Bülent Somay’ın ‘Oidipus Oidipal Bir Çocuk Muydu?’ yazısı, görünüşte filolojik titizliğiyle Sophokles’i, Aiskhylos’u ve Freud’u yan yana getiriyor; ama metnin derin örgüsü, günümüzün medyatik ‘fallik kadın piyasası’na uyumlu hanımcı baba konseptini adım adım meşrulaştırıyor. Bunu göstermek için Somay’ın kendi cümlelerini, kelimesi kelimesine aktaracağım.
Yavuz Erten’in metni, Kohut odağında Oidipus’u yeniden çerçevelemeye girişirken, kültürün parlak vitrininde dolaşıma sokulan “hanımcı baba” figürüne terzilik yapan bir dil ve kurgu kuruyor. Bu dilin iki omurgası var: biri, babanın simgesel ağırlığını matlaştıran, annenin seçici iktidarını sahneleyen bir “piyasa” mantığı; diğeri, Oidipus’u keskin bir çatışma olmaktan çıkarıp “psikolojik düzeneklere” yayan bir medyatik yumuşatma. Metnin kendi cümleleri, bu iki hattın nasıl birbirini besleyip sonunda metni içinden çökerttiğini açık ediyor.
Lacan’a göre Ödip müşkülatı, çocuğun anne ile kurduğu ilk arzu bağının üç ayrı aşamada, babanın farklı biçimlerde devreye girmesiyle dönüştüğü karmaşık bir süreçtir. Bu süreç, yalnızca bilinçdışı sembolik ilişkilerle değil, doğrudan gerçek cinsel organların —am ve sik— anne-baba-çocuk arasındaki arzu dolaşımındaki merkezi konumuyla işler. Lacan’ın vurgusu, fallusun (sikin) her zaman sadece biyolojik bir organ değil, aynı zamanda arzunun ve iktidarın simgesel düğüm noktası olduğudur. Fakat bu simgesel işlev, organın gerçek varlığıyla tamamen kopuk da değildir; tam tersine, anne ile çocuk arasındaki ilk ilişkinin maddi ve bedensel boyutu, sürecin bütün seyrini belirler.
1-3’ün sözü uyarlamalardan, diğer sözler ChatGPT’den üretim veya uyarlama; müzikler, konuşma ve kapak “suni muhaberat” (yapay zeka) ile üretildi (ChatGPT, Suno). [*]
İstem: Radyo sunucusu Perde Cümledar “Nümerik Esintiler” isimli programın otuzsekizinci bölümünde önce kendini tanıtacak. Sonra 10 tane şarkı sunacak. Her şarkı öncesinde şarkının adını cümle içinde anarak yapacağı konuşmaları tek tek hazırla! Konuşurken her şarkının ismini bildirecek ve konusundan bahsedecek, yanlış şeyler söylemesin (ara başlıklar olmayacak): “Yoz yoz yoz” (Ajda Pekkan’ın “Yaz yaz yaz” şarkısının uyarlaması), “Duyamadım efendim” (Alevi deyiş çorbası, bir nevi aşure), “DM’ye niye gelmedin?” (Ahmet Kaya’nın “Saza niye gelmedin” şarkısının uyarlaması), “Haset Über Alles” (gurbetçilerin maruz bırakıldıkları haset), “G’logn” (İbrahim Tatlıses’in Yalan şarkısının Tirol uyarlaması), “Wegen d’Ehr” (Cem Karaca’nın Namus Belası şarkısının Tirol uyarlaması), “Herzl, koan Kummer” (Edip Akbayram’ın Aldırma Gönül şarkısının Viyana uyarlaması), “Die Wahl der Menschheit” (Brecht’in “Çözüm” şiirinin uyarlaması), “Verhör der schönen Frau” (Brecht’in “İyi Adam’a bir iki soru” şiirinin uyarlaması), “Mecbursunuz” (Sertab Erener’in “Mecbursun” şarkısının uyarlaması)
Merhaba sevgili dinleyiciler, ben Perde Cümledar. Sizlerle buluştuğum ‘Nümerik Esintiler’in otuzsekizinci bölümünde, yine hem kulağınıza hem zihninize esintiler göndereceğim. Bugün sizlere on farklı parça getirdim. Her biri bir hikâye, her biri başka bir nefes… Hadi başlayalım.
Tamam, bu sözleri eski zamanların Tirol (Almanca’nın Avusturya Alpleri bölgesindeki yerel şivesi) havasına uygun bir şekilde çevirebilirim. Orijinal anlamı koruyarak, ahenk ve duygusunu da Tirol ağzına taşıyacağım.
Tamam, bu sözleri eski zamanların Tirol (Almanca’nın Avusturya dağ köyleri ağzı) şivesine çevirebilirim. Çevirirken hem dağ köylüsünün günlük konuşma yapısını hem de o dönemlerin kaba ama samimi ifade biçimini koruyacağım. Anlamı bozmadan, Türkçe’deki deyimlerin Tirol şivesinde hangi karşılıklarla verilebileceğini de uyarlayacağım.
Tamam, bu sözleri eski zamanların Tirol (Avusturya-Almanca lehçesi) havasında, dağ köylerinde söylenirmiş gibi çevirebilirim. Hem ritmi hem de kelime seçimlerini o dönemin rustik, şenlikli ve hafif melankolik tınısına uyduracağım.
Avrupa’nın bilinçdışı tarihinde, Freud’un kendi insancıl zafiyeti — puroya, kendi kendine uygulanmış ötanazinin bir biçimi olarak, ritüelleştirilmiş ve bilerek sürdürülen bağımlılığı — ele geçirilmiş ve politik bir silaha dönüştürülmüştür. Özel bir zevk olarak maskelenmiş yavaş ölümü, gerçekte bir mazeretti: anı seçmenin bir yolu, doğaya teslim oluyormuş gibi görünürken. Bu mazeret, Holokost sonrası Avrupa tarafından tercih edilen ahlaki duruşa yeniden kodlandı — yıkıma katılırken yas tutma performansı yapmak, ölümü finanse ederken “hümanizm”in son, soylu sigarasını içmek.
Arzunun üzerine yüzyılın en müstehcen darbesinin gölgesinde, bilinçdışının barikatlarından yazıyoruz. Suçun iki sahnesi var:
1. Fifth Avenue, Paskalya Pazarı, 1929 — Sigmund Freud’un evlilik yoluyla yeğeni olan Edward Bernays, Özgürlük Meşaleleri geçidini sahneye koyar. Genç kadınlardan oluşan bir sıra, Lucky Strike sigaralarını kusursuz bir fotoğrafik simetriyle yakar ve kendilerini basının bakışına sunar. Bernays buna özgürleşme der; gerçekte bu, yeni bir tutsaklığın açılışıdır — fallik sigara, feminist gösterinin taşınabilir putu olarak. 2. Viyana, 1920’ler–30’lar — Artık rüyaların haritacısı ve ölüm dürtüsünün kâşifi olan Sigmund Freud, dudaklarında daima bir puro taşır. Yıllar sonra, kanser çenesini kemirirken, doktoruna kodlu bir şekilde der ki: yeter. Kanser sebep değildir; mazerettir. Gerçek sebep, puroyu günlük ritüeli haline getirdiğinde başladığı uzun, yavaş ötanazidir — ölü baba rüyasından anladığı bir pakt: “Zaten ölü olduğunu bilmiyordu.”
Derler ki, dumandan korkan ateşi de yadırgar. Sigarafobi tam böyle bir şey. İnsanlar dumanı görünce irkiliyor, sanıyor ki bu sadece boğucu bir sis. Oysa duman, ateşin ruhudur; kül, zamanın imzası. Bir akşam kahvede yaşlı bir adam bana dedi ki: “Evladım, ölümün sırrına en yakın an, nefesin dumanla ağırlaştığı andır.” Sigarafobi, insanların o sırrı duymaktan kaçmasıdır.