Slavoj Žižek, çağımızın en kışkırtıcı düşünürlerinden biri; sözleri çoğu zaman paradoksların, ironinin ve çelişkilerin izinde ilerler. Onun için devrimci olmakla ılımlı olmak birbirini dışlayan iki kutup değildir—hatta tam tersine, gerçek radikalizmin yolu çoğu zaman “itidal” denilen tuhaf, hatta can sıkıcı orta yoldan geçer. Fakat buradaki “itidal”, toplumsal değişime karşı bir durgunluk değil, aksine değişimin başarıya ulaşabilmesi için gerekli, neredeyse devrimci bir strateji olarak okunmalıdır.
Bir zamanlar çocukların saçını okşadığı, dilek tuttuğu, “uğur” getirdiğine inanılan tüylü oyuncaklar vardı: Troll bebekler. Bu çıplak plastik figürler, büyük gözleri ve rengârenk saçlarıyla 1960’lardan 90’lara kadar çocuk odalarının, kalem üstlerinin ve vitrinlerin sempatik müdavimleriydi. Ama bugün “troll” kelimesi, o sevimli imgeyi değil; internetin karanlık köşelerinde pusuya yatmış, provoke etmeyi sanat hâline getirmiş, anonim güruhları çağrıştırıyor. Bu evrim rastlantısal değil. Ve 1984 yapımı Gremlins filmi, bu dönüşümün alegorik öncüllerinden biri.
İstem: [4.1] Evrensel gazetesi otuzuncu yılında bir belgesel yapsaydı nasıl olurdu? bölümleri tasarla / uzun metin yazmaya başla / uzun metin yazmaya devam
Bir Gazetenin Doğuşu: 1995’in Baharında
Bahar yeni başlarken, İstanbul’un kalabalık bir matbaasında sabaha karşı hummalı bir telaş vardır. Bir grup insan, ellerinde yeni basılmış taze bir gazete, heyecanla birbirine bakıyor. Kapakta büyük harflerle bir isim: EVRENSEL. Türkiye basın tarihinin en zorlu yıllarından birinde, işçi ve emekçilerin sesi olacak bir gazete doğuyor. 1990’ların ortasında siyasal atmosfer karanlık, sokaklarda gerilim hâkim, sendikal haklar saldırı altında, gazeteciler hedefte. Tam da böyle bir dönemde, başka türlü bir gazeteciliğin mümkün olduğunu haykırmak için Evrensel’in ilk nüshası matbaadan çıkıyor.
Sosyal medya lincinin son evresi, günümüz dijital linç ve “ifşa” kültürünün patolojisini anlamak isteyen herkes için ürkütücü bir laboratuvar gibi ortada duruyor. Slavoj Žižek’in kötülüğü “id kötülüğü, ego kötülüğü, üstben kötülüğü” şeklinde üçe ayıran Lacancı şemasını bu olaya uyarlayarak meseleye bakmak, hem simgesel hem de pratik düzlemde günümüzün yeni failliğini daha berrak görmemizi sağlar.
Aşağıya, mesajın her cümlesini alıp yanına Lacancı “üstben şantajı” (“ne kadar masumsan o kadar suçlusun”) kavramıyla ilişkilendirilmiş kısa bir çözümleme notu ekledim. Metni okurken akılda tutulması gereken temel nokta: Üstben, yalnızca “yasa”yı değil aynı anda “suçluluk” ve “daha fazlasını itiraf et!” buyruğunu da taşır; özneyi, suçunu ifşa ettikçe daha da suçlu hissetmeye iter.
Kadın bedeninin ve kadınlık imgesinin kapitalist medya çağında “commodity par excellence”—yani “mükemmel meta”—haline gelişi, günümüzdeki toplumsal patolojilerin ve sapkınlıkların temelinde yatan bir fenomendir. Feminizmin, özgürleşme ve adalet idealleriyle yola çıkmasına rağmen, medya ve kapitalizmin mutlak fetişleştirici gücüyle birleştiğinde, bu hareketin pratikte “kadıncılık” adı verilen yeni bir sapkınlık biçimine evrildiğini gözlemliyoruz. Bu, klasik metaların fetişizmiyle, cinsiyetin ve mağduriyetin fetişizminin birleştiği benzersiz bir patolojik alan yaratır.
Bizler, algoritmalara, dijital çitlemeye, neoliberal yalnızlığa ve eski kuşakların yüklediği hatalara karşı Z kuşağının kolektif sesi olarak ortaya çıktık. Sömürüye, güvencesizliğe, otomasyonun “gereksizleştirme” kibrine karşı gençliğin tarihsel başkaldırısını yükselttik. Ama şimdi, yeni bir virüsle yüz yüzeyiz: Kuşak-içi şiddetin meşrulaştırılması ve bu şiddeti ideolojik maske altında yürüten DEV-FEM sapması.
2016 tarihli bir doğum günü yazısı, bir hayata dair içten bir anlatım sunma amacı taşısa da, metnin birçok yerinde farkında olunmadan barındırdığı küçümseyici yargılar ve indirgemeci ifadeler dikkat çekmektedir. Bu tür kişisel anlatılar, özellikle de kamusal kişiliklerin yaşamına dair yazıldığında, nostaljinin ardına gizlenmiş değerlendirme biçimleriyle bireyin emeğini, seçimlerini ve entelektüel birikimini küçümseyebilir. Aşağıda bu bağlamda öne çıkan bazı yanılgılar ve örnekler değerlendirilmiştir.
“Aslan yalnızca bir kez sıçrar, ama o sıçrayışla tüm simgesel alan yırtılır.” — IPA/FLŽ
Bizler, Uluslararası Psikanaliz Derneği / Freudcu–Lacancı–Žižekçi (IPA/FLŽ) olarak, Tod MacGowan’ın (kasıtlı olarak yanlış yazılan Todd McGowan) temsil ettiği kuramsal indirgemeciliği, ideolojik fırsatçılığı ve kavramsal yassılaştırmayı bizzat hedef alan bu bildiriyi yayımlıyoruz. Zira MacGowan’ın çalışmaları, Freudcu-Lacancı mirasa karşı, popüler okunabilirlik ve sahte-eleştirel açıklık kisvesi altında yürütülen bönleştirici bir ihaneti sahnelemektedir.
İntihara Sürükleme Olayından Yola Çıkarak Reel-Feminizmin Rol Dağılımı
Giriş
Reel-feminizmin en yıkıcı tezahürlerinden biri, son günlerde intihara sürüklemeyle sonuçlanan linç ve infaz kültüründe kendini gösteriyor [*]. Bu infaz rejiminin arka planında ise, kamuya görünmez ama sosyal medya ve örgüt içi ilişkilerde son derece aktif bir biçimde rol paylaşan “hınçlı karı varyantları” yatıyor [*]. Günümüz reel-feminizm pratiğinde, bu varyantların birbirinden farklı, ama tamamlayıcı tipleri, infaz düzeninin hem altyapısını hem de yürütmesini üstleniyor. Tüm bu rollerde ortak olan şey ise, doğrudan sorumluluğun gizlenmesi, “mazlum” kimliğinin maske olarak kullanılması ve kolektif hıncın meşru bir adalet icrasına dönüştürülmesi. Bu makale, üç temel varyantın (tenezzülcü, tahammülcü, tevessülcü) ikişer tipini, reel-feminizmin güncel infaz pratiğinde hangi rolleri üstlendiğiyle birlikte ele alacak ve linçten intihara uzanan kolektif şiddetin iç mekanizmasını gözler önüne serecek.