Bu yazının konusu Çağdaş Zamanlar‘ın (Modern Times, 1936) ilk yirmi dakikasıdır (yemek makinesi hariç).
Fabrika sahnelerinin Metropolis gibi bilimkurgu filmlerini andırması makineleşme arzusunu isabetle sahneleyebilmek içindir. Uzay Yolu gibi sonraki bilimkurgu filmlerinin Şarlo sahnelerini andırması da bu işin becerildiğine delalet eder. Okumaya devam et →
Güneye Giden Yollar (Les Routes du Sud, 1978) filminde Jean babanın Pirus seferleri anlatılır. Bunları hemen sayalım:
1) 20 yıl yürüttüğü Stalinci politik mücadele bir sonuca varmamıştır. 2) 20 yıl yürüttüğü Stalin karşıtı çalışmalar da hayalperest kalmıştır. 3) Ödipal çatışmada oğlundan uzak tuttuğu karısı (anne) kazada ölür. 4) Tersine-Ödipal çatışmada kavuştuğu ‘müstakbel gelin’ tepesine çıkar. 5) Müstakbel kaynana-gelin takasını örten çağdaş sanatsepetler boşa düşer. 6) Kadınlararası mesaj Kızıl Kaplı Defter (önbastırma) üstbenleri patlatır. Okumaya devam et →
Uyandırdığı tepkinin ölçüsüne göre ‘kafası karışık, ruh hastası, deli, daha deli, ayrı manyak, iyice manyak’ gibi tabirlerle dilegelen bu mefhum, ‘yaramazlık yapan büyük insan’ demektir, yani yetişkinlere ‘çocuk muamelesi’ yapılmasıdır.
Freud psikanalizi kurmadan önce insanlar Ego inşaları üzerinden birbirlerini kullanamadıkları zaman (yaygın hüsnütabirle: ‘iletişim aksadığı’ zaman) bu ‘arızaya’ sebep olduğunu varsaydıkları çeşitli ‘davranışsal veya zihinsel desenler’ kurguladılar ve böylece ‘renkten renge giren’ etiket veya damgalarla kişilik yapılarını sınıflandırma ve ‘kurumlara bağlama’ (commit to institution) yoluna gittiler. Yani özetle ‘bilinen teknik arıza’ların ruh tamircileri (?) oldular [1].
Kurumsal ve çevresel ve medyatik çok çeşitli Süpermenler birbirlerinin ne kadar güncel ve uyumlu ve olgun ve topluma yakışan Süpermenler olduklarını övegiderken seyrek de olsa aradan çatlak bir ses şöyle der:
— Aslında Klark Kent de iyi adam lan!
— Abi…
Ve saniyesinde susturulur:
— Hiç öyle denir mi? Süpermensiz Klark Kent pötibörsüz çay saatine benzer.
— Çok pardon ben nasıl bir paralel evrene düştüğümü farketmemişim… Okumaya devam et →
İki eserde de güzellik kadını lanetlemiştir. Aaahh Belinda (1986) filminde Asiye rolünü oynamakta ‘vasıf öngören’ tiyatrocu Fatoş’u canlandıran sinema oyuncusu Fatoş Sezer bu iki eseri bir arada çağrıştırır (filmi çeken Atıf Yılmaz da Vedat Türkali’nin damadıydı):
Böylece ‘güzelliğin laneti’ listesine üç öğe daha eklenir:
3) Serap’ın ne kabahati var? (konu: reklamda oynamak) 4) Naciye ne yapsın? (konu: evlilik) 5) Seniye ne yapmalı? (konu: kurumlar)Okumaya devam et →
Histeriye obsesyonel freakshow bakışı nasıl kurgulanır? Bu fantazi janrının yarı-düşünümlü bir aktarımı Psikesinema yazarı Caner Fidaner’in Kalem Kutusu (2014) kitabındaki ‘Sepya Öyküler’ bölümünde bulunur [1].
Daha ilk sayfada ‘Râkım Çelebi’ ismini görünce zaten seviyenin düşeceği hissedilir. Nitekim eğlencebaz Alman ahbap ‘Hans’ yardımıyla Frengish ‘cambazhane’ye ‘duhul’ eden Râkım Çelebi orada para için oynatılan bir ‘acayip mahlûk’a bittabi derhal aşık oluverir. Okumaya devam et →
Histeri malumat fazlasıdır, yani ‘bilinmeyen bir şey daha’dır. Obsesyonel bakış bilenlikle bilendiğinden histerik taşkınlıkta ancak bir freakshow görebilir. İlk refleksi “Ne alaka!” diye gülüp geçmektir. Muhatabını bükemeyince devreye giren B planı ise “Hayırdır, ne ayak?” diye izah ettirmektir. Bu söz muhataplık koşullarını masaya yatıran örtük bir tehdittir:
Hayırlı değilse, hayır, istemez!
Ayak yapma… Ayak direme… Ayağını kaydırırlar… [1]
‘Bilinmeyen bir şey daha’ böylece ‘izaha muhtaç bir şey daha’ya çevrilir: