Başlangıçta söz vardır (köken hikayesi). Başlan gıçta söz vardır (başta ve sonda). Baş-language’da söz vardır (kökenin gayesi).
Babil kulesini yıkan tektanrıtarihi başlatınca insanlık çil yavrusu gibi farklı dillere dağıldıysa da tarihöncesinde konuştuğu baş-language‘ı hiç ama hiç unutmadı. O gün bu gündür insan ne zaman sıla hasreti çekse baş-language’dan heceler hayal meyal kulağına çalınır.
Bir kral zehirlenme korkusundan sarayda hazırlanan hiçbir yemeği yiyemiyormuş. Saraya sızmış kimi hainlerin onun kuyusunu kazdığına yemin edebilirmiş ama kanıtlayamazmış. Sonunda samimiyetine güvendiği yerliş bir valinin önerisiyle saraya yeni bir aşçı getirtmiş.
Bu usta aşçı öyle bir spesiyal hazırlamış ki dediğine göre bu yemeği yiyenler eğer kraliyete sadıksa çabucak karnı doyup sofradan kalkarmış, yok eğer haince emeller peşindeyse hiç karnı doymayıp hep daha fazlasını istermiş.
Etkileyici sözler vurucu sayılır; çarpıcı bir söz hoş karşılanabildiği gibi okurları küstürebilir de; sözlü darbelerin dört çeşidi sayılabilir: 1) Darbımesel (proverb, atasözü) 2) Darbınam (namedrop, adlar anmak) 3) Darbışaka (punchline/blow, bitiş sözü) 4) Darbıkelam (wordplay, kelime oyunu) Şimdi bunları tek tek anlatalım.
Bugünkü konumuz, Fransız psikanalist Jacques Lacan’ın obsesyonel bireylerle ilgili teorilerine kısa bir giriş yapmayı hedefliyor. Lacan, insan psikolojisini karmaşık bir sistem üzerinden ele alan, özellikle bilinçdışı, arzular ve ilişkilerdeki dinamikleri çözümlemeye çalışan önemli bir düşünürdür. Bu bağlamda “obsesyon” kavramı da oldukça önemli bir yer tutar.
Obsesyonel kişilik, bireyin belli düşünceler, eylemler ya da ritüeller etrafında takılıp kalmasıyla kendini gösterir. Ancak Lacan, bu durumu sadece bireysel bir sıkıntı olarak değil, toplumla, özellikle de “Öteki” ile kurulan ilişki çerçevesinde anlamlandırır. Öteki, bir nevi bireyin kendi dışında var olan ve sürekli onay beklediği, anlam aradığı sembolik bir figürdür.
Obsesyonel bireylerin yaptığı her şey aslında bu “Öteki”nin onayını kazanmak üzerine kuruludur. Bu dinamik içinde Lacan, obsesyonel bireyin eylemlerini bir “marifet gösterisi” olarak nitelendirir. Burada amaç sadece bir beceriyi sergilemek değil, derinlerde yatan bir kaygıyı yönetmek, bu kaygıya hâkim olmaktır. Ancak bu gösteri, her zaman beklenen karşılığı bulamayabilir. Zira, Lacan’a göre, Öteki de kendi meseleleriyle meşguldür ve obsesyonelin beklediği takdiri göstermekte her zaman başarılı olamaz.
Şimdi Jacques Lacan’ın beşinci seminerinden konuyla ilgili kısmı okuyacağım:
Size obsesyonellerin marifet gösterilerinden bahsettim. Nedir bu gösteri?
Bu iş için en az üç kişi gerekir: Tek başınıza marifet gösteremezsiniz, en az iki kişi olmalı ki bir performans başarılmış olsun, bir depar atılmış olsun. Ayrıca bir de kayıtçı veya şahit bulunmalıdır.
İhtiyaç yaklaşımına bağlı kalmayan bu iki hat, talebin iki ufkunu verir.
Alt hattaki talep dilegelmiş taleptir; şu veya bu ihtiyacın doyurulması talebidir ve dildeki şu veya bu darboğazdan geçerek ifade bulmak zorundadır.
Ama talep sadece dilegelmekle kalmaz, eğer varolacaksa muhatap –Başkası– aracılığıyla imleyenler düzlemine geçmelidir: Koşulsuz sevgi talebi buradan gelir ve muhatabın simgelenmesine bağlı kalır, yani yokluk arkaplanında varlık göstermesine, namevcut halde mevcut olmasına, üst hattaki ufukta belirmesine bağlı kalır. Herhangi bir nesneye aşık olunacaksa –sevilen nesnenin Eros’una ihtiyaç duyulacaksa– önce talep konumu kurumlaşıp sevgi talebi ufkunu yaratmalıdır. Okumaya devam et →
Türkçede en kötü kokulardan biri de “çeviri kokusu”dur: yerleşmiş kanıya göre, bir çevirinin başarılı sayılabilmesi için ilk koşul, “çeviri kokmaması”, yani gerçekte olduğu gibi değil de, olmadığı gibi görünmesi, gerçek niteliğini gizlemesidir. Bu koşulun gerekçesi de, biliyoruz, kapsamını hiçbir zaman kesinlikle belirlemediğimiz, belirleyemediğimiz bir doğallık gereksinimidir: çevrilen yapıtın özgün biçiminde doğal olup olmadığına bakılmadan, en yaygın sözcüklerden, en beylik deyimlerden, en kalıplaşmış tümcelerden oluşan, akıcı bir çeviri istenir.
Yıllar önce Slavoj Žižek’in sosyal medyanın tamamen yasaklanmasını önermesine pek anlam verememiştim çünkü Twitter’da oluşan gündemlerin geniş çağrışım yelpazeleriyle kapsamlı bağlamlar kurmaya yarayabildiğini görüyordum. Zaten bütün öncülleri ve ardıllarıyla birlikte Gezi Direnişi bu algı etrafında cereyan etmişti. Fakat zamanla (daha net) anlaşıldı ki medyatik akışlardan yararlanıp gerçekten denizlere açılmak isteyenler çok küçük bir azınlıktır. Düşünmeye ayıracak vakti ve dikkati kısıtlı olan ezici çoğunluk önceden alıştığı tatlısulardan ayrılmayı göze alamaz. Ayrıca özellikle Gezi yenilgisinden sonra kamuoyunu tatlısulara mıhlayarak denizlere açılmaktan alıkoymaya yeminli bir canlı modeli türemiştir. Onlara İnkârcı Yavşakça Familyası (İYF) diyeceğiz [1].