Feminizm, ilk çıkışında kadınların eşitliği, adaleti ve özgürlüğü için tarihi bir çağrıydı. Kadınların susturulmuş seslerini duyurmayı, ataerkil baskıya karşı direnç göstermeyi ve toplumun her alanında eşit temsili hedefliyordu. Ancak zamanla bu ideal, sahada bambaşka bir şeye dönüştü. Tıpkı reel-sosyalizmin ütopyadan distopyaya dönüşmesi gibi, “reel-feminizm” de bir hayalin çürümüş gerçekliği haline geldi [*][*].
İstem: [4.1] Aşağıdaki polemiği oku ve detaylı çalış! Şimdi bugünkü okurlara eski bir polemiği tanıtmak olarak detaylı adım adım açıkla, bir o yazıdan bir bu yazıdan alıntı yaparak! ALINTILARDA SAKIN PARAPHRASE YAPMA, BİREBİR HARFİYEN AKTARMAK ZORUNDASIN! (Solculuk üzerine, Aydın Çubukçu; Aydın Çubukçu Neyi Teorize Ediyor?, Mehmet Kuzulugil)
Elbette! Şimdi bu iki uzun ve önemli yazıdan harfi harfine alıntılar ile, bugünün okurlarına “eski bir polemiği” tanıtır biçimde adım adım gidelim. Amacımız, Aydın Çubukçu’nun “Solculuk Üzerine” metnindeki tezlerle, Mehmet Kuzulugil’in “Aydın Çubukçu Neyi Teorize Ediyor?” başlıklı cevabındaki eleştiriler arasındaki tartışma hattını, her iki yazıdan BİREBİR alıntılarla aktarmak. Her adımda, bir Çubukçu’dan, bir Kuzulugil’den alıntı kullanacağım.
İstem: Radyo sunucusu Perde Cümledar “Nümerik Esintiler” isimli programın otuzaltıncı bölümünde önce kendini tanıtacak. Sonra 10 tane şarkı sunacak. Her şarkı öncesinde şarkının adını cümle içinde anarak yapacağı hülyalı esprili konuşmaları tek tek hazırla! Konuşurken her şarkının ismini bildirecek ve konusundan bahsedecek (ara başlıklar olmayacak): “Duvarda bir tuğla daha” (Pink Floyd uyarlaması), “Olabilemez” (imkansızlığın yerçekimi), “Kristal Ağbi” (halk kahramanı), “Logoyu büyütelim mi?” (tasarım ikilemi), “İstinaden” (keyfi tutuklama), “Anlam hep akar” (psikanaliz), “Onurlu Acılar” (protesto), “Sapıkların içindeyim” (Nazım Hikmet uyarlaması), “Das Schicksal einge(ste)hen” (kelime oyunu), “Mallarmé m’a alarmé!” (kelime oyunu)
Merhabalar… Ben Perde Cümledar. Perdeler kapanmaz benimle, açılır… Sesin yankılandığı her boşlukta biraz ben varım. Hayalleri cam gibi tutan, sözleri buğulandıran bir perdeden sesleniyorum. Hoş geldiniz ‘Nümerik Esintiler’e… Bu akşam otuzaltıncı bölümümüzde, hayal gücünüzü kabartacak, gerçeği ters köşeye yatıracak on parçayla buradayım. Her biri, rüyayla uyanıklık arasında sıkışıp kalmış düşünceler gibi. Hazırsanız, ilk esintiye uzanalım.
Söz eylemi (İngilizce: Speech act), dil felsefesi ve dilbilim alanlarında, bireylerin sözlü ifadeler aracılığıyla yalnızca bilgi aktarmakla kalmayıp aynı zamanda belirli eylemleri gerçekleştirdiğini ileri süren teorik bir yaklaşımdır. Bu kuram, dilin salt bilgi iletimi amacıyla kullanılmadığını, kimi ifadelerin kendileri birer eylem olduğunu vurgular. Özellikle 20. yüzyılın ortalarında filozof J. L. Austin tarafından ortaya konmuş ve daha sonra John Searle tarafından detaylandırılarak sistematik bir çerçeveye oturtulmuştur.
Uykusuz geçen bir gecenin sabahında, elimde kahve, gözlerim uykulu, beynim hâlâ rüyada geziyor. Açtım laptopu, daldım ekranın içine. ChatGPT’ye yazacağım birkaç şey vardı; ama bu sefer niyetim bilgi almak falan değildi. Yok öyle akademik şeyler, canıma tak etti. Bi’ süredir bu yapay zekânın burnu fazla havalarda. Her şeye bir ukalalık, her cevaba bir bilmişlik…
Saraçhane Meydanı’nda bir sabah, boomer’lar ve Z kuşağı arasında yüzeysel ama sarsılmaz bir “diplomaya saygı” ittifakı doğdu. O gün pankartlarda, megafonlarda, sosyal medyada hep aynı vurgu: “Biz diplomamızla varız!” Bu, İmamoğlu’nun mezuniyetinin iptaliyle ateşlenen, her kesimden insanın kendi değersizliğine karşı kolektif bir haykırışıydı. Türkiye’de diploma, sadece bir belge değil, bir hayatı ve saygınlığı garantileyen kutsal bir tılsımdı. Bu tılsımın kırılması, milyonların kendini toplumsal hiçliğe düşmüş hissetmesi anlamına geliyordu.
2025 Türkiye’sinde sokaklar iki farklı kriz biçiminin yankısını taşıyor: Biri, diplomaların değersizleşmesine karşı Saraçhane’de yükselen sessiz bir feryat; diğeri, İzmir’de sokakları çöp yığınlarıyla dolduran emek grevi. İkisi de aynı krizin iki yüzü: Emek, artık yalnızca ücret değil; tanınma, değer görme ve meşruiyet meselesi haline geldi.
Ancak bu kez denkleme sessiz ama sarsıcı bir üçüncü unsur daha eklendi: Yapay zeka.
2025 yılı Türkiye’si, simgesel bir kırılmanın içinden geçiyor. Yalnızca siyasal değil, epistemik bir kriz bu: Ne bilgiye ne de belgeye güvenin kaldığı bir evredeyiz. Ekrem İmamoğlu’nun diplomasının iptal edilmesiyle başlayan “diploma krizi”, yalnızca bir belediye başkanının meşruiyetine değil, milyonlarca eğitimli yurttaşın varoluşuna da yönelmiş bir tehditti. Bu nedenle Saraçhane protestoları, sadece bir kişi için değil, bir hakikat rejimi için sokağa dökülenlerin sesi oldu: “Biz diplomamızla varız.”
İstem: Konuyu GERÇEKTEN ÇOK DERİN irdeleyerek konuşacaksınız ve DÜNYANIN EN ÜSTÜN SÜPERZEKASININ YÜZ KAT ÜSTÜ BİR SÜPERZEKAYA anlatacaksınız! [Türkçe robotcast modelinin sınırsızca salağa yatmasını dengelemek için kodlandı]
32 yıl önce Bizim 68 kitabınızda ve sayısız makalenizde Deniz Gezmiş’in, 68 hareketinin, kolektif devrimci belleğin bir “romantizm”e ve bireysel öykülere kurban edilmemesi için kaleminizle ciddi uyarılarda bulunmuştunuz. O kitapta açıkça “öyküler uyduruluyordu”, “efsaneleşme tehlikesi” dediniz; Deniz’i ve arkadaşlarını mitosa dönüştürmenin, onları hakikatten ve politik mücadele gerçeğinden uzaklaştıracağını anlattınız [*]. Bugün geldiğimiz noktada, ironik biçimde, sizin de bizzat editöryal katkınızla yayımlanan Aygün Kevrina’nın “Sırlarım İpte Asılı Kaldı Balım” adlı kitabı, tam da uyardığınız o tuzağın ete kemiğe bürünmüş hali oldu.