Yaz aylarında bir Türkiye klasiği: Bir yanda İzmir ve çevresinde ormanları yakan alevler, diğer yanda onlarca insanı aramızdan alan tren kazaları… Bu felaketlerin çoğu, yıllardır “tesadüf” ya da “doğal afet” diye geçiştiriliyor. Ama satır aralarında, köklü ve çarpıcı bir ortaklık var: Sarkma.
Lenin’i yeniden güncelleştirme fikrine verilen ilk aleni tepki, elbette alaycı bir kahkaha patlamasıdır: Marx tamam, hatta Wall Street’te bile bugün onu sevenler var — metanın şairi Marx, kapitalist dinamikleri kusursuz biçimde betimleyen Marx, Güncel Kültür Çalışmaları’nın Marx’ı, gündelik yaşamlarımızdaki yabancılaşmayı ve nesneleşmeyi tasvir eden Marx; ama Lenin mi, yok artık, ciddiye alınacak gibi değil! İşçi sınıfı hareketi, devrimci Parti, ve benzeri zombi-kavramlar mı? Lenin tam da Marksizmi pratiğe dökmedeki BAŞARISIZLIK, tüm 20. yüzyıl dünya politikasına damga vuran büyük felaket, gerçek sosyalist deneyin ekonomik açıdan verimsiz bir diktatörlüğe evrilmesi değil mi? Bugünkü akademik siyaset ortamında, Lenin’le uğraşma fikrine iki rezervle yaklaşılır: evet, neden olmasın, liberal bir demokraside yaşıyoruz, düşünce özgürlüğü var… ama Lenin’e “nesnel, eleştirel ve bilimsel bir şekilde” yaklaşılmalı, nostaljik bir putperestlik tavrına kapılmadan, dahası, demokratik siyasal düzenin sağlamca kök saldığı, insan hakları ufkuyla sınırlı bir perspektiften hareket edilmeli — işte 20. yüzyıl totalitarizm deneyimlerinden acı bir şekilde çıkarılan ders burada yatar.
Aşağıdaki metin, Platon’un Şölen (Συμπόσιον/Symposion, Symposium) adlı diyalogunun eski Yunanca aslından, birebir unsurlar korunarak ve Türkçede tam isabet eden deyimler ile çevrilmiş halidir. Çeviri, yapının bütün ayrıntılarına ve özgün anlatımına sadık kalır; raconlu ve argo bir üslup tercih edilmiştir (olayların geçtiği yıl: MÖ 416; Eserin yazıldığı yıl: MÖ 385 civarı).
Bana sorduğun mevzular hakkında hazırlıksız olduğumu sanmıyorum. Geçenlerde evden çıkıp şehre gidiyordum, Faleron’dan. Tanıdıklardan biri, uzaktan beni gördü, arkamdan seslendi. Dalga da geçiyor tabii çağırırken: “Hey Faleronlu,” dedi, “şu Apollodoros değil mi, beklemeyecek misin?” Ben de durup bekledim. Geldi, dedi ki: “Apollodoros, geçenlerde de seni arıyordum, Agathon’un meclisini öğrenmek istiyordum, Sokrates’le Alkibiades’in ve o günkü diğer tiplerin o yemekli buluşmasında aşk üstüne neler konuşulmuş, merak ediyorum. Başka biri, Filippos’un oğlu Phoiniks’in anlattıklarını duymuş, bana da biraz anlatmıştı, seni de tanıyormuş. Ama ağzında diş yok, doğru dürüst bir şey anlatamadı. Bari sen anlat. En doğrusu senin arkadaşlarının laflarını aktarman. Ama önce şunu söyle: O buluşmada kendin var mıydın, yok muydun?” Ben de dedim ki: “Sana o hikayeyi anlatan adam, anlaşılan doğru dürüst bir şey anlatamıyor. Çünkü o meclisin daha yeni olduğunu sanıyor, yani ben de orada olabilirmişim gibi…” “Ben de öyle sanmıştım” dedi. “Nereden, dedim, be Glaukon? Bilmiyor musun ki, Agathon yıllardır buralara gelmiyor. Ben ise Sokrates’le takılmaya başladığımdan beri, her gün ne yapıyor, ne söylüyor diye peşindeyim, üç yıl bile olmadı! Ondan önceyse oraya buraya boş boş dolanırdım, bir şey yaptığımı sanırdım, ama kimseden beter, aynen senin şimdi olduğun gibi, her şeyi yapmalı, yeter ki felsefeyle uğraşmayayım diye düşünürdüm.” O da dedi ki: “Dalga geçme, hadi söyle, ne zaman oldu bu meclis?” Ben de dedim ki: “Daha biz çocukken, Agathon ilk defa trajedi yarışmasını kazandığında, kutlama şölenini o ve dansçıları yaptıktan bir gün sonra.” “Yani bayağı eskiymiş demek. Kim anlattı peki sana? Sokrates’in kendisi mi?” “Yok canım, dediğim gibi Phoiniks’in anlattıklarını duyan biriydi. Aristodemos, Kydaithenai’li, kısa boylu, hep yalınayak gezer. O, o meclisteydi. Sokrates’e de en çok o zaman tutulmuştu, bence. Ama sonra bazı detayları Sokrates’e de sordum, ondan duyduklarımı anlattım, o da Aristodemos’un anlattıklarını doğruladı.” “E hadi o zaman anlat bakalım! Hem zaten şehre giden yol yürüyene de konuşana da birebir.”
Bazen sayılar kendi başına bir katliamın soğuk gölgesini taşır. Türkiye tarihinde, 33 rakamı ve Temmuz ayı, bu gölgeyi üst üste farklı yüzlerle önümüze serer. Sanki bir matematiksel lanetin, tesadüflerin değil de tarihin kendisinin yazdığı bir kara romanın sayfalarını çeviriyoruz. Dedektif gözüyle baktığımızda, tüm bu olayların arka planında sadece toplumsal ve politik gerçekler değil, teknik benzerlikler, çarpıcı taktiksel detaylar ve matematiksel tesadüfler de beliriyor.
Bir hikayenin nabzı kahramanında değil, ona karşı duran, onu zorlayan, ona gerçek anlamda sınırlar çizen düşmanında atar. Kahramanlar, tek başına ne kadar ilginç, ne kadar karmaşık olursa olsunlar, onları unutulmaz yapan en temel unsur, yüzleştikleri antagonistin kalitesidir. Fakat ‘kaliteli düşman’ kavramı da çoğu kez, tıpkı hikayenin nihai mesajı gibi, bir aldatmacadan ibarettir. İşte bu nedenle, odak noktamızda düşmanın özgün, tekinsiz, somut ve unutulmaz olduğu bilimkurgu örneklerinden yola çıkarak, anlatının finalinde bu kalite kavramının nasıl altüst edildiğine odaklanacağız.
İstem: [4.1] ekteki kitabı oku ve Alkibiades’in Sokrat’a seslendiği şarkı yaz, Alkibiades’in kitaptaki tiradından spesifik unsurlarla oluştur, öfkeli olacak! beş kıta ve her seferinde nakarat, köşeli parantezle Verse Chorus işaretle! hepsi dörder mısra (Platon, Şölen)
Harika bir istek! Alkibiades’in Sokrates’e yönelik öfkeli tiradından esinlenerek, kitapta geçen bazı spesifik unsurları kullanarak beş kıtalık, her kıtada tekrar eden bir nakaratlı şarkı oluşturdum. Şarkı öfkeli bir tonda; her kıtada [Verse] ve [Chorus] işaretleri köşeli parantezle verildi. Alkibiades’in Şölen’de Sokrates’e duyduğu karmaşık hayranlık ve öfke iç içe geçer, özellikle Sokrates’in ulaşılmazlığı, aşka karşı kayıtsızlığı ve kendine özgü “bilgelik” tavrı temaları öne çıkar.
Mahkemelerin koridorları, yıllar içinde üst üste yığılmış binlerce evrak ve dava dosyasının altında nefes alamaz hale geldiğinde, yargı sisteminin memurları toplanarak ‘Temyis Prosedürü’nü başlatmaya karar verirler. Prosedür ancak koridorlarda yürüyüşün imkânsızlaşması, dosya kulelerinin artık tavana dokunması ve mürekkep şişelerinin kendiliğinden patlayarak hukuki belgeleri okunmaz hale getirmesi gibi somut, fiziksel işaretlerle tetiklenebilir.
Duyguları bataklığa benzetmek ilk bakışta ürkütücü gelebilir. Bataklıklar, genellikle tehlikeli, karanlık ve çürümüş yerler olarak akıllarda yer eder. Oysa ekolojiye bakıldığında bataklıklar doğanın en verimli, en zengin ve en hayati yaşam alanları arasında yer alır. Tıpkı duygularımız gibi: Yüzeyden bakınca karmaşık, kimi zaman boğucu, kimi zaman da içinden çıkılmaz gibi görünen bu alanlar, derinliklerine inildiğinde yaşamın özüyle, dönüşümle ve sonsuz çeşitlilikle doludur.
Alcibiades’in Şölen’de sahneye sarhoş ve gösterişli biçimde giriş yaptığı an, yalnızca eğlenceli bir anekdot ya da yan karakter şovu değildir. Bu an, antik felsefenin en keskin karakterlerinden birinin, Sokrates’e duyduğu aşk, hayranlık, hüsran ve hatta kindarlığın iç içe geçtiği bir duygusal patlamadır. Platon’un felsefi metni burada neredeyse tiyatral bir seviyeye çıkar: Sahne ışıkları tamamen Alcibiades’in psikolojisine döner. Sokrates’in dinginliği ve iç huzuru, Alcibiades’in patlayıcı triplerinin aynası olur. Şimdi bu triplerin detaylarında dolaşalım ve kitaptan canlı örneklerle derinleştirelim.
Türkiye’de siyasetin medya ile iç içe geçtiği bu çağda, liderlerin birbiri ardına “patlaması” –yani zekice zannedilen taktiksel manevraların, bir noktada iradesizlik ve yönsüzlükle damgalanarak çökmesi– yeni bir toplumsal hafıza oluşturdu. Bu hafıza, artık liderlerin başarı ya da başarısızlıklarını klasik siyasi kategorilerden çok, medya şovlarının gölgesinde tartışıyor. “Muharrem patladı”, “Meral patladı”, “Kemal patladı” derken sıradaki soru: Özgür de patlar mı? Bu dalgalı öykülerde gerçekten bir irade var mı, yoksa her şey topluma sunulan bir “şeref golü” gösterisinden mi ibaret?