Zamanın kasvetli kavşaklarında, mukadderatın bozkırında yıldız tozu yutmuş gezginler vardı. Her biri başka bir ırmak yatağında akmaya kalktı: Kimi ateşin ortasında su damlası, kimi yitik bir vadide soluk bir gölge, kimisi ise yolda yolunu kaybeden rüzgâr. Hepsi, hayatın cilvesini evrenin mizan terazisinde tartıp yine de “belki”nin cılız ışığına umut bağlamış, mukadder masalların kahramanlarıydı.
Hepimiz, yeni tehlikelerin binbir zahmetle elde ettiğimiz özgürlüklerimizi tehdit ettiği korkusunu içimizde taşıyoruz; bu yüzden, özellikle dikkat gerektiren şey tam da özgürlük kavramıdır. Sadece özgürlüğü savunmak yetmez, asıl ihtiyaç duyulan şey, bir adım geri çekilip özgürlükten ne anladığımızı düşünmektir. Otoriter ve totaliter rejimler siyasi muhaliflerini çoğu zaman akıl hastası diye damgaladı (ve ona göre davrandı). O eski güzel Sovyet günlerinde Moskova’daki Serbsky Enstitüsü (ki 1990’dan sonra adını değiştirip Serbsky Merkezi oldu, işine aynı tas aynı hamam devam etti) siyasi baskı için psikiyatrinin amiral gemisiydi; oradaki psikiyatrlar, tutukluları konuşturmak ve milli güvenlik soruşturmalarına malzeme çıkarmak için acı verici ilaç yöntemleri geliştirdi. Psikiyatrların insanları yatırma gücünün altında ise uydurma bir politik ruh hastalığı vardı: “vyalotekushchaya” (“sürüncemede şizofreni”). Bu hastalığa sahip kişiyi, psikiyatrlar çoğu zaman gayet normal görünüp de ansızın “inandıklarından asla vazgeçmemek hastalığı”na tutulan, ya da “adalet arayışının yol açtığı sinirsel tükenmişlik” sergileyen, yahut “dava açmaya yatkın”, “reformcu sanrılar peşinde koşan” biri olarak tarif ediyordu. Temel mantık şuydu: Mevcut Sovyet Komünist düzenine karşıysan, aklın başında olamazdın; tedavi de öyle bir acıyla damardan psikiyatrik ilaç verilerek yapılıyordu ki, hastalar kendinden geçiyordu.
Yeni su rejiminin ilk gününde, henüz gün ağarmadan Çeşme Açılışı onca heyecan ve gürültüyle 53 dakika evvel vuku buldu. Halk ve memleketimizin dört bir köşesinden akın akın gelen turist taifesi, sabah ezanıyla beraber borulardan tıslayarak pörtleyen ilk püskürtülere öyle bir sevinçle sarıldı ki, sanki yıllar yılı çölden suya kavuşmuş bedevi gibi… Uğur getirmesi niyetiyle ilk bardak dahi çiçeklerin köküne döküldü; çünkü buranın kadim sakinleri bilir ki, tabiat ana ile helalleşmeden ne damla kalır, ne bereket artar.
İzmir’in batıya açılan kapısı, turizm vitrinindeki en renkli ilçesi Çeşme, bu yaz bir kez daha “susuzluk” başlığıyla ülke gündemine oturdu. Ama krizin özneleri bu kez sıradan vatandaş ya da belediye değil, iki devlet kurumu: Biri kentin altyapısından sorumlu İZSU (İzmir Su ve Kanalizasyon İdaresi), diğeri Türkiye’de baraj ve su yönetiminin asıl patronu Devlet Su İşleri (DSİ). Ve işin garibi, herkes “söz”ün kimin olduğunu biliyor ama, ortada sadece “kesinti” var. Bir zamanlar “su küçüğün, söz büyüğün” derlerdi. Bugün ise sözü suskunluk, otoriteyi kesinti temsil ediyor. Şehirde ne su akıyor ne de anlamlı bir açıklama.
Freud’un Signorelli Vakası psikanalizin kurucu anlatılarından biridir: bir gezide, Orvieto Katedrali’ndeki büyüleyici fresklerin ressamının adını bir türlü hatırlayamaması, bu basit unutkanlığın beklenmedik bir derinliğe ve kültürel katmanlara açılması. Freud’un bizzat çizdiği şemada, bir kutu içinde bir hitap (“Herr…”), onun karşısında ise yuvarlak bir daire içinde bir ünlem (“Boah!”: şemada “Bo” diye yazılan “Böö!” veya “Böğ!”) yer alır. Bu iki figür, hem onun kişisel zihnindeki hem de Batı ikonografyasındaki kutupsal dinamiği imler. Şemanın kalbinde, köşeli çerçeveye alınmış, düzen ve otoriteyi çağrıştıran hitabın değeri, daire içinde aniden patlayan bir şok ifadesiyle bastırılır ve yerinden edilir. Bu süreç, hem bireysel psikoloji hem de toplumsal temsiller açısından derin anlamlar taşır.
Son yıllarda hızla kuraklaşan İzmir’in yaşadığı su krizi, aslında kimse için sürpriz olmadı. “Geliyorum” dedi ve geldi. Ama şehir ne belediyeden ne hükümetten, ne de kentin “duyarlı” sivil toplumundan gerçekçi bir hazırlık göremedi. Herkes afeti sadece seyretti; herkes birbiriyle meşgul, kimse susuzlukla yüzleşmeye hazır değil. Göz göre göre gelen bu çöküş, yalnızca doğa koşullarıyla açıklanamaz. Bu kadar kontrolsüz bir savruluşun altında, önce hükümetin her hafta çevirdiği yeni siyasi oyunlar, sonra da muhalefetin “siyasi vicdan” gösterilerine fazlaca meyletmesi yatıyor. Herkes bir tiyatro oynuyor, sahici bir kriz yönetimi yerine, toplumun gözünün içine baka baka günü kurtaran rollere bürünüyor.
Nakarat: Yüzgöz olmuşsun sen herkese, Her yerde selam, her yerde şive, Fal baktırıp sevda anlatıyorsun, N’oluyor sana böyle? Bak ben seni iyi görmüyorum, Gel toparlan, kaçalım buralardan, Yerliler gibi oldun valla, Yarın ‘abla bi çay’ mı dersin, ‘Kanka bi simit’ mi istersin, Hayret bir şey ya!
Irving Winkler’ın Night and the City’sinde (1992, Jules Dassin’in kara film klasiğinin yeniden çevrimi) kısa bir sahne vardır; ana karakter Fabian (Robert De Niro tarafından canlandırılıyor), alaycı bir şekilde ona laf atanlardan birine sataşır, onu dövmekle tehdit eder. Rakibine yaklaşırken yanındaki arkadaşının elini yakalayıp boynuyla omzu arasına koyar, sanki arkadaşı onu saldırıdan alıkoymaya çalışıyormuş gibi—bu, tabii, dövüş sahnelerinin o klasik ayrıntısını, öfkeli kahramanın düşmanını pataklamasına engel olmaya çalışan dostunu tiye alır; Fabian tüm bu mizanseni oynayarak, hareketin bir tür ritüel olduğunu açıkça ortaya koyar.
2021‘de ve 2025‘te yanan diğer bölgeler (Vikipedi). Google Earth timelapse 2022’ye kadar, 2023-2025 Copernicus Browser’da var.
2021 yazı… Türkiye, tarihinin en karanlık orman yangınları dalgasıyla sarsıldı. Marmaris’ten Milas’a, Köyceğiz’den Yatağan’a on binlerce hektar yanarken, ülkenin “yangın hafızası” da bir anda sıfırlandı. Felaketin şok dalgası geçtikten sonra ise tek soru kaldı: Bu kadar büyük kaybın ardından ne değişti? Dört yıl sonra, hâlâ aynı endişeyle, aynı alevlerle mi mücadele ediyoruz; yoksa gerçek anlamda bir “dönüşüm” yaşadık mı?