Sinemanın edebiyattan devraldığı “sahnede bir tüfek gösterildiyse ileride patlamalıdır” ilkesi, kuramsal makalelerde anlatıldığı gibi masum bir “ekonomi” kuralı değildir. Edebiyat ve senaryo kitaplarında Chekhov’un tüfeği denen bu ilke, anlatıda görünen her ayrıntının sonradan mutlaka işe yaraması gerektiğini söyler; boş, “yanlış vaat” barındırmayan, sıkı örülmüş hikâye makuliyetinin temel taşı olarak yüceltilir (🔗). (Wikipedia)
Erkek düşmanlığı tartışması çoğu zaman tartışmanın en ucuna, sloganlara ve karşılıklı hakaretlere bakarak yürütülür. Oysa çevrimiçi videolarda, skeçlerde, ilişki tavsiyesi kanallarında dolaşan erkek imajı adım adım izlendiğinde, daha derin bir bağın ipuçları görünür hale gelir. Türkiye’de çevrimiçi içerikler incelendiğinde, bir yanda kabahat kataloğu, diğer yanda “baştan arızalı erkek” kataloğu sürekli genişler. Erkeğe adalet sisteminde kayrılan, ev içi yükü kadına yıkan, kıskanç, ısrarcı, aldatmaya meyilli, duygusal sorumluluktan kaçan, kriz anında ortadan kaybolan, konuşmak yerine küsen ve sessizliği cezaya çeviren bir profil yüklenir. Aynı anda duygularını ifade edemeyen, içi dolu ama ağzı mühürlü, doktora gitmeyecek kadar inatçı, “hazır değilim” diyerek sorumluluktan kaçan, büyümeyi reddeden prenses erkek, kıskançlığı sevgiyle karıştıran, varoluşsal olarak dengesi bozuk bir tür olarak çizilir. Bu dil, tekil davranışları eleştirmekten çıkıp “erkek zaten böyledir” genellemesine geçtiği anda, erkek düşmanlığı denen bölgeye adım atmış olur.(YERSİZ ŞEYLER)
Türkiye’de son yıllarda özellikle YouTube, TikTok ve benzeri platformlarda erkekler hakkında kurulan cümleler, yavaş yavaş ortak bir “erkek imajı” dokuyor. Bu imaj, tek tek videolardan ve skeçlerden çok daha ağır bir bütünlük taşıyor. Erkekler bir yanda sürekli suçlanan, diğer yanda psikolojik ve ahlaki olarak “arıza” ilan edilen bir figüre dönüşüyor. Burada mesele tekil içeriklerin haklı–haksızlığı değil; ortaya çıkan dilin, erkekleri bir kategori olarak nasıl şeytanlaştırdığı ve bunu yaparken hangi kalıplara yaslandığıdır.
Görmenin bile plastikleştiği bir AVM’nin ortasından dünyaya sesleniyorum; ışıklı bir ahır, dev bir Krippe büyüyor içimde. Bu plastik doğum sahnesinin üstüne sinmiş ekşi süt buharından kader, kokuya aldanmış kalabalığın yüzünden keder, reyonda unutulmuş karton bardaktaki kefir damlasından bile ilahi bir başarısızlık taşıyor burası. Işıklı melek heykelinin titrek gölgesinde insan kendi kendine isyan diye bağırıyor ama Krippe’nin vaadi hâlâ bir ihsan gibi paketlenip hediye kağıdına sarılıyor. Bu alışveriş tapınağında kırmızı halılarla döşenen yol, vitrin camlarında donup kalmış bir göl, vitrin mankenlerinin donuk yüzünde sırıtan bir gül, gece yarısı temizlikçisinin paspasında sürüklenen ıslak kül gibi uzayıp gidiyor. Krippe’nin önüne diz çöken herkesin içindeki yar, üstünde titrediği soğuk seramik yer, dolduramadığı iç karanlık yarı ve bir türlü gelmeyen plastik bebek yâr ile tamamlanmaya çalışıyor.
Modern sinema konuşulurken herkesin ağzında aynı kelimeler dolaşıyor: tarih, sınıf, savaş, travma, teknoloji, yabancılaşma, çocukluk, travma, bilincin parçalanması, modernitenin krizleri… Filmler böyle anlatıldığında, sanki beyazperde baştan sona “zengin meseleler”le doluymuş gibi görünür. Oysa tek tek içine girildiğinde, bu zenginliklerin çoğu aynı merkezin etrafında dönen şaşırtmacalar olduğu fark edilir: karının şaapması.