Topluma bakışımız Newtoncudur. Çünkü yetki ve bedeni ayırt ederiz.
Yetki ve beden, kuvvet ve kütledir, yani F ve m. Bunlara güçler, sınıflar, kitleler, kesimler vb. deriz.
Newtoncu olmamız F=ma varsayımından ileri gelir, yani yetki = beden × ivme. Bu denklemde ivme, yetki ve beden arasındaki oranı verir. Gerçekte ise yalnızca ivme yani oran vardır, “ivme neyin neye oranıdır?” diye sorarak yetki ve bedeni biz uydururuz.
ÖZET Sohn-Rethel’in Marks’ı yorumlayarak işaret ettiği “gerçek soyutlama” kavramı, kapitalizmin anlaşılabilmesi için önemli bir çıkış noktası sunmaktadır. Bu çalışmada, kapitalizmin işlerliğini sağlayan “gerçek soyutlama”nın şemasını çıkarmayı deniyoruz. Şemanın kavramsal bağlamını oluştururken bilimsel söyleme dayanan Sohn-Rethel’in aksine, kapitalizmin gündelik kavrayışını temel alıyoruz. ‘Postmodern yabancılaşma modeli’ olarak adlandırdığımız şema, dört öznel tavır (tüketici, kullanıcı, oyuncu, geliştirici), üç mesele (bağımlılık, istismar, bencillik), iki odaklanma noktası (komplocu, kader), ölçülebilir nesnelliği oluşturan iki yan (yetki, beden) ve bu iki yanlı nesnelliğe hem dayanak hem kaynak olan iki zeminden (irade, sistem) oluşuyor. Şemanın tamamı, ‘lüzum’ ve ‘keyfiyet’ olarak adlandırdığımız iki boyutun karşılıklı dolayımlanışları olarak biçimlenmektedir.
Bir varmış bir yokmuş, uzak ülkenin birinde küçük şirin bir firma varmış. Bu firmada bir patronla üç çalışanı yaşarmış. Patrona sorarsanız, Berkcan atak, Alican yenilikçi, Arzucan ise azimliymiş. Kendilerine göreyse her birinin ayrı bir değişikmiş. Bu üç hobarak mühendisi, müşterilerden gelen himinileri gubartarak geçinip giderlermiş. Bazen müşteri gelmez olurmuş, paralar azalırmış. Böyle zamanlarda patron da ortadan kaybolurmuş. Ama olsun, bizim hobaraklar idare etmesini bilir, güle eğlene zamanlarını geçirirlermiş.
Bir savaş ne zaman biter? Belki de savaşlar sürekli bitiyorlardır. Çünkü savaş boyu taraflar birbirlerini bitirirler. Ama savaş aynı zamanda hiç bitmez. Çünkü savaş sürdükçe hem herkes ölür, hem de herkes ölümsüz olur. Öldüğümüz ve ölmediğimiz iki dünya yüz yüze gelir. İki zaman yan yana gibi. Aslında bir zaman bir de zamandışılık… Ölenlerin zamanı ve ölmeyenlerin zamandışılığında, ölmeyenler bile hep ölürmüş gibi oldukça, bitmeyen savaş da sanki hep bitiyormuş gibi olur. Barış savaşın bitmesi midir? O zaman savaş her şeyi ve kendisini bitirip tüketirken kendisiyle nasıl bir barış içindedir?
“Suriye Son Oyun”, ingilizce adıyla “Endgame Syria“, Suriye’de yürütülen savaşın keşfedilmesini amaçlayan küçük bir oyun. Aslında bir “kart” oyunu. Hani haberlerde denir ya şu taraf şu kartı kullandı, bu taraf bu kartı kullandı… Suriyeli isyancılar adına Suriye devletine “kart atıyorsunuz”, sonra sayıları yüksek olanlar kazanıyor… İşte tanıtım metni:
“Son Oyun Suriye; sürmekte olan iç savaşta etkileşimli bir yolculuk; savaşın yanında barışı da kazanacak seçimleri yapabilecek misiniz?
“The body of the commodity, which serves as the equivalent, always figures as the embodiment of abstract human labour, and is always the product of some specific useful and concrete labour” Capital Vol 1, sayfa 150
abstract human labour = “oyuncu/bencillik”, genel başarı/varolma ilkesi
“Devrimden Sonra”, SİP/TKP geleneğinden kaynaklanmış, o geleneğin temsil ettiği sosyalizm anlayışını ortaya koyan bir sinema filmi. SİP/TKP’nin kendini temsil konusunda genel olarak gösterdiği özeni de hesaba katarsak, bu filmle ilgili söylenen her şeyin SİP/TKP eleştirisine veya savunusuna dönüşmesi kaçınılmaz. Fakat tartışma “film sosyalizmi anlatıyor mu anlatmıyor mu” ikilemine düşerse esas soruyu atlamış oluruz: Bu film neyi anlatıyor, bu film neyin filmidir? Yani adı “sosyalizm” olsun veya olmasın, bunca insanı yanyana getiren bu ortaklık nedir? Bir filmden bahsettiğimiz için “hangi arzu?” diye de ekleyebiliriz.
Sosyalizm bir politikaysa, ve herkesin yaşadığı ilk politikaların “aile içi” politikalar olduğunu düşünürsek, politik biçimi aile biçimine göre tespit etmek verimli olabilir. Freud’un gösterdiği “Ödip kompleksi”ni hatırlayalım: Belirli bir aile yapısında (buna “batılı” diyebiliriz belki) yetişen erkek çocuklar “anneye kavuşma” ve “babayı öldürme” gibi arzular taşırlar ve ileriki yaşamlarında da yer değiştirmiş olarak bu arzularını tekrar ederler. Dolayısıyla rüyaların içeriğinde olduğu gibi, sanatsal sahnelerde de bu ilk arzuların izleri bulunabilir.
marx’ın (kötü) ünlü iki kavramını alalım ve id + süperego olmak üzere ikiye bölelim:
— üretim ilişkileri = beden + yetki
— üretici güçler = irade + sistem
kullanıcı(istismar) = süperego
oyuncu(bencillik) = id
tüketici(bağımlılık) = ego