Ahenkgül Popi’nin atölyesine girdiğinizde, duvardaki dev tuval önce sessizce bakıyor size. Mor bir dünya küresi, altında on iki parmaklı iki el; tırnaklar yeni boyanmış gibi, sanki birazdan klavyeye değil, göğe basacak. 8 Mart yazısı, eski bir 1 Mayıs afişinin ritmini taşıyor ama başka bir marş çalıyor içeriden: emekçi kadınların, görünmez mesailerin, gece vardiyası duyguların marşı.
Mor hoodie’siyle karşımda oturuyor Ahenkgül Popi. Ben, İşvenaz Müstahak. Not defterimin yapraklarını öfkeyle çevirirken, onun kupasından yükselen çay buharını izliyorum; buhar sakin, Ahenkgül değil. Kamerası açık kalmış o skandal video hâlâ bilgisayar ekranının bir köşesinde donmuş: kahkahalar, hızlı yazılan tweet’ler, mor bir kapüşon ve hiç durmayan eller. O görüntü internete saçıldı; ben de şimdi, tam karşısına oturup bu absürt çelişkinin orta yerine dalıyorum.
Beş duyudan söz edildiğinde neredeyse herkes aynı sayımı tekrarlar: görme, işitme, dokunma, tat ve koku. Buna karşılık güncel sinirbilim, bedenin dış dünyanın ötesinde iç dünyasını da algıladığını, kalp atışından mide gerilimine, nefes darlığından baştaki basınç hissine kadar pek çok içsel sinyalin beyne aktarıldığını vurgular. Bu içsel algı alanına interosepsiyon denir ve giderek daha sık altıncı his olarak anılır; beynin, bedenin içinden gelen sinyalleri yorumlayıp duygu ve karar haline getirdiği geniş bir zemin olarak tarif edilir (🔗, 🔗). (Psychology Today) Beş duyu klasik sayımını bozmadan bu içsel algı alanını masaya yatırınca, başağrısı bambaşka görünebilir: Beş duyudan biri değilse, belki de onların hepsinin bozulmasını haber veren, bedenin kendi içinden yükselen altıncı his midir?
Ocak 2025’te siyasetin dili mutfaktan bir mecaza tutundu. Cumhurbaşkanı’nın “turpların büyükleri heybede” sözü, yargı–siyaset gerilimini didaktik bir üstünlük gösterisine tercüme ederken muhalefetin refleksi meydanlarda “turpınan şalgamınan devlet idare edilmez” itirazına döküldü; aynı kalıp aylar boyunca tekrarlandı, manşetlere ve canlı yayınlara sızdı (🔗; 🔗; 🔗; 🔗). Fakat yaz ortasında bir video yayımlandı ve mecazın sağladığı tüm sahne düzeni bir anda bozuldu: İmralı’dan gelen görüntüde Abdullah Öcalan, silahlı mücadelenin bittiğini, siyasal sürecin artık parlamentonun kuracağı mekanizmalarda ilerlemesi gerektiğini söylüyor; aynı hat üzerinde bölge kaynakları Irak’ın kuzeyinde sembolik silahsızlanma adımlarını, ajanslar yeni denge arayışını bildiriyordu (🔗; 🔗; 🔗). O andan itibaren “büyük turp” mecazı değil, siyasetin manyetik alanı konuşulacaktı.
Siyasî dilde bir kelimenin başına ilişen ek değil, kelimenin çağırdığı zaman ve meşruiyet türü belirleyicidir. ‘Süreç’ denince takvim, faz ve protokol akla gelir; ‘uçurum’ dendiğinde eşiğe sıkışmış, acil ve ritüelle desteklenen bir karar anı; ‘eksen’ denince de farklı odakları anlık olarak hizalayan, sahada oluşan bir koordinat. Bu üç kelime yalnızca şık etiketler değil, her birinin kendi iç mantığından türeyen üç ayrı yanılsamanın kaynağıdır: süreççilerin doğrucu sembollere yaslanabileceğini zannetmesi, uçurumcuların gururlu imajlarla kestirip atabileceğini sanması, eksencilerinse sembol ve imajı sahadaki gerçeklik ile eşdeğer görmesi. İyi bir okuma, her bir kelimenin hem cazibesini hem kör noktasını aynı anda göstermelidir.
Cumhuriyet’in kurumsal medya düzeninden başlayıp özel televizyonların hızlı çoğalışına, oradan mobil platformların algoritmik akışına uzanan bir hat, psikiyatri (ve genel psi-) figürlerinin kamusal görünürlüğünü üç ayrı dalga halinde dönüştürdü. İlk dalgada ün, kurum kuruculuğu, devlet güdümlü yayın ve ders kitabı meşruiyetiyle inşa edildi; ikinci dalgada çok kanallı ekran, popüler kitap ve gazete-dergi ekosistemi yeni bir “uzman–şov” dengesini belirledi; üçüncü dalgada sosyal ağlar, canlı yayın ve dizi/streaming uyarlamaları, ünü platform ritmine ve hikâye/marka kurgusuna bağladı. Ana sav şudur: Ünlenme kanalı değiştikçe vitrin stratejisi de değişir; kurumsal prestijden ekran ritmine, ekran ritminden akış–algoritma uyumuna kayan bu süreç, ‘psikiyartiz’ denen mesleki performans estetiğini her dönemde farklı bir karaktere büründürür. Bu çerçeve içinde, örneğin Mazhar Osman’ın Bakırköy dönüşümündeki kurucu rolü kurumsal meşruiyeti temsil ederken, 1990’larda ‘Küçük Şeyler’ gibi programlar ekran-didaktik bir ün kanalını somutladı; 2010 sonrasında Gülseren Budayıcıoğlu uyarlamaları prime-time’da anlatının tek başına kaldıraç hâline gelişini gösterdi. (Bakırköy Hospital)
2-3-10’un sözleri ChatGPT’den, geri kalan sözler uyarlamalardan; müzikler, konuşma ve kapak “suni muhaberat” (yapay zeka) ile üretildi (ChatGPT, Suno). [*]
İstem: Radyo sunucusu Perde Cümledar “Nümerik Esintiler” isimli programın kırkdokuzuncu bölümünde önce kendini tanıtacak. Sonra 10 tane şarkı sunacak, sonunda vedalaşacak. Her şarkı öncesinde şarkının adını cümle içinde anarak yapacağı çarpıcı sürükleyici konuşmaları tek tek hazırla! Konuşurken her şarkının ismini bildirecek ve bağlamı ve konusundan bahsedecek (ara başlıklar olmayacak): “ChatGPT” (Çav Bella uyarlaması, yapay zeka işleri aldı distopya), “Gerçek Freud bu değil” (hakikat arayışı), “Serkeşler Omuz Omuza” (bağımsız devrimci mücadele), “Arnavut ülkesi” (siyasi hüsranın adı), “Beni whore görme gardaşım” (Aşık Veysel’in ‘beni hor görme kardeşim’ türküsünün uyarlaması), “Uçuşuyor mu tabaklar?” (Radiohead’in ‘spinning plates’ sözlerinin uyarlaması), “Maymun arşa uzandı” (Pixies’in ‘monkey gone to heaven’ sözlerinin uyarlaması), “Merdivenin tepesinde” (Radiohead’in ‘up on the ladder’ sözlerinin uyarlaması), “Bayan bayana bay bay!” (egzotisizm), “Ben TELE2, geliyorum!” (sansüre karşı)
Perde Cümledar ben; ‘Nümerik Esintiler’in kırkdokuzuncu bölümüne hoş geldiniz. Kulağınız zamana, kalbiniz titreşimlere ayarlıysa, bu gece frekansta biraz isyan, biraz şaka, bolca düşünce var. Gecenin ipini birlikte çekeceğiz; her parça, içinde yaşadığımız çağın puslu aynasına bir nefes bırakacak.