Bu hikâyeyi, Vardar abinin geride bıraktığı notlardan, ses kayıtlarından ve onu tanıyanların dilinden topladılar. Parça parça, eksik gedik; ama kalbinin ne tarafa aktığını anlamaya yetiyor.
Olaylar, onun bir bahar sabahı şehirden sessizce sıvışmasıyla başlıyor.
Astrolojik Çağ denildiğinde kastedilen şey, tek tek insanların doğum haritalarından çok daha geniş bir ölçek: binlerce yıl boyunca toplumda her şeyi örgütleyen yapıların derin, arketipik nüvesi. Bu yaklaşımda tarih; savaşların, icatların ve inançların rasgele dizisi değil, gökyüzünün çok yavaş ilerleyen bir göstergesini takip eden uzun uzun temalar olarak okunur. Bu temaların kesiştiği yer, Dünya’nın eksen hareketiyle ilgili fiziksel bir olgudur: ekinoksların preesyonu.
İstem: Radyo sunucusu Perde Cümledar “Nümerik Esintiler” isimli programın ellinci bölümünde önce kendini tanıtacak. Sonra 10 tane şarkı sunacak, sonunda vedalaşacak. Her şarkı öncesinde şarkının adını cümle içinde anarak yapacağı çarpıcı sürükleyici konuşmaları tek tek hazırla! Konuşurken her şarkının ismini bildirecek ve bağlamı ve konusundan bahsedecek (ara başlıklar olmayacak): “Hoşgelirsin” (Cem Karaca’dan Wilkommen şarkısının uyarlaması, Almanya’da Türk işçiler), “Doğru Bak ve Çöz” (Grup Yorum’dan Doğru Düşün ve Çöz şarkısının uyarlaması), “Beşer beşer” (yapay zekaya atarlanan insan), “O wheel why do you wail” (Ruhi Su’dan Dolap Niçin İnilersin türküsünün uyarlaması), “Nüvedeki kuvvet ilerletiyor Çin Barışını” (Maocu bir marştan uyarlama), “Eri hece” (Metin ve Kemal Kahraman’dan Khece şarkısının Türkçe uyarlaması), “Kaçakça” (Ulvi Cemal Erkin’in Köçekçe parçasının uyarlaması), “Elageyik” (Moğollar’ın Alageyik şarkısının uyarlaması), “7898” (Moğollar’ın 7-8-9-8 şarkısının uyarlaması), “The Curtain” (gizemli enstrümantal)
Nümerik Esintiler’in ellinci bölümüne hoş geldin… Ben Perde Cümledar. Adım gibi, perde arkasındaki sesleri, rakamların gerisindeki hikâyeleri kurcalamayı seviyorum. Haftalardır sayılarla oynadık; frekansları, ritimleri, algoritmaları, hayatın hesabını tuttuk. Bu akşam, ellinci buluşmamızda, sayıları biraz kenara koyup, onların içinden doğan duyguları dinleyeceğiz. On şarkı boyunca, her notanın arkasındaki göçü, öfkeyi, isyanı, barışı, dile, doğaya ve gizeme uzanan izleri takip edeceğiz. Eğer hazırsan, perdeleri aralayıp ilk şarkıya geçelim.
Makale, Slovenya’da 2025’teki yardım ile hayatın sonlandırılması referandumundan yüzde 53 “hayır” çıkmasıyla yürürlüğe girmeyecek ZPPKŽ yasasını arka plana alarak, aynı siyasi süreçte birbirine dolanan üç farklı Žižek figürünü –ruha seslenen kampanya yüzü, yapay zekâ tarafından üretilmiş “AI Žižek” ve sahte metne öfkelenip “işte tam da bu yüzden evet demek gerekir” diyen Dnevnik Žižek’ini– birlikte okuyor; yardım ile ölme tartışmasını hem ruh söylemiyle hem yapay zekâ çağında otorite erozyonuyla birlikte düşünmeye çalışıyor. “İnsan zekâ ve hesaptan fazlasıdır, insan ruhani bir varlıktır” diyerek inançlılara seslenen kampanya Žižek’inin, acıyı biyolojik veri olmaktan çıkarıp ruhun çözülüşüne taşıdığı ve “ruhum dağılıyor, beni öldürün” talebini ötanazinin ruhani gerekçesi haline getirdiği gösterilirken; referandum yaklaşırken sağ-muhafazakâr “hayır” kampanyasının, geç kapitalizmin nihilizmi “onurlu ölüm” diye pazarladığını söyleyen AI Žižek metnini sevinçle yayması, ad hominem’in dijital çağdaki uzantısı olan “ad robotem” kavramıyla okunuyor. Makale, “ruhum dağılıyor” cümlesinin, gerçekse karar ehliyetini, sahteyse talebin gerekçesini iptal eden bir paradoks ürettiğini; aynı paradoksun, yasanın dayandığı tıbbi ve etik uzmanlık mimarisini de içerden aşındırdığını savunuyor. Žižek’in 2005’te binanın tepesinden kameralara “beş dolara mütevazı, etik intihar servisi” önerdiği cinefil playdead sahnesi, bugün Slovenya’da nahoş tesadüfleri önlemeyi, mahremiyeti korumayı, kriz ile “metafizik intihar”ı ayırmayı vaat eden prosedürel ötanazi rejimiyle yan yana konularak, ölümün yapısal acıları çözmek yerine acının taşıyıcısını teknik olarak sonlandıran bir “nihai çözüm” mantığına bağlandığı gösteriliyor; yapay zekâ simülasyonlarının otoriteyi stil düzeyinde çözdüğü ad robotem çağında, geri dönüşsüz ölüm kararlarının hızla genişletilmesi değil, radikal biçimde politize edilip ertelenmesi gerektiği fikriyle sonuçlanıyor.
Diyarbakır’da 27 Kasım 2025’te hastanede “kalp krizi” notuyla kayda giren, ardından intihar iddiaları ile anılan gazeteci Dilan Karaman’ın ölümü, resmî dosyalarda sessizce beklerken, Kürtçü medya çevreleri başka yerlere bakarak kolektif bir feryat üretti. Herkes Dilan’ın adını telaffuz etmekten özenle kaçınırken, intihar üstüne figan dolu dolaylı metinler yazıldı; satır aralarına yayılan hafif bir inilti, haber sayfalarını tek tip bir sızlanış atmosferine çevirdi. Her paragraf, arada bir haykırış ve ansızın patlayan bir çığlık eşliğinde yükselirken, okurun içindeki örselenme ile köşe yazarlarının çok yorulmuş cümlelerindeki yıpranma birbirine karıştı.
Önceki referandum ve seçim kampanyalarında da elbette yalanlar, sahtekârlıklar ve manipülasyonlar vardı, ama bu kez her şeyin bir adım daha ileri gittiği anlaşılıyor. Kolayca kanıtlanabilecek yalanların söyleniş ve yayımlanışındaki yüzsüzlük şaşırtıcıydı; birkaç ay sonra seçim kampanyası başladığında bizi nelerin beklediğini ancak tahmin edebiliriz.
Pontos krallarının başkentlerini kurdukları o gür ve verimli Karadeniz kıyıları, kereste ve maden bakımından olduğu kadar Yunan efsaneleri bakımından da zengindi; hem de bu iki zenginlik birbiriyle ilgisiz değildi. İason ile Argonautların efsanesi, Hititlerin ve Asurluların daha erken çağlarda keşfetmiş oldukları maden zenginliğini araştırmak yahut yağmalamak üzere gelen gerçek bir Yunan seferine dayanmış olabilir. Hattâ Altın Post bile tarihî bir vakıanın akislerini taşıyor olabilir: daha yakın zamanlara kadar, yöre halkı derelere, üzerlerine altın tozu çökmesi için postlar gererdi. Her ne olursa olsun, Argonautlar, aynı ruhu taşıyan ve bölgenin ilk tarihî tasvirini vermiş olan Ksenophon için pek gerçek kimselerdi. Bir yıl yürüyüp dövüştükten sonra, o ve Onbinler, Karadeniz’i ilk defa, Trapezus adlı Yunan limanının üzerindeki dağlardan gördüler; bu şehir, sonradan Trebizond, yani Trabzon adıyla şöhret kazanacaktı. Yeni maceralardan sonra Onbinler, kıyı şehirlerinin en eskisi ve en büyüğü olan Sinope’ye vardılar; buradan Herakleia’ya (bugünkü Ereğli) yelken açtılar ve nihayet Byzantion’a ulaştılar. Yol boyunca, Argo’nun demirlediği İason’un sahilini ve Herakles’in Kerberos’u getirmek için yeraltı dünyasına indiği Acherusia Yarımadası’nı gördüler. Daha önce, Amazonların yurdu olmuş ovalardan geçmişler; arkasında, bugün hâlâ Mason Dağı diye anılan dağların yükseldiği bu düzlüklere göz atmışlardı.
Sinemanın edebiyattan devraldığı “sahnede bir tüfek gösterildiyse ileride patlamalıdır” ilkesi, kuramsal makalelerde anlatıldığı gibi masum bir “ekonomi” kuralı değildir. Edebiyat ve senaryo kitaplarında Chekhov’un tüfeği denen bu ilke, anlatıda görünen her ayrıntının sonradan mutlaka işe yaraması gerektiğini söyler; boş, “yanlış vaat” barındırmayan, sıkı örülmüş hikâye makuliyetinin temel taşı olarak yüceltilir (🔗). (Wikipedia)