Antik çağlardan beri astrologlar gezegenlere hep çeşitli sıfatlar yüklemişlerdi, hususi yorumlar da getirmekle birlikte ellerindeki –sözgelimi– Yıldızname Sözlüğü’nün anahatlarını muhafaza ettiler.
Ay/Kamer hep gizildi, Merkür/Utarit hep haberdardı, Venüs/Zühre hep güzeldi, Güneş/Şems hep gururluydu, Mars/Merih hep savaşkandı, Jüpiter/Müşteri hep talihliydi ve Satürn/Zuhal de hep –nasıl desek– fenaydı! [1]
Yeni gezegenler bulunup adlandırıldıkça onlara da çeşitli sıfatlar tayin ederek astroloji kadim yolculuğunu sürdürdü: Uranüs/Munzar şaştırıcıydı, Neptün/Mevcedar daldırıcıydı, Plüton/Tahtıfelek yıkıcı ve yapıcıydı… [2]
Gözde gördüğüm derinlik gerçek mi sahte mi? Bir hayale mi kendimi ispatlamaya çalışıyorum? Bir gözün diğer, arka ucu nereye bağlanıyor? Farklı gözlerin arka uçları aynı yerde nasıl birleşir? Bir bakışı reddedebilir miyiz, bu mümkün müdür? Bize bakacak olan gözleri seçebilir miyiz? Gözlerin arka bağlantılarını kısıtlayabilir miyiz, önceden bilebilir miyiz? Gözün ardını görebilir miyiz? Gözlerin ardında ne var? Bir insanda bir çift mi göz vardır? Önceden beri olan (olumsuz) bir bakışın yeni farkına varmışsam ne yapmalıyım? (inkar ve reddetmek dışında)
Suphi Nejat Ağırnaslı’nın Menkıbe kitabında vurguladığı ikilemeyi anımsayalım:
1960’lı yılların 1970’lere devrildiği tarihsel kesitte iki mekân, günümüze kadar uzanan gündelik yaşamı ve siyasetin paradigmalarını ortaya koymuştur sanki: Dağlar ve garajlar! İkinci Dünya Savaşı sonrasında bu iki ‘mekan’ günümüz kapitalizminin siyasi hüviyet ve biçimini ‘devrimcileştirmiştir’. [sic]
Garaj ve dağ devrimleri şöyle ayırt edilir: 1) Arabaya tahsis edilen garajda bilgisayar üreten mühendisler araba sürücüsü olup yolları gezmek yerine bilgisayar sürücüsünde klasörleri gezmişlerdir. 2) Dağları tutan gerillaların bir maksadı yolların ulaştığı diyarları kuşatmaksa öbür maksadı da yolların çıkabileceği zirveleri ele geçirmektir [1].
Sine mat sineyi mat eden mat (görüntüsüz) sinematiktir;‘sinem atik = gönül akışlı’ (kurgu, fıkra, tekerleme, bilmece, efsane, şarkı, şiir atıflı) yazılar içerir (film, dizi, kurgu tiyatro için: Sinem Atik).
Yazılar tek tek linklerden ya da kitabın etiket sayfasından (Sine Mat) okunabilir.
Bir kez başladıktan itibaren müdahale edilemeyen otomatik programlarda kodları önceden analiz edip sonsuz döngü ihtimallerini önlemek mecburidir. Bilgisayar biliminde buna Halting Problem (Sonlanma Problemi) adı verilir [1].
Spontan davranırken kısır döngülere garkolduğu algılanan bir şahsiyeti ise en gayretkeş çalışkanlık esnasında bile ‘İyi halt etmişsin!’ veya benzeri basbariz bir ünlemle kendine getirmek mümkündür. Biz de buna (Dinamistiksel Ekholoji adına [2]) Halt Etmek Meselesi adını verelim.
Makineyi insandan ayıran bu keskesin hudut çizgisi nedeniyle kendiliğinden işleyişlerin otomatik mi yoksa spontan mı olduğuna dikkat edilmelidir.
Başka dünyalara ihtiyacımız yok. Aynalara ihtiyacımız var. (Solaris) [1]
Aybaşından beri ChatGPT’ye fıkra benzeri birçok şey yazdırınca (Muhaberat) biriken ufak tefek tecrübeleri kayda geçirmeye karar verdim.
Žižek geçtiğimiz aylarda ChatGPT’nin ‘insanlar kadar aptal olamadığında’ siyaseten doğrucu kimlikçiler gibi kasıntı davranabildiğinden bahsetti [2].
Sahiden de ‘saygın isim ve kimlikleri karalamasın’ diye şiddetli üstbenler programlandığı için sistem sık sık ‘maalesef bir yapay zeka olarak ben katiyen gerçekdışı senaryolar yazabilemem’ küskünlüğüne düşebiliyor. Okumaya devam et →