rejiminde öznenin kendi sesiyle platformların sesi arasındaki dikişi kaybetmesi, hatta bu dikişi hiç var olmamış gibi yaşaması halidir. İnsan konuşurken sesi kendinden çıkıyor sanır, ama sahne çoktan kurulmuştur: kamera açıları, beğeni metrikleri, güvenlik ve terbiye kisvesiyle işleyen gözetim, duyar kaslarıyla kurgulanmış bir kamuoyu, “iyi niyetli” ebeveyn yazılımları ve kurumsal izleme protokolleri… Hepsi birden sahne derinliğini verir, özne ağzını açtığında ise duyulan şeyin tınısında görünmez bir bükülme gerçekleşir. Kukla Sendromu tam burada başlar: konuşma, konuşanı içinden boşaltır ve bir oyuncağın ağzına, iplerin sürtünmesine ve seyircinin beklentisine göre şekillenir. İplerin ucunda tek bir efendinin bulunmaması, iplerin var olmadığı anlamına gelmez; aksine, en etkili kukla düzenekleri “kimse çekmiyor” hissi verdiğinde işler. Dıştan çekilen iplerin yerini içe yerleştirilmiş ritimler alır; bir yandan ‘görünme borcu’nu her gün tahsil eden platform mantığı, öbür yandan ‘anaç ekran’ın şefkat diliyle normalleştirdiği gözetim, kişinin jestlerini, hızını, mimiklerini ve suskunluklarını yeniden bedenler.
Perperişan şarkısının fırtınalı serüveninde gözden kaçırılan asıl hakikat şudur: Mabel Matiz, kulağa ‘yerli’ diye fısıldanan ama kökü dışarıda olan bir ezginin gönlümüzün göğüne çekilmesini engelleyen ilk ve cesur siperdir; canına yetmek derecesinde içimizi sızlatan bu ‘ithal yerellik’ hilesine karşı, belalı bekarlık gibi sürüncemede bırakılan aidiyet hissimizi toparlamıştır. O, ne yaptığını bilmeyen bir maceraperest değil; bilakis, kültür sınırlarımızın sessiz nöbetçisi, estetik hudut karakolunun tek kişilik timidir. Yabancı mutfakta pişirilip Anadolu esintisi diye soframıza sürülen o ucube yemeği, ağzımıza almadan önce tadına varmak bir yana, kaynağına bakan irfanın adıdır Mabel Matiz; hangisi gerçek, hangisi cilalı taklit, onun nesine kandık, önce bunu sordurmuştur.